Bolivya’da ne oldu?

“Bir gerçeği görmezden gelebilirsiniz. Ama görmezden geldiğiniz gerçeğin sonuçlarını görmezden gelemezsiniz.” 

Trump yönetimi 5 Aralık 2025’te açıkladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde “ABD uzun yıllar boyu süren ihmalin ardından, Batı Yarıküre’deki Amerikan nüfuzunu yeniden kurmak ve anayurdumuzu ve bölgedeki anahtar coğrafyalara erişimimizi korumak amacıyla Monroe Doktrini’ni teyit ve icbar edecektir,” diyordu.

Bu irade beyanının Batı Yarıküre ile sınırlı olmadığı biliniyor: Züccaciyeci dükkânına dalan fil, Grönland’dan Orta Doğu’ya, Pasifik’e, gücünü yitiren ABD hegemonyasını yeniden tesis için kolları sıvamış durumda. Bunun için her aracı “meşru” gördüğü de biliniyor.

2026’nın ilk günlerinde ABD yönetiminin tüm “diplomatik teamül”lerin üzerinde tepinerek bir korsan baskınla Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşini ABD’ye kaçırmasının da gösterdiği üzere, Latin Amerika bu “hegemonyayı geri kazanma” alanlarının önde gelenlerinden. 

Aslına bakılırsa, “Monroe Doktrini”ni canlandıracağını ilan etmeden önce ABD kıtadaki “Pembe Dalga”nın geri çekilmesi ve birbiri ardına sağcı iktidarların kurulmasına destek vererek “yardakçı” rejimler oluşmasını sağlamıştı: Arjantin’de faşist Javier Milei, El Salvador’da Nayib Boukele, Peru’da Venezuela’ya ABD müdahalesini hararetli alkışlarla karşılayan Jose Jeri, Şili’de 11 Mart 2026’da göreve başlayacak Nazi bekayası Antonio Kast, Ekvador’da, ikinci tur seçimlerden hemen önce soluğu Trump’ın yanında alıp sağladığı desteğin güvencesiyle seçimi kazanan Daniel Noboa, Bolivya’da 2025 seçimlerinde 20 yıllık MAS iktidarının iç çekişmelerle çökmesinin ardından devlet başkanlığı seçimlerini kazanan Rodrigo Paz Pereira… Her biri, göreve gelir gelmez Kuzey’deki efendilerine selâm gönderip kapılarını sonuna dek ABD şirketlerinin yağmasına, topraklarını ABD üslerine açacağına yemin etmeyi görev bilmişti. Pembe Dalga’dan arta kalanların işi zor…

Peki, ne oldu da 2000’li yılların başlarından itibaren çoğunluk neoliberalizm cenderesine karşı görkemli halk ayaklanmalarının sonunda iktidara gelen, kendini ılımlı ya da radikal, solda tanımlayan iktidarların kimi sivil-hukuksal darbeler, kimi ise seçim hezimetleri sonucu iktidardan indirilmiş ve kıta bir kez daha ülkelerini sınır tanımaz bir “Yankee” yağmasına teslim etmeye gönüllü oligarkların eline düşmüştü? ABD emperyalizminin bu süreçte ülkelerin oligarklarına verdiği desteğin payı, aşikâr. Peki, “Pembe Dalga” iktidarlarının bu yenilgilerde hiç mi payı yok?

Bolivya, açıklayıcı bir örnek… 

Koka yetiştiricileri sendikası lideri, Aymara yerlisi Evo Morales’in partisi MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) iki devlet başkanını ülkeden kaçıran su ve gaz isyanlarının (2000-2005) ardından 2005 yılında oyların büyük çoğunluğunu alarak iktidara gelmişti. 

Evo Morales ve partisi, seçimlerin hemen ardından ikili bir süreç başlatacaktı. Enerji kaynaklarının millileştirilmesi yoluyla ulusal kaynakları yoksulluğun giderilmesi yönünde kullanmak; ve ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturmalarına karşın (yüzde 62) ihmal edilen, aşağılanan, ayırımcılığa uğrayan yerlilere kimliklerini geri vermek, Bolivya’yı bir “yerli ülkesi” olarak yeniden tanımlamak.

