Mısır işçi sınıfının izleri Kavalalı Mehmet Ali Paşa dönemine kadar sürülebilir. Kavalalı’nın 1819’da başlattığı Avrupa tarzı sanayileşme girişimleriyle askerî teçhizat, gıda ve tekstil fabrikaları kuruldu; pamuk tarımının yaygınlaşmasıyla dokuma fabrikalarında on binlerce kişi çalıştı. Ancak kötü yönetim, kaynak yetersizliği, Avrupa ile rekabet edememe ve çiftçilerin ücretli işçiliğe direnişi nedeniyle bu girişimler kısa sürede sona erdi. Buna rağmen bu dönem, Mısır işçi sınıfının “doğum sancıları”nı başlattı.
Kavalalı’nın ardından İsmail Paşa (1863-1879) sanayileşme konusunda daha temkinli davrandı. Pamuk fiyatlarındaki dalgalanma ve yabancı sermayenin doğrudan yatırım yerine borç vermeyi tercih etmesi, kalıcı bir sanayinin oluşmasını engelledi. Süveyş Kanalı’nın inşası sırasında altyapı yatırımları artarken, ücretli işçilik özellikle taşımacılık ve inşaat sektörlerinde yaygınlaştı. Bu süreç, işçi sınıfının toplumsal zeminini güçlendirdi.
1916’ya gelindiğinde Avrupa tarzı fabrikalarda on binlerce işçi çalışıyordu. İngiliz yönetiminin serbest piyasa anlayışı, uzun saatler çalışan ancak düşük ücretlerle geçinen bir işçi sınıfı yarattı. Kötü çalışma koşulları, yabancı sermaye ile yerli işçiler arasındaki çelişkiler ve köylülerin toprak sorunu, ilk işçi hareketlerinin temel dayanaklarını oluşturdu.
İŞÇİ SINIFININ OLUŞUMU
- yüzyılın ikinci yarısında ücretli işçilik hızla yaygınlaştı. Geleneksel loncaların yanında yeni lonca türleri ortaya çıktı; ancak bu yapılar zamanla istihdamda aracılık yapan, komisyon alan mekanizmalara dönüştü. Modern anlamda ilk grev 1882’de Port Said’de lonca komisyonlarına karşı gerçekleştirildi. 1907’deki kitlesel grevin ardından bu sistem büyük ölçüde tasfiye edildi.
1905 tarihli Lord Cromer raporu, zanaatkârların hızla işçileştiğini ortaya koyuyordu. Avrupa mallarının yayılmasıyla geleneksel atölyeler gerilerken, üretimde ağırlık yabancı işçilere kaydı. Aynı dönemde Avrupa’dan gelen kalifiye işçiler, sendikal deneyimleriyle Mısır’daki ilk işçi örgütlenmelerinde etkili oldu.
İlk kalıcı işçi örgütleri ve grevler büyük ölçüde yabancı işçilerin öncülüğünde gelişti. Sigara sanayisindeki makinalaşma, Yunan ve Mısırlı işçilerin 1899-1903 arasında düzenlediği grevlerle önemli bir çatışma alanı yarattı ve Karma Tütün İşçileri Birliğinin kurulmasına yol açtı. 1901 Kahire Terziler Grevi ve aynı yıllarda limanlar ile dokuma fabrikalarındaki eylemler bu süreci pekiştirdi.
Yerli işçilerin kitlesel biçimde katıldığı ilk grev 1900 İskenderiye tramvay greviydi. Grev başarısız olsa da, ekonomik taleplerle ulusal mücadelenin iç içe geçtiği ilk açık örneklerden biri oldu. Bu dönemde işçi sınıfının kolektif eylemi henüz yeniydi; temel siyasal gündem İngiliz işgaline karşı ulusal kimliğin inşasıydı. Avrupalı patronlar ise ücret farklılıkları ve grev kırıcılar aracılığıyla işçi hareketini bölmeye çalışıyordu.
ULUSAL HAREKET VE İŞÇİLER
1899-1903 arasında işçi eylemleri büyük ölçüde yabancı işçilerin öncülüğünde gerçekleşse de, kapitalist üretim ilişkilerinin yayılmasıyla yerli işçiler de örgütlenmeye başladı. 1907 krizinin yol açtığı hayat pahalılığı sınıf mücadelesini görünür kılarken, aynı dönemde yükselen Mısır Ulusal Hareketi yerli işçilerin kalıcı örgütler kurmasında etkili oldu.
27 Aralık 1907’de kurulan Hizb al-Watani (Ulusal Parti), kısa sürede işçi hareketinin önemli destekçilerinden biri hâline geldi. Mustafa Kamil’den sonra parti liderliğini üstlenen Muhammed Farid, işçi örgütlenmesini ulusal mücadelenin bir parçası olarak gördü. Parti, emekçi mahallelerinde eğitim faaliyetleri yürüttü ve Zanaatkârlar Sendikasının kuruluşuna öncülük etti.
Ulusal Parti özellikle demiryolu ve tramvay işçileriyle ilişki kurdu. Ekim 1908’de tramvay işçilerinin grevi sekiz saatlik iş günü ve ücret artışı taleplerini gündeme taşıdı; grevin en önemli sonucu Kahire Tramvay İşçileri Sendikasının kurulmasıydı. Tramvay işçileri, 1911’deki grevlerle birlikte sınıfın en militan ve milliyetçi kesimlerinden biri hâline geldi.
1910’da Mısır Devlet Demiryolları ve Telgraf İdaresinde başlayan grevler, ulusal ve ekonomik mücadelenin iç içe geçtiği bir döneme işaret etti. 1907-1911 arasında yeni sendikalar kuruldu; şehirli işçi sınıfı politik bir güç olarak görünürlük kazandı.
