2026 yılı için asgarî ücret, 28.075 TL olarak açıklandı. Aslında, bu açıklama, Saray Rejiminin eli ile, uluslararası sermaye de içinde, sermayenin kararının duyurulmasından ibarettir. Sadece bu asgarî ücret müsameresi-gösterisi bile, Saray Rejiminin kimin iktidarı olduğunu, TC devletinin nasıl bir burjuva devlet olduğunu, Saray Rejiminin sermaye adına gördüğü işlevin açık kanıtıdır.
Bu nedenle, “uzman” unvanlı bir sürü zevatın (liberal solcu, sözüm ona solcu, sözüm ona aydın, sendika uzmanı, profesör ya da iş ilişkileri uzmanı vb.) devlet eli ile sergilenen bu müsamerede direkt ya da dolaylı yer aldıklarını söylemek abartılı olmaz. Bunlar bilerek ya da bilmeyerek, para karşılığı ya da gönüllü olarak Saray Rejiminin eklentileridir. Bu Saray ile bağlantılı uzmanlar, bize, işçi sınıfına, emekçilere, tüm topluma, aslında “devlet”in, bir baba olduğunu ama bugün yanlış işler de yapabildiğini anlatmaktadırlar. Örneğin bir bölümü, “maalesef para kalmadı,” diyor. Oysa herkes paranın nerede olduğunu ve neye paranın var edildiğini biliyor. Örneğin bir bölümü, “devlette liyakate göre bir düzenleme, kadrolaşma yok,” diyor. Oysa biz biliyoruz ki, bu olsa olsa bunu söyleyenlerin, “beni görevlendirin,” diye, devlete ve Saray’a, utanç verici yalvarışıdır.
Bu Saray’a, devlete eklenmiş uzman zevat, aslında işçi sınıfını yanıltmak, oyalamak için iş görmektedir ve bu konuda Saray’ın açıktan savunucusu olan kalemşörlere göre daha etkili iş görmektedir.
Oysa sadece asgarî ücret parodisi, sadece bu oyun bile bize, devletin ne olduğunu, kimin devleti olduğunu açık olarak göstermektedir. Bununla kalmıyor, bu asgarî ücret parodisi, bize sendikal federasyonların, hepsinin birden, ne olduklarını göstermektedir. Bu asgarî ücret müsameresi, bize “uzman” zevatın neyin uzmanı olduğunu da göstermektedir.
Bize diyorlar ki, aslında asgarî ücreti Erdoğan belirlemektedir. Baştan aşağıya yanlıştır. Demek istiyorlar ki, aslında devlet mekanizmasının burada bir rolü yoktur. Yanlıştır. Erdoğan’ın son iki yılda asgarî ücret konusunda bir etkisi bile yoktur. Saray Rejimi, TC devletinin olağanüstü örgütlenmesidir ve asgarî ücret parodisi, gerçekte devletin sermaye adına kararıdır. Sermaye ne istiyorsa, Saray bunu yapmaktadır ve başka da seçenekleri yoktur.
Bu tablo, yani asgarî ücret belirleme tablosu, süreci, bize sendikalar hakkında da bilgi vermektedir.
1- Türk-İş, Hak-İş aslında Saray’ın emrindedir ve oradan gelen emirleri hayata geçirmek için çalışmaktadır. Türk-İş, asgarî ücret toplantılarına girmeme kararı almıştır. Bunu da bir çeşit protesto olarak sunmaktadır. Tuvalete gidip gaz çıkartıp, bunu kaydetseler ve sonra yayınlasalar, daha etkili bir protesto yapmış olurlardı.
Saray Rejimi, devlet, asgarî ücretin ne olacağını, kaç lira olarak ilan edileceğini önceden bilmektedir. Bunu, Türk-İş de bilmektedir. Zira sendikalar, özellikle Türk-İş ve Hak-İş, savaş ekonomisi, rant ve yağma ekonomisinin bir parçasıdırlar, tekelci polis devletinin olağanüstü örgütlenmesinin bir parçasıdırlar. Onların da bilgisi dâhilindedir. Bunda şüpheye yer yok.