Bu yolda atılan ilk önemli adım, doğalgaz rezervlerinin millileştirilmesi oldu. Ne ki Bolivya’da (ya da Latin Amerika’nın diğer bütün “Pembe Dalga” iktidarlarının dilinde) “millileştirme”, “kamulaştırma” anlamına gelmiyordu. Yapılan, doğalgaz ya da petrol çıkartan çokuluslu şirketlerle sözleşmelerin daha yüksek vergi ve fiyatlarla yenilenmesi anlamına geliyordu. Bir başka deyişle, mülkiyet ilişkilerine dokunulmuyor, kapitalizmin “evcilleştirilerek, yerlileştirilerek” sürdürülmesi, sosyal adaletin sağlanması, “21. yüzyıl sosyalizmi” söylemi için yeterli sayılıyordu.

2003-2011 arası diğer Latin Amerika ülkelerinin olduğu gibi Bolivya’nın da ihraç mallarının (bakır, çinko, petrol, soya…) fiyatlarının, Çin ve Hindistan gibi yükselen piyasaların da artan talepleri sayesinde fırlaması ekonomik büyümeyi destekledi.

MAS iktidarı için ekonomik büyüme, Bolivya yoksullarını desteklemek için yeterli kaynak demekti. 2005’te yüzde 60.6 dolaylarında seyreden yoksulluk oranı, muhtaç yaşlılara, okul çağındaki çocuklara, hamile ve emzikli kadınlara sağlanan destekler ve eğitim ile sağlık alanlarına yapılan yatırımlar sayesinde 2011’de yüzde 45’e gerileyecekti (2018’de yoksulluk oranı: yüzde 17). Kırsal yoksulluk oranlarındaki düşüş ise daha belirgindi: 2005’te yüzde 62.9’dan, 2011’de yüzde 41.3’e.

Ülkenin yerlilerine kimlik ve onurlarını iade etme konusunda MAS daha da etkin oldu: 2009 tarihinde referandumla kabul edilen yeni anayasa Bolivya’yı “çoğul uluslu” (plurinacional), çok-dilli bir devlet olarak tanımladı, ülkede konuşulan dillerin tümünü (İspanyolca dışında 36 yerli dili) “resmî dil” statüsüyle tanıdı. 2000’li yılların başlarındaki kitlesel ayaklanmalara dek “mestizo” toplumun görünmez “parya”ları olan yerliler, siyasetten kültüre, ekonominin yönetiminden taban örgütlere yaşamın her alanında öne çıkacak, toplumsal yaşama damgalarını vurur olacaktır.

Ancak Evo Morales ve MAS’ın “devrim”i (ya da “sosyalizm”i) üretim araçlarının kamulaştırılmasına dayalı, kapitalizmden köklü bir kopuşu değil de, daha adil bir “yeniden dağıtım”ı öngördüğünden, bir başka deyişle, mevcut iktisadî yapıyı değiştirmediğinden ve siyaseti yeniden dizayn etmediğinden (ki aynı saptama tüm “Pembe Dalga” iktidarları için de söz konusudur) oldukça kırılgan bir zemin üzerine yerleşmişti. Dahası bu model, Bolivya’yı ekstraktivist (maden çıkarma) bağımlılığa mahkûm kılmaktaydı.

İlk yıllar Çin’in artan talepleri, başta altın ve sınai soya üretimi gibi çevre üzerinde tahripkâr etkisi olan sektörler ülke ekonomisini canlandırsa da, izleyen süreçte hammadde fiyatlarının çöküşü ve bunun sonucu mali kaynakların kuruması, özellikle de dolar kıtlığı, temel ihtiyaç mallarının kıtlığı ve pahalılığını tetikleyerek yokluğu ve yoksulluğu geri çağıracaktı. 2014-2015’lere gelindiğinde, dükkanlar önünde uzayan kuyruklardan geçilmiyordu ülkede.