1912’den itibaren baskılar arttı; I. Dünya Savaşı’yla birlikte sansür, yasaklar ve tutuklamalar işçi hareketini zayıflattı. Savaş yıllarında hayat pahalılığı ve işsizlik yükselirken, emekçilerin İngiliz ordusu için seferber edilmesine karşılık sermaye çevreleri güçlendi.
1917’de başlayan grev dalgası Mart 1919’a kadar sürdü. Yunan tütün işçilerinin başlattığı eylemleri ulaştırma ve liman işçileri izledi. Ulusal Parti, işçileri tek bir örgütte toplamaya çalışsa da, büyüyen proletarya ile zanaatkâr ve esnafın aynı yapı içinde temsil edilmesi giderek olanaksız hâle geldi; farklı işkolları için ayrı örgütlenmelerin gerekliliği ortaya çıktı.
BAĞIMSIZLIK VE İŞÇİLER
1919’da bir grup hukukçu ve aydın, Versay Barış Konferansına katılarak bağımsızlık taleplerini iletmek üzere bir heyet oluşturdu. WAFD (Heyet) olarak bilinen bu girişim, kısa sürede ülkenin ana akım milliyetçi partisine dönüştü ve 1952’ye kadar siyasal ağırlığını korudu. İngiliz yönetimi heyetin Versay’a gitmesine izin vermedi; hareketin lideri Saad Zaghloul tutuklanarak sürgüne gönderildi.
1919’un ağustos ve aralık aylarında ve 1920–21 yıllarında işçiler, WAFD liderlerinin tutuklanmasını protesto etmek için çok sayıda grev ve gösteri düzenledi. Mart–Nisan 1919’da Kahire tramvay işçileri yaklaşık iki ay süren bir greve çıktı; grev sonucunda bazı ekonomik kazanımlar elde edildi ve Kahire Tramvay İşçileri Sendikası yeniden kuruldu. Aynı dönemde demiryolu işçileri ve Kraliyet Matbaası çalışanları da iş bıraktı. Demiryolu işçilerinin eylemleri kısa sürede İngiliz otoritesine karşı açık bir milliyetçi ayaklanmaya dönüştü.
İskenderiye ve Kahire’de demiryolu, liman, postane ve deniz feneri işçilerinin katıldığı kitlesel gösterilere ordunun müdahalesi sonucu on işçi hayatını kaybetti. Grev, yol kesme ve boykot gibi militan eylemlerin yaygınlaşması üzerine İngiltere, 7 Nisan 1919’da Zaghloul’u Malta sürgününden geri çağırmak zorunda kaldı.
1919’un ikinci yarısında grevler fabrikalara ve daha küçük işyerlerine yayıldı; ulaşım ve taşımacılık sektörlerinde tekrar tekrar eylemler yapıldı. Ücret artışı, sekiz saatlik iş günü, kıdem tazminatı, ücretli izin ve sendikal haklar temel taleplerdi. Grevlerin yarattığı baskı sonucunda hükûmet, 18 Ağustos 1919’da işçi anlaşmazlıklarını ele almak üzere bir arabuluculuk kurulu kurdu.
Bu grev dalgası, daha örgütlü sendikaların kurulmasını da hızlandırdı. 1919–1920 arasında kırk sekiz sendika faaliyetteydi: bunların 19’u Kahire’de, 18’i İskenderiye’deydi; diğerleri Port Said, Damanhour ve Mahalla al-Kubra’da örgütlenmişti. Sendikalar çoğunlukla tek işyeriyle sınırlıydı ve Mısırlı işçilerle yabancı işçiler genellikle ayrı örgütleniyordu. Kahire Petrol ve Elektrik Sendikası enternasyonalist çizgisiyle öne çıkarken, Kahire Karma Matbaa İşçileri Sendikası çok uluslu yapısı nedeniyle iç gerilimler yaşadı.
Sendika yöneticilerinin büyük bölümü avukatlar ve aydınlardan oluşuyordu. WAFD’dan Abdurrahman Fahmi Bey ve Ulusal Partiden Mahcup Sabit dönemin öne çıkan sendika liderleri arasındaydı. İşçi olmayan bu kadrolar, ekonomik talepleri ulusal mücadelenin parçası hâline getirmeyi amaçlıyordu. Ancak bu “dışarıdan yöneticilik” anlayışı, uzun vadede işçi sınıfının kendi içinden kalıcı önderler çıkarmasını da zorlaştırdı.
MISIR’DA SOSYALİZM
- Dünya Savaşı’nın ardından 1919-1921 arasında Mısır’da farklı sosyalist çevreler ortaya çıktı. Kahire’de Mansur Fehmi ve bazı aydınlar, koşulların sosyalizm için henüz olgunlaşmadığını düşünerek daha ılımlı bir çizgide faaliyet yürütürken; İskenderiye’de, savaş öncesinde sendikal çalışmalarda yer almış olan Joseph Rosenthal’in çevresi öne çıktı.
Bu çevreler, Fabienci görüşleri savunan Salama Musa grubuyla birleşerek Mısır Sosyalist Partisini (MSP) kurdu. Parti, Arap kadrolara öncelik veren bir yerlileşme çizgisi izledi; Salama Musa başkanlığında Bolşevik karşıtı ve reformist bir politika benimsedi. Programında işgale karşı mücadele, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sosyal güvenlik ve kadınlara oy hakkı gibi talepler yer aldı.