Bu nedenle, Türk-İş’in asgarî ücret müsameresinde bu kez, “toplantıya katılmamak” şeklinde rol alması, devletin kararıdır. Yoksa, Türk-İş kendi başına bir karar alamaz, bu mümkün değildir.
“Toplantıya katılmamak” ne demektir?
Türk-İş’in toplantıya katılmaması, bir protesto değildir. Bir protesto olarak sunulmaktadır, çünkü bu yolla, Türk-İş oluşabilecek eylemleri önlemek konusunda iş görebilir, varsa Türk-İş’e inananların ona inancını devam ettirebilmesi için işe yarayabilir.
Ne ilgi çekici!
Siz bir sendikal konfederasyonsunuz. Protesto olarak asgarî ücret müsameresinde toplantıya katılmama kararı alıyorsunuz. İyi ama tek bir eylem, tek bir grev girişimi ortaya koymuyorsunuz. Onu bırakın, direnişteki hiçbir iş yerini ziyaret edip onlara destek olmuyorsunuz. TV kameraları karşısında bir-iki söz ediyorsunuz, hepsi budur. Sizi, Bakan ziyaret ediyor ama siz orada geçen konuşmaları bile doğrudan kamuoyuna açıklamıyorsunuz. Sizin gerçek düşüncenizi anlaması için işçilerin beklemesi, sizin konuştuğunuz masalardaki mikrofonların yanlışlık ve telâşla açık unutulmuş olması gerekiyor.
İşçiler biliyorlar ve tüm işçiler bilmelidirler; bunlar sendikacı değildir, sendikanın başına geçmiş, devletin işgalci güçleridir, sermayenin görevli adamlarıdır.
2- DİSK, asgarî ücret tartışmaları sürecinde hiçbir ciddi eylem ortaya koymamıştır. Ankara’ya yürüyüşleri, herhâlde, olsa olsa çoğu araçta gerçekleşmiş, bir çeşit piknik macerası gibidir.
Ankara’ya merkezini taşıma kararı almış olan DİSK, Ankara’ya yürüyüşü, mümkün olduğunca işçiler olmadan gerçekleştirmek istemiştir. Birkaç basın açıklaması, birkaç toplantı, bu süreci geçiştirmek için ortaya konmaktadır. Herhangi bir öğrenci derneği, herhangi bir topluluk veya grup, bu basın açıklamalarını yapabilir, yapıyor da. Oysa DİSK bir sendikal konfederasyondur ve bu nedenle açık olarak etkili eylemler ortaya koyması gereklidir.
Demek ki, asgarî ücret parodisi, bize bunları göstermektedir.
Sermaye, devleti eli ile (onun devletidir bu, yoksa öyle sınıflar üstü bir devlet hiçbir zaman var olmaz, öyle de değildir) işçi sınıfının daha yoğun sömürüsü için tüm olanaklarını kullanmaktadır. Bunu başarmalarının ana nedeni, sadece onların devletinin bu konudaki sınıf bilinci, siyasal bilinci değildir. Bunu başarmalarının ana nedeni, işçi sınıfının örgütsüzlüğüdür.
2026 yılına girerken, tablo budur.
Şimdi, bunun biraz daha açılması gereklidir.
1
Son yıllarda, işçi hareketi, ciddi eylemler geliştirmektedir. Bu eylemler, fabrikalarda grevler, direnişler şeklinde ortaya çıkmaktadır. Zaman zaman yürüyüşler, hattâ Saray’a yürüme girişimleri de ortaya çıkmaktadır. Bunlar zayıf da olsa önemlidir.
Tüm veriler, 2025 yılında, onun öncesinde 2024 yılında ve daha da öncesinde, eylemlerin sayısında artış olduğunu göstermektedir.
İşçiler, daha çok işten atılmalara, haklarını almamalarına, sendikalaşma çabalarına engel olunmasına karşı eyleme geçmektedir. Bu eylemler, daha çok sendikaların olmadığı yerlerde ortaya çıkmaktadır. Sendikal örgütlenmenin olduğu yerlerde eylemler daha da zayıftır. Ama buna rağmen, irili ufaklı işçi eylemlerinin sayısı bir hayli artmaktadır.