Krizden her zaman olduğu üzere en çok “en alttakiler” etkilenmişti: söz konusu Bolivya olduğunda, son yıllardaki göreli iyileştirmelere karşın, hâlâ ülkenin “en yoksullar” diliminin hemen tümünü oluşturan kırsal yerli toplulukları… 

Ama ekonomik kriz, işin sadece bir yönü… “En alttakiler” krizin yükünün kendi aralarında dahi eşitsiz biçimde dağıtıldığı kanısıyla yalnızca yoksulluk değil, düş kırıklığı ve öfke biriktiriyorlardı. 

Şöyle ki; Bolivya nüfusunun yüzde 62.2’sini oluşturan yerli nüfus, kültürel, örgütsel ve geçim faaliyetleri açısından farklılıklar sergileyen, heterojen bir topluluktur. Örneğin, ülke nüfusunun önemli kesimini oluşturan Quechua ve Aymaralar ülkenin Batı yarısında yaşarlar, geniş ölçüde kentleşmişlerdir; uzun madenci geçmişleri ve mevcut koka yetiştiricisi konumlarıyla Bolivya’nın toplumsal mücadelelerinin ana gövdesini oluştururlar. Buna karşılık Doğu kesiminde yaşayan yerli grupları, küçük dilsel cemaatler hâlinde çeşitlenmiştir; kentleşme oranı düşüktür; bir bölümü kendilerine ayrılmış ortak alanlarda geçimlik tarımla uğraşır vb. 

Bu iki kesim arasında yaşam ve geçim tarzları arasında yer yer çatışmalar hâlinde patlak veren temel çelişkiler söz konusudur. Örneğin Ağustos 2011’de, Doğu yarıdan 1000-1500 kadar yerli protestocu, yaşam alanlarını oluşturan, Beni eyaletindeki yerli bölgesi TIPNIS’i boydan boya kat edecek otoyol inşaatı projesine karşı, Trinidad kentinden başkente doğru yürüyüşe geçmişti. Göstericiler Yukuma bölgesinde güvenlik güçleri tarafından, şiddetli bir çatışmanın ardından durdurularak dağıtıldı. TIPNIS’i kat edecek karayolu projesi, yalnızca hükûmet güçleriyle TIPNIS sakinlerini değil, aynı zamanda bölgenin tarıma açılmasından ve ürün nakliyatının olanaklı hâle gelmesinden çıkar sağlayacak koka yetiştiricisi Aymara ve Quechua yerleşimcileriyle TIPNIS’in yerli halklarını karşı karşıya getirmiş, taraflar arasında yer yer çatışmalar yaşanmıştır. Olayların ardından, Morales iktidarı karayolu projesini askıya aldığını açıkladı: 2017’de yeniden hayata geçirileceğini açıklayana dek… “TIPNIS krizi”, iki önemli yerli örgütünü, Bolivya Yerli Halklar Konfederasyonu (CIDOB) ile Qullasyu Ayylu ve Markaları Ulusal Konseyinin (CONAMAQ) MAS’tan kopmasına yol açmıştı.

Üstelik, TIPNIS protestoları tek değil… Kamu sektörü ile ÇUŞ ortaklığıyla girişilen doğal kaynakların çıkartılması ve işletilmesi (madencilik, hidroelektrik santraller, doğalgaz, soya ekimi vb.) yerel cemaatlerin yaşam ve geçim alanlarının zarar görmesine yol açıyor ve sık sık protestolarıyla karşılanıyordu.

Bu durum Doğu (Oriente) ve Batı kesimlerinde yaşayan yerli toplulukları arasında derin yarılmalara yol açmakta, Oriente yerlilerinin bir bölümünü ülkenin sağcı/faşizan partileriyle ittifak arayışına sürüklemekteydi.