Avrupalı sosyalistlerin sendikal faaliyetleri sonucunda Şubat 1921’de Mısır Sendikalar Federasyonu (FETU) kuruldu. 1921–22 yıllarında yoğun bir grev dalgası yaşandı; ancak MSP, farklı sınıfsal ve siyasal eğilimleri bir arada tutan gevşek bir koalisyondu. Parti içi çatışmalar sonucunda İskenderiye örgütü Marksist-Leninist bir çizgi benimsedi ve 1922’de Mısır Komünist Partisi (MKP) kuruldu.
MKP, faaliyetlerini işçi sınıfı çalışmasına yoğunlaştırdı; FETU’yu güçlendirmeye çalıştı ve grevler ile fabrika işgallerinde etkili oldu. Manifestosu bağımsızlık, Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi, sendikal haklar, sekiz saatlik iş günü ve toprak reformu gibi talepler içeriyordu.
1922’de Britanya’nın protektorayı sona erdirmesinin ardından kurulan WAFD hükûmeti, MKP’yi ulusal hareket için bir tehdit olarak gördü. Baskılar kısa süreli bir canlılık yaratsa da, tutuklamalar ve sınır dışı etmeler sonucunda FETU dağıtıldı ve komünist hareket zayıfladı. WAFD ve diğer siyasal güçler, sonraki yıllarda sendikaları kendi denetimleri altına almaya yöneldi.
SERMAYE VE GREVLER
Britanya işgalini sürdürürken tanınan sınırlı bağımsızlık, Mısır burjuvazisinin güçlenmesine ve siyaset sahnesine çıkmasına imkân verdi. 1920’de Mısır Bankası, 1922’de Mısır Sanayi Federasyonu kuruldu; banka sanayiyi destekledi. Ancak işgal ordusunun küçülmesi iç pazarın daralmasına, reel ücretlerin düşmesine ve alım gücünün gerilemesine yol açtı. Bu koşullarda sermayenin başlıca dayanağı ucuz işgücü ve işçiler üzerindeki baskı oldu.
1924-1952 arasında hükûmetler işçilerin ekonomik taleplerini büyük ölçüde bastırdı. 1933’e kadar kapsamlı bir iş kanunu yoktu; sendikalar ancak 1942’de yasal statü kazandı. Ücretler uzun süre düzenlenmedi ve İngilizler bu işçi karşıtı politikaları teşvik etti.
1920’ler boyunca iş güvencesi talebiyle tramvay, demiryolu, enerji ve Süveyş Kanalı işçileri çok sayıda grev düzenledi. Ancak MKP’nin kapatılmasıyla sendikal süreklilik kırıldı; grevler kalıcı örgütlenmeye dönüşemedi. Milliyetçi aydınların işçi taleplerine ilgisinin azalması da sendikaların kadro ve lider kaybını hızlandırdı. İşçiler, yerli patronların da en az İngilizler kadar sömürücü olduğunu kısa sürede deneyimledi.
Kentli işçi sayısı artsa da sınıf hareketi güçlenmedi; çünkü patronlar sendikal direnişin zayıf olduğu köylü emeğini tercih ediyordu. Tekstil sanayii bu stratejinin başlıca alanıydı. 1927’de Mahalla al-Kubra’da, 1938’de Kafr al-Dawwar’da kurulan büyük fabrikalar, siyasal bilinci zayıf köylü işçilerle çalıştı; sarı sendikalarla desteklenen bu model 1947’deki büyük grevle sarsıldı.
WAFD, burjuvazinin çıkarlarını savunsa da işçilerin desteğini almaya devam etti. Ancak 1930’da iktidara gelen İsmail Sıdki sendikaları bir “güvenlik sorunu” olarak ele aldı; kapatmalar, tutuklamalar ve işten atmalar yaygınlaştı.
1936 İngiliz-Mısır Anlaşması sonrasında sendikalar anayasa talebi etrafında seferber oldu. Sermaye çevrelerinin “rahatlama” olarak gördüğü bu dönem işçiler için kötü çalışma koşulları ve düşük ücretler anlamına geliyordu. Ortak bir örgütlülük olmadan grevler sürdü; 1938’de sendikal haklar ve asgarî ücret talepli büyük eylemler düzenlendi. II. Dünya Savaşı’yla birlikte sıkıyönetim, yasaklar ve baskılar yeniden ağırlaştı.
- DÜNYA SAVAŞI
- Dünya Savaşı, Mısır ekonomisini geçici olarak canlandırdı. Yaklaşık 200 bin Mısırlı İngiliz ordusu için çalıştı; Ortadoğu Tedarik Merkezi kapsamında tekstil, metal ve gıda gibi alanlarda yeni fabrikalar kuruldu, makineleşme arttı. Ancak savaş sonrası askerî fabrikalar kapandı, kentlere göç eden köylüler işsiz kaldı; 1949’dan itibaren hayat pahalılığı ve işsizlik yeniden yükseldi.
1942’de sendikalara resmî statü tanındı; ancak bu haklar yalnızca kamu çalışanlarıyla sınırlıydı. Aynı dönemde komünist hareket yeniden güç kazandı. Kahire ve İskenderiye’de Salama Musa çevresi ile Henri Curiel’in öncülüğündeki HADITU ve Al-Sharara gibi gruplar öne çıktı. Komünistler eğitim, örgütlenme ve yerelleşme tartışmaları yürütürken, zaman zaman WAFD içindeki sol kadrolarla da işbirliği yaptı.
Komünistlerin hedefi tüm sendikaları kapsayan bir konfederasyon kurmaktı; ancak 1942 yasası buna izin vermiyordu. HADITU’nun çağrısıyla özel sektör işçilerini de kapsayan fiilî bir çatı oluşturuldu; bu yapı 1945’te Dünya Sendikalar Federasyonu Kongresine katıldı.