Bu elbette olumludur. Zira eyleme geçen, direnişe geçen her işçi, öğrenmeye, sınıf kardeşini ve kendini, kısacası kendisi de içinde sınıfını tanımaya başlamaktadır. TC devletinin, Saray Rejiminin bu işçi eylemlerine karşı açık ve net saldırgan, baskıcı, engelleyici tutumu, işçiler için devletin ne olduğu konusunda bir bilincin oluşumu konusunda eski önyargılarının yıkılması için de bir ortam oluşturmaktadır.
2
Ne kadar önemli olsalar da, ki çok önemlidirler, bu eylemlerin çoğunluğu, belki de tümü, kendiliğinden eylemlerdir. Hepsi, işçilerin ekonomik talepleri etrafında şekillenmektedir ve daha ilerisi yoktur.
İşçiler bu eylemlerde, hem kendilerini ve sınıfı tanımaktadır, hem sendikaların ne denli işçi sendikası olmaktan çıktığını anlamaya başlamaktadır, hem de karşılarına dikilen devletin sermayenin devleti olduğu konusunda bir fikre sahip olmaya başlamaktadırlar.
Ama buna sınıf bilinci demek mümkün değildir, bu olsa olsa embriyon hâlinde bir sınıf bilinci olabilir. Henüz bundan daha ileriye gidilebilmiş değildir.
3
Sendikalar, en ileri olan birkaç sendika bir yana bırakılırsa, sendikal konfederasyonların tümü, çeşitli uzmanları ile, bize, işçilere, işçi sınıfının siyasal mücadeleye yönelmemesi gerektiğini vaaz etmektedir. Bu eğilim de güçlüdür. 12 Eylül karşı-devriminden bu yana, işçilere, siyasal mücadeleye uzak durun, denmektedir. Bunun yolu olarak sendikal yasalar değiştirilmiş, sendikalardaki devrimci işçiler etkisiz hâle getirilmiş ve dahası, ideolojik olarak devrim ve sosyalizm fikri işçilerden uzaklaştırılmıştır. Bu alanda 12 Eylül rejiminin kurduğu baskı sistemi, hiçbir zaman gevşetilmemiş ve dahası Saray Rejimi ile bu baskı daha da artırılmıştır.
İşçi sınıfı, siyasal örgütlenmeden uzak durdukça ya da devlet ve onun gönüllü veya paralı ajanları bu konuda başarılı oldukça, işçi sınıfı burjuva partilerin kuyruğuna takılmıştır. Bu nedenle, birçok “uzman” bize, AK Parti’nin işçilerden oy aldığını birçok yolla anlatmıştır, anlatmaktadır. Oysa zaten işçiler, daha öncesinde de herhangi bir başka burjuva partisine oy vermişlerdir.
Sorun, doğru konulmak zorundadır. İşçilerin devrimci siyasal mücadeleye uzak durmasının zorunlu sonucudur bu. Sorun, işçilerin devrimci siyasal mücadelede olmamasıdır.
Bu konuda sendikal federasyonlar çok büyük bir iş görmüş, devlet açısından alkışlanacak, sermaye açısından takdir edilecek bir başarıya imza atmışlardır.
Bugün hâlâ, en ileri federasyon olarak DİSK, işçilerin mücadelesinin salt ekonomik bir mücadele olması gerektiğini (zaman zaman çevre vb. sorunlara duyarlılığı politik ve toplumsal sorunlara da ilgi göstermek olarak sunsalar da bu aslında hiçbir şeydir), aslında esas olarak işçi sınıfının devrimci sosyalizme yönelmemesi gerektiğini vaaz etmektedir.
Çeşitli liberal sol uzmanlara göre, işçi sınıfı siyasal mücadeleye girmemelidir, bu onların işi değildir. Kendilerinin sığlığını, dar kafalılıklarını, işçilerin durumu olarak bize sunmaktadırlar. Bunun gerçeklikle ilgisi yoktur.
İşçi sınıfı, eğer siyasal mücadeleden uzak durursa, günlük ekonomik mücadeleyi de sağlam ve sağlıklı biçimde yürütemez.
