Bir yılı daha geride bıraktık. Uzun süreden beri yaşanmakta olan ekonomik kriz iyice derinleşip emekçi yığınlarının belini bükmeye devam ederken siyasi iktidarın etkili isimleri çeşitli medya kuruluşlarına verdikleri demeçler ve tamamen parti emrine girmiş devlet kuruluşlarının (TÜİK, TCMB vb.) yayınları ile ekonomik açıdan çok parlak bir yıl yaşadığımızı ilan ediyorlar. Bu işi yaparken bir yandan da yine kendi emirleri altında faaliyet gösteren basın organlarına yaptırdıkları balon haberlerle parlak bir geleceğe yönelik müjdeler (!) vermeyi ihmal etmiyorlar. Söz gelimi bu satırların yazıldığı sıralarda “yandaş” diye tanımlanan tüm medya organlarında “Rize açıklarında petrol bulundu” haberi yer almakta idi.
Ülkeyi yönetme iddiasında olan siyasi örgütün iş başına geçtiği 2003 yılından bu yana yaklaşık 30 kez doğalgaz ve petrol bulunduğu bilgisi servis edildiği için ciddi bir yanı yok bu haberin. Ciddi bir yanı yok ama hâlâ inananların bulunabileceğini düşündüklerinden olsa gerek, bu tür haberleri yaymakta tereddüt etmiyorlar.
Her neyse biz işimize bakalım. Siyasi iktidarın etkili (!) ve yetkili (!) isimleri aracılığı ile ya da TÜİK, TCMB gibi kuruluşların yayınları ile yaratmaya çalıştığı “2025 parlak bir yıldı” algısını irdelemeye çalışalım.
Gayrisafi hasıla rakamı ile başlayalım işe. Görkemli bir sonuç var karşımızda. Tam 1,57 trilyon USD. Bu paranın kişi başına düşen kısmı ise 18.198 USD oluyor. Dünyanın 16. büyük ekonomisi ve kişi başına düşen gelir itibarı ile de “orta gelirli” ülkeler kategorisinin tepesine yaklaşmış, zenginler kulübüne girme hazırlıkları yapan bir ülke görüntüsü vermekte TC.
Hemen belirtelim rakamlar abartılı değil. Abartılı değil ancak gerçeği yansıtmaktan hayli uzak.
Çelişik gibi görülen bu durumu açıklamaya çalışalım:
Gayrisafi hasıla cari fiyatlar üzerinden TL bazında hesaplanıp daha sonra ortaya çıkan rakam USD birimine dönüştürülmekte. Yabancı para birimlerine uygulanan baskı nedeni ile gerçekleşmiş olan ürün ve hizmetlerin USD cinsinden karşılığı gerçek değerinden daha yüksek çıkıyor. Dolayısı ile ortaya çıkmış olan 1,57 trilyon USD tutarındaki GSH şişirilmiş bir tutar. Ekonomi yönetimi bu politikayı devam ettirebilmek için yabancı paraları gerçek değerinin altında fiyat belirleyerek piyasaya sürmek zorunda. Uzun vadece sürdürülebilir bir uygulama değil bu. Yabancı paralar dünya piyasalarındaki değerleri üzerinden işlem görmeye başladığı anda ise yukarıdaki 1,57 trilyon rakamının aşağıya düşmesi kaçınılmaz.
Kişi başına düşen tutara gelince; burada yapılan hesaplamada da mülteci, sığınmacı, düzensiz göçmen vb. sıfatlarla Türkiye’de yaşamakta olanlar hesaplamaya dâhil edilmiyorlar. Bu sıfatlarla memlekette bulunanların sayısını tam olarak bilemiyoruz. Göç İdaresi Başkanlığı verilerine göre bunların sayısı 4 milyon 43 bin. Büyük olasılıkla gerçek sayı bunların üzerinde. Yine de Göç İdaresi Başkanlığı verisini esas alalım. En az 4 milyon kişinin hesap dışı kalması sonucunda kişi başına düşen GSH olduğundan daha yüksek görünüyor doğal olarak. Burada bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için şunu belirteyim; buraya kadar yapılan açıklamalar sadece hesaplamadaki durumu ortaya koymak amacını taşımakta. Çeşitli nedenlerle ülkesini terk edip burada yaşamını sürdürmeye çalışan insanların varlığından duyulan bir rahatsızlığın ifadesi değil bu yazılanlar. Zaten bu satırların yazarının böyle bir rahatsızlığı da yok.