1 Mayıs 1946’da toplanan Mısır Sendikalar Konferansı, grevler ve fabrika işgallerine öncülük etti. İngiliz ordusunun çekilmesi, iş güvencesi, eşit sendikal haklar ve çalışma saatlerinin düşürülmesi gibi talepler dile getirildi; genel grev tehdidi gündeme geldi. Hükûmet pazarlık sözü verse de işverenlerin reddi ve sendikalara yönelik tutuklamalarla süreci bastırmaya çalıştı.
Baskılar rakip komünist grupları yakınlaştırdı. HADITU’nun öncülüğünde 1947 Shubra el-Kheima grevi ve 1948’de üniversite ve polis grevleri yaşandı. Komünistler, gençlik örgütleri ve sendikalar içinde güç kazanırken, Müslüman Kardeşler de siyasette etkisini artırdı. Ama 1952’de Özgür Subaylar darbesi Mısır siyasetini kökten değiştirecekti.
ÖZGÜR SUBAYLAR VE NASIR
1948 Arap-İsrail Savaşı’nın ardından Mısır’da halk İngilizlere, Kral Faruk’a ve hattâ WAFD’a karşı öfke doluydu. Ocak 1952’de Kara Cumartesi ve Kahire Yangını ile görünür olan otorite boşluğunun ardından 23 Temmuz 1952’de Cemal Abdülnasır liderliğindeki Özgür Subaylar monarşiyi devirdi ve Devrimci Komuta Konseyini (RCC) kurdu. Özgür Subaylar “tam bağımsızlık”, “sosyal adalet” ve “feodalizmi ortadan kaldırma” sözü verdi. Yoksul ailelerden gelen milliyetçi subaylardan oluşan bu kadro, işçiler tarafından desteklendi. Buna rağmen rejim, militan ve bağımsız bir sendikal harekete hoşgörülü olmayacaktı.
12-13 Ağustos 1952’de İskenderiye yakınlarında Kafr al-Dawwar’da dokuma fabrikası işçileri sarı sendikaya karşı ayaklandı. İşyerinde seçim yapılması, bazı müdürlerin istifası ve çeşitli ekonomik taleplerle greve başladılar. Ordu sert müdahalede tereddüt etmedi. Grevciler askerî mahkemede hızla yargılandı; öncü işçilerden Mustafa Khamis ve Muhammad al-Baqri 7 Eylül’de idam edildi.
Grevden sonra RCC İş Kanunu’nda reformlar yaptı: işçileri işten çıkarmak zorlaştı ve bazı yeni sosyal haklar tanındı. İşçiler ve sendikalar bunu olumlu karşıladı.
1956’da Nasır tek aday olarak girdiği seçimlerde oyların %99,9’unu aldı. Mısır anayasal olarak bir cumhuriyet olsa da otoriter uygulamalar devam etti. Kısa süre içinde Nasır bütün Arap Dünyası’nda popüler hâle geldi. Süveyş Kanalı’nı millileştirince 1956’da Fransa, İngiltere ve İsrail Mısır’a saldırdı. Bu savaş sırasında Uluslararası Arap Sendikalar Konfederasyonu (ICATU) kuruldu. ICATU, tüm Arap işçilerine; özellikle petrol işkolunda çalışanlara ve İngiltere-Fransa gemilerinde çalışanlara grev çağrısı yaptı.
Arap ülkelerinden sendikaları bir araya getiren bu örgütün merkezi Kahire’deydi; ama Mısır’ın merkezî bir sendika örgütü yoktu. Bu eksikliği fark eden Nasır, politika değiştirerek 30 Ocak 1957’de Mısır İşçi Federasyonunu (EWF) kurdu. Federasyonun kurucuları hükûmet tarafından belirlendi; sonraki yıllarda da seçim yapılmadı. EWF, 1961’deki yapısal değişikliklerin ardından bugün de faaliyette olan Mısır Sendikalar Federasyonuna (ETUF) dönüştü. ETUF başkanları 1962-1986 arasında aynı zamanda çalışma bakanı olarak görev yaptı. ETUF fiilen bir devlet kurumu oldu: yasal statüsü olan tek sendikaydı ve tüm yerel sendikalar ona üye olmak zorundaydı.
ARAP SOSYALİZMİ
1950’lerden 1960’ların başına kadar Nasır adım adım yeni bir sosyo-ekonomik sistem kurdu; buna Arap Sosyalizmi adını verdi. Uygulanan sistem, otoriter bir popülizm eşliğinde ithal ikameci bir sanayileşmeydi. Yabancı şirketler ile büyük-orta ölçekli yerli şirketler kamulaştırıldı. Bu işyerlerinde çalışanlar kamu işçisi hâline geldi; yaşam koşulları iyileştirildi. Kamu çalışanları ücretsiz sağlık hizmeti, lojman, gıda yardımı gibi sosyal haklara kavuştu. Kamu kuruluşlarının yönetim kurulunda seçilmiş işçi temsilcileri yer aldı; kârın %3’ü maaşlara yansıtıldı. Asgarî ücret iki katına çıktı; reel ücretler arttı, çalışma süreleri azaldı. Meslekî eğitim ile istihdam arasında bağ kuruldu. İş güvencesi arttı: bir işçi ancak şirket yönetimi, sendika ve bakanlığın ortak onayıyla işten çıkarılabiliyordu.