Daha da genel bir açıdan söyleyecek olursak, işçi sınıfının devrimci siyasal mücadelesi olmadan, reformların hiçbiri ortaya çıkamaz. Mesela, vergi adaleti oluşmasını istiyorsanız, bu durumda sizin, işçilerin siyasal bir devrimci örgütlerinin olmasını, bu mücadelenin gelişkin bir hâl almasını istiyor olmanız gereklidir. Çünkü vergi, burjuva devletin, sermaye sınıfı için gereken işleri yapması için ihtiyaç duyduğu paranın toplanması ise, işçilere bu burjuva devletin egemenliğine son vermeden, vergide adalet diye bir şeyin olamayacağını söylüyor olmanız gerekir.
Devlet, sermayenin, burjuvazinin, egemenin toplumu, kurulu sistemi sürdürmek için geliştirdiği siyasal araçtır. Devlet, siyaset üstü değildir. Devletin karşısında işçi sınıfının siyasal devrimci örgütlenmesini savunmadan, işçi sınıfının ekonomik anlamda da etkili bir mücadele yürütmesi mümkün değildir. Bu nedenle ortaya çıkan, sayıları bir hayli artmış olan işçi eylemleri, direnişleri çok ama çok sınırlı sonuçlar verebilmektedir, daha ilerisini almak mümkün olmamaktadır.
Bir an için, sendikaların onların söylediği gibi, siyasetten tamamen bağımsız, salt işçi örgütleri olduğunu düşünelim (ki bu gerçek değildir, olamaz), bu durumda bu işçi sendikaları, işçilerin ülke çapında haklarını savunmaları için eyleme geçmeyecek midir? Geçecektir. Bu durumda sermayenin devleti, bu eylemlere müdahale etmeyecek midir? Edecektir. Öyle ise, siz en başta, bir sonraki aşamada ortaya çıkacak olan siyasal müdahalelere karşı işçileri silahsız, elleri kolları bağlı hâle getiriyorsunuz demektir.
Dahası var; burjuva devlet, sermaye, sendikal hareketi bizzat yönetmektedir. Yani, sendikaların tümü, “sivil” örgütler değil, tersine devletin etkisi altında örgütlerdir. Öyle ise, sendikaların ve onlar aracılığı ile işçi sınıfının siyasal mücadeleden uzak durması gerektiğini vaaz etmek, sizin amacınız ne olursa olsun, işçi sınıfının esaretini sonsuza kadar sağlamak üzere devletten, sermayeden yana tutum almanız demektir.
Bir sendika, devrimci işçilerin sendika içindeki etkisini kırmak istiyorsa, açık olarak işçi sınıfına karşı suç işlemekte, gerici tutum almaktadır. Örneğin özel öğretmenler sendikasına karşı tutum alan sendikal bürokrasi, tam anlamı ile gerici bir iş görmektedir.
Sendika yöneticileri, işçileri eylemsiz kılmak yolu ile, kendi yerlerini, konumlarını korumak istemektedirler. Bu durum sendikaların da, burjuva sistem örgütlenmelerine benzemesi demektir. En hafif deyimi ile böyledir. Sendika, gerçek anlamı ile sistem içi bir kurum olsa da, işçi sınıfının ekonomik haklarını doğru ve etkili bir biçimde savunması için, tüm işçilerin bir sınıf olarak haklarını savunmak, taleplerini dile getirmek zorundadır.
Mesela, konfederasyonların bugün, “bizim işçilerimiz zaten asgarî ücret üstünde ücret almaktadır,” diyerek, asgarî ücret tartışmalarından uzak durması, baştan aşağıya işçi sınıfının aşağılanması konusundaki sistemin tüm uygulamalarına destek vermek demektir.
Asgarî ücret tartışmaları ve tiyatroyu bir yana bırakalım müsamere düzeyindeki süreç, gerçek anlamı ile, işçi sınıfının aşağılanması demektir. Hangi sendika bu aşağılanmaya karşı, “bizim işçilerimiz asgarî ücretin üzerinde ücret almaktadır” diyerek bu aşağılanmaya göz yumabilir? Bunu görüyoruz ve yaşıyoruz.
Kaldı ki, ülkede artık neredeyse tek toplu sözleşme hâline gelen asgarî ücret belirleme sistemi, bu sendika federasyonlarına bağlı işçileri de etkilemektedir. İşçiler, her sözleşme döneminde, zaten devletin ve patronların isteğine razı edilmektedir ve bunun önemli araçlarından biri asgarî ücrettir.
Bugün ülkemizde toplu sözleşme süreçleri nasıl işlemektedir? Bunu herkes biliyor. Sendika yöneticileri, kendi yalanlarına işçilerin inanacaklarını düşünmektedir. Her sözleşme sürecinde işçiler ile kapitalist arasında bir uzlaşmazlık ortaya çıktığında, işçilerin silahı olan grev, asla devreye sokulamamaktadır. Devlet, bu grevleri “ulusal güvenlik sorunu” olarak ilan edip erteleyerek aslında yasaklamaktadır. Bunun nedeni, aslında işçi sınıfının siyasal, devrimci örgütlenmesinin zayıflığıdır. Ancak bazı durumlarda, son dönemde örneklerini gördüğümüz gibi, devletin yasaklama kararlarını işçiler kararlılıkla reddedip grev pankartını astıklarında, karşılarına çıkan polis güçlerinin barikatını yıktıklarında, daha olumlu sonuçlar alabilmektedir.
4
İşçi sınıfı hareketi ile, devrimci hareket birleşmiş değildir. Bunu çözecek olan işçi hareketi değildir. Bunu çözecek olan devrimci sosyalist harekettir. Yani, biz bu işi çözmek üzere sendikaları göreve çağırmıyoruz. Sendikaların durumu açık ve net ortadadır. Bunu çözecek olan biziz ve bu nedenle, bu sürecin sorumluluğunu da üstümüze almak zorundayız. Eksiklik bizim eksikliğimiz, suç bizim suçumuzdur.
Gezi Direnişi, 12 Eylül sistemi ile bir çeşit hesaplaşmanın kitlesel boyutta başlamış olmasının işareti olarak ele alınabilir. Gezi Direnişi, bir kendiliğinden harekettir, bir toplumsal patlamadır. Bu bilinçle, örgütlülükle ortaya çıkan bir hareket olsa idi, sonuçları da çok daha ileri olurdu.
Onun ardından 19 Mart direnişi ile devrimci gençliğin barikatları aşması, ikinci önemli bir dalga olmuştur. Özü itibarı ile bu da kendiliğindendir. İçinde bilinç unsuru bir nüve olarak, bir embriyon düzeyinde vardır. Devrimci gençlerin buradaki rolü çok önemlidir. Bu rol yokmuş anlamında söylemiyoruz. Ama bir bütün olarak hareket kendiliğinden çıkıştır ve “böyle yaşamak istemiyoruz” fikrinin ifadesidir.
Egemen, burjuva devlet, Gezi sürecine, Saray Rejimi ile yanıt vermiştir. Saray Rejimi, baskı ve şiddetin daha da artması, olağanüstü bir devlet örgütlenmesinin hayata geçirilmesi demektir.
Egemen, bu yolla, Gezi Direnişi ve sonrasında gelişen direnişlerin işçi sınıfı içinde kök salarak, devrimci sosyalist çizginin, işçi sınıfı içinde yer etmesini önlemek istemiştir, istemektedir. Bu da egemenin gerçekte neden, hangi süreçten korktuğunun göstergesidir. Yoksa kendiliğinden hareketlerin sistemi yıkma gücü yoktur. Ama eğer devrimci bir örgütlenme, işçi sınıfı içinde kök salmaya başlamış ise, bu küçük de olsa, oluşacak bir toplumsal patlamanın nelere yol açacağı, nereye varabileceği bilinmez değildir. Sistemi yıkmak, burjuva devleti alaşağı etmek ve sosyalist bir devrimi gerçekleştirmek için, devrimci sosyalizmin işçi hareketi ile birleşmesi gereklidir.
Bugün, 2026 yılına girerken, esas sorun budur. İşçi sınıfının hareketinin, devrimci sosyalist hareketle birleştirilmesidir. Bu aynı zamanda, devrimci hareketimizin ve genel olarak da tüm devrimci hareketin temel görevidir.
Tüm gücümüzü buna vermemiz gereklidir. Dikkat noktamız burası olmalıdır. Gelişen devrimci kadın hareketinin dikkat noktası da bu olmalıdır. Gelişen devrimci öğrenci hareketinin de dikkat noktası burası olmalıdır. Elbette, her alanda direniş ve mücadele sürecektir. Günlük işlerin ağırlığı elbette zamanı alacaktır. Ama devrimci hareketin bir bütün olarak aşması gereken sorun, işçi sınıfı hareketinin içinde kök salmak, işçi hareketi ile devrimci hareketi birleştirmektir. Yoksa devrimci hareket ayrı bir kolda kendi kendine ilerleyemez ve ilerlese de buradan amacı olan devrimi örgütleyemez.
Demek ki, işçi sınıfının siyasal mücadeleye yönelmesi gerekliliği, aslında esas olarak bizim, biz devrimcilerin görevidir. Yoksa işçileri, kitleleri suçlamak gibi bir noktaya savrulmak işten bile değildir. Devrimci hareket, işçi hareketi ile yalıtık bir yoldan yürüyemez. Bu nedenle, günlük mücadelenin tüm görevleri içinde, işçi sınıfının devrimci politika ile birleşmesinin dikkat noktası olması gerekir. Her direniş, her eylemlilik, hem büyütülmeli hem daha da örgütlü hâle getirilmeli ama hem de sürekli dikkat noktamız işçi sınıfının en ileri unsurlarının, devrimci saflarda örgütlenmesi olmalıdır.
Bu nedenle, diyebiliriz ki, mücadelenin siyasal yönü çok daha fazla önem kazanmaktadır.
Kaldı ki, her işçi eylemi, her çevre eylemi, her kadın eylemi, her öğrenci eylemi, ortaya çıktığı anda, hızla siyasallaşmaktadır. Egemen, olağanüstü devlet örgütlenmesi olan Saray Rejimi aracılığı ile bu eylemlere şiddetle saldırmaktadır. Bu nedenle, bugün işçilere siyasal mücadeleden uzak durum demek, bu öğüt, aslında kendi dar kafalılığını, kendi ufuksuzluğunu, kendi inançsızlığını işçi sınıfına atfetmek demek olacaktır.
Sınıf savaşımının bugün, ülkemizdeki en önemli sorunu budur. İşçi hareketi ile devrimci hareketin daha ileri ve gelişmiş bağlar kurması ve işçi sınıfının siyasal bir güç olarak mücadele sahnesinde yer alması.
Biliniyor, sınıf savaşımı, bir işçinin bir kapitaliste karşı mücadelesi değildir. Dahası, bir fabrikadaki işçilerin hakları için greve çıkması ile de sınırlı değildir. Buna da sınıf savaşımı denilemez. Sınıf savaşımı, burjuvazinin sınıf bilincine sahip olması gibi, işçi sınıfının da sınıf bilincine sahip olması demektir. İşçi sınıfı, ancak bir bütün olarak egemene karşı mücadele etme yeteneğini geliştirdiğinde, gerçek anlamı ile işçi sınıfının sınıf mücadelesi sahne alır. Diğerleri elbette sınıf savaşımının görünümleridir, onun içindedir. Ama işçi sınıfının siyasal bilinçli mücadelesi olmadan, gerçek anlamı ile bir sınıf olarak sahneye çıktığı söylenemez.
2026 yılına girerken, işçi sınıfının ve devrimci hareketin görevi, bu siyasal mücadeleyi geliştirmektir. Bu elbette, günlük mücadeleyi, ekonomik ve demokratik haklar için mücadeleyi de daha etkili kılacaktır. Yoksa bunlardan birini unutmak demek değildir.
İşçi sınıfının devrimcileşmesi, devrimci sosyalistlerin görevidir. 2026 yılına girerken bunun olanakları çok daha fazladır.
İşçi sınıfı ya devrimcidir ve her şeydir ya değildir ve hiçbir şeydir. o