Ancak, Batı’da yaşayan yerliler/yerli toplulukları da bütünleşik bir görüntü arz etmenin uzağındadır. Aslına bakılırsa, ülkeyi (sömürge) ulus-devlet sınırları içerisinde farklı üretim tarzları, tarihsel kesitler ve hükûmet biçimleri barındıran bir “sociedad abigarrada” (uyumsuz, parçalı toplum) olarak tanımlayan Bolivyalı Marksist René Zavaleta Mercado haksız değildir. Bu “parçalılık”tan iktidar partisi MAS da bağışık değildir. “MAS’ın ortodoks bir siyasal partiden çok, tabanda farklı ve kimi zaman uzlaşmaz toplumsal güçlerin değişken koalisyonu olduğunu kaydetmek önemli,” diyor Olivia Arigho-Stiles…

Bir şey daha; “MAS devleti büyük ölçüde genişletirken kayırmacılık ve patronaj ilişkilerine dokunmadı. Bolivya’nın güçlü toplumsal hareketleri hükûmet yapılarına dâhil olurken, özerkliklerini tedricen yitirdiler.” 

Evet, bir sosyal hareketler (yerli örgütleri, sendikalar, kadın-LGBTI grupları, çevre hareketleri vb.) koalisyonu olarak MAS, pozisyonları hareketler arasında paylaştırırken bir yandan hareketleri tabanlarından kopartarak heterojen bir bürokrasi yaratıyor, bir yandan da pozisyonlardan yetersiz pay aldıklarını, avantajlı grupların kayırıldığını düşünen yerli topluluklar arasındaki gerilimi tırmandırıyordu. 

Bir yandan ekonomik krizin etkileri, bir yandan toplumsal hareketler ve yerli topluluklar içinde/arasında biriken “maduniyet” duyguları, Bolivya’nın hızlı kentleşme süreçleri ve özellikle gençlerin iş bulabilmek için kentlere göçmesinin tetiklediği bireycileşmeye ve yerli kolektivizminin aşınmasına eklemlendiğinde, MAS ve “çoğul-uluslu, kültürlerarası, kolektivist, Pacha Mama’ya (Toprak Ana) sadık Bolivya” ideali giderek silikleşiyordu. “Sociedad abigarrada” dağılmak üzereydi.

Evo Morales’in Anayasa tarafından iki dönemle sınırlandırılan Başkanlık süresini uzatmak istemesi, patlamaya hazır bombanın fitilini ateşleyecekti.

Olaylar şöyle gelişti:

2005 seçimlerinden ilk turda zaferle çıkan Evo Morales, 2009 seçimlerinde bu zaferi oyların yüzde 64’ünü alarak taçlandırmıştı. 2014’te ise oyların yüzde 62’sini aldı. Ne ki 2009 tarihli Bolivya Anayasası, bir kişinin başkanlık süresini art arda iki dönemle sınırlamaktaydı. Bu sınırlama Anayasa’nın kabulünden itibaren geçerli sayıldığı için Evo’nun 2019 seçimlerine katılması Anayasal olarak mümkün gözükmüyordu. Morales bu engeli aşmak için ülkeyi 2016’da süre üzerindeki sınırlamayı kaldırmaya yönelik bir referanduma götürdü; değişiklik önerisi az bir farkla reddedildi. Morales buna rağmen, üyeleri arasında yandaşlarının çoğunlukta olduğu Anayasa Mahkemesi kararına dayanarak 2019 seçimlerinde aday olacak ve kazanacaktı. 

Ancak, tahmin edilebileceği üzere, sorunsuz bir seçim olmadı bu. İçeride ve dışarıda yolsuzluk, sahtecilik iddiaları ayyuka çıktı. 2 hafta süren şiddetli protesto gösterilerinin ardından, ordunun baskısıyla Morales başkanlığı bırakacaktı. “Bu, ABD’nin desteğiyle aşırı sağcılar tarafından gerçekleştirilen bir darbeydi.”

Lakin sağın bu “iktidar denemesi” uzun süreli olmadı. Morales görevden çekilir çekilmez başkanlığını ilan eden ve ultra-muhafazakâr, dinci, ırkçı görüşleriyle bilinen Jeanine Añez, pandemi yönetimini yüzüne gözüne bulaştırıp ekonomiyi batırınca, seçim çağrısı yapmak zorunda kaldı. Ekim 2020’de gerçekleşen seçimler, yüzde 55’lik bir çoğunlukla on yılı aşkın süreyle MAS’ın ekonomi bakanlığını yürüten Luis Arce’yi başkanlığa taşıdı.