Arap Sosyalizmi’nde işçilerin rolü Nasır’ın vecizesiyle özetlenebilir: “Hak talep edilmez, biz veririz.” Bu, otoriterliğin ifadesi olduğu kadar Nasır’ın işçilerden çekindiğinin de göstergesi olarak kayda geçti. 1976 tarihli 35 sayılı Yasa sendikaları “işçilerin fikirlerini ifade ettikleri yerler ve üretimi destekledikleri araçlar” olarak tanımladı. Yani sendikalar, işçilerin işverenle ya da hükûmetle pazarlık yaptığı araçlar; grev ve protesto örgütleyen bağımsız yapılar olarak görülmüyordu.
Nasır’dan önceki hükûmetler ve partiler de sendikaları denetim altına almak istemişti; ama hiçbiri Nasır kadar başarılı olamamıştı. Arap Sosyalizmi işsizlik ve düşük ücret sorunlarını kısmen çözmüş; bu nedenle işçiler sendikalar üzerindeki baskılara bir ölçüde rıza göstermiştir, diyebiliriz.
1957-62 dönemindeki beş yıllık plan 1 milyon yeni iş yaratmış, GSYH’yi %6 artırmıştı. Ancak 1962-67 planı yatırım sermayesi eksikliği nedeniyle tamamlanamadı. 1965’te reel ücretler keskin biçimde düşerken çalışma süreleri arttı.
ENVER SEDAT VE HÜSNÜ MÜBAREK
Enver Sedat (1970–1981) ve Hüsnü Mübarek (1981–2011), Nasır’ın çizgisinden koparak serbest piyasa politikalarına ve ABD ile ittifaka yöneldi. Sedat’ın 1974’te başlattığı Açık Kapı (İnfitah) politikasıyla yabancı sermaye teşvik edildi; IMF ve Dünya Bankası programları çerçevesinde kamu harcamaları kısıldı. İşçi hakları budandı, iş güvencesi zayıflatıldı, sendikalar etkisizleştirildi ve emekli maaşları geriledi.
Sedat’ın temel tüketim maddelerine verilen desteği azaltma kararı, 18-19 Ocak 1977’de Ekmek İntifadası’na yol açtı. Birçok kentte patlak veren eylemler, onlarca kişinin ölümüyle bastırıldı; geri adım geçici oldu.
1970’lerin sonundan itibaren işçiler ve köylüler petrol ihraç eden Arap ülkelerine yöneldi; emek göçü önemli bir gelir kaynağına dönüştü. Ancak 1980’lerin başında petrol fiyatlarının düşmesiyle bu kanal daraldı. 1980’ler boyunca fiyat artışları ve ücret düşüşleri işçi eylemlerini yeniden artırdı.
Sedat’ın öldürülmesinin ardından iktidara gelen Mübarek, neoliberal politikaları baskı eşliğinde sürdürdü. 1984’te emeklilik ve sağlık primlerindeki kesintilere karşı Kafr al-Dawwar’daki tekstil işçilerinin eylemleri sert biçimde bastırıldı. 1989’da Helvan Demir-Çelik Fabrikasında 25 bin işçinin katıldığı grev, yeni kuşak işçi direnişlerinin sembolü oldu. İşçiler ETUF dışında örgütlenme arayışına girdi; ancak bu girişimler kalıcılaşamadı.
1991’de IMF destekli Ekonomik Reform ve Yapısal Uyum Programı’yla yüzlerce kamu kuruluşu özelleştirme kapsamına alındı. 2002’ye kadar 190 kurum satıldı; yasal güvencelere rağmen işten çıkarmalar yaygınlaştı. Mübarek’in 2004’te atadığı Ahmet Nazif hükûmeti özelleştirmeleri hızlandırdı; asgarî ücret yoksulluk sınırının altına düştü. Ücret kaybı ve güvencesizlik, tekstil, gıda ve tütün işkollarında yeni grev dalgalarını tetikledi.
2004-2009 PROTESTO DALGASI
İşsizlik korkusu ve özel sektördeki çalışma koşulları; özellikle kamu işçilerinin alışkın olduğu ikramiyelerin ve kâr payı ödemelerinin kesilmesi çok sayıda greve yol açtı. Bu eylem dalgası son 50 yılın en büyük toplumsal hareketiydi. Resmî rakamlara göre dört yıl içinde 1,7 milyon işçi 1900 farklı greve katıldı. Tekstil işçilerinin başlattığı grevler diğer sektörlere sıçradı: inşaat, çimento, taşımacılık, petrol, gıda, sağlık ve Süveyş Kanalı işçileri… Ardından beyaz yakalılar ve memurlar da büyük eylemler yaptılar. Aralık 2006 ve Eylül 2007 grevleri dalganın zirvesiydi. Mahalla tekstil işçilerinin grevine 25 bin kişi katıldı ve önemli ekonomik kazanımlar elde edildi.
İşçiler yalnızca ekonomik talepler için değil, ETUF’un anayasal statüsüne karşı da mücadele etti. Sendikalardan bağımsız grev komiteleri kuruldu; pazarlıklara bu komitelerin seçilmiş temsilcileri katıldı. Aralık 2007’de vergi tahsildarları büyük bir grevin ardından kendi sendikalarını kurdu. Bu, 1957’den beri ETUF’tan bağımsız kurulan ilk sendikaydı.
1952’den sonra Mısır iki farklı kalkınma stratejisi izledi: Nasır’ın Arap Sosyalizmi ve Sedat/Mübarek’in neoliberal serbest piyasası. İki eğilimin ortak noktası işçileri kontrol altında tutmak ve protestoları sert biçimde bastırmaktı. Nasır sosyal ve ekonomik haklar veriyordu; Sedat ve Mübarek ise “vermeden almak” istedi – bu yüzden daha fazla baskıya ihtiyaç duydular.