Sadece GSH tutarının 90 milyon yerine 86 milyona bölünmesinin yaratmış olduğu durumun izahını yapmaya çalıştım.
Kabul etmek gerekir ki açıklamaya çalıştığım tüm detaylara karşın yine de gözle görülür bir büyüme var ekonomide.
Peki nasıl bir büyüme bu?
Tam da yeri bu sorunun. Nedenine gelince; 2025 yılı zarfında tarımda %7,9’luk bir daralma var. Ekonominin motoru olarak düşünebileceğimiz imalat sıkıntıda. Bu alanda da Aralık 2025 itibarı ile %2,7’lik bir daralma yaşanmış. İstanbul Sanayi Odası tarafından gerçekleştirilen PMI (Satınalma Yöneticileri Endeksi) çalışmasında mercek altına alınan 10 sektörün sadece üç tanesinde üretim artışı gözlemlenmiş. Tekstil, hazır giyim ve ayakkabı sektörleri ise can çekişmekte. 2535 şirket konkordato ilan etmiş. Nerede bu büyüme dedikleri?
Yanıtlayalım.
Bankacılık ve finans sektöründe, inşaat sektöründe, perakende zincirlerinde ve GSM operatörlerinin faaliyetlerinde. Bu durum da önemli bir başarı gibi gösterilen ekonomik büyümenin sanal olduğunun göstergesi.
Tek tek inceleyecek olursak eğer, yönetim merkezi Türkiye’de bulunan müteahhit firmaların yurtdışında üstlenmiş oldukları proje sayısının 2019 yılından beri sürekli azaldığını görülür öncelikle (2019 yılında toplam bedeli 20 milyar USD olan 544 proje üstlenilmiş iken bu sayılar toplam değer itibarı ile 560 milyon USD proje sayısı itibarı ile ise sadece 14 olarak gerçekleşmiş) dolayısı ile yurtiçi faaliyetler sağlamış büyümeyi. Siyasi iktidarın ballı ihaleleri, KÖİ (Kamu-Özel İşbirliği) adı ile tanıtımı yapılan otoyol, köprü havalimanı vb. projelere akıtılan paralar gerçekleştirmiş sektörel büyümeyi. Bu paranın kaynağı ise emekçi yığınların ödediği vergiler. KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler söz konusu olan. Konu ile ilgili bir fikir vermek amacı ile içinde bulunduğumuz yılın ilk günlerinde yapılan düzenlemeler sonucu 90 liralık bir paket ucuz sigaranın 66.6 lirasının vergi olduğunu belirtelim. Sigara satıcılarının adeta vergi dairesi işlevini gördüğü bir ülkede yaşamaktayız. Vergi gelirlerinin yetersiz kaldığı anda ise borçlanma devreye giriyor. Borçlanma hususunu bu yazının içinde ayrıca geniş olarak irdeleyeceğiz. Burada sadece inşaat sektöründeki Büyümenin kaynaklarından biri olarak değerlendirdik.