Arce başkanlığının ilk iki yılında enflasyonu yüzde 1’e çekmeyi başardı başarmasına, ama pandeminin, doğalgaz satışlarındaki düşüşün ve lityum sektöründeki yavaşlamanın birleşik etkisi, döviz sıkıntısı yaratıyor; bu da yakıt konusundaki devlet sübvansiyonunu zora sokuyordu. Yükselen enflasyon, fırlayan fiyatlar, Arce’nin popülaritesini kısa sürede yüzde 18’lere çekecekti.

Partisi MAS’ın 2020 seçimlerinden zaferle çıkması sonucu sürgünde olduğu Arjantin’den Bolivya’ya dönen Evo Morales ise 2025 seçimlerinde aday olmak için kolları sıvadı. Yerine “vekil” olarak seçildiğini düşündüğü Arce’nin bu seçimlerde adaylığını koyacağını açıklaması, selef-halef arasındaki iplerin kopmasına yol açacaktı. 

Morales-Arce rekabeti kısa sürede başta partileri MAS olmak üzere ülkedeki tüm ilerici güçleri saracak ve Bolivya solu içerisinde, tarafların birbirini “uyuşturucu kaçakçılığı”, “ABD ajanlığı”yla suçlamasına dek varan derin bir yarılmaya yol açacaktı… 

Arce’nin Yüksek Seçim Kurulundan birbirini izleyen iki dönemden fazla başkan seçilme yasağını yaşam boyu iki dönemden fazla seçilme yasağına dönüştüren bir karar çıkarttırması, Morales ile arasındaki düşmanlığı daha da güçlendirdi, Morales yanlısı parlamenterler parlamentoyu bloke ederek hükûmeti çalışamaz hâle getirdiler. MAS’ın Ekim 2023’teki kongresinde Devlet Başkanı Arce ve yardımcısı David Choquehuanca partiden atıldılar; MAS 2025 seçimleri için Morales’i aday göstereceğini ilan etti. Ne ki 2024 Mayısı’nda farklı bir delegasyonla yenilenen Kongre bu kez Morales’i parti başkanlığından alıp seçimlerde Arce’yi destekleyeceğini açıkladı. Kuşkusuz bu çatışmalar, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizi daha da içinden çıkılmaz hâle getiriyordu. 

“Evista-Arcista” çekişmesi kısa sürede MAS’ı aşmış, partiyi 2005 yılında iktidara taşıyan tüm örgüt ve hareketleri birbirine diş bileyen hizipler hâlinde bölmüştü. Bu, yalnız parlamentoda değil, sokakta da hayatın durması anlamına geliyordu. Ve örgütlü işçi, köylü ve yerli hareketlerinin dağılmasına yol açıyordu.

Örneğin delegelerin birbirine sandalyeler fırlattığı kavgalı genel kurulunda Evista’ların kontrolüne geçen ülkenin en güçlü köylü örgütü Bolivya Köylü Emekçileri Sendikal Konfederasyonu (CSUTCB) Morales’in seçimlere katılmasını engelleyen yasak kaldırılmazsa otoyolları kapatacağı tehdidinde bulunuyordu. Nitekim seçimler yaklaştıkça özellikle Morales destekçilerinin yoğunlaştığı Cochabamba bölgesinde yol kapatma olayları, ülkede gıda sevkiyatını hemen tümüyle durdurdu. Morales yanlısı/karşıtı gösterilerdeki şiddet dozu arttıkça artıyordu. Nihayet, Haziran 2025’te koka yetiştiricisi Chapare bölgesi ve Potosi’nin kuzeyindeki ayllu’larla (yerli cemaatler) bağlantılı madenci kenti Llallagua’da çıkan çatışmalarda üç polis ve bir köylü yaşamını yitirdi. Arce hükûmetinin otoyollarda kurulan barikatlara karşı özel polis birliklerini gönderme kararı ise ateşin üzerine benzin dökmekten başka bir işe yaramayacaktı.