2000’lerde işçiler eylemlerini farklı biçimlerde sürdürdü. Bu eylemler neoliberalizmden etkilenen farklı toplumsal kesimleri de cesaretlendirdi: gençler, Kıptîler ve muhafazakâr çevreler işçi hareketine destek verdi. ETUF, bazı yerel istisnalar dışında işçi eylemlerini desteklemedi. 1930’larda olduğu gibi en militan kadrolar yine tekstil işçileri arasından çıktı; gıda, inşaat, ulaştırma ve haberleşme işçileri onları izledi. Vergi tahsildarları ve öğretmenler ise yeni kuşak eylemciler oldu. Yerel bir sorun üzerine başlayan eylemler ülke çapında destek buluyor; bir işyerinde başlayan hareket yayılıyordu. Destekçiler kamu binalarını işgal ediyor, yolları kesiyordu.
GREVLERDEN ARAP BAHARI’NA
27 yaşındaki Esra Abdulfettah, Mahalla’da grev yapan bir tekstil işçilerine destek olmak için bir Facebook’ta bir grup kurarak 6 Nisan 2008 günü, Gandhi’nin Tuz Yürüyüşü’nün yıldönümünde, herkesi sokağa çıkmaya çağırdı. Bir hafta içinde on binlerce kişi önce internette, sonra sokakta çağrıya cevap verdi. Esra, devletin güvenliğini tehdit etmek suçlamasıyla tutuklandı. Ardından onu destekleyen eylemler başladı. Böylece 6 Nisan Hareketi doğdu.
2000’lerin başında toplam işgücü 27 milyon kişiyken ETUF 3 milyon 800 bin üyesi olduğunu söylüyordu. Üyelerin çoğu Nasır döneminin mirası olarak kamu sektöründeydi. 1998-2010 arasında ETUF’tan bağımsız düzenlenen işçi eylemleri rejimin meşruiyetini sarstı ve diğer toplumsal kesimleri cesaretlendirdi. İşçi muhalefeti; Sedat’ın Açık Kapı politikasına, kamu kuruluşlarının özelleştirilmesine, IMF-Dünya Bankası ve ABD dayatmalarına karşı tepkilerden doğmuştu.
Mısır’da grevler ve protestolarla şekillenmiş köklü bir sendikacılık tarihi olsa da en büyük işçi protestoları Mübarek döneminde, Ahmed Nazif hükûmeti sırasında görüldü. Nazif saldırgan neoliberal politikalarla sosyal eşitsizlikleri derinleştirdi. Devletin sendika seçimlerine müdahalesi bir gelenekti; bu dönemde zirve yaptı. Müslüman Kardeşler’e ve Nasırcılara yakın adaylar engellendi, çok sayıda seçim hilesi yapıldı. Bu müdahaleler işçilerin sendikalara güvenini aşındırdı, rejimin işçilere ulaşma kanallarını tıkadı. Reform yerine yeni örgütlenmeler tercih edildi. Kemal Abu Ayta bu dönemde sendikal muhalefetin dikkat çeken ismiydi.
2007’de yerel yönetimlerde çalışan vergi tahsildarları, aynı işi yaptıkları hâlde Maliye Bakanlığı kadrosundaki meslektaşlarından daha düşük maaş aldıkları için greve çıktı. 11 gün süren grevde resmî binaların önünde oturma eylemleri yapıldı. Aileleriyle birlikte bakanlık önünde oturan 8 bin işçi ücret dengesi sağlanana kadar eylemi sürdürdü. Maliye Bakanı görevden alındı; maaşlara %325 zam yapıldı. Grev komitesi bir yıl içinde bağımsız sendika kurdu. Kemal Abu Ayta öncülüğündeki Vergi Tahsildarları Sendikası (RETA), 1957’den beri kurulan ilk bağımsız sendikaydı. 2008’de 50 bin vergi tahsildarından 30 bini RETA’ya üye oldu. Çalışma Bakanlığı ilk kez bağımsız bir sendikayı tanıdı; ardından sağlık teknisyenleri ve öğretmenlerin bağımsız sendikaları geldi.
İşçi hareketi genel demokratik taleplerden ziyade ekonomik taleplere ve işyeri sorunlarına odaklanmıştı. Özel sektördeki eylemler çoğu zaman hükûmetin dikkatini çekmek için yapılıyordu. Eylül 2007’de Mahalla’da Mısır Dokuma Fabrikasında greve çıkan 22 bin işçi bir süre sonra siyasal talepler de dile getirdi. Grev komitesi 6 Nisan 2008’de asgarî ücretin 23 dolardan 200 dolara çıkarılmasını istedi. Güvenlik güçleri eylemi bastırmak için her yolu denedi; çünkü yerel bir sorunun ulusal bir talebe dönüşmesini istemiyordu. Ancak Mahalla grevi diğer işçilerin ve farklı toplumsal kesimlerin dikkatini çekti. Dayanışma Mübarek için sonun başlangıcı olacaktı.
2010 1 Mayısı’nda parlamento önünde buluşan binlerce işçi asgarî ücretin yükseltilmesini talep etti ve hükûmeti istifaya çağırdı. Dahası göstericiler doğrudan Mübarek’i hedef aldı. Hükûmet ve patronlar artık ortak hedefti. Yine de işçilerin kendi aralarında koordinasyonu zayıftı: ortak bir siyasal program ve ulusal bir önderlik çıkaramadılar. Diğer toplumsal kesimlere, partilere ve aydınlara şüpheyle yaklaştılar.