Büyüyen bir diğer sektör bankacılık ve finans. Sektördeki büyümenin ana nedeni ise yine emekçi yığınlar. Bir türlü düşmeyen ve her daim TÜİK tarafından ilan edilen enflasyonun hayli üzerinde seyreden kredi faiz oranları üretimin de düşmesi ile birlikte üretim işletmelerinin kredi taleplerini azalttı. Üretime yönelik yatırım da yok. Tarımın durumunu da yukarıda izaha çalışmıştık. İnşaat firmalarının ise elde ettikleri garanti ödemeler sayesinde kredi ihtiyacı yok. Yurtdışında faaliyet gösteren inşaat firmaları ise yabancı bankalardan daha uygun şartlarda kredi temin edebilmekteler hâlâ. Dolayısı ile ticari krediler değil bu büyümenin nedeni. Bireysel krediler ve kredi kartları yaratıyor sektördeki büyümeyi. Kayyum Bakan ekonominin yönetimine geldiği günden beri ücretleri baskı altına almak ve faiz oranlarını yüksek tutmak sureti ile tüketimi kısacağını bu suretle enflasyonu yenebileceğini ilan edip durdu. Gözden kaçırdığı bir nokta vardı. İzlediği politika lüks malların tüketiminde bir miktar kısıtlamaya neden olabilirdi ancak talep elastikiyeti son derece düşük olan temel ürün ve hizmetler söz konusu olduğunda bu politikanın bir anlamı olamazdı. Nitekim insanların yaşamlarını sürdürebilmek için yapmaları gereken harcamalar arttı. Geliri aynı düzeyde artmamış olan emekçiler yaşamlarını sürdürecek temel gereksinmelerini elde ettikleri gelirle karşılayamayınca kredi kartı ve bireysel kredi kullanımına yöneldiler. Kredi kartı uygulaması patlama yaptı. Bankalar Kart Merkezi (BKM) verilerine göre Türkiye’de hâlen aktif olan 142 milyon kredi kartı bulunmakta (Aralık 2025 verisi). Bu kartlar aracılığı ile 2025 yılında yapılmış alışveriş tutarı ise 20 trilyon lira. Bahse konu alışverişin en büyük kalemi ise temel ürün ve hizmetlerden oluşmakta. İşin can alıcı bölümü bundan sonra başlıyor. Kart sahipleri hesap kesim dönemi geldiğinde borçlarını tamamen ödeyemiyorlar. Bir sonraki aya aktarılan borcun bir aylık gecikme faizi oranı %4,05. Bu oran bileşik faiz hesabı ile yıllık %61 oranında bir faiz yaratıyor. Ödenmesi hayli güç bir faiz bu. Nitekim ödenemiyor. Bu kez bireysel krediler giriyor devreye. Faiz oranı biraz daha düşük. Bankaya göre değişmekle birlikte ortalama olarak yıllık %43 seviyesinde seyretmekte bu aralar. Kredi kartı borcundan kurtulmak için bireysel krediye başvuruluyor. Ocak 2026 itibarı ile 5,8 trilyon lira seviyesinde tüketici kredileri toplamı (Kaynak BDDK). İnsanlar kredi kartı, bireysel kredi sarmalında kaybolmak üzere iken oluşan krizden yeni bir fırsat çıkarıyor bankalar. Borç kapatma/yapılandırma kredisi. Çaresizlik içindeki insanlar bu krediye sarılıyorlar. Böylece eski borçlarını yeni borçlarla kapatıp sürdürüyorlar yaşamlarını. Bu durumun sürdürülebilirliği pek yok elbette. Ancak an itibarı ile banka kazançlarını zirveye taşıyor ve sektördeki büyümeyi sağlıyor. Bir başka ifade ile emekçilerin borçlanması sonucu büyüyen bir ekonomi oluşuyor. Bunun sonucu ise Brand Finance adlı marka değerlendirme kuruluşunun verilerinde açıkça görülüyor. Ülkenin en değerli üç markasından ikisi banka (QNB Finansbank ve Garanti BBVA), araya ASELSAN sıkışıvermiş nasıl olmuşsa. İşin bir başka yanı ise bu değerli (!) markaların yabancı sermayeye ait oluşu. Yani bu bankalar kazanmış, bu sayede ekonomik büyüme gerçekleşmiş ve sonra bu büyüme ile yaratılan değer yurt dışına transfer edilmiş. Güzel öykü değil mi?
Tabii sadece üç şirketin durumuna bakarak karar vermek sağlıklı olmayabilir. Biraz daha derinleşelim. Bu kez en değerli 20 şirkete bakalım. Gördüğümüz manzara şu:
Ülkenin en değerli 20 şirketinin 11 tanesi banka ya da finansman kuruluşu, 2 tanesi hizmet sektöründe faaliyet göstermekte, 2 telekom şirketi geliyor devamında 2 de perakende ticaret (zincir market) işletmesi bulunmakta ilk 20’de. Üretim gerçekleştiren işletme sayısı ise üç ile sınırlı. İşte ekonomik büyüme diye önümüze sunulan başarı(!) öyküsünün anatomisi.
Ekonomik büyüme dedikleri sürece etki eden diğer sektörler ise perakendecilik ve telekom sektörleri. Özellikle kamuoyu nezdinde “üç harfliler” olarak tanımlanan ucuzluk marketleri başta olmak üzere tüm zincir marketler önemli bir büyüme gerçekleştirdiler geride bıraktığımız yıl zarfında. 2025 yılı kesin sonuçları henüz kesinleşmedi. Ancak eldeki veriler bizlere bahse konu 3 market zincirinin cirolarını bir önceki yıla göre %90 oranında arttırdıklarını göstermekte (Capital com.tr ve Bloomberght verilerinden yararlanarak ulaştığım sonuç). Bu büyük artış beraberinde bir trajediyi yansıtmakta marketlerin rekabetine dayanamayıp işini terk eden bakkal, manav esnafının trajedisini. TÜSİAD verilerine göre 2020 yılında ülkedeki toplam perakende ticaretinin %32 oranındaki bölümünü elinde tutan zincir marketler 2025 yılı üçüncü çeyreği itibarı ile paylarını %42 seviyesine çıkardılar. Toptancı görünümlü perakendeci olan Grossmarketlerin ciroları bu oranın içinde değil. Perakende ticaretin ülkedeki cazibesini gören Metrogross market Bonveno markası ile mahalle aralarına girmeye başladı. Önümüzdeki üç yıl içerisinde Bonveno mağazalarının sayısı 1000 olacak. Diğer perakendecilerin açacakları şubeleri de düşünecek olursak günümüzde çok az sayıda kalmış olan küçük esnafın tamamen tükeneceğini şimdiden söyleyebiliriz. Kuşkusuz bu durum işsizlik oranlarını da etkilemekte. TÜİK tarafından yayınlanan istihdam raporu da bunu göstermekte. Bahse konu rapora göre âtıl işgücünün oranı %29,6 (Kasım 2025 itibarı ile), âtıl işgücüne geniş tanımlı işsizlik de diyebiliriz. Bu oran bize ülkede yaşayıp da çalışabilir durumda olan her üç kişiden birinin ya işsiz olduğunu ya da eksik istihdama tâbi olduğunu göstermekte (Kısmî çalışma ve dönemsel çalışma eksik istihdam olarak kabul edilir). Üretimin artmadığı, tarım sektörünün devasa bir küçülme yaşadığı ve artık büyük köylerde bile boy göstermeye başlayan marketler nedeni ile pek çok küçük işletmenin kepenk kapattığı bir ortamdan başka bir sonuç da beklenemez zaten.
Büyümeden söz etmiştik. Sağlıksız da olsa bir büyüme var ortada. Peki bu durum kime ne kazandırmış? Bir de ona bakalım isterseniz. Gelir ve servet dağılımını inceleyelim bu iş için.
TÜİK verilerine bakalım bu kez de. En zengin %20 ile en fakir %20 gelir ilişkisini gösteren p80/p20 oranı güzel bir gösterge. Buna göre toplumun en zengin %20’si toplam gelirin %49’luk bölümüne sahip olurken en fakir %20 sadece %6,4 oranında bir pay almış toplam gelirden. Bu durumda p80/p20 oranı da 7,66 olarak gerçekleşiyor. Fakirler aleyhine hayli bozuk bir dağılım. Ne kadar bozuk, diye soracak olursanız eğer Avrupa’nın (Sadece AB’nin değil savaş hâlindeki Ukrayna ve Rusya’nın da dâhil olduğu tüm Avrupa’nın) en bozuk gelir dağılımını gösteriyor bu oran. Gelir dağılımı dengesini belirlemek için kullanılan bir yöntem de GİNİ katsayısı. Bu katsayı 0’a yaklaştıkça gelir dağılımının dengeli olduğunu -1’e yaklaştıkça da dengesizliği gösterir. TÜİK verilerine göre GİNİ katsayısı 0,473 olarak gerçekleşmiş Türkiye’de. Bu yöntemle gerçekleşen analiz de Türkiye’deki gelir dağılımının Avrupa ülkelerindeki en dengesiz gelir dağılımı olduğunu göstermekte. Bu durumun bir başka göstergesi olarak ücret geliri elde edenlerin gayrisafi hasıladan aldıkları payı ortaya koymak mümkün. Bloomberght haberine göre ücretlilerin gayrisafi hasıla içindeki payı %25 ile içinde bulunduğumuz yüzyılın en düşük seviyesini gördü. Emeklilerin durumu da pek farklı değil doğal olarak. Yine TÜİK verilerine baktığımızda sosyal transferlerin gayrisafi hasıla içindeki payının %18 olduğunu görüyoruz. Bu oranın önemli bir kısmının da “gıda yardımı” ve “yakacak yardımı” gibi yoksulluğun sürdürülebilmesi için yapılan harcamalara gittiğini dikkate alacak olursak emeklilerin ve hak sahiplerinin de siyasi iktidar yetkililerinin övünerek sözünü ettikleri ekonomik büyümeden emeklilerin de pay almadıklarını açıkça görürüz.
Yukarıda da belirtildiği gibi sağlıksız, üretim artışı olmayan bir büyüme var ortada. Üstelik bu sağlıksız büyümenin bir ürünü olarak gelir dağılımı dengeleri de bozuluyor, ülke sözde zenginleşirken bir yandan da yoksulluk artıyor. Ama yine de bir büyüme işte. Büyümenin nasıl meydana geldiğini açıklamaya çalıştım dilimin döndüğünce. Ancak bu bozuk büyüme için bile kaynak gerek. Peki kaynak nerede? Borçlanmada. Borçlanmak sureti ile büyüme için gerekli kaynağı bulmakta ekonomi yönetimi. Kanıt mı? Buyurun:
Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 2025 yılı aralık ayında yayınlanan Kamu Borç Yönetimi Raporu verilerine göre ülkenin dış borç stok miktarı 564,9 milyar $ (Rakam eylül sonu itibarı ile hesaplanmış dolayısı ile güncel borç bir miktar daha artmış olabilir). Bu rakam GSH’nin %37,2’sine tekabül ediyor. Bunun yanında bir de iç borç var. Bunun tutarı ise 7,491 milyar lira. Bu da hatırı sayılır bir borç ama dış borcun yanında çok küçük kaldığı için yazının bundan sonraki kısmında iç borçtan söz etmeyeceğiz.
Dış borcun GSH’nin %37,2’sine tekabül ettiğini ifade etmiştik. Borç yükü olarak çok yüksek değil. Örneğin DIŞ BORÇ/GSH oranı ABD’de %97 Almanya’da %148, İtalya’da %126, Japonya’da %74 özetle zengin, gelişmiş vb. vasıflarla tanımlanan ülkelerin tümü borç içinde yüzmekteler. Bunların yanında Türkiye’nin dış borç yükü mütevazı sayılabilir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir husus var; Türkiye’de geçerli olan $ kuru gerçeği yansıtmıyor. İzlenmekte olan ekonomi politikası nedeni ile TL gerçek değerinin üzerinde işlem görüyor Türkiye’de. Bunun bir sonucu olarak $ cinsinden GSH yüksek, borç yükü de düşük çıkıyor. Bu durumun uzun vadede sürdürülebilirliği yok. $ üzerindeki baskı kalktığı anda yani TL’nin gerçek değeri ile işlem gördüğü anda $ cinsinden GSH düşecek dolayısı ile bir kuruş yeni borç almadan ülkenin dış borç yükü artacak. Bu yükün ne seviyede artacağını kestirebilmek ise imkânsız şimdilik. Bu durum Türkiye’ye borç veren kaynaklar tarafından da çok iyi bilindiğinden yüksek faizle borç verilmekte Türkiye’ye. Bir başka ifade ile Türkiye ancak yüksek faiz ödeyerek borç temin edebiliyor. Bunun yansıması da devlet bütçesinde açıkça görülmekte. 2025 yılında devlet bütçesinin %16’sı faiz giderlerine harcandı. 2026 yılında bu daha da büyüyecek.
İşte ekonomik büyüme masalının gerçek hâli. o