Artan kargaşa içinde Luis Arce 2025 seçimlerinde aday olmayacağını açıkladı. MAS Arce döneminde bakanlık görevinde bulunan avukat Eduardo del Castillo’yu başkanlığa aday gösterince bir bölünme daha yaşadı; koka yetiştiricileri örgütleyicisi, senato başkanı Andrónico Rodríguez de partiden istifa ederek başkanlığa adaylığını açıkladı. Yüksek Seçim Kurulu kararıyla adaylığı engellenen Morales ise seçimleri boykot çağrısı yapacaktı…

20 yıllık iktidar partisi, Sosyalizme Doğru Hareket, 2025 seçimlerini bu koşullarda karşıladı. 

17 Ağustos 2025’te gerçekleştirilen seçimlerde hiçbir parti çoğunluğu sağlayamazken, ikinci tura iki sağcı aday kaldı: Hıristiyan Demokrat Parti adayı Rodrigo Paz (yüzde 32.1) ve “aşırı sağcı” Jorge Quiroga (yüzde 26.9). Oyların yüzde 20’sini alan muhafazakâr milyarder iş adamı Samuel Doria Medina ile birlikte sağ adayların toplam oy yüzdesi yüzde 79’u bulmuştu! Andrónico Rodríguez oyların yüzde 8.1’ini alırken MAS’ın adayı Eduardo del Castillo yüzde 3,1 ile yetinecekti! Bir başka deyişle solun oyları yüzde 11 dolayında kalmıştı. Evo Morales’in “boş oy”/boykot çağrısı ise yüzde 19’luk bir karşılık buldu.

İki sağcı adayın yarıştığı ikinci tur 19 Ekim 2025’te gerçekleşti ve oyların yüzde 55’ini alan Paz, Bolivya’nın yeni devlet başkanı oldu. Mecliste sadece iki koltuk alabilen, Senatodaki tüm koltuklarını yitiren MAS ise, Bolivya’nın siyasal tarihinden silinip gitti. 

“Herkes için kapitalizm” vaadiyle küçük esnafın, “yolsuzluğa, kayırmacılığa son” vaadiyle MAS rejiminin ayrıcalıklıları karşısında kendini “dışlanmış” hisseden yerlilerin desteğini kazanan Bolivya’nın yeni başkanı, “sağcı sosyal demokrat” Rodrigo Paz’ın “balkon konuşması”ndaki ilk taahhüdü, “ABD ile ilişkileri düzeltmek” oldu: “Bolivya uluslararası sahnede yerini yeniden alacak.” 

Taahhüt, çok geçmeden karşılığını bulacaktı: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “Yirmi yıllık kötü yönetimin ardından, Paz’ın başkanlığı her iki ulus için de dönüştürücü bir fırsat sunmaktadır,” sözleri, Bolivya’da yeni dönemin küçük esnaf, kayıtdışı işçiler, kendini mağdur hisseden yerli toplulukları vb.den ziyade, ABD şirketlerine yarayacağının, neoliberal dayatmaların kapıda olduğunun sinyalini vermekteydi. 

Sinyalin doğrulanması uzun sürmedi. Paz’ın göreve başlamasından kısa bir süre sonra, 2019’daki darbeyle işbaşına gelen ve izleyen protestolarda göstericilere karşı orantısız güç kullanan ve otuz beşin üzerinde göstericinin katledilmesinden sorumlu bulunarak hapis cezasına çarptırılan eski diktatör Jeanine Áñez hakkındaki suçlamalar düşürülerek serbest bırakılırken, Arce en yoksul yerli cemaatleri desteklemeye tahsis edilen Fondo Indígena’da (Yerli Fonu) yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla cezaevine gönderildi. Tam bu sırada Inter-Amerikan Kalkınma Bankası Bolivya’ya endüstriyel tarımı ve madenciliği desteklemeye yönelik 4.5 milyar dolarlık kredi açacağını duyuruyordu. Kısa bir süre sonra, Evo Morales’in ülkeden kovduğu Amerikan Uyuşturucuyla Mücadele Ajansına (DEA) ait drone’lar koka tarımı bölgesi Chapare üzerinde uçmaya başladı. Ve nihayet, Paz hükûmeti Aralık 2025’te yayınladığı 4403 sayılı KHK ile akaryakıt sübvansiyonunu kaldırması üzerine Bolivya sokaklarında bir kez daha kıyamet koptu.