MISIR BAHARI VE SENDİKALAR
Ayaklanmanın ardından çok sayıda sendika ve altı yeni sendika federasyonu kuruldu. Bağımsız sendikalar arasında iki eğilim belirgindi: Birini EFITU lideri Abu Ayta, diğerini CTUWS ve EDLC lideri Kamal Abbas temsil ediyordu.
RETA’nın kurucusu Abu Ayta, merkezî bir federasyon (EFITU) kurarak işçilerin genel sözcüsü olmayı hedefliyordu. Hükûmetle pazarlık yapmanın ve işçi haklarını geliştirmenin yolunun buradan geçtiğine inanıyordu. Ancak EFITU’nun kadroları ve imkânları sınırlıydı. Abu Ayta, Nasırcı Karama Partisinin yöneticisiydi. Karama 2011 seçimlerinde Müslüman Kardeşler öncülüğündeki Demokratik Koalisyona katıldı; Abu Ayta milletvekili seçildi. Ksa süre Çalışma Bakanlığı yaptı.
Kamal Abbas ise işçi eğitimlerine ve demokratik seçimlerin yapıldığı bir sendikacılığa odaklandı. CTUWS ve EDLC kadroları, demokratik bir rejimin ancak bu şekilde kurulabileceğine inanıyordu. Abbas daha önce Halkın Devrimci Partisi (PRP) üyesiydi; 1990’larda partili siyaseti bıraktı. Sonraki yıllarda işçi ve kadın düşmanı olarak nitelediği Müslüman Kardeşler’e karşı siyasal çalışmalar yürüttü. 1989’daki grevden sonra Helwan Demir-Çelik Fabrikasından atılmıştı. CTUWS çatısı altında işçi eğitimleri örgütledi.
İki sendikal anlayışın da eksikleri vardı. Abbas, Mübarek sonrası hükûmetlerin bir şeyleri değiştireceğine inanmadı; Abu Ayta ise daha iyimserdi ve hızlı bir dönüşüm bekliyordu. Kişisel rekabetler bu iki eğilimin bir araya gelmesini de engelledi.
CTUWS taraftarları EFITU’dan çekildi ve 14 Ekim 2011’de EDLC’yi kurdu. EDLC kendisini bir sendika federasyonu olarak değil, emek merkezli bir koalisyon olarak tanımladı; sendikaların yanı sıra dernekleri ve kadın örgütlerini de üyeliğe kabul etti. Mübarek’in devrilmesinden bir yıl sonra EFITU ve EDLC toplamda 3 milyon üyeye sahip olduğunu söylüyordu.
Ayaklanma sonrasında işçi sınıfı işyerlerine ve ekonomik taleplerine dair somut kazanımlar elde edemedi. İşçiler rejimin yıkılmasında önemli bir güç olmuştu; fakat yeni dönemin şekillenmesinde etkili olamadı. Geleneksel sendikacılık ve onun temsilcisi ETUF, ayaklanma sırasında devlete bağlı kalmaya devam etti. Sonrasında da yeni yönetimler neoliberal politikaları rahatça sürdürmek için işçileri sendikalar aracılığıyla zapt etmeye çalıştı. 2011 sonrası yeni bir devlet-işçi ilişkisi kurulamadı.
Kitleler Tahrir Meydanı’nı terk ettikten sonra işçiler farklı işyerlerinde grevlere devam ettiler. Grevler ve sivil itaatsizlik eylemleri devlet işleyişini ve ekonomiyi etkilemeyi sürdürdü.
Mübarek sonrası geçişte bağımsız sendikalar, Çalışma Bakanlığı için sendikal çoğulculuğu savunan Kahire Üniversitesi iş hukuku profesörü Ahmad Hasan Al-Burai’yi önerdi. Buna rağmen Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi önce ETUF Mali Sekreteri İsmail Ibrahim Fahmi’yi atadı. Al-Burai bir süre sonra göreve geldi ve “işçilerin yakında kendi sendikalarını kurabileceğini” ve “Mısır’ın ILO sözleşmelerini onaylayacağını” duyurdu.
Askerî Konsey işçi eylemlerine “millî güvenlik” meselesi olarak yaklaşma geleneğini sürdürdü. Baskılar ve para cezaları devam etti. Mübarek devrildikten sonra birçok şey değişti; ama çalışma hayatında Mübarek dönemi kültürü varlığını korudu. Ücret düzenlemeleri yapıldı; yetersiz kaldı. Kadınlara yönelik ayrımcılık, şiddet ve taciz sürdü.
Haziran 2011’de çoğunluğu kadın 100 kişinin çalıştığı Mansura-Espana fabrikası battı. Şirketi satın alan United Bank kadın işçilere tazminat ödemeyi reddetti. İşçiler oturma eylemleriyle trafiği kapatarak protesto etti. Polis bir şoförü azmettirerek kamyonunu kalabalığın üzerine sürdü; bir kadın işçi öldü, biri ağır yaralandı. “Kan parası” tazminattan ucuz görünmüştü; fakat eylemlerin sürmesi ve gelen tepkiler üzerine tazminatlar ödendi. Mübarek döneminden farklı olarak kadın işçiler mücadele edince kazanabildiklerini gördü.
2011’den önce Sedat Sanayi Bölgesi’nde Mübarek’e yakın yerel siyasetçilerin sahip olduğu 200 işyerinde 50 bin işçi çalışıyordu; ama yalnızca iki işyerinde sendika vardı. 2011 sonunda 12 yeni sendika kuruldu ve EFITU’ya katıldı. Yıl boyunca kadrolu istihdam ve ücret artışı talepleriyle grevler düzenlendi. Kadrolu işçiler ilk kez geçici/taşeron işçilerin eylemlerine de katıldılar.
Mayıs 2011’de Türk sermayeli Mega Tekstil fabrikasında 5 bin işçi ekonomik taleplerle greve çıktı. Yabancı müdürlerin onur kırıcı davranışları, Hintli ve Bangladeşli işçilerin kayrılması ve kadın işçilere yönelik tacizler grevi tetiklemişti. İşten atılan grevciler fabrika önünde, Türkiye Büyükelçiliği önünde ve hattâ ETUF merkezinde oturma eylemleri yaptı; polisin saldırısına uğradı. Sanayi bölgesindeki diğer işçiler destek eylemleri düzenledi. Grev anlaşma sağlanana kadar sürdü. Temmuz ayında taşeron işçilere kadrolularla aynı ücret verildi.
MÜSLÜMAN KARDEŞLER’DEN SİSİ’YE
Özgürlük ve Adalet Partisi çevresindeki Müslüman Kardeşler 2012’de seçimle hükûmete geldiklerinde IMF programını takip etti; liberal ekonomi politikalarına devam etti. Bağımsız sendikalarla çalışmak veya yeni sendikalar kurmak yerine ETUF’u yaşatmayı ve ele geçirmeyi tercih ettiler. Bazı parti yöneticileri önce ETUF’ta yönetici, sonra Çalışma Bakanı oldu. Sosyal hakların ETUF üyeliğine bağlı olduğu düzeni sürdürdüler. Bağımsız sendikalar aynı anda birden fazla güçle mücadele içine girdi: ordu, Müslüman Kardeşler, patronlar ve diğer partiler… Baskının bariz örneklerinden biri Şubat 2012 Delta Otobüs Şirketi grevinde yaşandı; ordu kendi servis otobüslerini grev kırıcı olarak devreye soktu.
2013’te Sisi yönetimindeki yeni askerî hükûmet işçiler aleyhine ekonomi politikalarını sürdürdü; sendikal hakları gasbetmeye devam etti. “Terörizme karşı ulusal birlik” söylemi altında işçi protestoları engellendi. Kemal Abu Ayta’nın kısa süreli Çalışma Bakanlığı döneminde bile bağımsız sendikaların beklentileri karşılanmadı. 2014 Şubatı’nda Nahed Al-Asheri’nin bakan atanmasıyla ETUF eski rolünü yeniden kazandı. Bakanlık işverenleri, ETUF üyesi olmayan sendikalarla görüşmemeye yönlendirdi.
Bu süreçte bağımsız sendikaların iki temel eksiği öne çıktı: yönetim tecrübesi ve mali kaynak. Sendikalar aidat toplamakta zorlandı; çünkü aidatlar geleneksel olarak merkezî düzeyde, maaştan kesilerek alınıyordu. Sosyal haklar, emeklilik ve dinlenme tesisleri gibi haklara sahip olmak ETUF üyeliğine bağlıydı. Bu durum ETUF bürokratlarına önemli bir mali güç sağladığı gibi işçilerin sendika değiştirmesini de zorlaştırdı. Bağımsız sendikaların militanları bile resmî olarak ETUF’a aidat ödemeyi sürdürüyordu.
Resmî kurumlar bağımsız sendikaları muhatap almadı; özel şirketler üyelerini işten attı. CTUWS raporlarına göre eylemlere katılmak bile işten atma sebebiydi. Bu dönemde özel sektör işçilerinin %40’ı kayıt dışı çalışıyordu; düzenli sigortası yatanların oranı %25’i geçmiyordu. CAPMAS’a göre 2014’te 23,9 milyon işçinin %8’i bağımsız sendikalara, %16’sı ise ETUF’a üyeydi. Tekstil ve petrokimya sektörlerinde bağımsız sendikaların durumu görece daha iyiydi. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) ve IndustriALL tarafından desteklendiler. Bu destek, bağımsız sendikalara yeni yasal düzenlemeler üzerine pazarlık yapabilme gücü veriyordu. Ulusal düzeyde resmî diyalog yalnızca ETUF ile Mısır Sanayi Federasyonu (MSF) arasında kurulsa da uluslararası baskı ve yerel eylemler nedeniyle bağımsız sendikaların talepleri tümüyle görmezden gelinemedi.
MISIR İŞÇİ HAREKETİ
Mısır işçi hareketi, İngiliz sömürgeciliğine karşı ulusal hareketin bir parçası olarak düzenlediği grevlerle kendisini var etti. Avrupalı ve Mısırlı işçiler kötü çalışma koşullarına karşı, baskılara rağmen grev ve protesto dalgaları örgütledi. Nasır döneminde işçiler anti-emperyalist bir atmosfer içinde sosyal haklara kavuştu; ama bağımsızlıklarını kaybetti. Sedat ve Mübarek’in neoliberal politikaları yoksulluğu ve işsizliği artırdı; aynı zamanda protestoları da büyüttü. Mübarek’in sonunu hazırlayan şey grevlerin birikimiydi.
2008’de Mahalla al-Kubra grevcileri muhalif gençlerle buluştu. Gençlerin teknoloji bilgisi, işçi hareketi ile laik çevreler, sosyalistler, Kıptîler, İslamî hareket ve liberaller arasında geniş bir ittifakın kurulmasını kolaylaştırdı. İşçi protestolarından cesaret alan, grevlerle desteklenen kitlesel gösteriler ve Tahrir Meydanı eylemleri Arap Baharı’nın en önemli parçalarından biri oldu.