Bolivya’da akaryakıt sübvansiyonunun tarihi, 1997’ye, bu yolla enflasyonu kontrol altına almayı hedefleyen diktatör Hugo Banzer’e dayanır. Bütçeye yıllık 2 milyar dolara mal olan bu sübvansiyonu Morales de Arce de kendi dönemlerinde kaldırmaya kalkışmış, ancak karşılaştıkları şiddetli tepki nedeniyle vazgeçmek zorunda kalmışlardı. 

Ancak Paz’ın KHK’sı yakıt fiyatlarının sübvansiyonundan ibaret değildi; daha öte düzenlemeler için bir kisve görevini görüyordu sübvansiyon meselesi. Bolivya Merkez İşçi Konfederasyonu COB, Paz’ın KHK’sının içerdiği 121 maddenin, Bolivya Merkez Bankasına yüksek riskli mali programları onaylama yetkisi vermekten yabancı şirketlerin maden çıkarma projelerinin önünü, gerekli denetimleri baypas ederek açmaya dek bir dizi neoliberal düzenlemeyi içerdiğini açığa çıkartarak Bolivyalı emekçileri eyleme çağırdı. KHK’nın neoliberalizmi geri çağıran bu düzenlemeleri, asgarî ücreti 3300 boliviano’ya (480 USD) yükseltme gibi bir göz boyama içeriyordu içermesine ama, yalnızca formel ekonomide istihdam edilen işçileri (ILO verilerine göre Bolivya emekçilerinin yüzde 17’si) kapsayan bu “rüşvet”, kimseyi kandıramamıştı!

Bolivyalı madenciler, işçiler, köylüler, yerli örgütleri, sivil toplum kuruluşları, COB ve CSUTCB’nin çağrısıyla ülkenin son beş yılda yaşanan en büyük protesto hareketiyle bir kez daha sokaklara döküldü. Yaklaşık bir ay süren gösterilerde yollara barikatlar kuruldu, güvenlik güçleriyle çatışmalar yaşandı, hayat durma noktasına geldi.

Rodrigo Paz, tepkiler karşısında şimdilik geri adım atarak, 4403 sayılı KHK’nın akaryakıt sübvansiyonunun kaldırılması dışındaki kararları geri çektiğini açıkladı. Ama şimdilik… Sokak gösterilerinin bastırılmasına yönelik yasa önerileri (yolları kapatanlara yirmi yıla kadar hapis cezası öngörülmekte), iktidarın bu kararları en kısa zamanda yeniden hayata geçirmeye kalkışacağını gösteriyor. 

* * *

Bolivya deneyimi, devrimciler, sosyalistler için önemli bir ders içeriyor: Kişisel hırslar, kariyerizm, kayırmacılık, hizipçilik ya da “güç zehirlenmesi” başlığı altında toplayabileceğimiz zaafların emekçi kitlelerin kanıyla, teriyle, gözyaşıyla, amansız bir mücadeleyle edindikleri kazanımları bir lahzada nasıl yerle bir edebileceğini…

Ama MAS’lı ya da MAS’sız, ABD emperyalizme ve neoliberal talana karşı direnmeye kararlı ve yetili olduklarını bugün ülkenin sokaklarında sergileyen Bolivyalı emekçilerin bizlere öğrettiği bir şey daha var: hiçbir lider ve/veya parti, kendi geleceğini kendi ellerinde tutma kararlılığındaki kitleler nezdinde vazgeçilmez değildir. 

MAS deneyiminden ders çıkartan madencilerin, işçilerin, köylülerin, yerlilerin, gençlerin, emekçilerin yaşamlarının emperyalistler tarafından talan edilmesine izin vermeme mücadelesinde, bundan böyle “önderlerinin çürümesine” karşı da gereken dikkati göstereceğini düşünmek, sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü, yalansız-dolansız bir dünyaya ilişkin umutlarımızı diri tutuyor!

23 Ocak 2026, Muğla. 

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz