Ana Sayfa Blog Sayfa 321

Kapitalizmden Komünizme Geçiş – Proletarya Diktatörlüğü Üzerine

Önceki Bölüm: Meta Üretim Ufku Aşılmadıkça Yeni İnsan Yaratılamaz
“Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrim yoluyla geçiş dönemi yer alır. Buna bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” (Marx, Gotha ve Erfurt…, s. 41).1
Bu sözler son derece büyük öneme sahiptir. Reformizm, oportünizmin her türü, bu iki noktaya şiddetle saldırmıştır. Birinci nokta, “devrim yoluyla geçiş”, ikincisi, proletarya diktatörlüğüdür. Oportünizm her zaman sosyalizme saldırırken devrimin gereksizliğini, reformların yetebileceğini, her şeyin barış içinde olabileceğini vurgulamıştır. Her saldırışlarında proletarya diktatörlüğünün reddedilmesine kilitlenmişlerdir. Önceleri proletarya diktatörlüğü tümden inkâr edilmiştir. Ama Kautsky daha ince yöntemlerle proletarya diktatörlüğünün iki anlamı olduğunu anlatmaya koyulmuş ve Lenin’e bu temele dayanarak saldırmıştır.
Gerçekte, “devrim yoluyla geçiş” ve proletarya diktatörlüğü bir yana atılınca, Marksizm-Leninizm liberal bir teori düzeyine indirilebilir. Bu nedenle saldırı bu noktalara yoğunlaşmaktadır.
Paris Komünü, proletaryanın sadece eski devlet mekanizmasını ele geçirmekle yetinemeyeceğini göstermiştir. Proletarya, eski devlet mekanizmasını yerle bir etmeli ve yerine kendi devleti olan proletarya diktatörlüğünü geçirmelidir. Bu noktanın önemi, Paris Komünü’nden bu yana biliniyor. Bu durumda saldırı noktasının proletarya diktatörlüğü olması da anlaşılır.
“Yalnızca sınışar savaşımını kabul eden kişi, bundan ötürü bir Marksist değildir; henüz burjuva düşüncesinin, burjuva politikasının çerçevesinden çıkamamış biri olabilir. Marksizm’i sınışar savaşımı öğretisine indirgemek, onun kolunu kanadını kırpmak, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir şeye indirgemek demektir. Sınışar savaşımının kabulünü, proletarya diktatoryasının kabulüne dek genişleten kişi bir Marksisttir ancak. Marksist’i, bayağı küçük (ve büyük) burjuvadan temelde ayırt eden şey, işte budur. Marksizm’in gerçekten anlaşılıp kabul edildiğini, işte bu denektaşı ile sınamak gerekir.” (Lenin, Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, s. 48-49).
Bu denektaşı bilindiği halde, sosyalizme, Marksizm-Leninizm’e saldırıların biteceğini sanmak düşmanı eksik tanımak olur. Tersine aynı çaba, yeni dönemde, yeni biçimde gündeme geliyor. Proletarya diktatörlüğü reddediliyor. Reddetme biçimleri biraz renklendiriliyor. Bir yandan Kautsky diriltiliyor, bir yandan da sosyalist demokrasi tartışması ile kapitalist devletin mekanizmaları sosyalist devlete taşınıyor.
Elbette bu yeni saldırılar da, sosyalizmin çözülüşünden hız alıyor. Öyle ki, bu hızla herkes teoriyi mıncıklıyor, bir parçasına saldırıyor. Bu tarihsel dönemde, bu nedenle, proletarya diktatörlüğü tartışması bizler için de önem kazanıyor.
Konuyu beş ana başlıkta ele alacağız. Birinci olarak; proletarya diktatörlüğünün ayırıcı nitelikleri nelerdir? İkincisi, proletarya neden bir devlete ihtiyaç duymaktadır? Üçüncüsü, devletin sönmesi meselesi. Dördüncüsü, proletarya, diktatörlüğü üzerine Kautsky’nin diriltilmesi ve beşinci olarak sosyalist demokrasi tartışması. Elbette bu son iki nokta tartışmamızın sonuna gelmelidir. Çünkü ilk üç başlıkta sorunu tartışmamız gerekmektedir.
Proletarya diktatörlüğünü sosyalizmin örgütlenmesinden bağımsız ele almamak gerektiği için ilk üç noktanın tartışmasında konunun değişik yönlerine bakma fırsatını bulacağız. Nihayet son iki tartışmada, değinemediğimiz bölümlere de değinme şansımız olacaktır.

1- PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜNÜN
AYIRT EDİCİ YÖNÜ ÜZERİNE

Bir devlet olarak proletarya diktatörlüğünün ayırt edici özellikleri nelerdir? Proletarya diktatörlüğü, her devlet gibi, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı aracıdır. Proletarya diktatörlüğü, proletaryanın devletidir. Onun sınıfsal niteliği budur. Komünistlerin devletin sınıf niteliğini gizlemeye ihtiyaçları yoktur. Burjuva ideologları devletin sınışar üstü, bir hakem, tüm toplumun üstünde bir akıl, tanrının dünyadaki temsilcisi vb. olduğunu söylerler. Ama tüm bunları, elbette devletin sınıf niteliğini gizlemek için yaparlar. Yine burjuva ideologları veya her boydan boş inan sahibi sözde Marksistler, demokrasi ve diktatörlük ayrımı ile burjuva düzeni aklamaya çalışırlar. Her devlet bir sınıfın devletidir ve bu nedenle diğer sınışar için bir diktatörlüktür. En gelişmiş burjuva demokrasisi de bir burjuva diktatörlüğüdür. Bu nedenle devlet olarak “demokrasi”, burjuva demokratik devlettir ve burjuvazinin proletarya ve emekçi kitleleri baskı altında tutmasının aracıdır. Komünistler, devletin sınıf niteliğini açıkça ortaya koyduklarına göre, her devletin adı ne olursa olsun bir diktatörlük olduğunu bilirler. Bu nedenle de onu gizlemeye yönelmezler.
Proletarya diktatörlüğü tüm devletler gibi bir devlettir ve onun diğer tüm devletlerle tek benzer noktası burasıdır.
Proletaryanın nihai hedeŞ tüm sınışarın ortadan kalktığı komünizmdir. Komünizm, devletin de ortadan kalktığı sistemdir. Bu nedenle proletarya, kendisini de bir sınıf olarak ortadan kaldırmak amacındadır. Öyleyse proletarya diktatörlüğü, bir devlet olarak kendisini ortadan kaldırmayı hedeşer. Bu, başka hiçbir devletin özelliği değildir. Tüm sömürücü sınışar, sömürecekleri sınışarın varlığına ihtiyaç duyarlar. Ama aynı biçimde onları her yolla denetim altında tutmak, bastırmak durumundadırlar. Proletarya ise, kendi varlığını başka bir sınıfın varlığına borçlu değildir. Ücretli emek olmadan sermaye olamaz ama emek her zaman sermayeye gerek duymaz. Sosyalizm emeğin sermayeye gerek duymadığı bir toplumdur. Kendi varlığı başka bir sınıfın varlığına dayalı bir sınıf, o sınıfı ortadan kaldırmaya yönelemez. Ama proletarya karşıtlarını yok ettiği sürece, kendisini de yok etmenin yolunu açar. Onun için onun devleti kendi varlığına son vermeye yönelen bir devlet olabiliyor.
İşte proletarya diktatörlüğünün birinci ayırt edici noktası burasıdır. Proletarya diktatörlüğü kelimenin gerçek anlamıyla bir yarı-devlettir. Kendi varlığına son vermeye yönelen bir devletin yarı-devlet olduğu kesin değil midir?
Elbette onun bu özelliği, onun tarihte ilk kez sömürülenlerin, ezilenlerin devleti olmasından gelmektedir. Tarih boyunca tüm devletler sömüren sınışarın baskı aracıdırlar. Oysa proletarya diktatörlüğü sömürülenlerin sömürenlere, ezilenlerin ezenlere karşı baskı aygıtıdır. Bu niteliği ise onu; tarihin tanıdığı en geniş, en gelişmiş demokrasi haline getirir. Sahte demokrasi savunucuları bunu görmezler. Köleci devlet, köle sahiplerinin devleti, dolayısıyla köle sahipleri için bir demokrasidir. Ama nüfusun büyük çoğunluğu köledir ve onlar için baskı aracı, katıksız bir diktatörlüktür. Aynı şey feodal, kapitalist devletler için de söz konusudur. Hangi biçimi olursa olsun, ister parlamenter cumhuriyet, ister faşizm, ister bugünkü gibi ikisini de içeren tekelci polis devleti, tüm burjuva devletler, burjuvazi için, ezenler-sömürenler için, nüfusun az sayıda kesimi için bir demokrasidir. Ama emekçi halk, işçi sınıfı için ise her biri bir diktatörlüktür.
Proletarya diktatörlüğü ise toplumun çoğunluğu için bir demokrasidir. Bunun tarihte bir dönüm noktası olduğu kesindir. Proletarya diktatörlüğü, ezilenlerin, sömürülenlerin devletidir. Proletarya demokrasisinin niteliği buradan gelir. Kendini yok etmeyi amaç edinmiş ve daha ilk andan nüfusun tüm ezilen, sömürülen kesimlerini işçi sınıfı hegemonyasında iktidara taşımış bir devlettir. Bu onun üçüncü ayırıcı niteliğidir.
Burjuvazi, burjuva devletin bizzat içerisinde yer almak, devlet kademeleri içinde yer almak zorunda değildir. O, üretim araçlarının sahibidir ve bu nedenle paralı memurları aracılığı ile yönetebilir. Burjuvazi bir kere demokratik cumhuriyeti ele geçirdi mi, artık hiçbir kişi, parti, kurum değişikliği onun egemenliğini sarsamaz.
Burjuvazi üretim araçlarının sahibidir. Bu nedenle bunu başarması, modern toplumda hiç de güç değildir. Bürokrasi her yönü ile paraya, burjuva efendilerine bağlıdır.
Ama aynı şey proletarya için, kendi devletine ilişkin olarak geçerli değildir. Proletarya, devleti aracılığı ile üretim araçlarına sahiptir. Tek tek proleterler üretim araçlarına sahip değildir (Zaten, eğer böyle bir şey olsaydı, sosyalist toplum üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermemiş olurdu, sadece özel mülkiyet sahipleri değişmiş olurdu). Bu nedenle devlet ile proletaryanın (sınıfın) ilişkisi son derece büyük öneme sahiptir. Proletarya, devlet çarkının bizzat içinde yer almak durumundadır. Proletarya, bürokrasi oluşumunu önlemek, devlet işlerini yürütmenin maddi çekiciliğine son vermek durumundadır. Sosyalist demokrasi tartışmaları sırasında bu noktayı daha detaylı ele alacağız.
Devlet, ilk doğduğu günden bu yana sınıf savaşımları içinde giderek büyüdü ve merkezileşti. Köleci toplumda devletin henüz el atmadığı pek çok iş vardı. Belki tam bu noktada, sivil toplumdan da söz edilebilir. Ama kapitalizme gelindiğinde devletin elini atmadığı tek bir alan yoktur. Öyle ki kapitalizmde, hele hele günümüzde devletten söz etmeden, politikadan söz etmeden bir şeye karşı çıkmak, bir şeyden yana olmak, ekonomiden, sanattan, kültürden bağımsız şeylermiş gibi söz etmek olanaklı değildir. Bu nedenle devletlerin bir “sürekliliği” vardır. Evet, her devlet, bir başka sınıfın devletidir, ama her biri sömüren sınışarın devleti olduğu için kendi içinde devlet bir anlamda büyümesini ve merkezileşmesini sürdürmüştür. Nihayet kapitalist devlet en gelişmiş devlettir, tepe noktasıdır. Proletarya diktatörlüğü ile birlikte devletin başaşağı gidişi de başlar. Ancak henüz proletaryanın elinde, eski egemen sınıfı bastırmak ve tüm dünya ölçeğinde komünizmi kurmak yoluyla kendi varlığına son vermek üzere, devletin işlevi vardır.

2- PROLETARYA
NEDEN DEVLETE GEREKSİNİM DUYAR?

Aslında proletaryanın neden devlete gereksinim duyduğu ile, sosyalist aşamanın neden zorunlu olduğu arasında kopmaz bir bağ vardır. Tersi halde zaten proletarya diktatörlüğünün sosyalist aşamanın devleti olmaması gerekirdi. Okuyucu bizi affetmelidir. Bu herkesin bildiği şeyi niye tekrarlıyoruz? Buna cevap vermek gerekir. Bilindiği gibi sosyalizmin çözülüşünü fırsat bilen herkes şimdi saldırıya geçiyor. En çok saldırılan konu proletarya diktatörlüğüdür. Ama bu sefer yöntemler biraz değişmiştir. Kimileri sosyalizm ve proletarya diktatörlüğünün ayrı aşamalar olduğunu söylüyor. Kimileri, sosyalizm aşamasına karşı taarruza geçip Marx’ı birdenbire aşamalar uydurmakla suçluyor. Gerçekte ise saldırı yeri, sosyalizm ile birlikte proletarya diktatörlüğüdür. Kimileri, aslında birden fazla proletarya diktatörlüğü tanımı olduğunu söylüyor. Elbette amaçlan en zararsız tanımı bulmaktır. Kimileri ise, sosyalizmin aslında çok partili olması gerektiğini yazıyor. Biz bu anlayışlardan son ikisine çalışmamız boyunca yanıtlar vereceğiz. Ama tüm bu tabloya bakınca proletarya diktatörlüğünün sosyalist aşamanın devleti olduğunu söylememiz sanırız anlaşılır.
Kapitalizmden komünizme geçiş bir sosyalist aşamayı gerektirir. Bu aşamada, “devlet, proletaryanın devrimci demokratik diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” Komünizme yürüyüş ise salt ekonomik bir olgu değildir. Sosyalizm, komünizmin kapitalizme savaş açtığı ortamdır. Bu sistemde eski toplumun tüm uzantılarına karşı keskin bir savaş yürür. Sınıf savaşımının sosyalizmde devam etmesinin anlamı budur. Öyleyse bu geçişi salt ekonomik bir olguya indirgemek, kapitalist izleri kalıcı kılmak, ona karşı savaşımı etkisizleştirmek olur.
Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, sosyalist aşamada; a) ekonomik-teknik, b) siyasal, c) kültürel değişimleri gerçekleştirmek gereklidir. Ekonomi ve teknik üzerinde daha önce duruldu. Burada tekniği özellikle vurguluyoruz. Ekonomik planda, devrim sonrasında sosyalist ekonominin kurulması adımlarının atılması gerekir. Bu, devrimle birlikte hemen gerçekleştirilen kamulaştırmalarla özel mülkiyete büyük ölçüde son verilmesi ile zaten başlamıştır. Ama bu sefer yüzyılların alışkanlığı olan patrona çalışmanın, toplumsal psikoloji üzerindeki etkilerinin yenilmesine sıra gelir. Fabrikaların işletilmesi, işçi örgütlerince yönetilmesi, fabrikalar ve sektörler arasında ilişkilerin düzenlenmesi, kamulaştırılmış işletmeler arasında paranın kaldırılması, sosyal hizmetlerin yürütülmesi ve genişletilerek parasızlaştırılması vb. devreye girer. Ama aynı zamanda, hem teknolojinin örgütlenmesi hem de geliştirilmesi sorunu da son derece önemlidir. Değil mi ki kafa kol emeği ayrımına teknik gelişim sayesinde son verilebilme şansı yakalanacaktır. Öyleyse nasıl bir teknoloji sorusu kendiliğinden öne çıkacaktır. Artı-değer üretimi için değil, toplum için, üretim ve insanın özgürleşmesi için teknolojinin örgütlenmesi, geliştirilmesi gerekir. Sosyalizmi insan refahı açısından ele alanlar, onun insan refahını arttırdığını göstermek için kişi başına kaç otomobil düştüğüne veya kaç marka otomobil bulunduğuna bakarlar. Bu, gerçekte kapitalizmin tüketim toplumu ideolojisinin ve tüketici birey olarak insanın nesne haline getirilişinin yansımasıdır. Bu nedenle teknolojinin tarafsızmış, sınıfsallıktan uzakmış gibi ele alınması son derece hatalıdır.
Komünizme geçişteki siyasal görevlere gelince: Bir kere her şeyden önce sosyalizm siyasal planda, burjuva hukukunun ufkunu aşmaya yönelmelidir. Devleti ortadan kaldıracak tüm önlemleri almalıdır. Bu ise; içeride sınışarın varlığının tüm sonuçlarına karşı amansız bir saldırı yürütmek, toplumu en ücra köşesine kadar örgütlemek, bu örgütlenmeleri toplumun yönetimi açısından işlevli kılmak; dışarıda ise, dünya devrimi için mücadeleye devam etmek anlamına gelir.
Toplumun örgütlenmesi, sosyalizm kuruculuğu işinin en önemli noktasıdır. Bilinçlendirme faaliyeti buna dayanır. İnsanların giderek kendi sorunlarını çözebilmesinin yolu buradan geçer. Bu yolla siyasallaşma artar, siyasal bilinç gelişir. Dünya devrimi hedeŞ ve enternasyonalist ruh ise devrimin içerideki sürekliliğinin de garantisidir. Bu ruhu yok olmuş bir devrim yaşayamaz. Bu açıdan bugün dünya çapında sosyalizmin yenilmesinin, bu enternasyonalist ruhun yok olmuş olması ile yakından bağlantısı vardır. Nasıl ki, başka ulusları ezen bir halk özgür olamaz ise, aynı biçimde dünyanın başka yerlerindeki devrimcileri, komünistleri desteklemeyen bir ulus da sosyalist olarak kalamaz.
Kültürel plana gelince: Gerçekte bu alanda temel hedef yeni insanın, komünizmi kuracak insanın yaratılmasıdır. Bu, kapitalizmden kalan tüm pisliklere karşı savaşımla yürür. Sanatta, ahlâkta özgürleşme dönemi olmadan komünizm kurulamaz. Bu süreç aslında ileriye doğru insanı yenileştirirken, geriye doğru tarihin karanlıklarındaki insanlık değerlerinin tümünü gün ışığına çıkarır. Bu zenginlik olmadan insanlaşma tam anlamı ile gerçekleşemez.
Gerçekte bu üç alanda da atılacak adımlar sıkı sıkıya birbirine bağlıdır.
Proletarya, iktidarı aldıktan sonra, eski devlet makinesini paramparça etmek zorundadır. Onun yerine kendi devletini kuracaktır. Paris Komünü deneyimi bunun gereksinimini açık bir biçimde göstermiştir. Bu devlet ise proletarya diktatörlüğüdür.
Proletarya bir devlete, en genel anlamı ile yukarıda üç temel noktada toparlanan kuruculuk işini tamamlamak, sınışarın, sınıf savaşımlarının varlığına son vermek için gereksinim duyar.
Proletarya diktatörlüğünün üç temel görevi vardır. Proletarya eski devlet çarkını tümüyle imha edip kendi devletini kurduktan sonra; a) burjuvaziyi baskı altında tutmak, b) sosyalizmin ekonomik temelini kurmak ve c) devrimi içeride, dışarıda her alanda sürekli kılmak göreviyle karşı karşıyadır.
Henüz iktidarın alınması halinde, alaşağı edilen burjuvazinin direnme gücü yok olmaz. Tersine eski olanakları, bilgisi ile iktidardan düşmenin verdiği kini birleştirerek tüm gücüyle saldırıya geçer. Burjuvazi bu saldırısında uluslararası burjuvazinin desteğini de muazzam olanaklarıyla birlikte alır. Eğer birileri bize, bu aşamada proletaryanın devlete ihtiyacı olmadığını söylüyorsa, bunlar ya bilinçsiz kimselerdir ya da proleter dostu görünen burjuva ajanlarıdır. Proletarya bu noktada iktidarı, bu gücü kullanmakta bir an bile tereddüt edemez. Bu tereddütün sonucu geri dönülemez bir yoldur.
Bir yanda henüz kendisini egemen sınıf olarak örgütlemiş, henüz iktidarı almış bir proletarya, bir ezilenler kitlesi vardır; diğer yanda ise, iktidardan yeni alaşağı edilmiş, yönetmenin ve egemenliğin tüm inceliklerini bilen sömürücü bir sınıf vardır. Savaş bu koşullarda sürecektir. Burjuvazi proletaryaya karşı burjuva devlet gücünü kullanmakta nasıl tereddüt etmiyor ise, aynı biçimde proletaryanın da böyle bir hakkı vardır. Bir sömürücü sınıf, üretim araçlarını devletin denetimine vermekle, kendisini bir “işçi” durumuna getirmiş olacaktır. Hiçbir burjuvanın buna razı olmayacağı açıktır. İşte proletarya bu noktada, burjuvaziyi bastırmak için bir devlete ihtiyaç duyacaktır. Engels, Bebel’e 28 Mart 1875 tarihli mektubunda “Özgür Halk Devleti” kavramını eleştirirken şunları söylüyor: “Proletarya, bir devlet gereksinimi duydukça, bunu hiç de özgürlük için değil, ama düşmanlarını bastırmak için duyacaktır. Ve özgürlükten söz etmek olanaklı bir duruma geldiği gün de, devlet, devlet olmaktan çıkar.”
Proletarya, burjuvaziyi bastırmak için bir devlete ihtiyaç duyar. Proletaryanın çoğunluğu temsil etmesi, proletarya diktatörlüğünün ilk kez çoğunluğun devleti olması baskıyı gereksiz hale getirmez. Hiçbir kalabalık, tek başına bir şey değildir. Ancak onlar, bu çoğunluğun devletini burjuvaziyi bastırmaya, onun direncini kırmaya yönelik olarak kullanırlarsa, bir güç olurlar. Bu yolla gericiliğe korku salarlar. Proletarya diktatörlüğü, proletaryanın düşmanlarını kelimenin gerçek anlamında zorla bastırmasına yarar; silahlı emekçilerin burjuvaziye karşı iktidarını koruyup sürdürmesini sağlar.
Proletarya diktatörlüğünün ikinci görevi, sosyalist ekonominin temellerini kurmaktır. Bu yolda, gerçekleştirdiği kamulaştırmalar yoluyla, özel mülkiyete büyük oranda son vermiş olmakta ve büyük bir adım atmaktadır. Ancak sosyalist ekonominin temellerinin atılması, ona işlerlik kazandırılması, bir merkezi planlamanın yürütülebilir hale gelmesi, teknik temelin gözden geçirilmesi ve hemen teknolojinin örgütlülüğüne yönelinmesi, sosyal ihtiyaçların karşılanabilirliğinin gelişimi vb. bir günde gerçekleşemeyecek kadar zorlu bir iştir. Başlangıçta burjuvaziden ekonominin yönetimini devralmanın gerçekleşmesi için bir devlet gücüne ihtiyaç duyulacaktır. Ancak proletarya diktatörlüğü bu noktada sadece baskı ile iş görmez. Tersine ilk dönemler hariç ağırlıklı olarak baskının yerine işlerin koordinasyonu ve yönetilmesini geçirir. Bu noktada onun vazgeçilmez aracı, merkezi planlamadır. Merkezi planlama bu anlamıyla sadece bir teknik değildir. Onun ruhu vardır. Merkezi bir genel planın ülke ekonomisinin yönetimindeki yeri bir teknik olgu olarak ele alınamaz ve bu nedenle de onun yerine “başka teknikler” (örneğin serbest piyasa ekonomisi vb.) ileri sürülemez. Sosyalizmin çözülüşünde saldırılan merkezi planlamanın SSCB’de çoktan merkezi olma özelliğini yitirdiğini herkes biliyor. Gossplan’ın kapsamı daraltılmıştı. Kaldı ki, serbest piyasa mekanizması da salt bir teknik değildir. Onun da bir ruhu vardır ve onun ruhu her şeyin satılık olmasında ifade bulur.
Merkezi planlama henüz kamulaştırılmamış sektörleri de etkiler. Bu sektörleri tekniğin gelişimi sayesinde kamulaştırmaya uygun hale getirir. Bu açıdan merkezi planlama tüm ülkeyi kapsar. Merkezi planlamanın kapsamı yanı sıra bir önemli nokta da onun işlevi üzerinedir. Merkezi planlama sadece işlerin yürümesi için değil, kitlelerin eğitilmesi için de zorunlu bir yoldur. Yabancılaşmanın kırılması, yönetim işlerinin ayrıcalığının giderek yok olması buradan geçer. Ekonomik birimlerin arasındaki işleyişin kurulabilmesi, ekonomik hedeşerin başında gelen kafa kol emeği çelişkisinin, kent-kır çelişkisinin çözülebilmesi için tekniğin gelişimi ve örgütlenmesi son derece önemli yer tutar.
Merkezi planlama işleyiş olarak insanların tüm gönüllülükleri ile ve örgütlü olarak içine girdikleri bir öğrenme, uygulama sürecidir. Bu nedenle onu salt bir matematiksel denkleme, bir girdi çıktı matrisine indirgemek sosyalizmin ruhuna aykırıdır.
Proletarya diktatörlüğünün üçüncü görevi; proletarya enternasyonalizmi ruhunu kaybetmeden, içeride devrimi her alanda (ekonomi-teknik, siyasal, kültürel) sürekli kılmaktır. Ekim Devrimi’nin yenilgisi bize, en çok ihmal edilen noktanın burası olduğunu gösteriyor. Paris Komünü, proletaryanın sadece iktidarı ele geçirmekle yetinemeyeceğini gösterdi, proletarya eski devlet makinesini tümüyle parçalamak durumundadır. Onun yerine kendi iktidarını, proletaryanın devrimci diktatoryasını geçirmelidir. Ekim Devrimi ise, bu görevi başardı. Ama, onun çözüldüğü bugün, bizler, eski devlet makinesini parçalayıp proletarya diktatörlüğünü kuran proletaryanın, en önemli görevinin komünizme yürüyüşün sürekliliğini sağlamak olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.
Kapitalist sistemde süreklilik, devletin düzeni ve kendisini koruması ile sınırlıdır ve bu yeterlidir. Ama proletarya diktatörlüğü sadece kendi varlığını korumakla komünizme yürüyüşü sürekli kılamaz. Komünizme yürüyüşün sürekliliği, ülke içinde de, uluslararası alanda da kapitalizme karşı amansız mücadeleyi sürdürmekle mümkündür. Öyleyse, devrimin içeride her alanda ve dışarıda sürekliliği muzaffer proletaryanın dikkat noktası olmalıdır.

 

3- DEVLETİN SÖNMESİ

Sosyalizme komünizmden bakmanın şart olduğu ortada. Yani komünizm üzerine laf etmeden sosyalizmi tartışmak mümkün değil. Sosyalizm kuruculuğunun başladığı ilk andan itibaren atılacak her adım komünizm hedeŞ de gözönüne alınarak atılmalıdır. Bu, devlete ilişkin de böyledir.
Komünizm sınıfsız bir toplumdur. Doğal olarak burada devlet de olmayacaktır. Ama devlet birdenbire de ortadan kalkmayacaktır. Proletarya diktatörlüğü, devleti ortadan kaldırmanın biricik aracıdır. Peki o halde kendisi de bir devlet olan proletarya diktatörlüğü kendini nasıl yok edecektir?
İşte bu noktada devletin sönmesi gündeme geliyor. “Devlet söner” dahice bir analizdir. Yani devletin kendisini tüketmesini, ağır ağır yok olmasını anlatır. Aslında devletin sönmesi, bize sosyalizmin tüm yönleri hakkında doyurucu bilgi verecektir. Bir kere sosyalizmden komünizme geçiş bir altüst oluşu, bir toplumsal devrimi, bir iktidar fethini gerektirmez. Ama yine de devletin sönmesi bir niteliksel değişikliğe işaret eder. Ama eğer devlet birdenbire ortadan kalkmayacaksa, yani kendisini tüm yönleri ile koruyup sonra da artık ortadan kalkıyoruz diyemeyeceğine göre, sönme ancak proletaryanın iktidarı alıp kendi devletini kurması anından, yani en başından başlarsa başarıyla gerçekleşir.
Demek ki proletarya, iktidarı aldığı ilk günden, devletini öylesine örgütlemelidir ki, bu örgütlenme iç mantığında sönmeyi barındırmalıdır. İşte sosyalizmin daha ilk günden attığı her adımı komünizme doğru atması gereksinimi, burada devletin sönmesi olayında daha net görülebilmektedir. Devletin sönmesi en başından onun örgütleniş tarzı ile bağlantılıdır.
Bu açıdan “Komün, artık gerçek anlamıyla bir devlet değildi” sözü son derece yerindedir. Marx-Engels, Komün ile birlikte devlet sorunu üzerine yeniden eğilmişlerdir. Bu çerçevede de proleter devlet örgütlenişinin temel ilkelerini ortaya koymuşlardır.
Marx ve Engels bu çerçevede üç temel nokta üzerinde durmaktadır: Birincisi, yöneticilerin seçimle işbaşına gelmesi ve her an geri alınabilir olmaları, ikincisi, devlet memurlarının ayrımsız maaşlarının ortalama bir işçi ücretini aşmaması ve üçüncüsü, devlet işlerinin herkes tarafından yapılabilecek kadar basitleştirilmesi. Ekim Devrimi bu üç noktayı temel alarak örgütlenmeyi başaramamıştır. Her geçen gün bu anlamda biraz daha bu noktalardan uzaklaşılmıştır. Bürokratlaşma bu sayede, bu boşlukta gelişme olanağı bulmuştur.
Yönetenlerin seçilmesi ve her an geri alınabilirliği hiçbir burjuva devlette uygulanamaz. Geri alınabilirlik bir yana, bugün devlet çarkındakilerin seçildiğini söylemek bile abestir. Geri alınabilirlik, salt bir iyiniyetle gerçekleşmez. Geri alınabilme, ancak, seçmenlerin verdikleri oyların takipçisi olması koşulu ile gerçekleşir. Bu ise aşağıdan yukarıya bir örgütlülüğü gerektirir. Örneğin “mahalle muhtarını” seçmek için apartman yönetimleri, sokak komitelerinden oluşan bir mekanizmanın işlemesi, bu yolla mahalle muhtarı yerine mahalle komitesinin seçilerek oluşturulması durumunda, aynı mekanizma, sadece seçim dönemlerinde kurulu olmadığı için görevden alma için de işleyebilir. Böylesi bir örgütlenme olmadan geri alınabilmeden söz edilemez. Geri alınabilmenin ayrımsız uygulanması gerekir. Aşağıdan yukarıya, direkt temsilcilerini seçmek yoluyla oluşan bu mekanizma, devlet örgütlenmesine egemen olmalıdır. Sovyetler ve Komün bu türden özgün biçimlerdir. Böylesi devrim organları, devrim sırasında, iktidarın alınışı sırasında nüveler şeklinde oluşurlar. Proletaryanın partisi bu organları geliştirmek, yaşama şansını arttırmak ve yaygınlaştırmak göreviyle karşı karşıyadır. Parti, kendisini bu organların yerine koymamalıdır. Zira bu durumda parti, Şili olarak yönetecek ve yönlendirme işlevi geri düşecektir. Burada yönlendirmenin çok daha geniş bir perspektiŞ içerdiği, siyasal ve ideolojik yönelimleri içerdiği açıktır.
Komün, bu organları yaygınlaştıramadı. Sovyetler Birliği’nde ise, 1920’de içte açlık ve iç savaş altında zaten Şili olarak dağılmış olan Sovyetler, emperyalist kuşatmanın da baskısı ile resmi olarak da dağıtılmış ve yerine parti örgütleri geçirilmiştir. Her ne kadar bu karar geçici bir karar olarak alınmış ise de, bir daha asla Sovyetlerin yeniden inşasına gidilmemiştir.
Öte yandan iç savaş ve kuşatma, zorluklar, devrimi yaşatmak için “yetenekli, eğitimli” insanların yönetim kadrolarına girmesine neden oldu. Trotsky, Çar’ın subaylarını bu zorluklar nedeniyle göreve aldı. Böylece bu uzmanlar kadrosu bürokrasinin yerleşmesinin de garantisi olmaya başladı.
Sovyetler, komün vb. organlar olmadan, bu organlar tüm ülke genelinde yaygınlaşmadan, düzenli işleyen komiteler kurulmadan bürokrasinin gelişiminin önü alınamaz, geri çağırma mekanizması işlemez.
Bu noktada devlet memuru olmanın ayrıcalıklarının yok edilmesi gerekir. En üstten en altına kadar devlet makinesindeki her memurun maaşı, ortalama işçi maaşını aşmamalıdır. Bu yolla devlet ayrıcalıklar elde etmenin kapısı olmamalıdır. Sovyetlerde bir yandan devlet ayrıcalıklar elde etmenin kapısı oldu, öte yandan parti de bu devlet yönetiminde ilerlemenin şaşmaz aracı haline getirildi. Komünist Parti, bu ayrıcalıkların karşısında olacağına, kendisi ayrıcalıklar elde etmenin altın basamağı olmuştur.
Üçüncü olarak, eğer devlet işleri sıradan her vatandaşın yapabileceği ölçüde basitleştirilmezse, görevden geri çağırma mekanizması işlemez. Yani görevden alacağınız insanın yerine o görevi yapabilecek kadar “bürokrasi” bilgisi, uzmanlığı vb. gerekli hale gelirse, pratik olarak görevden alma işlemez. Bu nedenle, devlet işlerinin basitleştirilmesi sıradan bir ilke değildir. Öte yandan bir basitleştirme olmadan devlet memurları kadrosunun sürekli büyümesi önlenemez. Bu nedenle de devletin sönmesi ile işlerin giderek basitleştirilmesi birbirinden koparılamaz.
Bu mantık olarak da böyledir. Sağlık hizmetlerinin parasızlaştırıldığı bir yerde sosyal sigorta işlemlerine gerek kalmaz, bu ise koca bir kurumu (herhangi bir kapitalist ülkeyi düşünün) gereksiz kılacaktır. Bugün herhangi bir kapitalist ülkede varolan vergi daireleri içinden çıkılmaz labirent gibidir. Bunu pek çok kurum için de söylemek mümkündür. Tüm bu çerçeve akılda tutulunca, devlet işlerinin basitleştirilmesinin önemi kavranacaktır.
Ancak tüm bu önlemler, bir örgütlülük üzerine yükselirse anlamlıdır. Yine, bu çerçevede komünist partisi bu ana hattın hayata geçirilmesinde yönlendirici bir role sahip olacaktır. Parti siyasal faaliyetini, ideolojik faaliyetini bu çerçevede etkili kılmalıdır.
Devletin örgütlenmesinde kapitalizmden devralınan kurumların kullanımı aynı biçimde olanaklı değildir. Örneğin; sendikaları ele alalım. Sendika, kapitalizmle birlikte, modern sınışar (proletarya ve burjuvazi) arasındaki savaşımla birlikte doğmuştur. Sendika, ekonomik mücadelenin en gelişmiş örgütüdür. Ancak sosyalizmde sendikalar ne işe yarayacaktır? Sosyalizmde sendikalar işçi sınıfının ekonomik hakları için mücadele edemezler. Zira bu, işçilerin kendi devletlerine karşı mücadelesi gibi saçma bir sonuç doğurur. Örneğin; bu mücadele grev hakkını içermediği sürece, sendika ne işe yarar? Öyleyse, ya grevsiz bir sendika (ki bu saçmadır) ya da sendikaların varlığının tartışılması ile karşı karşıyayız. Çünkü grev olmayınca adı sendika da olsa bu örgütlenme başka bir işleve sahip olacaktır. Öte yandan Sovyetler veya komün biçimindeki örgütlülüğün genişlemesi ve yaygınlaşması hedeşenecekse, sendika hangi biçim altında olursa olsun bu örgütlülük ile bağlantılı olarak tartışılmalıdır.
Dikkat edilsin, bir örgütlülüğün yok edilmesi gibi bir şeyi savunmuyoruz. Tersine devlet örgütlenmesi içinde bu örgütlülüklerin işlevlerini eski biçimde koruyamayacağını tartışıyoruz. Bu durumda fabrika komiteleri, ki bunlar tüm fabrikayı yönetecektir, komün veya sovyet biçimindeki örgütlülüğün temelini oluşturacaktır. Elbette bu komiteler sektörel bazda, giderek tüm ekonomi bazında işlev görmelerinin yanı sıra, doğrudan, bulundukları yerel birimlerde siyasal bir işleve de sahiptirler. Elbette amacımız burada bu örgütlenmeler için modeller sunmak değildir. Böylesi model önerilerini hayatın zengin pratiği, donuk öneriler olarak karşılar. Ama en azından şu anlaşılmıştır; sosyalist devletin örgütlenmesi, sosyalizmin örgütlenmesi ile yakından ilişkilidir ve burada ülke koşulları, devrimin gelişim yolundan bağımsız evrensel örgütlenme modelleri olamaz. Bu nedenle komünizme geçişin en yaratıcı evresi devrimin hemen sonrasında başlayan kuruluş evresidir.
Giderek bu örgütlülükler, yukarıda anlatılan ilkeler çerçevesinde oluşan devletin, teknik ve ekonomik gelişime, kültürel gelişime de bağlı olarak görevlerini devralmaya başlamaları ile devlet giderek gereksizleşir. Ama bu süreç sadece bir teknik süreç, bir örgütlenme tekniği süreci olarak algılanmamalıdır. Tersine bu süreç komünist bilincin belirleyici olduğu bir süreçtir. İşte partinin asıl rolü de buradadır. Parti, komünizme yürüyüş ve komünist bilinçlendirme yoluyla, geçmişin, yıkılmış toplumun sosyalizme sızan tüm değerlerine karşı yoğun bir savaş yürütür. Bu sürecin çetin sınıf savaşımları süreci olduğu düşünülürse, partide başlayacak her bozulmanın karşı devrimin işini nasıl kolaylaştıracağı ortaya çıkacaktır.
Proletaryanın devlet içinde varlığı (etkili varlığı), devletin komün ve sovyet biçiminde organlara dayanması ve partinin devlet kurumlan ile çakışmaması komünizme yürüyüşün garantisidir.
Komün veya sovyet vb. biçimindeki sınıf ve kitle örgütlülüğünün (bir siyasal örgütlülükten söz ediyoruz) önemi düşünülürse, devrim öncesinde ve devrim sırasında sınıfın örgütlülüğünün önemi de açıklık kazanacaktır.
Bu çerçevede proletarya diktatörlüğü; seçimler, siyasi partiler, parlamento biçiminde burjuva diktatörlüğünü gizleyen mekanizma ile benzer bir yanı olmayan bir devlettir. Burada parlamento, sınıfın ve kitlelerin örgütleri aracılığı ile direkt seçtikleri ve her an görevden alabildikleri temsilcileri aracılığıyla oluşur. Yani siyasi partiler hükümet etmezler. Yönetim tümüyle bu örgütlülüğün üzerinde yükselen bir organın işidir ve bu organın en tepesindekiler dahil, ayrımsız herkes geri alınabilir.
Proletarya diktatörlüğü üzerine söylediklerimizden anlaşılmaktadır ki; birincisi, devletin sönmesi, daha iktidarın ele geçirilişi ile başlayan, yeni devletin kuruluşu ile başlayan bir süreci kapsar. İkincisi bu süreç sınışarın ortadan kalkması ile tamamlanacaksa, ekonomik-teknik, siyasal, kültürel alanlarda bir süreklilik içinde sönme ağır ağır gerçekleşir.
Nihayet devletin sönmesi, tek bir ülke sınırları içinde olanaklı değildir. Emperyalizmin dünya egemenliği söz konusu olduğu sürece, bir ülkede zafere ulaşan proleter devrim, başka ülkelere yayılmadıkça, yukarıda özetlenen rotada sağlıklı biçimde ilerleyemez. Çünkü o, bir yandan sosyalizmin kuruluşu için çalışırken, diğer yandan emperyalist ablukaya karşı önlemler almak durumundadır. Emperyalist abluka, hem ülke içinde ileriye gidişe harcanacak enerji ve maddi kaynağı emecek, hem de devrimin önüne, tek ülkede kaldığı sürece aşılmaz engeller dikecektir. Bu noktada ülke içinde, emperyalist burjuvaziden büyük destek alacak olan küçük burjuvazi, devrime karşı daha sinsice ve daha güçlü bir savaş yürütmeye başlayacaktır.
Ekim Devrimi deneyimine bu gözle bakmak gerekir. Ancak yine de bu yeterli değildir. Çünkü 1940’lara kadar Ekim Devrimi dünyanın tek proleter devrimi idi. Bu dönem bu ablukanın etkileri anlaşılırdır. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Doğu Avrupa, Çin, Vietnam, Küba başta olmak üzere pek çok ülke bu yola yönelebilmiştir. İşte bu noktada, SSCB-Çin çatışmasının yıkıcı etkisi açığa çıkacaktır. Sosyalist ülkeler, enternasyonalizmin yerine milliyetçiliği geçirmeye başlamışlardır. SSCB, İkinci Dünya Savaşı sonlarında gelen ve Yunanistan, İtalya, Fransa’da yüzeye çıkan yeni dünya devrimi dalgasına sırtını çevirmiştir. Çin Devrimi hariç, o tarihten sonra, devrim olana kadar hiçbir ülkeyi desteklememiştir. Ve genellikle zafere ulaşan çizgiler, resmi Sovyet çizgisinin dışında çizgilerdir. Ancak devrimi gerçekleştirdikten sonra, SSCB yardıma yönelmiştir.
1970’lerde gittikçe büyüyen sosyalist topraklarda, daha köklü bir anlayış ile komünizme yürüyüşe yönetebilmek olanaklı idi. Bu yıllarda, emperyalizmin kuşatma politikası o ölçüde etkili değildi. Ama SSCB’nin statükocu politikası, emperyalist kuşatmanın etkisini bin kat, onbin kat arttırmıştır.
Devletin sönmesi, devrimin içeride ve dışarıda sürekli kılınması ile olanaklıdır. İçerisi üzerinde dururken, dünya devrimi perspektiŞni atlamamak bu nedenle çok önemlidir. Komünizme geçişin dünya ölçeğinde olacağı buradan da çıkmaktadır. Uluslararası boyut unutularak, 1960’larda, 1970’lerde SSCB’de olduğu gibi, bir ülkede komünizmi ilan etmek, proletarya diktatörlüğünden “tüm halkın devletine” geçişi ilan etmek büyük tahrifattır. Bu anlayış birincisi, sosyalizmden komünizme geçişi bir ulus içinde ele alıyor. Komünizm savaşımının enternasyonalist ruhunu boşaltıyor. Kitleleri aldatıyor. İkinci olarak, “tüm halkın devleti” nedir? “Tüm halkın devleti”, sınışarın kalktığını mı işaret ediyor? Bu durumda niye bir devlete, hâlâ gereksinme var? Ayrıca, sınışar kalkıyor ise, tüm halkın devleti ne işe yarayacaktır? Nitekim görülüyor ki, “tüm halkın devleti” proletarya diktatörlüğünün reddine götürüyor ve “tüm halk” içinde ciddi biçimde burjuvazinin boy atışı gerçekleşiyor. Bugün bunu anlamak çok daha olanaklı. Devlet, sınışarın varlığının itirafıdır. Devlet ile halk sözcüğünü binbir yolla çiftleştirerek hiçbir sorun halledilemez. Tersine sorunların üstü örtülür. Olan da budur.

4- PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜNDE
PARTİNİN GÖREVİ

Proletarya diktatörlüğünde partinin görevinin ne olduğuna ilişkin yukarıda genel bir çerçeve çizilmiştir. Ancak yaşanan sosyalizm deneyimleri bizim önümüzü de aydınlatmaktadır. Bu nedenle konu üzerinde biraz daha durmakta yarar var.
Önce konuyu biraz daha somutlayalım: Soru şöyledir; proletaryanın öncü partisi ve proletaryanın devletle ilişkisi nasıldır? Ya da sosyalizmde sınıf, parti, devlet ilişkisi konusunda neler söylemeliyiz?
Yukarıda gördük ki; 1) Proletarya sınıf olarak bu devletin (kendi devletinin) bizzat içinde yer almalıdır. Onun burjuvazinin burjuva devlet ilişkisindeki gibi özel mülkiyet sahibi olmaktan gelen bir sonsöz söyleme hakkı kendiliğinden yoktur. Bu nedenle, sınıfın ve kitlelerin örgütlülüğü son derece önemlidir. Proletaryanın, devlet çarkı içinde bizzat varlığı zorunludur. 2) Proletarya diktatörlüğü bir yarı-devlet olarak, en başından sönmeye dönük örgütlenmelidir. Komünizm perspektiŞ gereği, bu böyledir.
Bu iki nokta, proletarya diktatörlüğünün, komün, sovyetler vb. biçimlerinde de görülebilir. Yeri gelmişken, proletarya diktatörlüğünün komün, sovyet vb. biçimleri vardır. Ama halk demokrasisi adı verilen ucube biçimleri hiç yoktur, olamaz. Doğu Avrupa ülkelerindeki halk demokrasileri proletarya diktatörlüğünün biçimleri olarak ele alındılar. Gerçekte halk demokrasisi teriminin kendisini, ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya kabul edebilirdi. Proletaryanın kendi özgücüne dayanmayan, ondan çok, muzaffer Kızıl Ordu’nun gücüne ve varlığına dayanan bu devrimler, bu zayışıkları nedeniyle proletarya adına iş yapan, onunla ilişkisi daha çok ideolojik bağlılıkta yatan devletler ortaya çıkarmışlardır. Elbette böylesi bir yapı, sınıf (yani öz) adına hareket eden bürokratların yetişmesini ve giderek sınıfa tümden yabancılaşmasını koşullamıştır.
Sosyalist devrimden sonra proletarya, iktidarı aldığına göre, o, neden bir öncü partiye ihtiyaç duyar? Proletarya diktatörlüğü koşullarında partinin yönlendiricilik rolünün anlamı nedir? Bu rol olmadan komünizme neden yürünemez?
Bu sorulara doğru bir yaklaşımın ilk koşulu devletin tutucu karakterinin anlaşılmasıdır. Tarih boyunca tüm egemen sınışar iktidarı alırken tarihsel ilerlemenin motorunu ateşlemişlerdir. Ama egemen sınıf durumuna geldikten sonra kurulu düzenin devamını güvence altına almak zorundadırlar. Hele varlığı bir başka sınıfın (sömürülmesinin) varlığına bağlı olan sınışar için bu çok açıktır. Proletarya, varlığı başka bir sınıfın varlığına bağlı olmayan tek egemen sınıf olacaktır. İktidarını, bu nedenle, tüm sınışarın ortadan kalkması için kullanacaktır.
Ancak proletarya diktatörlüğü de bir devlettir, bir yarı-devlet olsa da, bir devlettir. Sistemin ayakta tutulması onun da görevidir. Elbette onun görevi bu kadar dar kapsamlı değildir. Onun görevi, komünizme yürüyüşün sağlanmasıdır. Ama her devlet gibi proletarya diktatörlüğü de, sisteme dönük saldırıları göğüslemek durumundadır.
Sanırız üzerinde daha fazla durmaya gerek yok; her devlet tutucudur. Özü gereği bu böyledir.
Parti, sosyalizmde kendisini devletle özdeşleştirmeden, komünizme yürüyüşe teori ve pratiği ile önderlik eden bir örgüttür. Devletin bilŞil ulaşım sorununu çözme vb. günlük işleri vardır. Ama parti, ulaşım sorununun komünizme yürüyüşe uygun olarak çözümü için çaba gösterir. Ama bunun için, devlet ile partinin aynılaşmamış olması gerekir. Yoksa parti bu rolünü oynayamaz. Devrimci öncü parti, proletaryanın nihai çıkarlarının savunucusudur. Toplumun en ileri unsurlarını bağrında toplamış bir gönüllüler ordusu olarak o, yol açıcıdır. Parti ne sınıfın kendisidir, ne de devlettir. Parti toplumun her alanında komünizm kuruculuğunun öncüsüdür.
Devlet, proletaryanın anlık ve uzun vadeli çıkarlarını birlikte gözetirken, her durumda anlık olanlara takılıp kalma çelişkisini yaşar. Ancak parti, konumlanışı gereği proletaryanın uzun vadeli çıkarlarının savunucusu olabilir. Bu çerçevede parti ile devletin öze ilişkin bir çatışması yaşanmaz.
Örneğin; devrimin hemen sonrasındaki eğitim organizasyonunu ele alalım. Komün tipi örgütlülük üzerine yükselen proletarya diktatörlüğü eşit eğitim olanaklarının örgütlenmesine yönelir, özel okulları kapatır, eğitim sistemini değiştirir. Ancak bir yönetim organı olarak o, pek çok sorun içinde bu soruna ilişkin doğru kararlar alsa da, attığı adımların uzun vadeli hedeşer ile ilişkisinin zayıf olacağı kesindir. Parti, böylesi bir sorun karşısında kendi üyelerini geniş bir eğitim seferberliği için harekete geçirir, eğitim politikalarının saptanmasında sanayinin işgücü talebinin yanı sıra yeni insanın yaratılması hedeŞni de gözetir vb..
Anlaşılacağı üzere, devlet ve parti arasında bir amaç karşıtlığı konulmuyor. Tersine her birinin görevi netleştiriliyor. Parti, mutlaka yönetim durumunda değildir, ama mutlaka yönetmek durumundadır. Partinin bu yönlendiriciliği ise onun teori ve eyleminin doğruluğundan, otoritesinden gelir. Bu durum partinin devlet yönetimine çıkış için bir kapı olmasını önleyecektir. Parti, gerçek komünistlerden oluşacaktır. Toplumun komünistçe örgütlenmesini savunacak, kitleleri devlet aygıtı dışındaki araçları da kullanarak bilinçlendirmeye çalışacaktır. Sınıfın devlet çarkı içinde yer etmesini gözetecektir. Belli bir anda devlet, işleri yürütebilmek için yetenekli kişileri göreve çağıracaktır. Parti bu durumda, bu kişilerin ayrıcalıklı konum elde etmelerine karşı savaşacak, onların yürüttüğü işlerin herkes tarafından yapılmasını sağlayacak önlemlerin alınmasını savunacaktır.
Elbette tüm bu örnekler, parti ve devletin aynı şey olmadığını göstermek için veriliyor. Onların konumlanışlarının farklılığı, amaç birliğine rağmen varolacaktır. Ne zaman ki; proletaryanın öncü partisi kendisini devlet yerine koymaya başlar, o zaman devletin sınıf ile bağlarını teorik-ideolojik bağ haline getirmeye başlar. Parti tutuculaşır.
Partinin devlet mekanizması ile aynı olmamasının gereği sanırız anlaşılmıştır. Devlet statükoculuğa açıktır, belli bir anda yönetme durumundadır. Oysa parti, komünizm kuruculuğu hedeŞni gözetir.
Buradan çıkan sonuç, devlet örgütlenmesinin sınıfın örgütlenmesi üzerine yükselmesi gerektiğidir. Bunun sayısız biçimi olabilir. Komün ve sovyetler bu biçimlerdendir.
Ancak, sosyalist toplumda da sınıf savaşımı sürer ve burada da devletin şekillenişinde sınıf savaşımının belirleyici etkisi vardır. Ekim Devrimi ülkesinde, devrimin hemen arkasından başlayan emperyalist kuşatma ve dünya gericiliği ile bağlı iç savaş koşulları, partinin sovyetlerin yerine geçmesinin yolunu açmıştır. Bu geçici önlem kalıcılaştıkça partinin bilŞil yönetme işlevi dışında uzağı gören gözü, kör olmuştur.
Demek ki; parti ile devlet ilişkisinin doğru konması yetmez. BilŞil içinde yaşanan ve savaşılan koşulların etkileri yabana atılmamalıdır. Sınıf savaşımının sürdüğü her yerde, egemen sınıfın baskı aygıtı olan devletin de biçimlendiricisi sınıf savaşımı olacaktır. Eğer devlet, proletaryanın elinde bir silah olarak burjuvaziyi sınıf olarak yok etmek ve sosyalist ekonomiyi kurmak, kültürel, teknolojik alanda eski sisteme savaş açmak görevini yerine getirmek için varsa, en başta bunu yapacaktır. Ancak, yine eğer komünizme yürüyüşün adımları daha ilk günden atılacaksa devlet kendi sönüşünün adımlarını da ilk anda atmalıdır. Bu iki yan arasında kısa ve uzun vadeli olmalarından gelen bir çelişki vardır. Hele sosyalist devrimin ardından gelecek olan dünya burjuvazisinin saldırıları, devrimin yayılışını engeller hal alırsa, ister istemez “güçlü bir devlet” gereksinmesi pratik bir olgu haline gelecektir. Amacı yeni toplumu ayakta tutmak olan devlet, bu noktada günlük davranmak durumundadır. Günlük davranıştaki ağırlığın artışı, komünizm hedeŞnin her adımda gözetilmesini engeller. İşte parti bu nedenle hâlâ öncüdür, hâlâ yönlendirici, yol göstericidir. Parti statükonun korunması ile uğraşmaz, hep ileri bakar. Artan tehdit karşısında devlet savunmaya çekilebilir, parti en iyi savunmanın saldırı olduğunu unutmaz.
Bir yarı-devlet olan proletarya diktatörlüğünün sönmeye dönük adımlar atabilmesi, bir yandan partinin ayrı varlığını, diğer yandan, kitlelerin ülkenin en ücra köşesine uzanan örgütlülüğünün gelişimini öngörür.
Çalışmamızın bundan sonraki iki başlığı polemiğe ayrılmıştır. Birinci olarak Kenan Somer’in proletarya diktatörlüğüne ince yollu saldırılarını ele alacağız. İkinci olarak ise sosyalist demokrasi üzerinde duracağız.

5- PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜNÜN REDDİNE
BİR ÖRNEK
YA DA KENAN SOMER KAUTSKY’İ DİRİLTİYOR

Türkiye’de yeni kuşaklar, henüz sosyalizmi öğrenmeden onun eleştirisini okuyorlar. Bu elbette dünyanın pek çok ülkesinde bir ölçüde var. Ama ülkemizin özgünlüğü 1980 sonrası kuşağın yaklaşık bir 20 yıl Marksizm-Leninizm’e uzak kalmış olmasıdır. Bugün 30 yaşında olan bir insan, 1980’de 17 yaşındaydı. Ve bu insanlar, yaklaşık bir 5 yıldır sosyalizm eleştirisi okuyorlar. Bu nedenle de bazı sözde Marksistlerin işi çok kolaylaşıyor. Onlar aslında Marx’ın şöyle demediğini, Lenin’in böyle demediğini söyleyerek, kendi görüşlerini Marx, Engels ve Lenin’e atfediyorlar. Kenan Somer pek çok eserin Türkçe’ye kazandırılmasında çalışmış, Marx, Engels, Lenin’in pek çok kitabını çevirmiştir. Şimdi Kenan Somer, Marksizm-Leninizm’i iyi bilmez mi? İşte o da bu imajı değerlendirip, Marksizm-Leninizm’e saldırıyor.
Herkesin Marksizm-Leninizm’in öldüğünü söylediği bugün, Marksizm-Leninizm’e saldırmak da pek zor görünmüyor. Ama görüntüye bu kadar güvenmemeli.
Tarihin her döneminde Marksizm-Leninizm, sözde yandaşlarının saldırısına uğramıştır. Oportünizm binbir maske altında, devrimci tarihe saldırmış, onun içeriğini boşaltmaya çalışmıştır. Ama aslında saldırı hep biçimi değişse de aynı içerikle yapılmıştır. Sınıf savaşımının proletarya diktatörlüğüne varmak zorunda olduğunun reddi, devrimci bir geçişin reddi en temel iki saldırı noktasıdır. Lenin, “sınışar savaşımının kabulünü, proletarya diktatoryasının kabulüne dek genişleten kişi bir Marksisttir…” derken tam da bu noktalardan birine parmak basıyor.
Tarihi boyunca oportünizm hep bu iki noktadan saldırmıştır. Bernstein da, Kautsky de bu noktaya saldırmıştır, şimdi bu saldırıyı sürdürenler de bu iki noktaya saldırıyor. Sadece biçim değişiktir. Ama bu biçim değişikliğine bile ihtiyaç duymuyorlar. Kenan Somer, proletarya diktatörlüğüne saldırırken böylesi bir biçim değişikliğine ihtiyaç duymadan Kautsky’nin söylediklerini söylüyor. Anlaşılan okuyucusunun Kautsky okumadığını, Marx-Engels-Lenin okumadığını düşünmüş olacak ki, oldukça rahat yazıyor. Kautsky’nin yazdıklarını yeniden önümüze sürüyor.
Böyle olunca, biz önce Kautsky ile başlamalıyız. Her düşüncenin orijinal halini görmenin çok büyük faydası olacağı kesin. Kautsky yüzyılın ilk 10 yıllarında çark ederken, savaşta (bu Birinci Dünya Savaşı öncesidir) proletaryanın devrimi hedeşememesi gerektiği, onun yerine, kendi ülkesinin burjuvazisi ile “vatan savunması” savaşımına girişmesi gerektiğini ortaya attı. Bu sosyal-şoven çizgi, çeşitli ülkelerin işçi sınışarının taraf olmadıkları bir savaşta birbirlerini boğazlamaları gerektiğinin ötesinde, savaşın iç savaşa dönüştürülmesinin doğru çizgisinin de reddi anlamına geliyordu. Böylece Kautsky, kritik bir dönemde devrime yüz çevirmişti. Bu çerçevede olmak üzere, bir “teorik yapı” kurmayı da ihmal etmedi. “Ultra-emperyalizm teorisi” onundur ve bu çabanın ürünüdür. Kautsky, barışı, emperyalist tekellerden birinin dünyaya hegomen olacağı bir güne bırakarak, emperyalizmin savaş kundakçılığı olmadan hatta barışın neredeyse tek güvencesi olarak varolabileceğini anlatmaya başladı.
Ama elbette işin bu yönü bizim, en azından bu yazıda ilgi alanımızın dışındadır. Yine de Gorbaçov’un “emperyalizm militarizmsiz olabilir mi, emperyalizm üçüncü dünyanın sömürüsü olmadan var olabilir mi” şeklinde dile getirip, olabilir yanıtını verdiği sorularını hatırlatmadan geçemeyeceğiz. Çünkü bu sorular, yüzyılın başında Kautsky’nin sosyal-şoven politikasının çok özgün savunusundan başka nedir ki? Çok özgün, çünkü koşullar özgündü, Gorbaçov SSCB’nin başındaydı. Onun görevi bu soruları kapitalist restorasyon için sormaktır.
Oportünizm, aynı tarz saldırıyı, koşullara uydurarak yenilemektedir.
Şimdi de Kautsky’nin proletarya diktatörlüğü konusundaki görüşlerine bakalım. Kenan Somer’i çalışmamıza konuk eden şey Kautsky’i diriltme çabası olduğundan Kautsky’i kendisinden dinlemek faydalı görünüyor.
Kautsky, Paris Komünü’nde tüm sosyalist eğilimlerin varolduğunu, oysa Ekim Devrimi’nde “Rusya’yı yöneten sosyalist parti ise öbür sosyalist partilerle savaşarak erke gelmiştir. Öteki sosyalist partileri yönetim organlarından dışlayarak, erkini yürütmektedir” diyerek, bunun olmadığını söylüyor. Sosyalist harekette iki eğilim konusunda Bernstein’in yaptığı ayrım “yıkıcı Marksizm-yapıcı Marksizm” şeklindeydi. Elbette Bernstein; “yapıcı” bir Marksist olarak, “hareket her şeydir, nihai amaç ise hiçbir şey” diyordu. Kautsky’de bu ayrım demokratik ve diktatoryal yöntem biçiminde var. Yine elbette, Kautsky bir demokratik yöntemci Marksist olmaktadır. Şöyle yazıyor: “İki sosyalist eğilim arasındaki uzlaşmazlık küçük kişisel kıskançlıklara dayanmıyor, temelden farklı iki yöntem arasındaki uzlaşmazlıktır bu: Demokratik ve diktatoryal yöntemler arasındaki uzlaşmazlıktır.” (K. Kautsky, Seçilmiş Politik Yazılar, Kavram Yayınları, İstanbul 1990, s. 107).
Elbette oportünistlerin bu ince ayrımları, bugün de var. Oportünizm tüm tarihi boyunca Marksizm’e hep aynı noktalardan saldırmıştır. Çağa göre biçim değiştirmiştir; o kadar. Bu nedenle Kautsky üzerine tartışmaya değer.
Bir, “Demokrasi olmadan, proletaryanın kurtuluşuna dönük bir araç olarak sosyalizm düşünülemez.” (Kautsky, age, s. 105). İki, “sosyalizm olmadan da, demokrasi pekâla mümkündür.” (Kautsky, age, s. 105). Peki nedir demokrasi? Üç, “demokrasi çoğunluğun yönetimini anlatır. Ama, bundan daha az olmamak üzere, azınlığın kazanmasını da anlatır.” (Kautsky, age, s. 117).
Demek ki; demokrasi olmadan sosyalizm düşünülemiyor. Yani sosyalizm demokrasisiz olmuyor, ama demokrasi sosyalizmsiz oluyor. Amaç demokrasi ise sosyalizm ne işe yarıyor? Ama daha da önemlisi demokrasi tariŞdir. Lenin yanıt versin: “Hayır. Demokrasi ile azınlığın çoğunluğa boyun eğmesi özdeş şeyler değildir. Demokrasi azınlığın çoğunluğa boyun eğmesini kabul eden, tanıyan bir devlettir; başka bir deyişle, demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.” (Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 109).
Ama, dil dişin ağrıdığı yere gider. Kautsky boşuna demokrasiyi kaşımıyor. Onun derdi zor yolu ile devrimdir. “Önceleri burjuvazi tarafından yönetilen demokratik bir devlette, sosyal demokratların parlamento seçimlerinde çoğunluğu kazanmaları olanağı varsa, yönetici sınışarın, demokrasinin yönetimini engellemek için ellerindeki tüm zor araçlarını kullanacakları ileri sürülmüştür. Bu yüzden proletaryanın demokrasi yoluyla değil, ancak devrim yoluyla politik erki kazanabileceği iddia edilmiştir.” (Kautsky, age, s. 108). İşte demokratik ve diktatoryal yöntemler ayrımı, şimdi, demokrasi yoluyla veya devrim yoluyla politik erki ele geçirme ayrımında ifade ediliyor. Kautsky kendini ele veriyor. Yanıt yine Lenin’den: “Zora dayanan devrim olmaksızın, burjuva devlet yerine proleter devleti geçirmek olanaksızdır.” (Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 34). Kautsky, şunları da yazıyor, devrim ve demokrasi konusunda: “Despotik yönetimden farklı olarak, demokraside proletarya sürekli devrimle meşgul olmaz.” (Kautsky, age, s. 113). Peki Kautsky hangisini tercih eder, proletaryanın devrimle meşgul olmayacağı bir “demokrasi”yi mi? Reformizm başka ne olabilir? Demek ki Kautsky birinci olarak devrim, zor yoluyla devrim noktasına saldırıyor.
İkincisi, proletarya diktatoryasına saldırıyor. Onu izleyelim. Bir, “Yazık ki, bu diktatoryayı nasıl düşündüğünü Marx kesin olarak dile getirememiştir.” (Kautsky, age, s. 120). İki, “Marx’ın proletarya diktatoryası, yani tek bir kişinin değil de, bir sınıfın diktatoryası anlatımını kullanması onun, sözcük anlamında bu diktatoryayı kastetmediğini açığa kavuşturmaktadır.” (s. 120). Kautsky, önce bize Marx’ın diktatorya ile neyi kastettiğini “yazık ki” diyerek, açıklamamış olduğunu söyleyerek ortalığı bulandırıyor. Sonra bulanık suda balık avlıyor ve bize bir sınıfın diktatoryasından söz edildiği için gerçek anlamda bir diktatoryadan söz etmediğini yazıyor. Ona göre diktatorya kişinin diktatoryasıdır. Sınıfın olunca olmuyor. Buna göre bizlerin Hitler’i bir kötü ruh olarak ilan etmemiz gerekir. Kautsky devlet öğretisinin çanına ot tıkamaya çalışıyor.
“Bu sorunu incelerken, bir durum olarak diktatoryayı bir hükümet biçimi olarak diktatoryayla karıştırmamak için dikkatli olunmalıdır… İlk durumda, bir hükümet biçimi olarak diktatoryadan söz ederken, bunun bir sınıfın diktatoryasını kapsayamayacağını, çünkü, zaten görmüş olduğumuz gibi, bir sınıfın yalnızca yönetebileceğini, ama hükümet edemeyeceğini belirtmek gerekir.” (Kautsky, age, s. 121-122).
Demek ki şimdi de Kautsky bize iki tip proletarya diktatörlüğünden söz edildiğini (Marx’ın bundan söz ettiğini) söylüyor. Bir durum olarak diktatorya ve ikincisi bir hükümet biçimi olarak diktatorya. Bir sınıf yönetebilir ama hükümet edemez. Demek ki kim hükümet eder: “Partiler”. Peki partiler nedir ya da partiler hükümet ederken sınıf yönetmiş olmaz mı? En önemlisi proletarya diktatörlüğünde hükümet etmeyle sınıfın yönetmesinin ayrımı nedir? Kautsky buralarda susar, çünkü onun derdi başkadır, o, bu satırları, Ekim Devrimi zaferinden sonra, SSCB’ deki devleti suçlamak için kaleme alıyor.
“O (Marx) burada hükümet biçiminden değil, ama proletaryanın siyasal iktidarı eline geçireceği her yerde zorunlu olarak ortaya çıkacak bir durumdan söz eder. İngiltere ve Amerika’da geçişin barışçıl olarak, yani demokratik yoldan gerçekleşebileceğini düşünmesi de, Marx’ın burada bir hükümet biçimi düşünmediğini tanıtlar.” (Kautsky’den aktaran Lenin, Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Beşinci Baskı, s. 19).
Kautsky’nin görüşleri bunlar. Peki Kenan Somer ne diyor? Kenan Somer’i dinleyelim.
Somer şöyle yazıyor: “Ama hangi proletarya diktatoryası? Çünkü Marksist düşüncede ardışık iki proletarya diktatoryası anlayışı var: Devlet tipi olarak proletarya diktatoryası (buna PD no 1 diyelim) ve devlet biçimi olarak proletarya diktatoryası (buna da PD no 2 diyelim).” (Kenan Somer, “Proletarya Diktatoryası ve Marksizm”, Yeni Marksizm ve Gelecek, Sayı 1(6), 1993, s. 38-39). Şimdi okur dikkat etmelidir, Somer henüz hiçbir zahmete katlanıp ispatlama gereği duymadan PD 1 ve PD 2 biçiminde simgeleştirdiği iki ayrı proletarya diktatoryası anlayışı keşfetmiş. Kautsky de iki ayrı proletarya diktatörlüğü anlayışı keşfetmişti. Kautsky bunları egemenlik durumu olarak ve hükümet biçimi olarak ayırmıştı. Kenan Somer böyle yapmadığına göre haksızlık yapmış olmayalım? Dinleyelim.
“Devlet tipi olarak proletarya diktatoryası derken, iktisadi ilişkilere ve toplumsal yapıya ilişkin bir durumu, sınıfsal bir egemenlik durumunu düşünüyorum.
Devlet biçimi olarak proletarya diktatoryası derken, siyasal yapıya, yani devlet aygıtının örgütlenmesine ve hükümet biçimine, siyasal rejim ve siyasal dinamiğe ilişkin bir durumu, devrimci bir zor durumunu ya da devrimci bir devlet terörizmini düşünüyorum.” (K. Somer, age, s. 39). Somer düşünüyorum derken haksızlık yapıyor, en azından Somer, Lenin’in “Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky” isimli kitabının çevirmenidir ve o iyi bilir ki Lenin, Kautsky’nin görüşlerini eleştirir. Elbette Somer Lenin’in eleştirdiği bu görüşleri savunabilir ama bu durumda dürüst bir yazar kendi Şkirleriymiş gibi Kautsky’nin Şkirlerini sunmaz. Bu en azından ustasına haksızlık olur. Sonra Somer, bu durumda Lenin’in Kautsky’e yanıtlarına yanıt yazmalıdır.
Somer egemenlik durumu olarak proletarya diktatoryasını kabul edecek. Ama “devrimci devlet terörizmi” olan PD 2’yi kabul etmeyecek. Bu, anlatışından belli. O, proletarya diktatörlüğünü reddetmek için önce onu ikiye ayırıyor, sonra onu soyut olarak kabul edip somut olarak reddediyor.
Bir devlet, mutlaka somutta vücut bulur. Proletarya diktatörlüğünün “tipleri” bugüne kadar komün, sovyet tipi olarak ortaya çıkmıştır. Ama bu bir hükümet biçimi değildir. Her şeyden önce egemenlik durumu ile hükümet biçimi ayrımı saçmadır. Sonra K. Somer, egemenlik durumu olarak kabul ettiği proletarya diktatoryasının hükümet biçimini ne olarak öneriyor?
İsterseniz, bu konuda bir de Lenin’i dinleyelim. Elbette Lenin, Kautsky’e yanıt veriyor. “Kautsky diktatoryayı bir ‘egemenlik durumu’ (bir sonraki sayfada, s. 21’de kullandığı deyim tıpatıp bu) olarak sunma gereksinimi duyar; çünkü o zaman devrimci zor, zorlu devrim ortadan kalkar. ‘Egemenlik durumu’ herhangi bir çoğunluğun… ‘demokrasi’ altında varoluşunu içeren bir durumdur! Bu hileli el çabukluğu sayesinde devrim düpedüz yok olur.
“Ama hile çok kabadır ve Kautsky’e hiçbir yardımı olmayacaktır. Diktatoryanın, bir sınıfın bir başka sınıfa karşı -dönekler için öylesine tatsız- bir devrimci zor ‘durumu’nu içerdiği ve böyle bir devrim anlamına geldiği, ‘göz çıkaran’ bir gerçektir. ‘Durum’ ile ‘hükümet biçimi’ arasındaki ayrımın saçmalığı apaçık ortaya çıkar. Burada hükümet biçiminden söz etmek alıklığın daniskasıdır, çünkü her yumurcak, krallık ile cumhuriyetin iki ayrı hükümet biçimi olduğunu bilir. Bu iki hükümet biçiminin her ikisinin de, kapitalist rejimdeki bütün öbür geçici ‘hükümet biçimleri’ gibi, burjuva devletin, yani burjuvazi diktatoryasının çeşitlerinden başka bir şey olmadığını Bay Kautsky’e tanıtlamak gerek.
“En sonu, hükümet biçimlerinden söz etmek, burada hükümet biçiminden değil, ama açık açık devlet biçimi ya da tipinden söz eden Marx’ı budalaca, ama çok kaba bir biçimde çarpıtmak demektir. Burjuva devlet makinesini zorla yıkmadan ve onun yerine Engels’e göre ‘artık sözcüğün gerçek anlamında bir devlet olmayan’ bir yenisini geçirmeden proleter devrim olanaksızdır.
Kautsky bütün bunları el çabukluğuna getirme, soysuzlaştırma gereksinimi duyar. Dönek konumu bunu böyle gerektirir.” (Lenin, Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, s. 21-22). Bu kitabın çevirmeni Kenan Somer’dir. Lenin sanki Kautsky’e değil de Somer’e yanıt veriyor. Peki Bay Somer bunları bilmiyor mu? Bal gibi biliyor. Onun dönek konumu böyle davranmasını gerektiriyor.
Somer devam ediyor: “Çünkü devlet, proleter devlet de olsa burjuva bir örgüttür.” (age, s. 40). Bu yanlıştır. Niye devlet burjuva bir örgüt olsun? Devlet tüm sınışı toplumlara ait bir örgüttür ve bu çerçevede proleter devlet, hâlâ burjuva hukukunun bir ölçüde geçerli olduğu sosyalizmin, geçmişin izlerini taşıyan aşamanın, geçiş toplumunun proleter örgütüdür. Ama onun sınıfsal bir olgu olmasından hareketle, ona burjuva damgasını vurmak, kaşla göz arasında bir üçkâğıttır. Böylece Somer okuyucusuna aslında burjuva örgüt olan proleter devletin pek önemli olmadığını, yani Somer’in proletarya diktatörlüğüne saldırmasını hoşgörmemizi öneriyor.
İnsan bir kere aklına proletarya diktatörlüğüne saldırmayı koydu mu, tüm çarpıtmaları kendine hak görüyor olmalı. İşte size inciler: “Burjuva örgüt, yönetim modeline dayanan ya da yönetim işlevinin bürünümü olan her türlü çağdaş örgüte verilmesi gereken ad ya da sandır. Tam komünizme, yani sınıfsız ve devletsiz topluma kadar bütün örgütler, öyleyse proleter örgütler de, tanım gereği ‘burjuva örgüt’ olmak zorundadır. Zorundadır, çünkü kafa emeği ile kol emeği arasında ve yöneten ile yönetilen ikiliğine yol açan ayrılığın ancak komünist toplumda ortadan kalkacağı ve birliğe dönüşeceği, parçalanmış bir dünyadan birleşmiş bir dünyaya geçileceği öngörülmektedir. Öyleyse yalnız burjuvazinin sendika, parti ve devlet gibi örgütleri değil, proletaryanın sendika, parti ve devlet gibi örgütleri de ya ‘burjuva örgüt’ olmak ya da hiç olmamak zorundadır. Çünkü proletarya bir sınıftır ve sınışar varoldukça yönetim ilişkisi de varolacaktır.” (age, s. 41).
Somer diyor ki; 1- Proletarya bir sınıftır, sınışar varoldukça yönetim ilişkileri de varolacaktır. 2- O halde bu çerçevede varolan burjuva örgütler de, proleter örgütler de burjuvadır.2 3- O halde, ey proleterler boşuna “sendika, parti ve devlet” kurmayın. Siz, zaten burjuva örgütler kuracaksınız, öyleyse, burjuvazinin örgütlerine girin.
Haksızlık etmeyelim. Somer, bu son satırları açıkça söylemiyor. Peki söylese ne olurdu? Söylese, hiçbir kıymeti harbiyesi kalmazdı. O, Kautsky’i diriltmesi durumunda işin içinden çıkacağını düşünüyor. Peki niye, Kautsky’e yanıt yazan Lenin’e açıkça saldırmıyor? Çünkü o hâlâ bir Marksist olarak görünmek istiyor da ondan. Dinleyelim.
“Devlet tipi olarak proletarya diktatoryası (PD no 1) kurumsal bir zorunluluktu. Ancak devlet biçimi olarak proletarya diktatoryasının (PD no 2) tarihsel zorunluluk durumuna gelip gelmemesi, Marksizm çerçevesinde bırakılıp bırakılmaması, gerçeklikte kapitalizmden sosyalizme devrimci dönüşüm ve buna karşılık düşen siyasal geçiş dönemlerinin, proleter devlet tipinin kurulması anlamına gelen sosyalist devrimden (siyasal sosyalist devrimden) önce başlayıp başlamamasına bağlıdır.” (K. Somer, age, s. 43). İşte proletarya diktatörlüğünü reddetmenin kurnazca yolu, ama “devrimci dönüşüm”den hiç söz etmese daha rahat olmayacak mıydı?
“Eğer söz konusu ‘geçiş dönemi’ (geçiş dönemleri) siyasal sosyalist devrimden, proleter devlet tipinin kurulmasından önce yani burjuva demokratik devlet çerçevesinde başlarsa, PD no 2 tarihsel bir zorunluluk olmaktan çıkar. Marksizm çerçevesinde bırakılabilir.” (K. Somer, age, s. 43). Bakla burada ağızdan çıkmıştır. Demek ki Somer’in derdi, siyasal devrimden önce, zora dayanan devrimden önce geçişin kapitalizm içinde (pardon, Somer, burjuva demokratik devlet çerçevesinde diyor ve altını çiziyor) başlaması durumunda proletarya diktatoryasının gereksiz olacağını (pardon PD no 2’nin gereksiz olacağını) söylüyor. Aslında o, zora dayanan devrimi reddediyor. Kautsky gibi ya da daha yakın tarihimizdeki Avrupa Komünizmi gibi. Üstelik bu sayede proletarya diktatoryasını Marksizm çerçevesinde ‘bırakabiliyor’. Şu kelimelerdeki zerafete bakın, bırakabiliyor! Hangi çerçevede? Marksizm çerçevesinde. Bu liberal bunları yazarken Marksist olduğuna kimi inandırabilir?
Bu noktada Somer ile Kautsky arasında ilişki kurmakla yetinirsek, Bernstein mezarında bizi kendisini unutmakla suçlayacaktır. Bakın Bernstein ne yazıyor: “Yahut örneğin, her yerde sosyal demokrasi temsilcilerinin pratikte, parlamenter çalışma tabanı üzerinde, her türlü diktatörlükle çelişik, yüksek sayıda halk temsilcileri ve halk yasalarına dayandıkları bir zamanda, proletarya diktatörlüğü lafı üzerinde durmanın anlamı var mı? Bugün bu (proletarya diktatörlüğü kastediliyor -D.A) o kadar aşılmıştır ki, ancak gerçek anlamından çıkartılıp herhangi bir zayıf anlam verilerek gerçek ile uzlaştırılabilir.” (E. Bernstein, “Sosyalizmin Varsayımları ve Sosyal Demokratların Ödevleri’nden”, Mete Tunçay, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi III, Teori Yayınları, s. 177).
Bernstein, bize proletarya diktatörlüğünün gerçek anlamından çıkartılarak gerçekle uzlaştırılması gerektiğini öğütlüyor. Somer, bu öğüde uyarak, proletarya diktatörlüğünü gerçek anlamından çıkartma işine girişiyor, ama bunu Bernstein gibi açıkça yapacağına, ustası Kautsky gibi dolaylı yollarla, proletarya diktatörlüğünü “ikiye” ayırarak, iki ayrı proletarya diktatörlüğü keşfederek yapıyor.
Bernstein, “her türlü diktatörlük” derken, nasıl da devletin sınıfsal niteliğini gizliyor ve demokrasiyi sınıfsızlaştınyor. Devlet ve demokrasi konusundaki bu sığ görüş tüm oportünist eğilimlerin, tüm döneklerin ortak özelliğidir.
“Bir zamanlar Avrupa Komünizmi adı verilen bu Marksist akımın proletarya diktatoryasını ‘bırakmak’tan anladığı şey de devlet biçimi olarak proletarya diktatoryasmı (PD no 2) bırakmaktan başka bir şey değildi.” (K. Somer, age, s. 47). İşte şimdi diyebiliriz ki Somer hem Kautsky’i diriltmeye çalışıyor (adını anmadan), hem de Avrupa Komünizmi’ni. Zaten zahmet etmesin, ikisi birbirinin aynıdır. Biz yine de çevirisini Kenan Somer’in yaptığı kitapta Lenin’in Kautsky’e yanıtını dinleyelim. Somer, çalışmasının bundan sonrasında, hegemonyanın fethi ve barışçıl geçiş konusunda Marx ve Engels’in yazdıklarını açıklama işine girişiyor. Lenin, Kautsky’i kastederek, “bakın ne seŞl kaçamaklara başvuruyor” diyor ve devam ediyor: “Birinci kaçamak… İngiltere ve Amerika’dan geçişin barışçıl olarak, yani demokratik yoldan gerçekleşebileceğini düşünmesi de, Marx’ın burada bir hükümet biçimi düşünmediğini (Somer buna PD no 2 diyor -D.A.) tanıtlar.” (Kautsky’den aktaran Lenin, age, s. 22).
“Hükümet biçiminin burada hiçbir ilgisi yok, çünkü burjuva devletin belirleyici niteliği olmayan, örneğin kendilerini militarizmin yokluğu ile gösteren krallıklar vardır; ve onun bütün belirleyici niteliklerini, örneğin militarizm ile bürokrasiyi taşıyan cumhuriyetler vardır. Herkesçe bilinen tarihsel ve siyasal bir olgudur bu ve Kautsky bunu çarpıtmayı başaramayacaktır.” (Lenin, age, s. 22-23).
“Ve bilerek, asıl niyetini açığa vurduğuna dikkat edin: Şöyle yazmış ‘barışçıl olarak, yani demokratik yoldan!!’
“Diktatoryayı tanımlarken, Kautsky bu kavramın egemen özelliğini, yani devrimci zoru, tüm gücüyle okurdan saklamaya çalışmıştı ve gerçek şimdi ortaya çıkar; söz konusu olan şey, barışçıl devrim ile zorlu devrim arasındaki karşıtlıktır.
“Zurnanın zırt dediği yer, işte burası.” (Lenin, age, s. 21) Hem Somer, hem Kautsky, bir yandan proletarya diktatörlüğüne, diğer yandan zora dayanan devrime saldırıyorlar. Her ikisi de bunu yaparken demokrasiden söz ediyorlar. Kautsky’i iyi bilen Somer niye bunları, açıkça Kautsky ile beraberliğini söylemiyor? Onu korkutan bir şey mi var?
Somer bize, ahlâksızca “devrimci dönüşüm”den söz ediyor. Onun ağzında devrim sözü bile iğreti duruyor. Bir diktatorya düşmanı, bir otorite düşmanı (anti-otoriter), devrimden söz etmemelidir. Zira devrim en otoriter şeydir. Engels, Komün üzerine ‘arı demokrasi’ konusunda şunları yazıyor ve Lenin aktarıyor: “Bu baylar (anti-otoriter-Lenin) hiç devrim görmüşler midir yaşamlarında? Devrim, herhalde olanaklı olan en otoriter şeydir. Devrim, nüfusun bir bölümünün, tüfek, süngü, top gibi söz uygun düşerse, otoriter araçlar kullanarak, kendi iradesini nüfusun öteki bölümüne zorla kabul ettirdiği bir eylemdir. Yenen taraf, egemenliğini, silahlarının gericilerde uyandırdığı korkuyla sürdürmek zorundadır. Eğer Paris Komünü, burjuvaziye karşı silahlanmış bir halkın otoritesini kullanmasaydı, bir günden çok tutunabilir miydi? Tersine, onu bu otoriteyi çok az kullanmış olmakla kınayamaz mıyız?” (Aktaran Lenin, age, s. 25).
Somer tüm bunları bilir. Ama o, biraz 12 Eylül sonrası yetişen kuşağın bunları bilemeyeceğine güveniyor olmalı. Üstüne üstlük sosyalizmin çözülüşü, ona bu saldırıları için güç veriyor olmalı. Devletin önümüzdeki yıllarda hareketleneceğinin işaretlerini veren yığınların, devrime yürümelerini, devrimci saşarla tanışmalarını engellemek için ihtiyaç duyduğu SÜBAP, bu saldırılarla yeni bir kıpırdanışa yöneliyor. Kautsky’nin “Proletarya Diktatoryası” broşürünü yeniden basıp, olduğu gibi katılıyoruz, diyeceklerine, bu “zahmetlere” katlanmaları bundandır. İşlerini ciddi yapmak istiyorlar. Ama onlar içinde yaşadıkları toprakları yeterince tanımıyorlar.
Somer, proletaryanın mevcut devlet makinesini ele geçirmekle yetinmeyip onu parçalayarak, onun yerine kendi devleti olan proletarya diktatörlüğünü koymasına karşıdır. Ona göre, burjuva demokratik devlet (bu tarih olmuş, artık yeryüzünde hiçbir yerde varolmayan devlet) kullanılmalıdır. Değil mi ki “devlet bir burjuva örgüttür” öyleyse, ha burjuva demokratik devlet, ha proleter devlet ne fark eder? İşte kurumuş yürek ile boş kafatası bir insanda aynı anda varsa, durum böyle olur.

6- SOSYALİST DEMOKRASİ TARTIŞMASI:
KAPİTALİZMDEN SOSYALİZME BAKMANIN SINIRLILIĞI

Sosyalist demokrasi tartışmasının özü buradadır. Yani kapitalist değerlerden, kapitalizmden sosyalizme bakmak. Biz ise tersini savunuyoruz; kapitalizmden komünizme geçiş süreci olan sosyalizme ve bu dönemin proleter devletine, komünizmden bakmak gerekir. Aynı şeye farklı yerlerden bakmanın sonucunun ne olduğunu birlikte göreceğiz.
Sosyalist demokrasi tartışması ülkemiz hareketinin gündemine, esas itibariyle SSCB’nin çözülüşü sonrasında girdi. Ancak daha öncesinde, özellikle “IV. Enternasyonal” yanlılarınca uluslararası alanda gündemdeydi. Ülkemizde artık kendilerine Troçkist demelerinin de anlamı olmayan gruplar, Kurtuluş başta olmak üzere, Gelenek, Dev-Yol ve daha pek çokları sosyalist demokrasi kavramının etrafında dolanıyorlar. Gerçekte, bu tartışma Avrupa Komünizmi’nin özgün biçimidir. Ülkemizde bu tartışma çevresinde yol arayan grupların SBP ve TBKP’den farklılıkları biraz daha utangaç oluşlarıdır.
Sosyalist demokrasi tartışması, tek partinin varlığı altında sosyalizmin bilinen günahlarını işleyerek özgürlükleri kısıtlamış olduğunu ileri sürüyor. Biz bu konuya ilişkin en bütünlüklü çerçeveyi IV. Enternasyonal belgelerinde bulabiliyoruz. “IV. Enternasyonal Belgeleri, Sosyalist Demokrasi ve Proletarya Diktatörlüğü, Yeniyol Broşür Dizisi 6” isimli çalışma Yazın Yayıncılık tarafından basıldı. Bu nedenle tek bu kaynağı kullanmamız yeterli olacak. Diğerleri aşağı yukarı bu çerçeve etrafında dolaşıyor. Elbette tartışmanın başlığının (“sosyalist demokrasi”) cazibesine kapılan kişi ve gruplar şimdilik tartışmamızın dışındadır.
Önce bakışı izleyelim. “Sosyalist devrim, insanlığın ekonomik ve toplumsal gidişinde kör bir anarşik düzenleme yerine bilinçli bir düzenlemeye doğru dev bir adım atılması olasılığı anlamına gelir. Bu süreç ancak dünya çapındaki bir sosyalist toplumda tam ve uyumlu bir tamamlanışa ulaşabilirse de, kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminde, yani proletarya diktatörlüğü döneminde, toplumsallaştırılmış ekonominin bilinçli bir biçimde planlanmasıyla başlar.” (IV. Enternasyonal Belgeleri, Sosyalist Demokrasi ve Proletarya Diktatörlüğü, Yeniyol Broşür Dizisi 6, Yazın Yayıncılık, s. 13). Bu masumane görünen satırların dikkatle okunması gerekiyor:
Bir, “sosyalist devrim… bilinçli bir düzenlemeye doğru dev bir adım atılması olasılığı” anlamına geliyor. Burada olasılık ne demektir? Bir akademisyen “titizliği” mi, yoksa ileride tarihin kendilerini haksız çıkarmaması için uydurulmuş bir temkinlilik mi? Sosyalist devrim, bunun için yapılır. Artık burada olasılık sözü bilimsellik adına bir özgüven eksikliği değil midir? IV. Enternasyonal, kendisini acaba şöyle mi örgütlüyor, “bir devrim olasılığı için örgütlenelim.” Bu durumda ister seyirci olsunlar, ister eylemci kimse onların yanlış bir şey yaptıklarını ispatlamamış olacak.
İki, “dünya çapında bir sosyalist toplum”, kelimenin gerçek anlamıyla komünizmdir. Belgeler komünizm yerine sosyalist terimini kullanıyor. Ama iş burada bitse sorun yok, tersine iş burada başlıyor ve şöyle deniyor; “kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminde, yani proletarya diktatörlüğü döneminde.” Şimdi, belgeler, kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemine proletarya diktatörlüğü diyor. Belki de kapitalizmden komünizme geçiş dönemi diyeceklerdir. Hayır. İşte komünizmden söz etmemelerinin nedeni budur. Dikkatle okunduğunda görülecektir ki, belgeler, önce bir proletarya diktatörlüğü, ardından sosyalizm, ardından da dünya çapında sosyalizm aşamalarını öngörüyor. Çalışmamız içinde bu konunun yeterince açık olduğu kesindir.
Belgelerin sahipleri, demokrasi tutkunudurlar. Şöyle yazıyorlar:
“Örneğin Batı Avrupa’da, Kuzey Amerika’da, Japonya’da ve Avustralya’da kapitalist egemenler, işçilerin ve yoksul kitlelerin gözünde ‘demokrasi’ şampiyonu olarak görünmek isterler, bu, faşizmin ve Stalinizm’in olumsuz deneyleriyle güçlendirilmiş bir görünüştür.” (age, s. 28). Demokrasi şampiyonluğu, Ekim Devrimi’nin zaferi sonucunda, özellikle de SSCB’nin faşizmi yendiği İkinci Dünya Savaşı sonrasında devrimin yayılmasını önlemek, devrimci etkiyi azaltmak için öne çıkartılmıştır. Biraz tarih bilgisi olan herkes bunu bilir. Ama IV. Enternasyonal bunu bilmezlikten gelir. “Küçük insanlar iyi ya da kötü duygularını bir sürü küçüklüklerle duyurma eğilimindedirler.” Faşizm ve Stalinizm kelimelerinin art arda gelişi, insana Balzac’ın bu sözünü hatırlatıyor.
Sosyalist demokrasi yanlıları Sovyetler’i neden eleştiriyor? Dinleyelim: “Tek bir partiye ya da bu tek parti denetimindeki sözde ‘kitle örgütleri’ne ya da ‘mesleki dernekler’e (yazarlar birliği gibi) baskı makinelerini, radyo, televizyon ve öteki kitle iletişim araçlarını kullanma tekeli bahşetmek, aslında çağdaş burjuva demokrasilerinde varolan haklara kıyasla proletaryanın demokratik haklarını genişletmek değil, kısıtlamak demektir.” (age, s. 12). Burjuva demokrasilerinde varolan haklar! Bir Marksist “kimin için hak” sorusunu sormadan haklardan söz edemez. İnsan niceliklerle uğraşırken, niteliği bir yana bırakırsa, elinde sadece bozuk bir pusulanın rakamları kalır. Şunu da dinleyelim: “Bu nedenle, emekçilerin demokratik haklarının gelişmiş burjuva demokrasisi koşulları altında zaten kullanılabilenlerin ötesinde bir genişlemesi, programatik ve ideolojik zeminlerde politik gruplar, eğilimler ya da partiler oluşturma hakkının kısıtlanmasıyla uyuşmaz.” (age, s. 12-13). İşte niceliksel hesaplar. “Burjuva demokrasisi koşulları altında zaten kullanılabilenlerin!” İşte bu sözler, 1980’lerde yazılıyor. 20. yüzyılın sonunda burjuva demokrasisinde zaten kullanılabilen hakların ötesinde haklar isteniyor. Nerede? Sosyalizmde, proletaryanın iktidarı aldığı yerde. Kimin için, muhtemelen işçi sınıfı için. Ama hayır, IV Enternasyonal üyeleri buna kızarlar, “tüm insanlar için” demezsek kızacakları kesin. Biraz uzun olacak ama aktarmak gerekiyor.
“Dördüncü Enternasyonal ceza yasaları ve adalet anlamında burjuva demokratik devrimlerin en ilerici konumlarının savunusundan ve genişletilmesinden yanadır, bunların sosyalist anayasalara ve ceza yasalarına dahil edilmesi için savaşır. Bunlar şöylesi haklar içerir;
a) Yeni yasanın zorunluluğu ve suçun geriye işlenmesinin önlenmesi, kanıt yükümlülüğünün, suç kanıtlanana dek suçsuzluğun kabulü.
b) Tüm bireylerin kendi savunmalarının niteliğini eksiksiz belirleme hakkı; duruşmalarda yapılan savunmanın herhangi bir ifadesi ya da satırı için takibata karşı avukatlar için tam kişisel dokunulmazlık.
c) Bireysel cürümler için toplumsal grupların vb. kollektif sorumluluğu anlayışının reddi.
d) İşkencenin ya da şiddet yoluyla baskı yaparak itiraf ettirmenin her biçiminin kesinlikle yasaklanması.
e) İç savaş ve savaş durumları haricinde idam cezasının kaldırılması.
f) Yasa önünde aynı haklara sahip kişilerden oluşacak jürilerce halka açık yargılanmanın yaygınlaştırılması ve genişletilmesi.
g) Tüm yargıçların demokratik olarak seçilmesi ve emekçiler kitlesinin seçilmiş yargıçları geri çağırma hakkı.” (age, s. 49-50).
Tüm bunlarla niye uğraşılıyor? Şeytanın cinsiyeti konusunda IV. Enternasyonal’in görüşü nedir?
Açıktır ki, Dördüncü Enternasyonal nitelik tartışmasını feda ediyor. Proletarya diktatörlüğünün neden azgelişmiş demokrasi olduğunu, niye bir yarı-devlet olduğunu atlıyor. Çünkü, bunlar komünizmden bakılınca görülür. Ama eğer kişi kapitalizmin dar ufkundan bakıyorsa, yazdığı sosyalist demokrasi metni, gerçekte “burjuva demokrasisinin” yüceleştirilmesi, övülmesi sonucunu doğurur. Böylesi bir belge kapitalist devletin ve proleter devletin niteliklerini es geçer. Demokrasi adı altında modern “Batı Demokrasisi”ne3 övgüler dizilir. Gerçekte buradaki savunular burjuva demokrasisinin dar ufkudur. Dördüncü Enternasyonal, Trotsky’nin adını da kirletmiyor mu?
Şimdi de sendika ve grev konusuna geçelim. Dördüncü Enternasnonal belgelerinde şunları okuyoruz. “Bağımsız sendikalar ve grev hakkını güvenceye alan bir çalışma yasası, bu anlamda, işçi konseylerinden alınacak herhangi bir karara, özellikle yönetim organlarının herhangi bir keyŞ ve bürokratik adımına karşı işçilerin ihtiyaçlarının ve yaşam düzeylerinin savunusunu güvenceye almak için gereklidir.” (age, s. 14). Söyleme dikkat edilsin, işçiler iktidarı alıyor, proletarya diktatörlüğü var ve işçiler kendi devletlerine karşı, yaşam düzeylerini savunmak için sendika ve grev hakkına sahip olacaklar. Yani işçiler, kendi devletlerine karşı grev hakkına sahip olacaklar. O halde niye devlet kuruyorlar, iktidara geliyorlar? Açıktır ki, hâlâ kapitalist dünyanın ufkundan sosyalizme bakılıyor. Dördüncü Enternasyonal savunucuları bize diyecektir ki, ya işçi devleti bürokratikleşirse o zaman ne olacak? Evet biz bu her şeyin önlemini alan baylara sormalıyız; peki o halde neden bürokratikleşmeyi önleyecek anlayışı aramıyorsunuz da, habire “bürokratik işçi devleti”ne önlem olsun diye burjuva demokrasisinin dar ufkunu sosyalizme taşıyorsunuz? Evet, işte sosyalist demokrasi tartışmasının özü bu sorudadır. Siz, Dördüncü Enternasyonal üyeleri, sosyalizmdeki bozulmadan yararlanıp, burjuva demokrasisinin savunusunu yapıyorsunuz.
“Yönetim personeli teknik uygunluk ve profesyonel deneyim ölçütlerine göre seçilmelidir. Yönetimin yüksek kademelerince değil, ilgili konseylerce atanmalı ve bu konseylerce görevden alınmalıdır.” (age, s. 17). Bu satırları sanki bir şirkette yöneticilik dersi veren, bir şirket içi eğitim uzmanı profesör söylüyor. Eğer, “yönetim personeli teknik uygunluk ve profesyonel deneyim ölçülerine göre” seçilecekse, Paris Komünü’nden çıkan ilkeler ne olacak? Bu anlayış açıktır ki, yönetim işini elit bir kesimin işi haline getirir. O zaman ücretlerin ortalama bir işçi ücreti düzeyini aşmaması ve devlet işlerinin herkes tarafından yapılabilecek ölçüde basitleştirilmesi anlamsızlaşır. Bu durumda atamayı kimin yaptığının önemi kalır mı? Hem sonra bu durumda görevden almak olanaklı mıdır? Eğer profesyonel deneyimi ve teknik uygunluğu olan adaylar yok ise, bu özelliklere sahip olduğu için “atanan” yönetici nasıl görevden alınabilir? Bir de kelimelerin üzerinde duralım; “yönetim personeli”, “ilgili konseylerce atanmalı” gibi bulanık sözler ne işe yarıyor? SSCB’de atamaları ilgili olmayan bir kurumun yaptığını kim söyleyebilir? Bir yukarıdaki alıntıda da, yaşam düzeylerinin savunulması sözü geçiyor. Oysa biz, başkaları için çalışmayı ahlâk edinen, karşılıksız çalışma bilincine sahip insandan söz ediyoruz. Acaba çözülen sosyalizmde hangisi eksikti, insanların yaşam düzeyleri mi geriydi? Bunu kabul eden birisi, modern tüketim toplumu ufkunu aşamamış demektir.
Gelelim sendikalara: “Her ne kadar devrimci Marksistler ilkesel olarak sınıfın tek bir demokratik sendika örgütlenmesini savunurlarsa da sendikal çoğulculuk hakkına karşı çıkmamalıdır.” (age, s. 14).
Birincisi, sendikalardan söz ederken bu bizim “devrimci Marksistler”imiz nedense sendikanın başına bağımsız veya demokratik sözcüklerini koyuyorlar. Onlar karar vermiş, işçilerin aldatılmasına her yerde karşı duracaklar, kötülükler düşmanı “devrimci Marksist”lerimiz, bilmezler mi ki tüm kapitalist ülkelerde burjuva ideologları bağımsız ve demokratik sendikalardan yanadırlar? Peki kimden bağımsız? Politikadan uzak sendikalardan mı söz ediyorlar? Bu işçileri aldatmak değil mi?
İkincisi, IV. Enternasyonal tek bir sendikadan yanadır ama “sendikal çoğulculuk hakkı”na karşı değildir. İnceliğe dikkat. Sendikal çoğulculuğa mı, yoksa sendikal çoğulculuk hakkına mı karşı değiller? Ne zamandan beri “sendikal çoğulculuk” (siz bunu işçi sınıfının ekonomik anlamda parçalanmışlığı olarak okuyabilirsiniz) bir hak oluyor? Anlaşılan odur ki; “devrimci Marksistler” bizi demokrasinin her türlü çoğulculuk olduğuna inandırmaya çalışıyorlar. Bunu yapmaya hakları var, ama bir şartla, devrimci ve Marksist sıfatlarını bir yana bıraksınlar ve bize kendilerini Liberal Enternasyonal olarak tanıtsınlar.
İşte şimdi konunun özüne geliyoruz: Politik çoğulculuk. Yani çok partili sosyalizm meselesi. Liberal Enternasyonal belgelerinde şöyle buyuruluyor: “Tarihsel deney şunu da kanıtlamıştır ki, politik çoğulculuk olmaksızın gerçek işçi demokrasisi olmaz.” (age s. 25). Liberal Enternasyonal üyeleri çok partili bir sosyalizmden yanadırlar. “Üye çoğunluğu işçi olan ama burjuva ideolojisine sahip partiler yasaklanacak mı?4 ‘Burjuva program’ ile ‘reformist ideoloji’ anısındaki ayrım çizgisi nedir? O halde reformist partiler de aynı şekilde yasaklanacak mı? Sosyal demokrasi bastırılacak mı?” (age, s. 23). Bu sorular ne büyük alıklık göstergesidir? Anlaşılan kendilerini, kurulacak bir sosyalizmde muhalif olmaya aday olarak gören bir liberaller grubu konuşuyor. Şu uyarıya da kulak verelim: “Eğer devrimci parti sosyal demokrat ya da ötesi reformist oluşumların bastırılmasına yönelirse, kendi saşarında eğilimlerin özgürlüğünü sürdürmesi ya da hiziplere tolerans tanıması bin kat daha zorlaşacaktır.” (age, s. 24). Demek ki, birincisi, eğer “sosyal demokrat ve öteki reformist” oluşumlara izin verirsek, kendi partimizde de hiziplere tolerans tanımakta bin kat zorlanırmışız. Eh ne diyelim. İkincisi, proletaryanın devleti, yasaklama ve bastırmalara yönelmemelidir.
Liberal Enternasyonal bize iki uyarıda daha bulunuyor. Birincisi parti üyeliği ile ilgili: “Parti üyeliğinde herhangi bir kısıtlandırma, proletaryanın politik iktidarı kullanma özgürlüğünü kısıtlandırır; yani işçi demokrasisini kısıtlandırır ki bu, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarına… aykırı olacaktır.” (age, s. 22). Bu ne demektir? Parti üyeliğinin kısıtlanması proletaryanın politik iktidarı kullanma özgürlüğünü niye kısıtlasın? Acaba 4. Enternasyonal, parti ile politik iktidarı aynı şeyler olarak mı görüyor? Proletarya, sovyet, komün vb. biçimindeki örgütlülüklerle iktidarı kullanır. Parti, proletaryanın yol göstericisi, öncüsüdür. Parti, elbette, adı üstünde herkesi üye almaz. Eğer onun bir program ve tüzüğü var ise, bunları kabul edenler üye olur. Bu bir kısıtlamadır. Eğer bu olmazsa parti de olmaz. Ancak daha da önemlisi 1919 yılında Lenin partiye yeni üye alınmasına karşı çıkıyor. Lenin, böylesi dönemlerde bütün çapulcuların partiye üşüşeceğini söylüyor. Liberal Enternasyonal öylesine liberaldir ki, önce parti üyeliğinden söz ediyor, sonra onun herhangi bir kısıtlamaya tabi tutulmasına karşı çıkıyor. Liberal Enternasyonal gerçekte Lenin’in 1919’daki tavrına karşı çıkıyor. Liberal Enternasyonal belgeleri “Leninist Kitle Partisi” (bakınız, s. 30) sözünü kullanırken de Lenin’e saldırıyor.
İkinci uyarıları ise şöyle: “Eğer devrimci Marksistler, proletarya diktatörlüğü altında işçilerin politik özgürlüklerinin -hükümeti eleştirme özgürlüğü, muhalif partilere ve muhalif basına özgürlük dahil- burjuva demokrasisi altında varolandan daha dar olacağı yolunda en ufak bir izlenim bırakırlarsa, parlamenter yanılsamaları yayanların alt edilmesi için verilen mücadeleler, yenilgiye mahkûm olmasa da ölçüsüz derecede zor olacaktır.” (age, s. 32). Pes doğrusu! “Devrimci Marksist’ler, “proletarya diktatörlüğü5 altında işçilerin politik özgürlüklerinin burjuva demokrasisi altında varolandan” daha dar olmasını tartışıyorlar. Bu ne menem bir özgürlük kavramıdır? Her sınıf iktidarda iken, kendi devletini kurar ve kendi devleti kendi özgürlüklerini içerir. O halde hiç bir sınıf kendi iktidarı koşulunda sahip olduğu özgürlüklere, bir başka sınıfın iktidarı koşullarında sahip olabilir mi? Özgürlük anlayışları da liberaldir.
Şimdi sorunun özüne gelelim. Proleter devlet, burjuva devlet gibi siyasi partiler, onların oluşturduğu bir parlamento üzerine yükselmez. Tersine, proletarya diktatörlüğü sovyet veya komün gibi örgütlenmeler üzerine yükselir. Dolayısıyla sosyalizmde siyasi partilerden oluşan bir parlamento yerine, bu aşağıdan yukarıya örgütlülükle gelen, geri alınabilmeleri olanaklı temsilcilerden oluşan bir “parlamento” vardır. Bu durumda siyasi partiler, eğer çok sayıda olsalar bile, hükümet etmek şansına sahip olmayacaktır. Bu, her şeyden önce çok sayıda partinin varlığı ile “demokrasi” olacağı varsayımını yıkar. Çok sayıda parti, ancak onlardan oluşan bir parlamento, genel oy sistemi ve yasama (parlamento), yürütme (hükümet) farklılığının korunduğu koşullarda anlamlıdır. Bu ise bilinen biçimiyle bugün tümüyle göstermelik hale gelen, arkasındaki devlet çarkını örten bir şal olan burjuva parlamentarizminin kendisidir.
Lenin, “parlamentarizmin ortadan kaldırılması” başlığı altında Devlet ve İhtilal’de Marx’tan iki aktarma yapıyor. Birincisi şöyle: “Komün parlamenter bir örgüt değil, aynı zamanda hem yürütmeci, hem de yasamacı, hareketli bir gövde olmak zorundaydı.” (Aktaran Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 62).
İkinci aktarma ise şöyle: “Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir parlamentoda halkı yönetici sınıfın hangi üyesinin ‘temsil edeceği’ni ve ayaklar altına alacağını kararlaştırmak yerine, komünler halinde örgütlenmiş halka -herhangi bir işverenin kişisel seçimi gibi- bu işletmeler (komünler) için işçiler, muhasebeciler bulmaya yaramalıydı.” (Aktaran Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 62).
Atina’da köleci devlet, köle sahipleri için bir demokrasi idi. Atina demokrasisi doğrudan (temsilcileri aracılığı ile değil) demokrasi idi. Yani bir alanda toplanan yurttaşlar (köle sahipleri ve özgür yurttaşlar) isteklerini herkese, direkt bildirebiliyordu. Ama o genel değildi, sadece köle sahiplerinin oy kullanma hakkı vardı. Burjuva demokrasisi, burjuva diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Atina demokrasisinden farklı olarak, burjuva demokrasisi genel oya dayanır. Ama doğrudan demokrasi yoktur. Siyasi partiler içinden temsilciler seçme yoluyla, genel oy kullanılır. Proletarya demokrasisi (proletarya diktatörlüğü) ise örgütlenmiş kitlelerin genellik ilkesini kapsayan doğrudan yönetimleri, hem yasama hem yürütmeyi birleştiren hareketli bir gövdedir. Bu noktada demokrasinin varlığını (ki burjuvalar için proletarya diktatörlüğünde demokrasi yoktur. Her sınıfın devleti kendisi için demokrasidir. Proletarya diktatörlüğü üretim araçlarına el koymuştur ve bu durumda üretim araçları ile birlikte tüm ayrıcalıklarını kaybetmiş burjuvalar için özgürlükten söz etmek saçmadır) çoğulculukta (çok parti, çok sendika vb.) görmek, burjuva demokrasisi ufkunu aşamamaktır.
“Belirli bir süre için parlamentoda halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek; yalnızca anayasal parlamenter krallıklarda değil, en demokratik cumhuriyetlerde de burjuva parlamentarizminin gerçek özü budur.” (Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 63).
Sosyalist demokrasi adı altında çok partililiği tartışmak, gerçekte bir yandan burjuva demokrasisini övmeye, diğer yandan ise komün ve sovyet vb. biçiminde örgütlenmeyi gözden uzaklaştırmaya yarıyor. Sözü Lenin’e bırakalım: “Burjuva toplumunun iliklerine dek çürümüş, satılık parlamentarizmi yerine, komün, düşünce özgürlüğü ve tartışmanın yutturmaca halinde yozlaşmadığı örgenlikleri koyar. Bu örgenliklerde, düşünce özgürlüğü ve tartışma, yutturmaca halinde yozlaşamaz; çünkü parlamenterler (bu örgütlere seçilenler) kendileri çalışmak, yasaları kendileri uygulamak, bu yasaların etkilerini kendileri denetlemek, bunlar üzerine, seçmenlerine karşı, doğrudan kendileri yanıt vermek zorundadırlar. Temsili örgenlikler kalır; ama özel sistem olarak, yasama ve yürütme arasındaki işbölümü olarak, milletvekilleri için ayrıcalıklı durum olarak parlamentarizm artık yoktur.” (Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 64).
“Sovyetler, emekçi ve sömürülen yığınların, devleti kendi başlarına örgütleme ve onu her araçla yönetme olanağını kolaylaştıran dolaysız örgenliklerdir… Proleter demokrasi, herhangi bir burjuva demokrasisinden bir milyon kez daha demokratiktir; Sovyetler iktidarı, burjuva cumhuriyetlerinin en demokratiğinden bir milyon kez daha demokratiktir.” (Lenin, Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, s. 33).
“Sovyetler proleter diktatoryasının Rus biçimidirler.” (Lenin, age, s. 43). Ama kafasını burjuva demokrasisine gömmüş bir liberal topluluk bunu anlayabilir mi, parlamentarizminden, çok particilikten kopabilir mi?
Tam bu noktada sosyalist demokrasi yanlıları, ama SSCB örneği, diye yakınmaya başlayacaktır. Ama onlar bu deneyi, bu tarihsel mirası ciddi biçimde inceleselerdi, bozulmanın Stalin’in kişiliği veya parti sayısından kaynaklanmadığını görebileceklerdi. Sosyalist demokrasi savunucuları komün ve sovyet vb. biçimindeki örgütlenmeleri yadsımadan çok partiden boşuna söz etmiş olurlar. Ama onların yaptığı da bu örgütlenmelere saldırıdan başka nedir ki? Bu haliyle sosyalist demokrasi, proletarya diktatoryasına saldırmanın biçimlerinden biridir. Köklerinin Kautsky’e kadar uzandığı da kesin. Yine bu noktada, Bernstein’in “bana haksızlık yapıyorsunuz, bu işin babası benim, Kautsky de kim oluyormuş” diyen sesini işitir gibi oluyoruz. Bernstein şöyle yazıyor: “Fakat çağımızda demokratik olarak bir toplum çoğunluğunun, kişisel hakları devamlı zedeleyen yasalar yapmaması gerektiği hemen hemen mutlak olarak kesindir. Çünkü bugünün çoğunluğu yarının azınlığı olabilir ve böylece, azınlığa baskı yapan bir yasa, ileride bugünün çoğunluğu olan kişileri tehdit edebilir.” (E. Bernstein, age, s. 173-174). Bir de şunu dinleyelim: “Demokrasi, ne kadar topluma mal edilir ve kamu bilincine egemen olursa, herkes için o ölçüde en yüksek özgürlük anlamına gelir.” (age, s. 173).
Demek ki Bernstein’a göre demokrasi bir sınıfın diktatörlüğünü anlatmıyor. İki, o, her zaman azınlık haklarının korunmasını istiyor. Sosyalizmde, proletarya diktatörlüğü koşullarında azınlık kimdir? Elbette Bernstein proletarya diktatörlüğünü reddettiği için bu soruyu ona soramayız. Ama bizim Liberal Enternasyonalimize sorabiliriz. Çünkü onlar bize, proletarya diktatörlüğü koşullarında azınlık haklarını korumayı anımsatan bir durumdan söz ediyorlar. Niteliği bir yana atıyorlar. Sosyalist demokrasinin yasalarını tartışıyorlar. Çok partili sosyalizmden söz ediyorlar. Bize, kibarca, biraz da utangaçça, burjuvaların haklarını korumaktan, onlara seçme, seçilme hakkı tanımaktan söz etmiş oluyorlar.
“Demokrasi,” diyor Bernstein, “aynı zamanda hem araç, hem amaçtır. Hem sosyalizm uğruna savaş aracı, hem de sosyalizmin gerçekleşmesi şeklidir.” (Age, 174) Şimdi, sosyalist demokrasi yanlıları, bize Bernstein ile farklarını anlatmalıdırlar. Bernstein proletarya diktatörlüğünü reddediyor ve sosyalizmin gerçekleşme şekli olarak demokrasiden söz ediyor. Sosyalist demokrasiyi bayrak edinen IV. Enternasyonal, sosyalist demokrasinin, zaten burjuva demokrasisinde kullanılabilen haklardan geri haklar vermemesi gerektiğini söylüyor.
“Demokrasi,” diye yazıyor Bernstein, sınışarı kaldırmasa bile, sınıf egemenliğini kaldırır… Demokraside partilerle bunların arkasında bulunan sınışar kudretlerinin sınırlarını öğrenir ve yalnız,… durum ve koşullara göre akla uygun olarak gerçekleştirmeyi umut edebilecekleri şeylere kalkışırlar… (Çünkü demokrasi, bir uzlaşmalar yüksek okuludur).” (Bernstein, age, s. 175). Liberal Enternasyonal belgelerinde partilerin kapatılmasına şiddetle karşı çıkılıyor. Sosyal demokrat partilerin, işçiler içinde örgütlenmiş partilerin varlığını koruması isteniyor. Modern kapitalizmde her parti işçi sınıfının oylarına göz diker. Acaba bu partileri kapatırsak, onlara oy vermiş işçi yığınlarının iradelerini diktatörce tanımazlık etmiş olmaz mıyız? Biz, IV. Enternasyonal’i Kautsky’e bağlarken, bize kızan Bernstein haklıymış.
Tüm bunları yeterli görmeyenler için Bernstein’ın aynı makalesinden iki alıntı daha yapılabilir: “demokrasiyi savaşarak gerçekleştirmek, demokrasinin siyasal ve ekonomik organlarını, geliştirmek, sosyalizmin gelişmesi için kaçınılmaz önkoşuldur.” (age, s. 188). Ama Bernstein’dan sosyalizm sözünü bu kadar duyduğumuza göre, onun sosyalizmden ne anladığına da bakmamız gerekir. “Bu anlamda sosyalizme, örgütlenmeci liberalizm de denilebilir, çünkü sosyalizmin istediği, ısrarla istediği örgütler iyice incelenirse görülür ki, onları dıştan görünüşleri bakımından benzeri feodal kurumlardan her şeyden önce ayıran, liberalizmdir, yani demokratik yasası, herkese açıklığıdır.” (age, s. 181) Bernstein’ı sosyalizmden, Marksizm’den ayıran, dıştan görünüşü bir yana, özü açısından onun liberalizmidir. IV. Enternasyonal’i liberal yapan da, onun “sosyalist demokrasi”nin nicelikleri ile uğraşması, tüm burjuva liberal önlemleri sosyalizme taşımasıdır.
Ekim Devrimi’nden öğrenmek isteyenin gözü komünizm için savaşta olmalıdır. Gönlünde böylesi bir savaş için hiçbir şey taşımayanın, beyin hücreleri bu yolda, öğrenmeye yönelmez. Biz yine de henüz gönlünde bir şeyler taşıyanlar için Lenin’den son bir aktarma yapalım.
“Proleter devrim, yalnız Avrupa’da değil, tüm dünyada gözler önünde olgunlaşıyor, ve onu kamçılayan, hızlandıran ve destekleyen de, proletaryanın Rusya’daki zaferidir. Bütün bunlar sosyalizmin tam zaferi için yeterli midir? Elbette hayır. Bir tek ülke, daha çoğunu yapamaz. Bununla birlikte, Sovyetler iktidarı sayesinde, bu ülke tek başına o denli çok şey yapmıştır ki, dünya emperyalizmi, diyelim Alman ve İngiliz-Fransız emperyalistlerinin bir anlaşması ile, yarın Rus Sovyet iktidarını yıkacak bile olsa, hatta bütün olasılıklar içende en kötüsü olan bu olasılıkta bile, Bolşevik taktik sosyalizm için en büyük yararı sağlamış ve yenilmez dünya devriminin büyümesine yardım etmiş olmaktan gene de geri kalmazdı.” (Lenin, Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, s. 81).
Paris Komünü’nün bıraktığı yerden Ekim Devrimi yükseldi. Ekim Devrimi, 70 yıllık bir deneyimi bize miras bıraktı. Paris Komünü iktidar sorununun altını çizdi. Ekim Devrimi içeride ve dışarıda devrimin sürekli kılınmasının zorunluluğunu öğretti. Ekim Devrimi sosyalizmin, komünist bilince sahip yeni insanla kurulacağını gösterdi. 70 yıllık emsalsiz bir mirasın üzerinde ileri sosyalizm boy atacaktır.

Sonraki Bölüm: Ekim Devrimi Deneyimi Üzerine

Kapitalizmden Komünizme Geçiş – Meta Üretim Ufku Aşılmadıkça Yeni İnsan Yaratılamaz

Önceki Bölüm: Kapitalizmden Komünizme Geçiş: Sosyalizm
Yaşanan sosyalizm deneyiminin, herhalde en başarısız noktası ve aynı anlama gelmek üzere onun sonunu hazırlayan temel nokta, sosyalizmin kendi insanını yaratamamasıdır.
Sosyalizmin kapitalizmden komünizme geçiş süreci olduğu üzerinde durmuştuk. Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, devrim;
a) Eski egemen sınıf olan burjuvazinin elindeki devlet çarkını parçalamalı, onun yerine kendi egemenliğinin aracı olarak proletarya diktatörlüğünü koymalıdır. Proletarya diktatörlüğü, eski egemen sınıfı bastırmak ve yeni toplumu kurmak için kaçınılmazdır. Bu nokta atlandı mı geriye Marksizm-Leninizm adına hiçbir şey kalmaz.
b) Devrim, ekonominin ve toplumun sosyalist tarzda örgütlenmesini gerçekleştirmelidir. Toplumun ekonomik örgütlenişinden söz etmek yeterli değildir. Toplumun ve ekonominin yeniden “örgütlenişi birbirinden ayrılmaz, ama birbirinin aynısı da olmayan bir bütündür. Yaşanan sosyalizm, ekonominin yeniden örgütlenişi ile “öylesine ilgilendi ki”, ekonomi dışında toplumsal yaşamın varolmadığı noktasına bile gelindi. Marksizm’in “maddi temel” kavramı, mekanik bir mantıkla, sadece ekonomik temele indirgendi, pratik sadece ekonomik pratiğe indirgendi, başarı ekonomik başarıya indirgendi. Bu hem tek tek bireyler için, hem de toplum için geçerlidir. Başarılı birisi daha çok ücret alan birisi anlamına geldi. Kapitalizm ile ekonomik yarış sosyalizmin tek başarı kriteri yapıldı. Bunun içeride insana yansıyışı da daha çok ekonomik gelir ve daha çok tüketmektir. Bugün aynı mantıkla sosyalizmin ekonomik başarısızlığı nedeniyle yenildiği söyleniyor. Aslında bu aynı ekonomist bakışın değişik tarih kesitlerinde aldığı görünümden başka bir şey değildir. Ekonominin ve toplumun yeniden kurulması, devrimin içeride sürekliliği kavramıyla yakından ilişkilidir.
c) Üçüncü olarak, devrim yeni insanın yaratılmasını sağlamadan komünizme yürüyüşü garanti altına alamaz. Yeni insanın yaratılması, anlaşılacağı üzere toplumun yeniden kurulması sürecinin, toplumsal devrimin en belirleyici noktasıdır.
Devrimi gerçekleştirecek güç olarak proletarya, öyle bir araç yaratmalıdır ki, devrimin ikinci aşamasının temel sorunlarına da yanıt bulabilsin. Bu araç partidir. Parti, komünizme yürüyüşün yönlendirici gücüdür. Parti, daha ilk kuruluş anından itibaren, kazanmak için kendi içinde yeni insanın embriyonunu oluşturmaya yönelmek zorundadır. Yüzlerce yıllık kapitalizmin yarattığı tahribatlardan sonra insanı yenileştirmek için bir devrim zorunludur. Ancak bu devrimin öncü gücü, devrimin kalıcılığının garantisi yeni insanı, kendi saşarında oluşturabilmek durumundadır. Eskiyi yıkmak yeniyi kurmak için oluşturulan güç:
A) Yeniyi kurmaya yetenekli bir sınıfın (burada işçi sınıfının) elinde işe yarar durumdadır,

B) Araç (burada parti) içinden çıktığı eskiyi aşmış olmalıdır. Ya da yeniyi bağrında embriyon halinde taşıyor olmalıdır. Öyleyse komünist insan sorunu daha bugünden bir devrimciler örgütünün merkezî noktasını oluşturmalıdır. İleri teori, ancak böylesi insanların elinde gelecek toplumun kuruluşunun yol gösterici ışığı olabilir.
Komünist insanın yaratılması sadece öznel bir istek olarak ele alınamaz. Komünist yeni insan bugün kapitalizmin sınırları içinde yaratılamaz. Bu her şeyden önce devrim sorunudur. Bu nedenle de devrim savaşımı dışında insanın yenilenmesi, komünist insan olması mümkün değildir. Sosyalizm tarihine bakıldığında, devrime yürüyüş boyunca yaratılan insan tipinin ileri götürülemediği ortadadır. Tersine devrimi yaşamış kuşak devrimin değerlerini yeni kuşaklara aktaramamıştır. Bu noktada Küba’da yeni kuşakların sosyalizmde direnmesine devrim kuşağının henüz yaşıyor olmasının sonucu olarak bakmamak gerekir. Tersine Ernesto Che, eğer, dünyanın başka yerlerine savaşmaya gitmeseydi, o ruhu aşılamak kolay olabilir miydi? Küba insanı enternasyonalist dayanışmayı ta en başından öğrenmeye başlamıştır. Che, devrim zafere ulaşır ulaşmaz dünyanın diğer halklarına “söylevlerle enternasyonalist dayanışma” yolunu seçmedi. Onun önderliğinde Küba insanı başka bir ülkenin işçi sınıfı için ölmeyi onur saymıştır. Öyleyse yeni kuşaklara komünist bilinci aşılamanın tek yolu devrimi içeride ve dışarıda sürekli kılmaktır. Elbette devrim ihtiyacından söz etmiyoruz. Muzaffer Kızıl Ordu’nun ardından kurulan sosyalizm deneyleri yeterince öğreticidir.
Devrimin içeride sürekli kılınması ne demektir? Bu, her şeyden önce komünizme yürüyüşü temel alan, başından beri, ilk günden başlayarak tüm adımları komünizm hedefini gözönünde tutarak atmayı gerektirir. Komünist insanın yaratılması ile toplumun yeniden inşası arasında sıkı bir ilişki vardır. Toplumun yeniden inşası; bir sınıf olarak burjuvazinin yok edilmesi hedefine yönelmek durumundadır. Bu amacın diğer yandan okunuşu sosyalist temellerde bir ekonominin örgütlenmesi ve komünizme yürüyüşün sağlanmasıdır. Burjuvazinin sınıf olarak yok edilmesi, üretim araçlarının toplum adına devlet tarafından mülk edinilmesini gerektirir. Proletarya iktidarı alır almaz, burjuva devlet çarkını parçalamak ve üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermek durumundadır. Bu hamle yapılmadan, toplumsallaştırma nasılsa bir günde gerçekleşemez demek, en hafifinden kendini kandırmaktır. Üretim araçlarının toplumsallaştırılmasının bir noktası, yapısı gereği dağınık ve küçük çaplı üretimin egemen olduğu alanlarda (berber dükkânı gibi) tekniğin geliştirilmesidir. Bu alanda toplumsallaştırma bir kararname işi değildir. İkinci ve oldukça önemli bir başka nokta da, özel mülkiyetine son verilebilen alanlarda teknolojinin yeniden organizasyonudur.
Sosyalizmde atılan her adımın meta üretim ufkunu aşmayı hedeşemesi gerekir. Meta üretiminin tarihsel ve toplumsal koşulları, özel mülkiyet ve işbölümüdür. Bu iki etken, elbette, insanların tüketmeleri gerekenden daha fazlasını üretebilmelerine olanak tanıyan bir gelişimin sonrasında gündeme gelmiştir. Bu nedenle tarihsel ve toplumsal koşullardan söz ediyoruz.
Sosyalizm, hemen devrimin arkasından özel mülkiyete büyük oranda son vererek meta üretiminin bir dayanağını ve meta üretimini, egemen bir üretim olarak tarihe gömmüştür. Ama bir yandan henüz toplumsallaştırılmaya elverişli olmayan alanlar vardır (berber dükkânı, ayakkabı tamiri, kahvehane vb. gibi), diğer yandan ise üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilen alanlarda hâlâ eski tarzı ile teknolojik örgütlülük vardır. Bu ikinci noktayı anlaşılır kılmak için, teknolojinin taraşı olduğunu hatırlamak gerekir. Amacı artı-değeri arttırmak olan bir üretimde, teknoloji; artı-emek zamanını arttıracak ve emek sürecini işçiyi robotlaştırarak makinenin bir uzantısı haline getirecek tarzda organize edilecektir. Amaç kârdır ve mevcut teknoloji, yani insanların birikmiş emekleri ve deneyimlerinin sonuçları, kâr için organize edilecek, kapitaliste daha fazla kâr sağlayabildiği oranda üretim sürecine girecek ve nihayet fabrika içinde yerleştirme yine maksimum kâr amacına göre organize edilecektir. Sosyalist bir ekonomide, bir fabrikadaki gelişimi ölçmek için, kârlılık dışında bir gösterge bulunamıyor ise meta üretimi aldığı tarihsel yaralara rağmen ruhen yaşıyor ve yaşatılıyor demektir. Bu noktada teknolojinin nasıl örgütlendiğinin neden önemli olduğu kendiliğinden anlaşılmaktadır.
Sosyalist üretimin amacı sınışarı ortadan kaldırmak için komünizme yürüyüşün ekonomik ve teknik altyapısını oluşturmaktır. Burada toplum için üretim esastır. Bu nedenle de teknoloji, insanlar arasındaki eşitsizlikleri yok edecek tarzda kullanılmalı, örgütlenmelidir. Kafa ile kol emeği ayrımına son vermek, kent ile kır ayrımını ortadan kaldırmak, eski tarzı ile işbölümüne son vermek bu teknik örgütlenmenin hedefidir. Robot teknolojisinin bu anlamda kapitalizmde nasıl kullanıldığı ile sosyalizmde nasıl kullanılması gerektiği açıktır. Sosyalizmde robot tekniği, kafa ile kol emeği ayrımını ortadan kaldırmak için kullanılmalıdır. Öyleyse bir ürünü sadece daha kısa sürede üretmek değil, daha az canlı emekle üretmek gözetilmelidir.
Toplumun yeniden inşası aynı zamanda devletin yeniden örgütlenmesini gerektirir. Devlet en başından bir yarı-devlet, sönmeyi hedeşeyen bir devlet olarak örgütlenmelidir (Bu konuyu proletarya diktatörlüğü bölümünde ayrıntılı olarak tartışacağımız için, şimdilik bu genel ifade ile yetiniyoruz).
Toplumun yeniden inşası, komünizmin temellerinin oluşturulması demektir. Sınışarın ortadan kalkması ve bununla birlikte sınışarın varlığının sonucu olan bütün çelişkilerin ortadan kalkması gerekir (elbette yeni çelişkiler, ama sınışarın varlığına dayalı olmayan yeni çelişkiler ortaya çıkacaktır). Bu ise devletin ortadan kalkması demektir. Bu, dünya devriminin zaferine de bağlı bir hedeftir.
Yine bu ise, komünist insanın varlığını gerektirir. Komünizm, komünist insanla kurulacaktır. Öyleyse sosyalizm komünist insanı oluşturmak, yaratmak için de zorunludur.
Komünist insanın yaratılması toplumun yeniden örgütlenmesi ile doğrudan ilişkilidir. Komünist toplumu inşa edebilmek için, toplumun en ücra köşesine kadar örgütlenmesi şarttır. Komünizm, ortakçı bir toplumdur. Bu ortakçılık sadece herkesin gereksinmelerini karşılaması değildir. Buna dayalı olarak insanların toplumsal yaşama direkt katılımları da demektir. Bu ise örgütlülükle mümkündür. Sosyalizm, daha ilk andan başlayarak bu örgütlülüğün gelişimini; işçi sınıfı ve halkın bu örgütlülükler aracılığı ile devletin oluşumu ve siyasal kararların alınışına katılımlarının sağlanmasını gerektirir. Bu nedenle daha iktidara yürürken yığın örgütlülüğü son derece önemlidir. Sovyet Devleti’nin yozlaşmasında, iktidar organları olan sovyetlerin 1920’de dağıtılması ve bir daha tekrar kurulmamasının belirleyici rolü olmuştur. Tersini yapmak gerekir; toplumun en ücra köşelerine kadar örgütlenmesi ve toplumsal işleri organize etmesi gerekir. Sosyalist demokrasi denilince anlaşılması gereken böylesi bir örgütlülüğe dayalı demokrasidir. Yoksa bazılarının anladığı gibi çok partililiği işçi sınıfına demokrasi adı altında yutturmak değildir. Ne ilginçtir ki, tam da burjuvazinin “çok partili demokrasi diye bir şeyin hiç olmadığı”nı itiraf ettiği bir dönemde, sözde sosyalistlerimiz diktatörlük kavramına bayrak açıp çok partililiği “sosyalist demokrasi” olarak öne çıkartıyorlar.
Devrimci bir partide demokrasi ellerin kalkıp inmesinin değil, üyenin niteliğinin ürünüdür. Ülkemizde kongre geleneği olmayan bir sol hareketin mirasçıları olarak, ellerin kalkıp inmesine karşı olmayacağımız kesindir. Ama eksikliği burada görmek gerçeğin sadece bir yanını görmektir. Eller kalkıp indiğinde gerçekten kolektif ruh sağlanabiliyor mu? Sadece komşular alışverişte görsün mantığı ile yapılan kongrelere ne demeli? Öyleyse bir partide parti içi demokrasinin, tartışmanın, eleştirinin, yanlışı düzeltmenin garantisi üyenin niteliğidir. Sorunlarını dile getirmeyen, tembel, çalışmayan, düşünmeyen, kendi eksiklerine karşı amansızca savaşmayan, bireyciliği yaşam biçimi seçmiş, itiraz etmeyen, itirazlarında direnirken yapacağı işi savsaklayan, kendini örgütün ve devrimin önüne koyan kişilik ile her gün kongre yapılsa, her gün parmaklar kalkıp inse bile tek bir doğru karar verilemez. Acaba bugüne kadarki başarısızlıklarda bu kişiliğin payı nedir? Bu soruya samimi yanıt vermek gerekir. Öyleyse devrimci örgütlenmelerin, bundan böyle kişilik üzerine son derece net yüklenmeleri şarttır. Bunun ilk adımı örgüt içinde politik kişiliklerin var edilmesidir.
İşte bu, örgüt için ne kadar geçerli ise sosyalizmin örgütlenişi için de o kadar geçerlidir. Bunu anlamak için sosyalizmin en ücra köşesine kadar toplumu örgütleme işine girişmesi gerektiğini anlamak gerekir. Ancak böylesi bir örgütlü toplumda genele müdahalenin yolları oluşabilir. Ancak böylesi bir toplumda, insanlar kendi gelecekleri ile toplumun geleceği arasındaki ayrılmaz bağı görebilir ve bu yolla toplumsal sorunları kendi sorunları olarak duyumsayabilir. Ancak bu yolla kendi sorunlarını toplumsal sorunların önüne koymaz ve hep kendini düşünen, kendisi için yaşayan insan tipinin aşılması sağlanabilir. Böylesi bir örgütlülük, komünist bilincin verilebileceği canlı, duyarlı bir toplumsal ortam oluşturacaktır.
Güya insanlar, sosyalizmde kapitalizme karşı savaş söz konusu olmadığı için duyarsızlaşmaktadırlar. Bu söz ile kapitalist toplumda devrimci mücadeleye katılmayı bir çocukluk olarak gören anlayış, savaşın olanca şiddetiyle devam ettiğini unutuyor. Bu anlayışa göre insan, bilinçsiz bir yaratık, adeta bir yarı-hayvan olarak görülüyor. Bu iki anlayışın özleri aynıdır. Bunun ötesinde yeni bir toplumu kurma heyecanı neye tercih edilebilir? Heyecanı yok eden bilinç yokluğu, ufuk darlığıdır. Sadece kendisini düşünen, kendisi için yaşayan bir insanı ne heyecanlandırır? Elbette sadece, yeni bir tüketim nesnesi, yeni bir tatil görme yolu, sadece komşusunu geçmek, oğlunun bir sınavda arkadaşlarını geride bırakması, karşı cinsten daha çok kişinin kendisine ilgi duyması vb. Tüm bunlar rekabet yasasının ayrılmaz ürünleridir. Tüm bunlar insanın bilincini yitirmesi ve güdülerinin esiri olmasıdır. Düşünelim bir kere, böyle bir insan gerçekten insan olan birine aşık olunca, bir şok yaşayınca, yaşadığı ortamın insansızlığını fark edebilir hale geliyor, bilinçle ve ümitle birlikte, tüm topluma duyarlı hale gelebilmesinin yolları açılıyor.
Aynı şekilde, sosyalizmi çözen şey merkezî planlama değildir. Yanlış olan merkezî planlama değildir ki, doğrusu serbest piyasa olsun. Rekabet, açlık dünyasına özgüdür. Rekabet, insanı insan yapmaktan çıkartıp, onu ürettiklerinin esiri yapar. Sosyalizmde merkezî planlama 1970’lerin ortalarından sonra giderek genel olmaktan çıkartıldı. Merkezî planlamanın kapsamı daraltıldı. Kruşçev ile birlikte dayanıklı tüketim mallarına yönelindi. Oysa her mahallede bir çamaşırhane, bir yemekhane kurulması denenseydi, mevcut teknoloji ile çok ekonomik ve en az insan gücü kullanılarak dayanıklı tüketim malları ihtiyacı ortadan kaldırılabilirdi. Ama bu durumda, elbette kişi başına düşen çamaşır makinesi ve fırın açısından batıdan geri kalınmış olurdu. Bu gerilik midir? Batı ile ekonomik yarış Sovyet insanının tüketim toplumu insanı haline getirilmesine neden olmuştur. Bu yarış, insanın sosyalist yaratıcılığını da yok eder. Geriye heyecan kalabilir mi? Yaratıcılık olmadan heyecan olabilir mi?
Sosyalist insan kişisel refah araçları sağlandıktan sonra sosyalizmin yararını kavrayacak bir insan mıdır? En iyi niyetle Sovyet Sosyalizmi insanların bilincini oluşturmak için maddi zenginliği temel almıştır. Bunun anlamı, Sovyet Sosyalizmi’nin kendi insanının sosyalizmi desteklediğine güvenmediğidir. Sovyet Sosyalizmi’ni korkak yapan da budur. Kişilerin bilinçleri, maddi zenginlikler sunularak yükseltilemiyor. Tersine bilinçle maddi zenginlikler yaratılıyor.
Sovyet insanının ihtiyaçları toplum tarafından karşılandıkça, harcayamayacağı bir para oluşuyor. Oysa ihtiyaçların giderek daha fazla bir bölümü toplum tarafından, ücretsiz karşılandıkça, kişilerin parasal gelirlerinin azalması ve bu yolla paranın geçerlilik alanının daraltılması gerekir. Bu elde biriken ve ne için harcanacağı belli olmayan “fazla para” ile refah için tüketim maddesinin ölçü olarak alınması birleşince, Sovyet insanı içeride harcaması mümkün olmayan bu para ile dışarıda fiyatının çok üstünde ödeme yaparak tüketim nesnesi (mesela naylon çorap) almaya başladı. Sovyetler’de 1960 sonrası karaborsanın maddi temeli, temel ihtiyaç maddelerinin yokluğu değil, bu fazla para ile tüketimi refah ölçüsü sayan “bilinç”tir.
Merkezî planlama, halkın aktif katılımı ile organize edilmelidir. Sınıfsız topluma hazırlık ve komünist bilincin verilmesi açısından burası son derece önemlidir. Merkezî planlamaya “uzmanların işi” olarak bakmanın, “devlet işlerinin sıradan bir vatandaşın yapacağı kadar basitleştirilmesi” ilkesi ile ters olduğu açıktır. Bu anlayış görevden almanın önüne maddi engeller koyar ve bürokrasiyi besler. Devletin en başından bir yarı-devlet, sönmeyi amaçlayan bir devlet olarak adım atması gerektiği bilincine ters düşer. Gerçekten de her birimin örgütlülük temelinde böylesi bir planlamaya katılması ve bu yolla planlamayı öğrenmesi, toplumun sorunlarını kavraması, karar mekanizmasına katılması olanaklıdır. Bu, elbette örgütlülük ile mümkündür.
Sosyalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetine son vererek meta üretimini parçalar. Elbette onun yok edilmesi, bazı sektörlerde teknik gelişim ile olanaklıdır. Ama bu toplumsallaştırma ile artık meta üretimi parçalanır. Üretim araçları ve onlarla birlikte işgücü meta olmaktan çıkar. Peki, insanlar bu toplumsallaştırılmış sektörlerde, işletmelerde üretilen ürünler için para ödediklerine göre bu ürünler meta değil midir? Hayır değildir. Para burada, üretilen ürünlerin bireyler arasında dağıtım görevini görecek, ihtiyaç karşılıksız karşılanmaya başlayınca, emekçinin, insanın ihtiyaç duyacağı para miktarı da azalacaktır. Meta üretimi sadece, henüz toplumsallaştırılamamış alanlarda söz konusudur. Bu alanlarda da iş garantisi vb. yollarla işgücünün sömürülmesinin sınırlarına müdahale edilir. Bazı sektörlerde ise işçi çalıştırmayan, sadece kendi hesabına çalışan küçük kapitalist işletmeler kalabilir. Bu işletmeler ya karşıladıkları ihtiyaç başka yollarla giderilerek ya da teknik gelişim ile büyük çaplı üretime dönüştürülerek ortadan kaldırılacaktır. Demek ki, meta üretimi bu alanlarda sürebilir. Doğal olarak bu ürün veya hizmetler para ile karşılanır. Bu anlamda meta olmayan bu ürünlerin satın alınmasında, tıpkı meta alımında olduğu gibi eşdeğerlerin değişimi yasası işler. Öyleyse bu ürünler henüz ihtiyaç kadar üretilememektedir. İşte bu ürünlerin dağıtımında paranın kullanılması bu nedenle söz konusudur. Bir dönem sağlık hizmetleri paralı olabilir. Ne zaman ki toplumsal artık bu hizmetin tümden karşılanmasına yeter, önceliklere göre bu hizmet parasız sunulacaktır. Aynı şey eğitim için geçerli olacak, ulaşım için geçerli olacak, konut için geçerli olacak, çamaşır sorunu için, yemek sorunu için vb. geçerli olacaktır. Demek ki, bir; paranın varlığı meta üretiminin hâlâ varolduğunu gösterirken, satın alınan her ürünün meta olduğunu göstermez. İki; sosyalizmde para, toplu ihtiyaçlardan başlayarak geçersiz kılınmaya başlayacaktır. Toplumsal ihtiyaçlarda öncelik sorunu, komünizme gidişin yolunun açılmasıyla birlikte ele alınmalıdır. Acil ihtiyaçlara rağmen komünizme gidişi örgütleyecek adımlar unutulmamalıdır. İnsanlar, başkaları için, tüm dünya için, tüm insanlık için, gelecek için bugünlerini feda etmeyi ancak böylesi bir noktada bilinçle, gönüllüce seçebilirler. İhtiyaçlarının esiri olmuş, tüketime endekslenmiş bir insanın özgürlüğünden sözetmek gülünçtür. Bilinç bu çelişik durumda gereklidir. İnsanın çay içecek bardağı olmayabilir, ama çay içecek bardak özgürlüğe tercih edilirse, insan da olmaz, çay içmek de gerekli olmaktan çıkar.

Sonraki Bölüm: Proletarya Diktatörlüğü Üzerine

Kapitalizmden Komünizme Geçiş- Kapitalizmden Komünizme Geçiş: Sosyalizm

Önceki Bölüm: Kapitalizmden Komünizme Geçiş Üzerine

Şimdi bizler, yukarıdaki bakış çerçevesinde, komünizmden sosyalizme bakmalıyız. Sosyalizm bir geçiş toplumudur. Sosyalizm, henüz, kapitalizmden yeni çıkışı ifade eder ve burada kapitalizmin bazı uzantıları devam eder. Sosyalizm komünizme doğru yürüyüşün adıdır.
Sosyalizm kendi başına ayrı bir sosyo-ekonomik biçimlenme değildir. O, komünizmin bir alt aşamasıdır. Bir alt aşaması olması, evrim yolu ile komünizme dönüşümünü anlatır. Yani kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, iktidarın sınıfsal el değiştirmesiyle sonuçlanan sadece bir devrim vardır. Bu devrim sosyalist devrimdir. Sosyalist devrim ve bunun sonucu işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi, komünizme yürüyüşün başlangıcıdır. Bu süreç işçi sınıfını eski devlet çarkını parçalamakla yüzyüze getirir. Çünkü; 1) işçi sınıfı bu çarkı burjuvaziyi bastırma aracı olarak kullanamaz. 2) O eski çarkı kullanmak, komünizme yürüyüşü unutup, iktidarı korumaya geri dönmektir. Yani hem acil, hem de uzun erimli görevler açısından mevcut devlet çarkı parçalanacaktır. Bu başarıldığı oranda sınıf olarak burjuvazinin direncini kırmak, onu mülksüzleştirmek başarılacaktır. Bu noktada devrim siyasal, ekonomik ve kültürel planda sürekli kılınmalıdır. Ve tüm bunlar, en başından, komünizm hedefine doğru örgütlenmelidir. Bu nedenle, dünya devrimi, insan sorunu ve devletin en başından sönmesine olanak tanıyacak tarzda örgütlenmesi gerekir.
Demek ki, tüm bu sürecin bir hedefi var ise, atılan her adım bu hedefe yönelecek ise (bu hedefin komünizm olduğu bilinmektedir) yürüyüşün niteliği bu ölçüde sosyalist olacaktır. Yine, tüm bu adımlar, en başından hedefe doğru atılacak ise, komünist toplumun kuruluşunda, en özgün, en yaratıcı dönemin hemen siyasal devrimin ardından başlayan kuruculuk yılları olduğu kesindir. Bu dönemde atılacak, atılmak durumunda kalınacak her adım teori düzeyine çıkartılmamalıdır. Bununla kastettiğimiz şey, her adımın teori haline dönüştürülmesi meselesidir. Komünist insanın yaratılması, devletin örgütlenmesi ve sosyalist temeller üzerinde ekonomik işleyişin sağlanabilmesinin teorik yönleri yoktur demek istemiyoruz. Ancak, SSCB deneyimi gösterdi ki, SSCB’nin her adımına uygun teori geliştirilmiştir. Enternasyonalizm, dış politika ile karıştırıldı. Pratik tavizler -ki bunlar her zaman olabilecektir- teorileştirildi. Bu yolla elbette ki teori geliştirilmedi. Tersine teori güdükleştirildi, ezberlenecek formüllere dönüştürüldü.
Tüm bu noktalar, nasıl bir sosyalizm sorusunun altını koyulaştırmakta, bu soruya verilecek yanıtın önemini arttırmaktadır. Bizler, sorunsuz bir toplum nasıl kurarız mantığı ile tartışmıyoruz. Sorunsuz toplum, ölüler toplumudur. Hiçbir ölü sorun çıkartmaz. Yaşayan her organizma çelişkilerle, sorunlarla birlikte yaşar. Ama yeter ki hep aynı çelişki, aynı sorun ile uğraşılmasın, ilerlensin, yol alınmış olunsun. Bunlar sosyalizm için olduğu kadar, komünist toplumun tüm dönemi için de geçerlidir.
Sorun, günlük dilde olumsuzluk anlatır tarzda kullanılmaktadır. Hatta aynı şey günlük örgütlü pratik içinde söylenebilir. Oysa, açıktır ki, doğal olan sorunların çıkması, sorunların varlığıdır. Sorunların varlığına üzülmek, yaşama üzülmek, yaşamdan korkmak, yaşamı zevksizleştirmektir. Eğer üzülecek bir şey var ise, o da sorunların bilincinde olunmaması olabilir. Çünkü sorun, adı üstünde çözümü olan şeyi ifade eder. Çözümü olmayan sorun yoktur. Öyleyse sorunların yığılması, aynı sorunun sürekli tekrarlanması, onu görecek bilinç, onun üzerine yürüyecek kararlılık ve inat eksikliğine işaret eder. Bu durumda öncelik değişir, önce bilinç ve kararlılık sorununun çözülmesi gerekir.
Öyleyse biz komünistler, komünist toplumun hangi evresinden söz edersek edelim, sorunsuz bir toplumu anlatmak için nasıl bir toplum sorusunu sormayız. Bu birinci noktadır.
ikinci noktaya gelince. Sosyalizmin çözülüşünün ardından, herkes kurulacak bir sosyalizmin yaşama şansının ne olacağını soruyor. Eğer sosyalizmi kurarsak, nasıl olur da yanlış işler yapmayız? Aslında bu sorulara verilecek yanıtlar çok önemlidir. Günlük tartışmalarda, her işçinin kafasını kemiren bu sorular reformizm tarafından sürekli diri tutulmak istenmektedir. Bizim tavrımız, bu soruların üzerini örtmek değil, tersine üstlerine gitmektir. Sol hareketin mevcuttaki dağınıklığının nedeni ile bu soruların yanıtını vermeye yönelmemesi, cesaret kırıcı, ümitsizliği arttırıcı etkiler yaratmaktadır.
Önce şunu belirtmek gerekir, bizim kuracağımız sosyalizmin, Sovyet Sosyalizmi deneylerini aşma şansı yüksektir. Çünkü, her şeyden önce önümüzde 70 yıllık Ekim Devrimi deneyimi vardır. Ama buna rağmen, doğru bir yürüyüşe rağmen, sosyalizm yeniden yenilebilir. Bu bir olasılıktır. Bu, her şeyden önce dünya üzerinde süren sınıf savaşımına, uluslararası güçler dengesine de bağlıdır. Dünya devrimi hedefi, bu nedenle asla hedeften çıkartılamaz. Ama bunca deneyden sonra, kuracağımız sosyalizmin yenilgisi, bizim cesetlerimiz çiğnenmeden başarılamayacaktır, bu kesindir. Hiç kimse, sosyalizmin kazanılmış zaferlerini, mevzilerini terk etmeyi bize devrimcilik olarak sunamaz. Hiç kimse, ekonomik zorlukları, uluslararası güç dengelerini neden olarak gösterip, bayrağı teslim edemez. Bayrağı bırakmanın, teslim olmanın, ihanetin mazur görülebilir, haklı nedeni yoktur, tarih boyunca olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır.
Öyleyse, dünya devrimi dalgasını bekleyip, o zamana kadar kendi ülkelerinde güzellik uykusuna yatanların da haklı nedeni yoktur. “Devrim kapıyı çaldığında” sıkacak barutu olmayanın, kurşunun öneminden söz etmesi sadece komikliktir. Kaldı ki, “Devrim kapıyı çalacaksa”, bu, bizim hiçbir şey yapmadan beklememiz sonucu olmayacaktır. Tersine, içinde bizim eylemimizin de olduğu bir nesnelliktir söz konusu olan.
Bir ülkedeki devrim, her şeyden önce, o ülkedeki devrimcilere dayanır. Uluslararası koşulların uygunluğu, ardından gelir. Bununla, devrim savaşımını ulusal bir savaşım olarak ele aldığımız sonucu çıkmamalıdır. Tersine, dünya devrimci hareketinin gelişiminin, her ülkedeki devrimci gelişmelerle ilişkisini kurmuş oluyoruz. Burada, devrimci insan, kendi koşullarında savaş yürütmeden, sadece gözlerini dünyaya dikmekle yetinemez. Elbette yalnız bu, insana, kapitalizmin ulusal sınırlarını aşan bir tanıma işi yürüten insana, bir haz verebilir. Ama, devrim, devrim için dövüşmeyi gerektirir. Bu nedenle de yenilgi dünya konjonktürünün ötesinde, bir ülkedeki devrimcilerin kararlılıklarıyla ilgilidir. Vietnam halkı, her Amerikan ailesine bir ölü geri göndermeseydi zaferi kazanabilir miydi? Oysa uluslararası koşullar bugüne göre çok daha mı iyi görünmekteydi?
fiimdi, bizler, bize sosyalizmin yaşayıp yaşayamayacağını soranlara şu soruyu yöneltiyoruz: Amacınız bizimle birlikte, sosyalizmin yaşaması için mücadele etmek midir? Eğer yanıtınız evet ise bilinmelidir ki, tereddüt edecek hiçbir nokta yoktur. “Burada bütün kuşkular kovulsun.” Devrimi nasıl yaparsak, öyle yaşatırız. Onu dünya devriminin zaferi için, ancak onun için feda ederiz. Ama eğer bizimle sosyalizm için mücadele etmeye niyetli olmayanlar bu soruyu soruyorlarsa, onlara inançsızlıklarınıza başka dayanaklar arayın diyeceğiz. Ne ilginçtir ki, bugün burjuva ideologlarının tümü, bize kurulabilecek olan sosyalizmin de çökmek zorunda kalacağını söylüyorlar. ilgileri gözlerimizi yaşartıyor. Ama herkes önce kendisine baksın.
Nasıl bir sosyalizm sorusu, sosyalizm için kavgaya atılanların gündeminde ciddi ve yol açıcı bir sorudur, yoksa kaçkınların gündeminde değil.
Yukarıda gördük ki, işçi sınıfının devrimde atacağı ilk adım, proletaryayı, egemen sınıf durumuna getirmek, demokrasi savaşımını kazanmaktır.
“Proletarya, siyasal egemenliğini, tüm sermayeyi burjuvaziden derece derece koparıp almak, bütün üretim araçlarını devletin, yeni egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezîleştirmek için ve üretici güçlerin tamamını olabildiğince çabuk arttırmak için kullanacaktır.” (Marx-Engels, Komünist Parti Manifestosu, Seçme Yapıtlar I, s. 153).
Marx ve Engels, bundan yaklaşık 150 yıl önce, proletaryanın ilk işinin egemen sınıf durumuna gelmek, yani iktidarı alarak devleti ele geçirmek olduğunu yazıyordu. Paris Komünü sonrasında, iktidarı ele geçiren proletaryanın eski devlet mekanizmasını kullanmakla komünizme yürüyemeyeceğini, iktidardan alaşağı ettiği burjuvaziyi bastıramayacağını görmüşlerdir. Bu nedenle de, eski devlet mekanizmasını parçalamanın zorunluluğu üzerinde durdular. Proletarya eski devlet mekanizmasını yok etmeden, kendi iktidarını kuramaz, koruyamaz.
Egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın hemen üretim araçlarını devletin elinde merkezîleştirmeye koyulması gerekir. Proletarya siyasal egemenliğini bu amaç için kullanacaktır.
Lenin, Marx ve Engels’in Manifesto’da anlattıklarını şöyle ifade ediyor: “Genel olarak kapitalizmi altetmek için, önce sömürücüleri yenmek ve sömürülenlerin iktidarını kurmak, yani devrimci güçlerin yardımıyla sömürücüleri devirmek gerekir; sonra, yeni ekonomik ilişkileri kurmak, bunun örneğin nasıl becerilmesi gerektiğini göstermek olan yapıcı görev gelir. Sosyalist devrimin bu iki görünümü birbirine çözülmemecesine bağlıdır ve devrimimizi, yıkıcı görevin yeterli olduğu bütün önceki devrimlerden ayırır.”
Birinci görev, yani burjuvazinin devrilip, iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi dar anlamda devrim, siyasal devrimdir. Bu devrim, komünizme yürüyüşün büyük bir ilk adımıdır. ikinci görev ise; eski toplumu aşmak, ekonomiyi, toplumsal yaşamın her alanını buna göre örgütlemek ve insanı yenileştirerek komünist insana yanaştırmaktır. Bu, toplumsal devrim, geniş anlamda devrimdir.
Proleter devrimler hariç, hiçbir devrimde siyasal devrim ve toplumsal devrim ayrımı bu denli önemli değildir. Sosyalist devrimden söz ederken, onun görkemliliğini anlatırken, komünizme doğru büyük yürüyüşün ilk adımının olmasından söz etmiştik. Komünizm insanlık tarihinin başlangıcı olacaksa, sosyalizm de insan öncesi tarihin son bulacağı yer olacaktır. Böylesi bir toplum için yola çıkmanın yüceliği, devrimin görkemliliğine yansımaktadır.
“Üstünlüğü ele geçirmiş bulunan bütün sınışar, toplumu büyük ölçüde kendi mülk edinme koşullarına boyun eğdirerek, zaten edinmiş oldukları konumlarını geliştirmeye bakmışlardır. Proleterler ise, daha önceki kendi mülk edinme biçimlerini ve böylelikle, daha önceki bütün öteki mülk edinme biçimlerini de ortadan kaldırmadıkça, toplumsal üretici güçleri ele geçiremezler. Kendilerine ait korunacak ya da pekiştirilecek hiçbir şeyleri yoktur; görevleri, özel mülkiyetin o güne kadarki bütün güvencelerini ve korunaklarını yok etmekir.” (Marx-Engels, Komünist Parti Manifestosu, Seçme Yapıtlar Cilt I, s. 143-144).
Diğer toplumların birinden diğerine her geçiş öncesinde, gelecek toplumun üretim ilişkileri, önceki toplumun bağrında yer almıştır. Bu nedenle kuruculuk çok büyük bir öneme sahip değildir. Ama sosyalizm, kapitalizmin içinde üretim ilişkileri düzeyinde gelişmez. Kapitalizm ancak, sosyalizmin maddî önkoşullarını (güçlü bir işçi sınıfı, büyük çaplı üretim, sermayenin merkezîleşmesi ve yoğunlaşması sonucu özel mülkiyetin kaldırılmasının teknik koşullarının oluşması vb.) oluşturur. Bu nedenle, komünizme geçişte bir anlamda zorlu iş, kuruculuk işiyle, devrimden sonra başlıyor. Bu zorlu dönem, aynı zamanda en özgün dönemdir de. Ama kuruculuk işinin nasıl gideceği, her şeyden önce devrimin gerçekleştirilişinin görkemi ve dünyaya yayılması ile bağlantılıdır.
Biz, şimdilik, bu aşamanın1 devlet biçimi, proletarya diktatörlüğü üzerinde durmadan sosyalizm üzerine tartışmaya devam etmeliyiz. Proletarya diktatörlüğü üzerinde ayrıca durulacaktır.
Sosyalizm büyük bir kuruculuk dönemidir. Büyüklüğü, süresinin uzunluğu/kısalığıyla ilgili değildir. Tersine, bu yücelik komünist toplum hedefinden geliyor. Sosyalizm kapitalizmden çıkılıp, kapitalizm nezdinde tüm sınışı toplumların aşılmasını ifade ediyor. SSCB’nin çözülüşü, bugün, dünya devrimci hareketinin gündemine, sosyalizmin pek çok sorununu tersyüz ederek, sosyalizm içi bir tartışma olmaktan çıkartarak, yerleştirmiştir. Bu nedenle bu sorunlara da kısaca bakmak şarttır. Örnek olsun, 1920’lerde, 1970’lerde kimse “sosyalizmin piyasa ekonomisi modeline” itibar etmezdi. fiimdilerde, pek çok dönek, sosyalizm adı ile piyasa mekanizmasının “yüceliğini” sosyalizmle kaynaştırma sevdasındadır.
Elbette tüm burada tartışacaklarımız, komünizm bayrağını teslim etmeyenler için anlamlıdır. Castro şöyle yazıyor: “Bunun da ötesinde, devrim ilerleyebilecek ya da gerileyebilecek, hatta tıkanabilecek bir süreçtir. Fakat hepsinin ötesinde komünistler cesur ve devrimci olmalıdır. Komünistler, koşullar ne denli olumsuz olursa olsun, tüm koşullar altında mücadele etme görevi ile yükümlüdürler. Paris Komüncüleri görüşlerinin savunması için mücadele ettiler ve öldüler. Devrimin ve sosyalizmin bayrağı savaşmadan teslim edilemez. Sadece korkaklar ve umutlarını yitirenler teslim olurlar. Komünistler ve öteki devrimciler asla.” (F. Castro, Sosyalizmi Kuracağız, Belge Yayınları, s. 168).
Tekrar olması pahasına, bizler sosyalizmi, komünizmden görmenin doğru olduğunu, bunun bugün çok daha olanaklı olduğunu düşünüyoruz. Ekim Devrimi deneyiminin en kısa özeti budur.
Devlete, proletarya diktatörlüğüne ilişkin tartışmayı daha sonraya bırakarak tartışmamızı sorular sorarak yürütelim.
1- Sosyalizmde üretim araçları üzerindeki mülkiyet özel kalabilir mi? Yani üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti olmadan, işçi sınıfının komünizme doğru yürüyüşü olanaklı mıdır?
Bu soru son derece önemlidir. Yanıtı biliniyor. Ama, üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyetin anlamının ne olduğu yeterince kavranmış mıdır?
Engels, Komünizmin ilkeleri’nde şunları yazıyor: “Soru 14: Bu nasıl bir yeni toplum düzeni olmalıdır? Yanıt: Her şeyden önce, sanayinin işletmesini ve genel olarak üretimin bütün dallarını, birbirleriyle rekabet eden ayrı ayrı bireylerin ellerinden almak ve bunun yerine, bütün bu üretim dallarının bir tüm olarak toplum tarafından, yani toplumsal bir plan uyarınca ve toplumun bütün üyelerinin katılımlarıyla, toplum yararına işletilmesini sağlamak zorunda olacaktır. Demek ki, rekabeti kaldıracak ve onun yerine birlikteliği koyacaktır. Sanayinin bireyler tarafından işletilmesi zorunlu olarak özel mülkiyet sonucunu verdiğine göre ve rekabet sanayinin tek tek özel sahipleri tarafından işletilme biçiminden başka bir şey olmadığına göre, özel mülkiyet, sanayinin bireysel olarak işletilmesinden ve rekabetten ayrılamaz, şu halde özel mülkiyet de kaldırılmak zorunda olacaktır ve onun yerine bütün üretim araçlarının ortaklaşa kullanımı ve bütün ürünlerin ortak rıza ile dağıtımı ya da mülkiyetin ortaklaşalığı denilen şey olacaktır.” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar I, s. 106-107).
Proletaryanın devrimde atacağı ilk adımın iktidarı almak olduğunu görmüştük. işçi sınıfının egemen sınıf durumuna gelmesi, sınışarın ortadan kalkması mücadelesinin ilk adımıdır. “Proletarya, politik iktidarı ele geçirir ve üretim araçlarını devlet mülkiyeti haline getirir.” (Engels Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Seçme Yapıtlar Cilt III, s. 175). Üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermenin bir anda mümkün olamayacağı doğrudur. Doğrudur, çünkü bu bir yönü ile üretim araçlarının gelişkinliğine bağlıdır. Kapitalizm koşullarında büyük çaplı üretimin egemen olduğu sanayi dallarında kolektif mülkiyet daha çabuk örgütlenecektir. Ancak, küçük çaplı üretimin varolduğu alanlarda, bu zaman alacaktır. Yine de modern kapitalizmin gelişmişlik düzeyi, en geri ekonomide bile, iktidarı alır almaz toplam üretimin dörtte üçünü gerçekleştiren alanların toplumsal mülkiyete geçirilmesini olanaklı kılar.
Günümüz dünyasında, mevcut teknolojik düzeyde, herkesin ihtiyacını karşılayabilecek üretimin, daha fazla da çalışmaksızın gerçekleşmesi olanaklıdır. Bu da, dünyanın teknik altyapı açısından komünizme hiç bu kadar yaklaşmadığı anlamına gelir. Oysa, ülkemizde bazı sosyalistler nelerle uğraşıyor. işte bir örnek. TKP-işçinin Sesi grubunun, yeni adı ile TKP’nin Genel Sekreteri olma ününü kimseye kaptırmak istemeyen Yörükoğlu EP’de üç hafta devam eden ilginç söyleşisinde şunları söylüyor: “Türkiye sosyalizme hazır bir ülke değil.” Peki öyleyse Yörükoğlu’nun sosyalizm mücadelesinin anlamı nedir? Buna yanıt veriyor: “Sosyalizme hazır olmadığın bir zamanda iktidarı alma şansına sahipsen alacaksın. Ama devrimci hayallere kapılmadan, gerçekçi bir ekonomik çizgiyi götürmek zorundasın.” Okuyucuya hatırlatmak durumundayız, Yörükoğlu, Türkiye’nin emperyalistleştiğini 1980’den beri savunmaktadır. Ama ona göre gene de Türkiye sosyalizme hazır değil. Ülkemizdeki toplam üretimin yansından fazlasını 500 büyük firma üretiyor. iki holding devlet bütçesini aşan gelirler elde ediyor. Yörükoğlu’na göre sosyalizme hazır değiliz. Yörükoğlu, Kautsky’nin henüz bir Marksist iken 1900’lerin hemen başlarında ilan ettiği “mevsimsiz devrim” korkusu anlamsızdır görüşü hakkında düşünmelidir. O bize, devrimci hayallere kapılmanın tehlikesinden söz ediyor. “Gerçekçi ekonomik çizgi” öneriyor. Biz haksızlık etmemek için, önce biraz daha dinleyelim. “… Türkiye’nin ihtiyacından konuşursak, işçi sınıfının, emekçilerin iktidara gelmesinden sonra, ne yapıp yapıp Koç’ların, Eczacıbaşı’ların, Sabancı’ların paraları, bilgileri ve deneyimli kadrolarıyla isviçre’ye kaçmamalarının sağlanması gerekiyor. Bunlar Türkiye’de çalışmalı, Türkiye’de yaşamalı ve kendileriyle bir uyum kurulabilmeli. Kimisinin fabrikasını satın alırsın, başında genel müdür olarak kalır. Kimisi, ben satmam diyorsa, kendi fabrikasını yönetir, ama artan bir miras gelir vergisi ile birkaç kuşak içinde iyice o servetin ufalması yolunda ilerlenir. Ama birkaç kuşak garanti edebilirsin.” insan bunları duyunca, Yörükoğlu’nun EP sayfalarından devletle pazarlık yaptığı hissine kapılıveriyor. Söyleşinin ilginçliği sadece buradan gelmiyor.2
Yeni TKP olan, işçinin Sesi’nin programında sosyalizmle ilgili şunları okuyoruz: “Buna bağlı olarak, tekeller dışında özel işletmeler, uzun bir sürede ve adım adım devletleştirilecek, kolektişeştirme hareketi özellikle yavaş ve gönüllü yürütülecektir.” (Kaynak, Sayı: 2, s. 40). Bu programdaki gönüllülüğün ne demek olduğunu EP sayfalarında Yörükoğlu iyice açıklıyor. Demek ki, önce devrimi yapacaksınız, sonra devrimci hayallere kapılmayıp gerçekçi bir ekonomik yol izleyeceksiniz. Sabancılar, Koçlar, Eczacıbaşılar’a (diğerleri de alınmasın, elbette onlar da dahil) gidip fabrikanı bize satar mısın diye soracaksın. Müthiş kamulaştırma eylemi! Bizce, bu soruyu şimdi de onlara sorabilirsiniz. Bu soruyu sormanız ayıp değil. Yörükoğlu bize diyor ki, devlet, yani proletarya diktatörlüğü olan devlet, Sabancılara para ödesin. Niye? Kimin mülkü için? Bununla da yetinmiyor Yörükoğlu, eğer burjuvalar bu fabrikalarını satarsa bile, onları müdür yapacağız. Ortalama bir işçi ücreti ödeyerek değil elbette. Yok eğer derlerse ki, hayır fabrikamı satmıyorum (demokrasi var ya, böyle diyebilirler), o zaman peki diyeceğiz, sen o zaman kendi fabrikanı yönet (genel müdür olmaktan farkı nedir, belli değil), biz de senin birkaç kuşak geçimini garanti edeceğiz.
Gerçekten Yörükoğlu devrimci hayallere kapılmıyor. işçilere, kendi yoldaşlarına burjuva hayaller vaadediyor. Buna da devrimcilik diyor.
Sınışarın ortadan kaldırılması için, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması şarttır. Ama bu özel mülkiyetin kalkışı ile sınışarın yok oluşu arasında bir süre geçecektir. Özel mülkiyete son verilmesi, varlığını başka bir sınıfın veya sınışarın sömürüsü üzerine kuran tüm sömürücü sınışarın, sınıf olarak ortadan kalkmasını sağlayacaktır. Bu sömürücü sınışar, iktidardan alaşağı edildikten sonra da direneceklerdir. Bu nedenle sınıf olarak burjuvazinin yok edilmesi proletarya diktatörlüğünün en başta gelen görevidir. Bu bir yanda bastırma (zor) ile, diğer yandan ekonominin sosyalist temeller üzerinde kurulması ile gerçekleşir. Öyleyse, devrim yolu ile iktidarı almış olan, kendini egemen sınıf olarak örgütlemiş olan proletaryanın ilk işi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vermektir. Bunun bir günlük iş olmaması ayrıdır, reddedilmesi ayrıdır. Öyleyse daha ilk günden, ilk saniyeden itibaren buna yönelinmelidir.
Bununla birlikte, miras hakkı da kaldırılmak durumundadır. Elbette insanlar, başka insanları ekonomik egemenlikleri altına almaya yaramayan mülkiyetlere sahip olabilirler. Komünizmin ayırıcı özelliği, diye yazar Manifesto’da, genel olarak mülkiyetin kaldırılması değil, burjuva mülkiyetin kaldırılmasıdır. Ama burjuva özel mülkiyet, ürünlerin üretilmesinin ve mülk edinilmesinin sınıf karşıtlığına, çoğunluğun azınlık tarafından sömürülmesine dayanan sistemin nihai ve en tam ifadesidir.
“Bu anlamda komünistlerin teorisi tek bir tümcede özetlenebilir: Özel mülkiyetin kaldırılması.” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar I, s. 146).
Demek oluyor ki, özel mülkiyete en başından saldırmayan bir devrim, bir proleter devrim, olanaklı değildir. Komünizm, tüm sınıf ayrımlarının ortadan kalktığı bir toplumdur. Buna ulaşmak için sosyalizm özel mülkiyetle birlikte, “serbest rekabetin” de canına okur.
Kapitalizmin mutlak yasası, artı-değer üretimidir. Artı-değer üretimi, zorunlu olarak, rekabeti de beraberinde getirir. Rekabet ve anarşi, kapitalizmin ayrılmaz özellikleridir. “Özgürlük ile, mevcut burjuva üretim koşulları altında, serbest ticaret, serbest alım ve satım kastediliyor.” (Marx-Engels, Komünist Parti Manifestosu, Seçme Yapıtlar I, s. 148). Komünist toplum, her türlü alım ve satımın, paranın kalktığı bir toplumdur. Böylesi bir topluma ulaşmak için, meta ekonomisi zincirinin üretim araçları mülkiyetinden başlayarak parçalanması gerekir. Üretim araçlarının devlet mülkiyetinde kolektişeşmesi, üretim araçları alım ve satımını ortadan kaldırır.
Dolayısıyla sosyalizm hiçbir biçimde piyasa ekonomisi ile uyuşmaz. işte bugünlerde SSCB’nin çözülüşü ile, piyasa mekanizmasının göklere çıkartılıp, sosyalizmin piyasa sosyalizmine dönüştürülmesi girişimleri boşuna artmıyor. Gerçekten de serbest rekabetin varlığını kabul edin, sizin sosyalizminizden geriye hiçbir şey kalmayacaktır. Bir örnek sanırız yeterli olacaktır.
Teslim Töre, Marksizm ve Sorunlarımız isimli çalışmasında şunları söylüyor: “Marksistler henüz, ‘nasıl bir sosyalizm’ sorusuna bütünlüklü ve inandırıcı bir cevap oluşturabilmiş değiller.” (T. Töre, age, Pele Sor Yayınları, s. 38). insan bu sözleri bir sosyalist hareketin, silahlı mücadele ve zor yoluyla devrimi savunan TKEP’in genel sekreterinden duyunca, kulaklarına inanamıyor. Ama, burası Türkiye ve artık alıştık böylelerine. Çark etmenin en iyi yolu “bütünlüklü ve inandırıcı” yanıtların henüz verilmemiş olduğunu ileri sürmektir. Ancak Töre, bunun için bir kitap yazacağına, DEV-YOL veya TBKP haklıdır diyebilirdi. Peki, sosyalizme ilişkin düşüncelerimizin neresi inandırıcı gelmiyor, kime inandırıcı gelmiyor, sizin “bütünlüklü ve inandırıcı cevab”ınız nedir? insan sosyalizm üzerine söylenenleri inandırıcı bulmayabilir, bunlara inanmayabilir ama Marksistlerin bu soruya inandırıcı bir yanıt vermediklerini söylerken dikkatli olması gerekir.
“Tıpkı, Sovyetler Birliği’nde, 1917 Ekim Devrimi’nden yaklaşık 70 yıl sonra ‘perestroika’ adı altında ‘Bütün iktidar Sovyetlere’ şiarıyla Ekim Devrimi’ni tekerrür etmeye kalktıklarında…” (T. Töre, age, s. 39). Burada Gorbaçov’un Ekim Devrimi’ni tekerrür etmeye kalktığı için tüm bunların gerçekleştiğini okuyoruz. Oysa Gorbaçov bu sloganı kitleleri aldatmak için kullanıyor. 1920’de sovyetlerin fiili dağıtılışı ve sovyetlerin bunun yerine partinin geçirilmesini geçici bir karar olarak alması gerçeğinden hareketle, doğru sloganlarla kitleleri aldatıyor ve kapitalist restorasyona hız veriyor. Yoksa Ekim Devrimi’ni tekerrür ettirmek niyeti hiç yok. Töre, Gorbaçov’u desteklemiş olmanın ve böylece aldatılmış olmanın özrünü söylüyorsa, yanlış söylüyor. Töre’de daha neler var dinleyelim.
“Önce şu ‘sıfır temel’ kavramını açıklamamız gerekiyor. Sosyalist ülkelerdeki uygulamalardan gördük ki, eşitliğin sağlanması iki temelde oluyormuş; birisi üretim araçları sahipliği konusunda toplumun sıfır temelde yani sahipsizlik temelinde eşitlenmesi, diğeri ise işçi sınıfı ve emekçilerin üretim araçlarının ortak sahipliği temelinde eşitlenmesi.” (T. Töre, age, s. 45). Bu satırlardan ne anlamak gerekiyor? Töre bu ayrımı yaparken inandırıcı mıdır? Anlaşılan onun sahipsizlik ya da sıfır temel dediği şey, devlet mülkiyetidir. Peki o zaman ‘işçilerin ve emekçilerin’ ortak sahipliği nedir? Yani devlet mülkiyeti, bu ortak sahiplik değil midir? Anlaşılan Töre, günah keçisini bulmuştur ve bahse gireriz bize, üretim araçlarının devlet mülkiyetinde olmasının kötülüklerini anlatacaktır. “Ama, eşitlik, mülkiyetsizlik3 yani sıfır temelde sağlanmışsa, bu eşitlik, üretimde beklenen motivasyonu sağlayamaz ve nitekim sağlayamadığı görülmektedir.” (T. Töre, age, s. 48). işte sosyalizmin niye yenildiği ortaya çıkmıştır. Bir garip eşitlik kavramı ile sıfır temelde insanlar mülksüzleştirildiği için çalışmıyorlar. Öyle ya başkası için niçin çalışılsın?
Teslim Töre’nin bu mantığı, günlük insan bilincinin bile sınırlarını zorlayacak kadar geridir. Ama bu mantık bizi doğal olarak rekabetin gerektiğine götürecektir. Birincisi, Töre’nin sözünü ettiği biçimi ile sosyalizmde böylesi bir eşitlik yoktur. Hiçbir bireyin, bir başkasını sömürmek ve boyunduruk altına almak için üretim araçlarını mülk edinememesi, sosyalizmin özü budur. Ama buna eşitlik denmez. Yani üretim araçlarına sahip olmama eşitliği ile uğraşmak yanlıştır. Tersine sosyalizmde eşitlik meselesi, bireylerin çalışmalarının karşılığında elde ettikleri ücretler bazında tartışılmıştır. Bu konuda Lassalle’cı düşünce etkisiyle kabul edilen Gotha Programı’nı eleştirirken, Marx, şunları yazıyor: “Ama bu ilerlemeye karşın, eşit hak, hâlâ burjuva sınırları içinde kalmaktadır. Üreticinin hakkı sunmuş olduğu emekle orantılıdır; buradaki eşitlik emeğin ortak ölçü biçimi olarak kullanılmasından ibarettir.”
“Ama bir birey, fizik ya da moral bakımından bir başkasından üstün olabilir, o zaman aynı zaman içinde daha fazla emek sarfetmiş olabilir ya da daha uzun süre çalışabilir; ve emeğin bir ölçü hizmetini yerine getirebilmesi için süresi ve yoğunluğu saptanmalıdır; yoksa bir birim olmaktan çıkar. Bu eşit hak, eşit olmayan bir emek için eşit olmayan bir haktır. Hiçbir sınıf farkı tanımaz, çünkü her insan bir diğeri gibi emekçidir; ama bireylerin yeteneklerinin eşitsizliğini açıkça tanır ve verim kapasitesini doğal bir ayrıcalık olarak kabul eder. Demek ki bu, özünde, her hak gibi eşitsizliğe dayanan bir haktır.” (Marx-Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayınları, s. 30).
Demek ki, a) T. Töre eşitlik meselesini üretim araçlarına sahip olmamak biçiminde koyarken, sınıf farklılıklarının olmamasını bize anlatabilir. b) Bunun ötesinde eşitlik sorunu insanın harcadığı emek ve yetenekleri ile, elde ettiği ücret ilişkisini bize anlatır (bu ikinci noktaya ikinci soruda geleceğiz). Onun için sıfır temelde eşitlik, ünlü “sosyalizm fakirlikte eşitliktir” biçimindeki burjuva saldırının biçim değiştirmiş halidir.
ikinci noktaya, motivasyon meselesine gelince. Yanıtı, Komünist Parti Manifestosu’nda Marx ve Engels versin: “Özel mülkiyetin kaldırılmasıyla her türlü çalışmanın duracağı ve genel bir tembelliğin kök salacağı itirazı öne sürülmüştür.
Ona bakılırsa, burjuva toplumun aylaklık yüzünden çoktan yerle bir olması gerekirdi; çünkü çalışanlar hiçbir şey edinemiyorlar, bir şeyler edinenler ise çalışmıyorlar. Bu itirazın bütünü, sermaye olmayınca artık ücretli emeğin de olamayacağı safsatasının bir başka ifadesinden ibarettir.” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar 1, s. 149).
Peki Teslim Töre’nin motivasyonsuzluk dediği şey nedir? Bu çok açıktır ki bilinç eksikliğidir, siyasal ve ideolojik eksikliktir. insan niye çalıştığını bilmezse, yaşamını devam ettirebiliyorsa ve en önemlisi kapitalist değer yargılarını henüz aşamamışsa verimi düşer. Başkası için, toplum için gönüllü çalışma gerçekleşmedikçe, komünist olunabilir mi?
“Marksizm ve Sorunlarımız” içinde Teslim Töre, rekabetin sorunumuz olduğuna karar veriyor. Ama önce uzun bir soru dizisi ile bakışını ifade ediyor. “Sosyalist ekonomi nedir, hangi ekonomik yasaları vardır, onun da devrevi bunalımları olur mu, olmaz mı, sosyalist ekonomilerin rekabete, tüketime yönelik reklama ihtiyaçları var mı, yok mu veya rekabet etme yeteneğine4 sahip midir, sahipse nasıl bir rekabet karakteri vardır, sosyalist ekonomi artı-değere ihtiyaç duyar mı ya da sosyalist ekonomide artı-değer nasıl değerlendirilir (ya sabır, belki bu soruların sonucunda sorunlarımızın çözümü çıkar, devam edelim), kendini nasıl finanse eder, hareket kabiliyeti ve dinamikleri nelerdir, kendini nasıl yeniler, üretimi yoğunlaştırmak, üretkenliği arttırmak için motivasyonu nedir, hangi teşvik yöntemleri daha etkilidir?… vb. biçiminde uzayıp giden soruları çoğaltmak mümkün. Ancak bu sorulara bütünlüklü yanıtlar verecek, yaşanmış somut deneyime dayalı, köklü inceleme eserlerine sahip değiliz.” (T. Töre, age, s. 52-53).
Bir, niye bu sorulara şu gibi sorular eklemiyoruz; insanı dünyaya kim getirmiştir, leylekler ne işe yararlar, kime devrimci denir, devrimci sosyalizme nereden bakar, bir “devrimci öncü” partinin genel sekreteri niye ciddi olmak durumundadır? Anlaşılan bu sorulara da bütünlüklü, deneyime dayalı köklü yanıtlar verilmiş değildir. iki, Teslim Töre’nin kafası çok karışmış. Sosyalizm yenilince, o da tüm bildiklerini unutmuş. Ama daha da ilerisi bize de unutturmaya çalışıyor. Töre, kitabının adını şöyle koymalıydı: Marksizm ve Sorunlarınız. Üç, rekabet üzerinde durmalıyız. Rekabet, neden artı-değerden ayrılmaz? Kapitalistin amacı artı-değeri arttırmaktır. Ancak o, bu artı-değeri ancak ve ancak sömürüyü yoğunlaştırmak yolu ile (mutlak ve nispi artı-değer yöntemleri ile) arttırabilir. Onun amacı çok üretmek değildir, tersine çok artı-değer elde etmek için ve artı-değer, bir değer olarak ancak metada somutlaştığı için çok üretir. Ancak sıra bu üretilenin satılmasına gelir. Üretim, toplumun ihtiyaçlarına göre yapılmadığına göre, üretilen her şeyin satın alınacağı (emekçilerin üretilenleri satın alabilecek gelirleri var olsa bile) kesin değildir. Bundan da öte, kapitalist artı-değeri hızla gerçekleştirmek, bu yolla sermaye devrini hızlandırmak, kâr oranını arttırmak isteyecektir. Artı-değerin gerçekleştirilmesi, onun tekrar para sermayeye çevrilmesi olmadan kapitalist, yeniden üretimi gerçekleştiremez. Bu noktada devreye toptan ve perakende ticaret girer, aracı sermaye girer. Ticarî sermaye, sanayi sermayesinin bir ajanı olarak, ondan bağımsızlaşır. Ticarî sermaye, değer üretimi dolayısıyla artı-değer de üretmez. Ama üretilmiş artı-değer, tüm kapitalistler arasında paylaşılır ve ticarî sermaye de payını alır. Tüm bu süre içinde kapitalistin elde ettiği artı-değer (henüz meta halinde) ile bundan kendisine dönen arasında bir fark oluşmaya başlar. Kâr oranı, ortalama kâr oranına dönüşür. işte tüm bunlar rekabetle gerçekleşir. Yani rekabet, artı-değerin kapitalistler arasında yeniden dağıtılmasıdır. Kapitalistler, daha çok artı-değer elde etmek için işçileri boğarlar, bu konuda birliktedirler. Ama üretilmiş artı-değerin paylaşımına sıra gelince, kâra sıra gelince, o zaman rekabete girişirler ve bu konuda birbirlerini boğazlarlar. fiimdi, bir insan sosyalizmde rekabetten söz ederken, kendisine hâlâ Marksist diyebilir mi? Bu yolla, sosyalizme sahip çıkılabilir mi? Ekim Devrimi bu yolla miras olarak ele alınabilir mi? Bir dönek olmak için başka ne gerekir?
Castro şöyle yazıyor: “Kapitalizm, onun piyasa ekonomisi, değerleri, kategorileri ve yöntemleri sosyalizmin bugünkü zorluklarını çözemez ya da yapılmış hatalar varsa onları düzeltemez. Bu zorlukların birçoğu sadece yapılmış hataların sonucu değildir, aynı zamanda sömürgeleri talan ederek, işçi sınıfını sömürerek ve gelişmekte olan ülkelerden büyük çaplı beyin göçlerini kışkırtarak dünya nimetlerinin ve ileri teknolojilerin çoğunu tekeline almış olan ve belli başlı kapitalist güçlerin uyguladıkları katı abluka ve tecritin de sonucudur.
“ilk sosyalist devlete karşı, milyonlarca yaşama mal olan ve üretim araçlarının çoğunu tahrip eden, yıkıcı savaşlar düzenlenmiştir. Mitolojideki kuş misali, ilk sosyalist ülke birden daha çok kez kendi külleri içinden yeniden doğmuştur. Faşizmi yenerek ve sömürge yönetimi altındaki ülkelerin özgürlük hareketlerini kararlı bir biçimde destekleyerek insanlığa büyük hizmetlerde bulunmuştur. fiimdi tüm bunlar unutuluyor.
“SSCB’de bile ne kadar çok insanın o destansı halkın tarih yapan başarılarını ve olağanüstü özelliklerini inkâr ve tahrip etmekte oluşları iğrençtir. Çarlık baskısından ve büyük fakat fakir bir ülkeden çıkmış bir devrimin inkâr edilemez hatalarını düzeltmek ve yazmak böyle olmaz. Bugün Lenin’i tarihin en büyük devrimi için Rusya’yı seçmiş olmasından dolayı suçlamamalıyız.” (F. Castro, Sosyalizmi Kuracağız, Belge Yayınları, s. 165-166).
Ama, eminiz, Teslim Töre, Castro’nun söylediklerini inandırıcı bulmamaktadır. Biz, Teslim’in inandırıcı sosyalizmini dinleyelim.
“Her şey gibi, ekonomi de hareketsiz olmaz. Ekonomide de hareketi sağlayacak unsur çelişkidir. Diğer bir deyimle zıtların birliği yasasıdır.5 Ekonominin hareketini sağlayacak çelişkinin öğelerinden birisi de rekabettir. Rekabet gücü ve yeteneği olmayan ekonomi dinamikten yoksundur.” (T. Töre, age, s. 54). Madem ki Marksistiz, öyleyse karşıtların birliğini anlarız, ona inanırız. Madem karşıtların birliği yasasını kavrıyoruz, o halde ekonominin de rekabetsiz olmayacağını anlamalıyız. işte size inandırıcılık örneği bir us yürütme.
“Bu durumda, Marksistlerin yapması gereken şey, ekonominin genel işleyiş yasalarını iyi kavramak, bu yasaları altüst etmeden, yıkıma uğratmadan sosyalist ekonominin ülkemiz bazında işleyiş kurallarına uyarlamaktır.” (Teslim Töre, age, s. 54). fiimdi ne öğreniyoruz, hayretler içinde Marksizm’in sorunlarını öğreniyoruz! Demek ki, ekonominin genel işleyiş yasaları varmış. Yani ister sosyalist, ister kapitalist olsun ekonomi ekonomidir ve onun altüst edilmemesi gereken yasaları vardır. Her halde bu evrensel ekonomik yasa, burjuva ideologlarının savunduğu gibi, rekabettir. Teslim Töre böyle düşünüyor. “Konumuzla ilgili olarak, rekabet örneğinde sorunun üzerine eğilecek olursak, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerde iç pazarda rekabet olmadı diye, bizde de olmaması gerektiği sonucuna varmak yanlıştır. Türkiye’de, sosyalizmin devralacağı verili ekonomik koşullar, sosyalist iç pazarda rekabetin doğal olarak varolacağını bugünden göstermektedir.” (T. Töre, age, s. 54). Peki rekabet, özel kapitalist mülkiyeti varsaymaz mı? Yani özel mülkiyet olmadan neden rekabet olsun? Teslim aslında, özel mülkiyeti de savunacak ama dili varmıyor. Zira bu söylediklerinin ödülünü almadan, daha “ileri” şeyler söylerse, pek politik davranmış olmaz.
“… Devletçiliğin ve merkezî planlamanın ağırlıklı olarak uygulanması, rekabetsiz, dolayısıyla da kendi kendini yenileme, sürekli daha iyiyi, daha mükemmeli yaratma yolunda yarışma yeteneğinden yoksun bir ekonomi yaratıldı.” (T. Töre, age, s. 54). Hayır Teslim Töre, siz Sovyet mallarının kabalığı masalının etkisi ile konuşuyorsunuz, ama artık ülkemizde bu kadar tarih bilinmediğini mi düşünüyorsunuz? Sizin yeriniz TBKP yöneticilerinin yanı değil mi? Farkınızın ne olduğu konusunda bizi nasıl inandıracaksınız?
“Türkiye’de böyle olmaması gerekiyor. Türkiye’de kapitalizm yıkılmalı, üretim ilişkisi değiştirilmeli, ancak ekonominin, doğal işleyiş yasaları alabora edilmemelidir.” (T. Töre, Age, s. 56). Üretim ilişkisinden ne anlaşılıyor? Eğer üretim ilişkisi denilen şey, bize mülk edinmenin karakterini değiştirmeden değişecek şey olarak algılanmıyor ise, nasıl oluyor da rekabet korunuyor? Sonra hiçbir ekonominin doğal işleyiş yasaları yoktur. Eğer “doğal işleyiş yasaları” varsa, ekonomi denilen şeyin üretim güçleri ve üretim ilişkilerinden apayrı bir şey olması gerekirdi. Yani köleci toplumun, köleci üretim ilişkilerinin “doğal yasaları” var mıdır? Feodal üretim ilişkilerinin doğal ekonomik yasaları nelerdir? Bir Marksist bir üretim ilişkisine, birden fazla üretim ilişkisine özgü yasalardan söz edebilir, ama asla ve asla “ekonominin doğal işleyiş yasaları” gibi bir safsatayı ileri süremez.
Hatırlanacaktır, Gorbaçov işbaşına geldikten sonra bazı sorular sordu. “emperyalizm üçüncü dünyanın sömürüsü olmadan varolabilir mi, emperyalizm militarizmsiz olabilir mi” gibi. Bu soruların nereye vardığını biliyoruz. Aynı örnek Teslim Töre’de de var.
Einstein, haklı olarak “zekâ, iyi yanıt vermekte değil, soruyu iyi sormaktadır” diyordu. Teslim Töre’nin soruları, dönekliği gizlemek için yeterince ustalık içeriyor. Ama zamanlama yanlış, TBKP liderleri kendisinden önce bu yola girmişti zaten.
Bir de şunu dinleyin. “Eğer sosyalizm, ‘bir marka otomobil yeter’ deyip diğerlerini kapatırsa sosyalizmin geleceği olmaz. Çünkü sosyalizm tek tipleşme değildir.” (T. Töre, age, s. 57). Allah bilir Teslim Töre, çok marka otomobilin insan doğasının sonucu doğan ihtiyaçları karşıladığını da iddia eder. Peki şöyle soralım, kaç marka otomobil yeterlidir?
Ama Teslim Töre’nin bazı gerçekleri bildiği kesin. Aşağıdaki satırları bir kalite uzmanı, bir işyeri sahibi söylemiyor. Teslim Töre söylüyor: “… Sosyalizm altında, aynı daldaki ayrı küçük işletmeleri kooperatişeştirerek birleştirmek, örneğin on model ayakkabı üretimini on büyük işletmeye, fabrikaya dönüştürmek mümkündür. Bu durumda da doğal bir yarış içinde olacaklardır. Yani rekabet kaçınılmaz olarak varolacaktır.” Biz anlayamadık, niye on ayrı model ayakkabı var ise rekabet olsun? Acaba model ile marka mı karıştırıldı? Eğer kitap çeviri olsaydı, kesinlikle çevirmeni suçlar, yanlış çeviri derdik. Kanımızca Teslim Töre, rekabete teslim olmuş. Ne yapıp yapıp konuyu rekabete getiriyor. Aynı yerde şöyle devam ediyor: “Rekabetin olduğu yerde reklamdan kaçınılmaz.” işte bu doğru. “… Burada dikkat edilecek şey, reklamın, yüksek fiyat artışı ve kalitesizliği örtme aracı olarak kullanılmasını önlemektir. Bu da büyük oranda toplumun reklamı değil, kaliteyi seçme bilincini almasıyla sağlanır.” (T. Töre, age, s. 58). Bu satırları bir tüketici koruma derneği genel sekreteri değil, Komünist Emek Partisi’nin Genel Sekreteri yazıyor. Teslim, öylesine teslim olmuş ki, ona göre bilinç sadece “reklamı değil, kaliteyi seçme” için gerekli. Peki toplum reklamı dikkate almayacaksa reklam niye yapılacak?
işte rekabeti sosyalizme sokmaya kalkmanın sonucu budur. işte sosyalizmi kapitalizmden algılamanın sonucu budur (“Rekabet açlar dünyasına aittir” diyor Castro).
Okuyucunun sabrına sığınarak son bir alıntı yapacağız. “Sosyalizm artı-değer sömürüsüne son veren bir sistemdir. Ancak bu, artı-değerin kendisinin de son bulduğu anlamına gelmez. Hangi sistem altında olursa olsun, işçi çalıştığı sürece artı-değer üretecektir.” (T. Töre, age, s. 65).
Birincisi, “sosyalizm artı-değer sömürüsüne son veren bir sistemdir” sözü bir anlamda yanlıştır. Sosyalizm, artı-değer sömürüsü de içinde olmak üzere, sömürünün tüm biçimlerine son veren bir sistemdir. Bunu da üretim araçlarını ortak mülkiyete geçirerek yapar ve bunun sonucu olarak merkezî planlama ile işleri yürütür. Özel mülkiyetle birlikte, rekabet de yok olur.
ikincisi, artı-değer sadece kapitalizme özgü bir kategoridir. Ne feodal toplumda, ne de sosyalizmde artı-değer üretimi yoktur, olamaz. Ancak, işgücünün karşılığı ile emeğin ürünleri arasında asla birebirlik olmaz. Yani emekçi kendisini yeniden üretmek için gerekli tüketim nesnelerinden fazlasını üretir. Yoksa insan toplumu asla gelişemezdi. Üretim araçlarının cansız emek olduğu hatırlanınca konu daha da netleşecektir. Dolayısıyla, sosyalizmde de bir fazla varolacaktır. Buna toplumsal fazla denir. Artı-değer denmez. Toplumsal fazla değişime girmez, toplumun ihtiyaçları için kullanılır, değişime girmeyen değer, değer olarak görünmez. Ama artı-değer, değer olan metaın içinde somutlaşmıştır. Artı-değer, üretim araçları sahipliği ile bağlantılıdır. Metaın özel bir sahibi olabilmesi, üretim araçlarının özel karakterinden gelir. Bunun sonucu kapitalist, emekçilerin ürünlerini sahiplenir. Emekçiler, kendi ürünlerine kendileri (devletleri aracılığıyla) sahip oluyorlarsa, artı-değer kategorisinin canına okunmuş olacaktır.
2- Sosyalizm-komünizm ayrımının özetlediği herkesten yeteneği kadar ve herkese emeği ve ihtiyacı ölçüsünde ilişkisi nasıl anlaşılmalıdır? Yani komünizmde, herkese ihtiyacı kadar ilkesinin uygulanabildiği ortamda sorun yoktur. Ama “herkese emeği kadar”ın geçerli olduğu sosyalizmde, bu ilke nasıl algılanmalıdır?
Komünist toplum, insanların ihtiyaçlarının karşılandığı, üstelik bunun daha fazla çalışma ile değil, daha fazla boş zaman ile gerçekleştiği bir toplumdur. Herkese ihtiyacı kadar ilkesi, son noktada ekonomik, teknik bir olguya indirgenebilse de, aslında bu ilke sınışarın kalkmasını, devletin sönmesini, insanın yenileştirilerek komünist insanın yaratılmasını gerektirir. Bu nedenle konunun üzerinde durmak gerekir.
Toplumun bayraklarına herkesten yeteneği ölçüsünde, herkese ihtiyacı kadar yazıldığı zaman
a) işbölümü son bulmuş olacaktır.
b) kafa ile kol emeği, kent ile kır çelişkisi ortadan kalkacaktır.
insanların yarın korkusu olmayacak, insanoğlunun tüm yetenekleri toplum yararına kullanılabilecek, geliştirilebilecektir. Böylesi bir toplumda çalışmak sadece geçimini sağlamanın zorunlu koşulu olmayacaktır. Tersine gelecek korkusunun olmadığı bir toplumda çalışmanın “kendisi birinci hayatî gereksinme” olacaktır. insanlar çalışmalarının karşılığında ücret almayacaktır. Çalışması karşılığında alacağı ücrete ihtiyacı yoktur. Çünkü onun bütün gereksinmeleri karşılanabilmektedir. Böylesi bir toplumda çalışmak, zorunluluk olmaktan çıktığı için, bilincin de göstergesi olarak ele alınabilecektir. insanın bütün gereksinmelerinin karşılandığı bir toplumda para da ortadan kalkacaktır. Para ile birlikte meta üretiminin etkileri yok edilmiş olacaktır. insan yeniden, kendi emeği ile, kendi ellerinde doğacaktır. “Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasında, bireylerin işbölümüne ve onunla birlikte kafa ile kol emeği arasındaki çelişkiye kölece boyun eğişleri sona erdiği zaman; emek, sadece bir geçim aracı değil, ama kendisi birinci hayatî gereksinme haline geldiği zaman; bireylerin çeşitli biçimde gelişmeleriyle, üretici güçler de arttığı ve bütün kolektif zenginlik kaynakları gürül gürül fışkırdığı zaman, ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları kesin olarak aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üstüne şunu yazabilecektir: ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre.'”
Bugün, insanın gereksinmelerinin ne kadarı doğaldır, ne kadarı kapitalizm tarafından (en başta da rekabetin ayrılmaz parçası reklamlar sayesinde) yaratılan gereksinmelerdir? Yabancılaşmanın bu boyutlara geldiği, insanın nesne haline geldiği tekelci kapitalizmde bu soru çok ama çok anlamlıdır. fiimdi burada, tekelci kapitalizmin gerçeklerinden bakan birisi, komünist toplumda insan niye ihtiyacından fazlasını almasın sorusunu gündeme getirecektir. Bunun için, bu toplumun insan tipinin öneminin kavranması gerekir.
Yine bu toplumda, insanlar hiç ücret almadan, tüm gereksinmelerinin karşılandığı koşullarda çalıştıklarında bile, bir toplumsal fazla varolacaktır. Bu toplumsal fazla, toplumun gelişimi için, en ücra köşesine kadar örgütlenmiş toplum tarafından yönetilecektir.
Sosyalizmde herkesten yeteneğine göre, herkese emeği kadar ilkesi geçerlidir. Bu ilke, ancak komünist toplumun ilkesi ile ilişkilendirilirse anlam kazanır. Yani komünist topluma varmak üzere anlam kazanır. fiimdi, bu ilkenin bazı sosyalist ülkelerde yanlış uygulandığını söylemek durumundayız.
Sanıldı ki işçilerin eline her geçen gün daha fazla ücret geçmelidir. Bu kökten yanlıştır. Diyelim ki bir insan belirli bir ücret alıyor ise, bu ücreti ile yaşamını devam ettirmek durumundadır. Yani yaşamını devam ettirdiği sürece, ücretinin düşüklüğünden söz edilemez.
Peki, neden ücret ödenmek durumundadır? Bu soru son derece önemlidir. Sosyalizmde henüz, tüm alanlarda kamulaştırma gerçekleştirilememiş olabilir. Bazı alanlar, örneğin berberlik, toplumsallaştırılması son derece zor olan alanlardandır. Bu alanlarda, tekniğin gelişimi ile insan gücü kullanmadan üretim olanaklı olabilecektir. Ama düne kadar toplumsallaşma gerçekleştirilemediği için bu alanda para geçerlidir.
Sosyalizmde eğitim, sağlık vb. gibi hizmetler ücretsiz olmalıdır. Giderek sosyalizmin gelişmesi, üretici güçlerin gelişmesi ve insanın bilincinin gelişmesiyle birlikte, her gün yeni alanlarda ücret ödemeden hizmet ve ihtiyaçların karşılanması olanaklı olacaktır. Devrimin hemen ardından x kadar maaş alan bir işçi, diyelim ki ulaşımın bedava olması durumunda, yani paranın geçerlilik alanının her daralışında, maaşının artan kısmını ne yapacaktır? Konut sorununun çözülmesi halinde aynı şey geçerlidir. Süt, ekmek vb. gibi gıdaların paranın alanından çıkarılması halinde, maaşların düşürülmesi gerekmez mi?
Sosyalizm her geçen gün, paranın geçerlilik alanını daraltarak ilerler. Bu durumda insanlar daha çok ücret almak için çalışmayacaktır. Evet kesinlikle böyle. Komünist bilinç, başkaları için, toplum için karşılıksız çalışmayı gerektirir ve böyle kazanılır. Che, “gönüllü çalışma komünist binicin okuludur” derken çok haklıdır.
Oysa SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerinde, çözülüş gerçekleştiğinde, her vatandaşın cebinde ne yapacağını bilmediği ortalama 5000 dolar olduğu ortaya çıkmıştır. Bir insanın elinde ne yapacağını bilmediği, kısacası işine yaramayan, bu nedenle biriken (gelecek korkusu ile değil) milyonlarca lira oluşur ise, o insan, bir naylon çorap almak için yüzbinlerce lira öder elbette.
Bunun tersinin olabileceği konusunda Castro’ya kulak verelim: “Toplum içindeki üretim ilişkilerinde tam bir değişme geçerlidir. Bundan dolayı tüm ulusun mülkiyetinde bulunan girişimler arasındaki ticarî ilişkileri kaldırmamız gerektiği sonucuna vardık. Bir sanayinin etkinlik indeksini hesaplarken, esas olarak ‘kâr’ kavramını almıyoruz. Etkinliği ölçmek için başka kıstaslar arıyoruz. Peynir üreticisinin gelişmesi, süt sanayiinde sağlanan kârlarla değil de, ihtiyaçlarımızın ne olduğuna, 1970’te, 1975’te, 1980’de ulaşmak istediğimiz tüketim hedeşerine bağımlı olacaktır. Yani sosyalist teşebbüsler arasındaki bütün ilişkilere son verdik.
“Bunun yanısıra, üretkenliği arttırmak aracı olarak maddî müşevvikler kullanılmasına da son vermeye çalışıyoruz.” (F. Castro, Sosyalizmi Kuracağız, Belge Yayınları, s. 27). Castro bunları, 1968 Eylülü’nde söylüyor. Ve şöyle devam ediyor: “Üretkenliğin yükseltilmesinde, üretimin arttırılmasında temel unsurun teknoloji olduğu varsayımıyla işe başladık. Eğer yeni bir teknoloji uygulamaya başlarsanız, üretimde devrim yaparsınız, üretimi 10, 20, 30 kat arttırabilirsiniz. Teknoloji ve uygun örgütlenme temel unsurdur. Bu öncülerle işe başladıktan sonra, toplum içinde özel çıkarları bulunan herhangi bir ekonomik birim olabileceğini düşünmedik: Üretken bir birim içinde hiçbir işçinin özel bir çıkarı yoktur. Eğer toprak verilmişse, bu, toprağı işleyen bir grup işçinin değil tüm toplumun yararına olmalıdır. Eğer bir fabrika daha modernse ve üretkenliği daha yüksekse, fabrikanın ürünleri ve nimetleri, eşit olarak tüm toplumun yararına olmalıdır.” (F. Castro, age, s. 27-28).
insanların toplumsal yaşamında paranın geçerlilik ve egemenlik alanı daraltıldıkça, ücretsiz karşılanan ihtiyaçları, işçinin çalışmasından elde edilecek ürünün toplumsal fona aktarılan miktarını arttırır. Bu, toplumsal fonun arttırılması, komünizme ilerleyişin garantisi ve hızı açısından son derece önemlidir. Kitabın, sinemanın, tiyatronun paranın alanından çıkması, işçinin eski ücret düzeyinde ücret aldığı durumda elindeki para miktarını arttıracaktır. Öyleyse ücretlerin de düşmesi gerekir. Bu durumda işçinin aldığı ücret, onun refahının ölçüsü olmaktan çıkacaktır. Ücret ve kâr geçmişin kategorileridir ve komünizme ilerleyen bir toplumda ölçü olarak kabul edilemezler.
3- Sosyalizm, kadının kurtuluşu için hangi adımları atacaktır? Sosyalizm, insanın insan tarafından sömürüsüne son vermekle en büyük adımı atmış olacaktır. Bu, kadın sorunu için de birinci noktadır. Ama bundan daha ilerisini yapma gücüne sahibiz. Fuhuş konusunda Manifesto’da yazılanlara ilave edilecek pek bir şey göremiyoruz. Ama kadının kurtuluşu, ev ekonomisinin toplumsallaştırılması ile daha da ilerleyecektir. Örneğin; büyük çamaşırhaneler, örneğin, her mahallede bir aşevinde üç öğün yemek verilmesi, örneğin çocuğun eğitiminin ilk 6 aydan sonra toplum tarafından üstlenilmesi bu tür adımlardandır. Çamaşırhanelerin kurulması, teknik sayesinde ütü sorununun çözülebilmesi, ulusal ekonomi açısından da tasarruf sağlayacaktır. Böylelikle, sosyalizmin insan refahını arttırıcı yanının ölçütü olarak her eve kaç çamaşır makinesi, kaç ütü vb. düştüğü göstergesi işas edecektir.
4- Aslında bu nokta, aynı zamanda tekniğin nasıl örgütleneceği sorunu ile de yakından ilgilidir. Sosyalizm, kapitalizmin teknik temelini alabilir, ama onu olduğu gibi kullanamaz. Kapitalist üretimin amacı kârdır, örneğin; bir otomobil fabrikasının iç dizaynı, teknolojik örgütlenişi tamıtamına maksimum artı-değer üretebilmesi amacına göre gerçekleştirilmiştir. Bizler buna son vereceğiz. Ağır fiziksel güç gerektiren mekanik işlemlerin makineleşmesi gerçekleştirilmelidir. Bu zaten kafa ile kol emeği arasındaki çelişkinin çözümünün yoludur. Teknolojiyi, sosyalist toplumun amacına uygun olarak örgütleyeceğiz.
5- Sosyalizmin çözmek durumunda olduğu çelişkiler nelerdir? Sosyalizm, en başta, işçi sınıfının iktidarı alması ile birlikte, sınıf olarak burjuvaziyi yok etmek görevi ile karşı karşıyadır. Bu görevle birlikte, ekonominin sosyalist temelde örgütlenmesine geçilecektir. Sosyalizm, içeride ilerledikçe, kafa ile kol emeği çelişkisini, kent ile kır arasındaki çelişkiyi çözmek durumundadır. Bu çelişkilerin çözümü, sınıf olarak proletaryanın da yok olması, işbölümünün tarihe karışması demek olacaktır. Bu ise tekniğin rolünü, sadece teknik gelişimin değil, tekniğin örgütlenişinin de rolünü arttırır.
Sosyalizm, insanların elleriyle kurdukları bir toplumdur. Bu nedenle, sosyalizmde ekonomik yasalar, körcesine işlemezler. Bu belirlemeden sonra, sosyalist üretimin amacının, komünizme geçişi kolaylaştıracak ve hızlandıracak olan, toplumsal fazlanın ve insanların refahlarının birlikte arttırılması olduğu söylenebilir. Bu amaç, her geçen gün paranın geçerlilik alanının daraltılması, başkası için karşılıksızlığın ilke edinileceği komünist bilincin arttırılması ile yakından ilişkilidir. Öyleyse, sosyalizm bu amacına ancak merkezî planlama ile varabilir. Kapitalizm ve kâr için üretimin nasıl ayrılmaz parçası rekabet ise, sosyalizm ve toplum için üretimin ayrılmaz parçası da merkezî planlamadır.
Merkezî planlama, söylendiği gibi kaçınılmaz biçimde bürokratlıkla sonuçlanmaz. Bunu anlamak için, devletin olmadığı komünizmin, en ücra köşesine kadar örgütlü bir toplum olduğunun ve bu örgütlülüğün sosyalizmde en başından geliştirilmek zorunda bulunduğunun bilinmesi yeterlidir.
Sosyalizm bilinçle kurulan bir toplumdur. Burada her adım, en başından komünizm hedefine, komünizme varacak tarzda atılmalıdır. Devrimci partinin görevi de esas olarak budur. Komünizm hedefinin bir an bile unutulmaması gerekir. Bu dönem, yoğun bir örgütlenme, yoğun tartışma, sürekli müdahale dönemidir. Ve bu, bilincin sürekli gelişimi ile olanaklıdır.
6- Bu amaca yürüyen, toplum için üretimi ilke edinmiş, her geçen gün paranın geçerlilik alanını daraltan bir toplumda, fiyatlar niye vardır? Elbette paranın rolünü de bu soru belirleyecektir.
Marx, Gotha Programının Eleştirisi’nde şunları yazıyor: “Besbelli ki burada uygulanan ilke, eşit değerler olduğu ölçüde, meta değişimine hükmeden ilkenin aynıdır. Esas ve biçim değişiktir, çünkü koşullar değişik olduğundan, kimse emeğinden başka bir şey sunamadığı gibi, bireyin mülkiyetine bireysel tüketim maddelerinden başka bir şey geçemez. Ama birey olarak ele alınan üreticiler arasında bu maddelerin paylaşılması konusunda egemen ilke, eşdeğer metaların değişimine hükmeden ilkeden farksızdır: Bir biçimdeki aynı miktar emek, bir başka biçimdeki aynı miktar emekle değişilmektedir.” (Marx-Engels, age, s. 29).
Demek ki sosyalizmde; satın alma demek, meta değişimine hükmeden ilkenin geçerli olması demektir. Meta değişiminde varolan meta üretiminde söz konusu olamaz. Kişiler, berberde tıraş olabilir ve bunun için ücret ödeyebilirler, bir kilo armut için de. Ama gidip üretim aracı satın alamazlar. Dolayısıyla üretim araçlarının toplum adına devlet mülkiyetine geçmesi, meta üretimine son vermenin başlangıcıdır. Bununla birlikte, emeğin alınıp satılması engellenmiş olur. Sadece bir kısım henüz kamulaştırmaya uygun olmayan sektörlerde meta üretimi devam eder.
Para bu toplumda, basit bir dağıtım aracı (tıpkı bir bono gibi) işlevini görür. Toplumun bütün mali kaynakları devletin mülkiyetindedir. Bu nedenle para, sermayenin bir biçimi olmaktan çıkmıştır, zira sermaye ortadan kalkmıştır. insanlar makinelerin, fabrikaların, kendilerinin cansız emekleri olduğunu bilirler, bu açıktır.
Tekniğin gelişimine bağlı olarak, sosyalizmde paranın geçerlilik alanının daraltılacağını, bunun her geçen gün başarılacağını söylemiştik. Böylece para, kolektişeşmesi en zor dallarda bir dağıtım aracı işlevini görür. Yani genel bir dağıtım aracı işlevini de göremez hale gelir.
Yine de meta üretimi ufkunun aşılması, esas olarak, insanın ücret için değil, başkaları için çalışmayı bir erdem haline getirmesi ile mümkündür. Bu nedenle, sosyalizmde kapitalist bilince karşı, komünizm için mücadele sürer.
Sosyalizmde içeride küçük burjuvaziye (toplumsallaştırılmamış sektörlerdeki) ve geçmişin kalıntılarına karşı, dışarıda ise, bir bütün olarak dünya burjuvazisine karşı mücadele sürer. Buna rağmen, Sovyet Rusya’nın en başından sosyalizm adını alışını Lenin şöyle anlatır: “Sovyetler iktidarının sosyalizme geçiş arzusunu ifade eder (sosyalizm adının kullanılması- D.A.), fakat hiçbir şekilde yeni ekonomik düzenin sosyalist olduğu anlamına gelmez.” Bugün bizler çok daha ileriden işe başlayacağız. Bu kesindir.
Sosyalizmde mücadele devam eder. Ta ki dünya devriminin zaferi ve komünizm kurulana kadar. “Kurulmakta olan yeni toplum, var gücüyle geçmişe karşı mücadele etmelidir.” (Che, Sosyalizm ve insan, Yar Yayınları, s. 86). Bu mücadele aynı zamanda yeni insanın, komünist insanın yaratılması mücadelesidir. “Komünizme yönelen bir devrim, ancak üretici güçlerin tam gelişmesiyle ve aynı zamanda bilinçli insanın tam gelişmesiyle sağlanabilir.” (F. Castro, age, s. 31).
Peki bu bilinçli insandan ne anlamalıyız? “Yani o, kolektifin önemini hisseden bir insandır. Biz yeni insandan konuşurken, kapitalist toplumda vahşi bir varolma mücadelesi vererek yaşamak zorunda olan insandan köklü bir biçimde farklı bir ruh ve vicdan yapısı içinde oluşturulacak insandan söz ediyoruz.” (F. Castro, age, s. 32). “Bu yeni insan, ne 19. yüzyılın düşüncelerini ne de bizim çürümüş ve hastalıklı yüzyılımızın fikirlerini temsil edecektir.” (Che, age, s. 97).
Bizler, devrimci bir partide üyenin niteliğinin, gönüllülüğünün, tartışmanın, eleştirinin, canlı bir parti yaşamının temel taşı olduğunu söylüyoruz. Burada bilince vurgu yapıyoruz. Alçakgönüllülüğe vurgu yapıyoruz. Doğrusu budur. Sosyalizmin insanı, yaptıkları için takdir ve tebrik beklemeyen, ödül beklemeyen, tüm gücü ile sıradan insan, sıra neferi, örnek insan olmalıdır.
Sosyalizm, komünizme doğru ilerleyiş, insanın boş zamanlarını arttıracaktır. Bu boş zamanlar, ancak bilinçli ve örgütlü bir çalışma içinde doğru ve yeni insan için değerlendirilebilir. Yoksa, kimsenin boş yatmak için boş zamana ihtiyacı olmaz. Boş zamanın artışı, giderek çalışmanın insan yaşamının birincil gereksinimi olarak örgütlenmesini de sağlayacaktır. “Ve siyasal bilinç yaratmak için parayı ya da serveti kullanmamalıyız. Bir insanın görevinden daha fazla şey yapması için, daha fazla şey önermek, onun bilincini parayla satın almaktır. Bir insanın görevini yaptığı ve toplum için daha çok şey üretip daha çok yarattığı için daha kolektif zenginliğe katılımını sağlamak, siyasal bilinci zenginliğe dönüştürmektir.” (F. Castro, age, s. 154).
Artan boş zaman, siyasal bilincin arttırılması, toplumun ortak işleri için gönüllü çalışma, insan yeteneklerinin geliştirilmesi yönünde kullanılmalıdır. Tek başına boş zamanın arttırılması bir amaç olamaz. işte komünist partisinin boş zamanın örgütlenmesi, komünizm için kullanılması, siyasal bilincin arttırılması konusunda son derece önemli, ertelenemez ve devredilemez görevleri vardır.
Devrimci teori ışığında, komünizm hedefi için yaşanan 70 yıllık sosyalizm deneyiminden öğrendiklerimiz sadece bunlar değildir. Biz, ısrarla, sosyalizmin, Ekim Devrimi’nin tarihsel mirasına sahip çıkmanın, bu noktada sosyalizme komünizmden bakmanın gerektiğini ileri sürüyoruz.
Sovyetlerin yenilgisi ardından kapitalist değerleri sosyalizme taşımaya çalışmak dönekliktir, sosyalizme saldırıdır. Ho fii Minh şöyle diyor: “Talihsizlik insanın sadakatinin sınavıdır.” Sosyalizme sövenlerin çokluğu bundandır.

Sonraki Bölüm: Meta Üretim Ufku Aşılmadıkça Yeni İnsan Yaratılamaz

Kapitalizmden Komünizme Geçiş – Kapitalizmden Komünizme Geçiş Üzerine

Önceki Bölüm: Sosyalizm Savaşımının İşçi Sınıfından Kopartılması ya da İşçi Sınıfının Tarihsel Rolü
Bugünlerde 76. yıldönümü kutlamaları Moskova’da yasaklanmış olan Ekim Devrimi öncesinde komünistler, kapitalizmden komünizme geçiş konusunda, bugün bize göre çok daha sınırlı birikime sahiplerdi. Birikimlerinin sınırını belirleyen elbette, daha önce hiçbir ülkede sosyalist devrimin yaşanmamış oluşudur. Tıpkı, komüncülerin 1871’de, iktidarı ele geçirdikten sonra, eski devlet mekanizmasını parçalama gereğini duyamayacak denli tarihsel deneylere sahip olmamaları gibi.
Ekim Devrimi’nin önderleri, Paris Komünü deneyinden öğrenerek, iktidar sorununun altını çizebilmişlerdir, eski devlet mekanizmasını tümüyle parçalayıp atmışlardır. Başka yolla proletarya diktatörlüğü kurulamaz.
Bugün biz, bu tarihsel deneyden, eski devlet mekanizmasının parçalanıp yerle bir edilmesi ve proletarya diktatörlüğünün kurulması dışında, devrimin içeride ve dışarıda sürekliliğinin altını çizmeyi öğreniyoruz.
“Kapitalizmden komünizme geçiş, koca bir tarihsel dönemdir. Bu dönem tamamlanmadıkça, sömürücüler geriye dönme girişimlerine dönüşen bir umudu kaçınılmaz olarak korurlar.” (V. İ. Lenin, Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Beşinci Baskı, s. 40). Daha önce kaybettiği “cenneti” geri alabilmek için, “on kat artmış bir güç, zorlu bir öfke, yüz kat artmış bir düşmanlık” ve uzun süreli kinin ürünü olan sabır ile savaşa atılırlar. Ve böylesi bir savaş için arkalarında içeride küçük burjuvazi, dışarıda ise tüm kapitalist dünya vardır.”
Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin, “koca bir tarihsel dönem”in uzunluğu ve kısalığını ne belirler? Elbette kapitalizmin gelişmişlik düzeyi ile devrimin dünya ölçeğinde yayılış hızı. Bunlardan birincisinin eriştiği bugünkü düzey düşünülürse, bu sürenin uzunluğu veya kısalığının tayininde devrimlerin yayılma hızının öneminin öne çıkması gereklidir.
Ancak buradan şu sonuç çıkmamalıdır; belli bir ekonomik gelişmişlik söz konusu ise içeride yapılacak bir şey yoktur. Bu kesinlikle yanlıştır. Çünkü eğer belli bir ekonomik gelişmişlik yeterli olsaydı, bir devrime, sınıfın devrime katılımına, onu yönetmesine gerek olmazdı. Bu nedenle siyasal devrim, toplumsal devrim ile sürecektir. Bu ise, tüm eski değerlerin yıkılması savaşımıdır. Doğmaya başlayan sosyalizm ölmeye başlayan kapitalizm ile her alanda kavgaya tutuşmak durumundadır. Onlarca, yüzlerce, binlerce yıllık baskı ve sömürü düzeninin yarattığı kişiliğin temizlenmesi gerekir.
İşte zaten kapitalizmden komünizme geçiş süreci olarak bir sosyalist toplumdan söz edilmesinin nedeni budur. Bu geçiş sürecinin siyasal biçimi proletarya diktatörlüğüdür. Yani kapitalizmden komünizme ha deyince geçilmiyor.

KAPİTALİZMDEN KOMÜNİZME GEÇİŞ
NEDEN SOSYALİST AŞAMAYI GEREKTİRİYOR?
Gerçekte bu soru, ütopik ve bilimsel sosyalizmin farkının ne olduğu anlamına da gelir. Ütopik sosyalizm, “olabildiğince yetkin bir toplum sistemi” tasarlamayı ifade eder. Ama böylesi bir sistemin nasıl, kimin tarafından kurulacağı üzerinde yeterince durmaz. Bu hali ile komünizm projesi, sınışar ve sınışarın savaşımına bağlı olmaz. Onun yerine, nesnellikten tümüyle uzak, bir dünya tasarlamaya yönelir. Engels, bilimsel sosyalizmi anlatırken şöyle yazıyor: “Modern sosyalizm, özünde, bugünkü toplumda yaşanan varlıklılarla yoksullar, kapitalistlerle ücretli işçiler arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığını, öte yandan, varolan üretimdeki anarşiyi tanımanın doğrudan ürünüdür.” (F. Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Seçme Yapıtlar III, s. 139).
Sömürüye dayanan tüm toplum biçimlerinde, bir üst toplum biçiminin üretim ilişkileri kendini ortaya koyar. Örneğin; feodalizmde kapitalist ilişkiler kendisine yer bulur, belli bir dereceye kadar yaşama ve gelişme şansı yakalarlar. Ne zaman ki burjuvazi için eski kabuk kabul edilemez duruma gelir, ne zaman ki burjuvazinin gelişimi artık devletin ele geçirilmesi olmaksızın gerçekleşemez olur, o zaman burjuva devrimi gündeme gelir. Ama bir burjuva devrim, bir sömürücü sınıfa karşı, bir başka sömürücü sınıfın iktidarı alması demektir. Başlangıçta, eski düzenden memnunsuzluğu nedeni ile burjuvaziyi destekleyen işçi sınıfı ve köylülüktür. Ama işçi sınıfı, burjuvazinin kendi kanını emdiğini anlar anlamaz silahını burjuvaziye çevirir. Aslında işçi sınıfı tüm silahını burjuvazi nezdinde tüm sömürücü sınışara çevirmiştir ve doğal olarak burjuvazi henüz iktidardan yeni alaşağı ettiği eski kardeşine birlik önerir. Ama burjuvazi bu birliği kabul edince, feodal aristokrasiyi, feodal beyi tedrici olarak yok etme şansını yitirmez, sadece süreç yavaş işler. Ve elbette bu yavaşlık en çok işçi sınıfına, onun savaşımına zarar verir.
Halbuki sosyalist üretim ilişkileri, kapitalizm içinde boy atamaz, yeşeremez. Kapitalizmin gelişimi, sosyalizmin maddi koşullarını (büyük çaplı üretim vb.) hazırlasa da, bir sosyalist devrim olmaksızın sosyalist üretim ilişkileri ortaya çıkmaz. Bu anlamda sosyalizm, karşıt iki sınıfın (burjuvazi ve proletarya) savaşımını tanımanın, üretimdeki anarşiyi tanımanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu iki şeyi tanımak, kapitalizmi tanımak ve onu aşmanın yollarını kavramak demektir.
Öyleyse sosyalizm, sosyalist üretim ilişkileri olarak ortaya çıkmadan önce, kapitalizmin reddi ve aşılması düşüncesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlamda da sosyalist devrim daha çetin bir sınıf savaşımını gerektirecektir. Bu noktada ideolojik savaşımın, öznenin rolü de artmaktadır.
Sosyalist düşünce kapitalizmin tanınması, yasalarının ortaya konulmasının ürünüdür. Bu nedenle de sosyalizmi yaşamış bir dünyada, Marx’ın Kapital’ini geliştirmenin biricik yolu sosyalizmin tarihsel deneyiminin irdelenmesidir. Bu teorik faaliyet açısından birinci noktadır.
Bu irdeleme, eleştiri en tam biçimi ile ileri sosyalizm örneklerini hayata geçirmekle mümkündür. Bu nedenle sosyalizmin eleştirisi, nasıl bir sosyalizm sorusu bir savaşçılar ordusunun, bir devrimci sosyalistler partisinin pratiğinin sorunudur. Burası da ikinci noktadır. Bizler Marx, Engels ve Lenin’in yazdıklarına, bu deneyler ışığında ve geleceği kurmak için bakma şansına daha çok sahibiz.
Engels şöyle yazıyor: “Kapitalist üretim tarzı, nüfusun büyük çoğunluğunu gittikçe daha tam proleterleştirirken, yok olma tehdidi altında bu devrimi başarmaya zorlanan gücü yaratır. Büyük ve zaten toplumsallaştırılmış üretim araçlarının devlet mülkiyetine dönüşmesini gittikçe daha çok zorlarken, bu devrimin başarılması yolunu da gene kendisi gösterir. Proletarya, politik iktidarı ele geçirir ve üretim araçlarını devlet mülkiyeti haline getirir.” (Engels, age, s. 175).
“Devletin, yapmakla kendisini bütün toplumun temsilciliğine gerçekten atadığı ilk iş toplum adına üretim araçlarının mülkiyetini ele alma -aynı zaman da- onun devlet olarak son bağımsız işidir. Devletin toplumsal ilişkilere karışması, birbiri ardına bütün alanlarda gereksizleşir ve ondan sonra devletin kendisi sona erer; kişilerin yönetilmesinin yerine, şeylerin yönetilmesi ve üretim sürecinin gözetimi geçer. Devlet ‘ortadan kaldırılmaz.’ Devlet tükenir.” (Engels, age, s. 176).
Birinci alıntıda Engels’in altını çizdiği satır ile, son alıntıda altını çizdiği satır, kapitalizmden komünizme geçişin başlayıp tamamlanmasının işaretidir. Arada anlatılan ve Engels’in çok net olarak “devlet tükenir” dediği noktaya gelişi hazırlayan süreç olmadan komünizme varılamaz. Proletarya iktidarı ele geçirir, eski mekanizmayı kırar, parçalar, onun yerine kendi iktidarını kurar. Üretim araçlarının mülkiyetini toplum adına üstlenmekle devlet, “kendisini bütün toplumun temsilciliğine gerçekten” yükseltir. Giderek devlet söner, tükenir.
Elbette bu noktada sınışarın ortadan kalkması gerekir. Böylece bir sınıf olarak proletaryanın da ortadan kalkması gerekir. “Sınışara bölünme, üretimin yetersizliğinden doğmuştur. Modern üretken güçlerin tam gelişimiyle silinip süpürülecektir.” (Engels, age, s. 177). Öyleyse devletin üretim araçlarının mülkiyetini üstlenmesi, üretken güçlerin tam gelişimi ile sınıf farklılıklarının ortadan kalkacağı nokta arasında bir dönem vardır. Bu dönem salt ekonomik gelişimle tamamlanamaz. Aynı zamanda politik, kültürel ve ahlâksal gelişimi de gerektirir. Yani politik, hukuksal, kültürel, ahlâksal açıdan da eski toplumun tüm izleri silinmelidir.
Binlerce yıllık sınışı toplum tarihinin yarattığı alışkanlıkların kırılması, insanın yenilenmesi ve sınıfsız toplum olan komünizmin kurulması bir geçiş sürecini gerektirir ve bu geçiş toplumunun adı sosyalizmdir.
“Toplumun tümü tarafından ortaklaşa ve planlı olarak yürütülen sanayi, ayrıca her yönüyle gelişmiş, üretim sisteminin tamamını kavrama yeteneğine sahip insanlar öngörür… ?u halde toplumun komünistçe örgütlenmesi, bir yandan sınışarın varlığı ile bağdaşmaz, öte yandan bu toplumun kurulması da, bu sınıf karşıtlıklarını yok etmenin araçlarını sağlar.” (Engels, Komünizmin İlkeleri, Marx-Engels Seçme Yapıtlar, Cilt I, s. 112-113).
Yukarıdaki alıntıda Engels komünist toplumun kuruluşunun sınıf karşıtlıklarını da yok edeceğini yazıyor. Marx ve Engels’te komünizm hedeŞ sürekli öndedir. Marx ve Engels, proletaryanın iktidarı almasını, komünist toplumun birinci aşamasının proletarya diktatörlüğü altında yaşanmasını ve komünizme geçişi formüle etmişlerdir. İşte Engels’ten yaptığımız tüm alıntıların mantığı budur. Engels (ve elbette ki Marx), bize, böylesi bir topluma ulaşmak için neler gerektiğini anlatıyor ve bu konuda ciddi olan herkes, tüm bunların bir günün işi olmadığını anlayabilecektir.
Eski toplumdan yeni topluma (kapitalizmden komünizme) geçiş, üzerinde, proletarya diktatörlüğünün yükseldiği bir altyapıyı gerektirir. Sosyalizm bu anlamıyla kelimenin gerçek anlamında da bir geçiş toplumudur. Burada geçmiş ile gelecek (kapitalizm ile komünizm) çarpışma halindedir. Geçmiş, mevcut sistem, dünyada egemen iken, bir ülkede gerçekleşen sosyalist devrimi boğmak için çok daha büyük güce sahip olacaktır. Bu nedenle de komünizmin dünya ölçeğinde gerçekleşeceği unutulmamalıdır.
“Burada karşılaştığımız şey, kendine özgü olan temeller üzerinde gelişmiş olan bir komünist toplum değildir; tersine, kapitalist toplumdan çıkıp geldiği şekliyle bir komünist toplumdur; dolayısıyla, iktisadî, manevî, entelektüel, bütün bakımlardan, bağrından çıktığı eski toplumun damgasını hâlâ taşıyan bir toplumdur.” (K. Marx, Gotha Programının Eleştirisi, Marx-Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi içinde, Sol Yayınları, s. 29). İşte sosyalizmde geçmiş ile geleceğin çatışması bu nedenle sürer ve bu çatışmada geleceğin kurucusu proletaryanın elinde, kendi varlığına son vermek üzere devlet bulunur.
Biz öncelikle komünist toplumun ne olduğu üzerinde duralım. Ardından bu geçiş sürecinin gerekliliği daha iyi anlaşılacaktır. Komünist toplumun çok iyi kavranması gerekir. Artık insanlar komünist toplumu 150 yıl öncesi gibi, bir boş hayal, güzel ama gerçekleşemez, uzak bir ütopya olarak algılamamalıdırlar. Bunu anlatabilmenin olanakları çok daha fazladır. Günümüz dünyasında, 21. yüzyıla yaklaşırken, dünyada verili teknolojik düzeyin komünist toplum kurmayı olanaklı kıldığını görmeliyiz.
Sosyalist toplumun örgütlenmesi komünist topluma geçmek içindir. Bu durumda ulaşılacak yer, gündemimize daha çok girmelidir. Öte yandan 76 yıllık sosyalizm deneyimini özümsemek ancak böyle mümkündür. Yani sosyalizm üzerine tartışmak için sadece bir deneyimin incelenmesi yetmez, tersine bu deneyime komünist toplum perspektiŞ ile bakmak gerekir. Bugün nice sözde sosyalist, kapitalist toplumdan, onun gerçekliği ile, onun değer yargıları ile sosyalizme bakmaktadır. Ayırıcı nokta, gelecekten, komünizmden sosyalizme bakmaktır.
Peki nedir komünist toplum?
Komünizm sevgi, kardeşlik ve özgürlük üzerine yükselen bir toplumdur. Komünizm, insan öncesi tarihe, bugün yaşadığımız döneme son verip, gerçekten insanın tarihinin başladığı toplumdur. Komünizm üretim araçlarının ortak mülkiyeti üzerine yükselen, sınışarın ve elbette sömürünün tarihe gömüldüğü, sınışarla birlikte devletin de ortadan kalktığı kardeşlik ve özgürlük toplumudur. Komünizm çalışmanın, günlük geçimini sağlamak, yaşayabilmek, karnını doyurmak için bir zorunluluk olmaktan çıktığı, çalışmanın kendisinin yaşamsal bir gereksinim olduğu, insanın insana kölece boyun eğişinin tüm biçimlerinin, sonuçlarıyla birlikte yok olduğu, insanın tüm yeteneklerini özgürce geliştirebileceği, insanın yeniden ve toplumsal doğuşunun gerçekleştiği bir toplumdur. Komünizm, sınıf karşıtlıklarının tüm sonuçları ile birlikte sona erdiği, insan ile doğanın çelişkisinin ön plana çıktığı, insanlığın önünde yeni ufukların açıldığı bir toplumdur. Komünist toplum, “ölü yıldızları fethetme”nin başladığı toplumdur.
Tüm yukarıdaki paragraf, tüm bu tanımlar bir yandan büyük bir heyecanla dile getirilmektedir, bir yandan da hayal değil, bilimseldirler. Bugünkü dünyada bunlar daha fazla anlaşılırdır. Ama, Marx, Engels, Lenin’e, Marksizm-Leninizm’e bu denli saldırıların soldan ve sağdan arttığı bir dönemde, biz yine de komünizmin ne olduğunu işçi sınıfının büyük usta öğretmenlerinden dinlemeliyiz.
Engels şöyle yazıyor: “Sanayinin bu gelişmesi, topluma, herkesin gereksinimlerini karşılamaya yeterli miktarda ürün sağlayacaktır. Aynı şekilde özel mülkiyetin baskısıyla ve topraktaki parçalanmayla kösteklenen tarımda, mevcut iyileştirmelerin uygulanmaya konmasından ve bilimsel ilerlemelerden yepyeni bir hız kazanacak ve toplumun emrine bol miktarda ürün sunacaktır. Toplum, böylece, dağıtımını, bütün üyelerinin gereksinimlerini karşılayacak şekilde düzenleyebilmesine yeterli miktarda ürün üretecektir. Toplumun çeşitli karşıt sınışara bölünmesi, böylelikle, gereksiz hale gelecektir. Yalnızca gereksiz olmakla kalmayacak, bu, yeni toplum düzeni ile bağdaşmayacaktır da. Sınışar işbölümü yüzünden varoldular, bu işbölümünün bugüne kadarki varlık biçimi tamamıyla yok olacaktır.” (F. Engels, Komünizmin İlkeleri, Marx-Engels, Seçme Yapıtlar I, Sol Yayınları, s. 112).
Komünizm sınıfsız toplumdur. Bu toplumda, sınışarla birlikte, onun tüm sonuçları da ortadan kalkacaktır. Engels, bunun ekonomik temelinin herkesin gereksinimlerinin karşılanabilmesi olduğunu ifade etmektedir. Bu, elbette ki, eski biçimiyle işbölümünün de son bulmasını gerektirmektedir. İnsanlar ihtiyaçlarının tümünü karşılayabiliyorsa, bunu tüm toplum yapabiliyorsa, insanın insana kulluğu son bulmuş ise, ekonomi toplumun tümü tarafından ortaklaşa ve planlı biçimde yönetilebiliyorsa, elbette tüm bunlar salt ekonomik olgular olarak kalamazlar. Tersine bunlar toplumsal, siyasal süreçlerle de bağlantılıdır. Herkesin gereksinimlerini karşılayabileceği olanakların gerçeklik haline geldiği yerde, para da gereksizleşir. Paranın gereksizleşmesi, ancak kapitalist toplumun insanın kemiklerine işleyen gerçekliği aşıldığında anlaşılabilir. Bugün bize bazı sorular sorulmaktadır. Örneğin; herkes tüm gereksinimlerini karşılayabiliyor ise insanlar niye çalışsın? Ya da insanlar niye daha çok (ihtiyacını aşacak miktarda tüketim maddesi) alıp stoklamasın?
Bu iki soru da komünizme, kapitalist değerler ışığında bakmanın ürünüdür. İnsanların gelecek korkusu, yarın aç kalma korkusu yok iken, tüm ihtiyaçları karşılanıyor iken, insanlar neden stokçuluk yapsınlar? Kapitalist değerler ile komünizme yaklaşanlar, komünist toplumun niteliğini, onun insanı nasıl dönüştürdüğünü anlayamazlar.
“…üretimin toplumun tamamı tarafından ortak yönetimi ve bunun sonucu üretimin göstereceği yeni gelişme de çok farklı insanları gerektirecektir ve aynı zamanda bunları yaratacaktır.” (Engels, age, s. 112).
Öyleyse komünizm yeni insanla kurulmuş olacaktır.
Mevcut hali ile işbölümü son bulacaktır.
Kafa ile kol emeği çelişkisi, kent ile kır çelişkisi kalkacaktır.
Emek, çalışmak, sadece bir geçim aracı değil, ama kendisi yaşamsal bir gereksinme haline gelecektir.
Sınışarla birlikte, onların varlığının itirafı olan devlet de yok olacaktır.
“Toplumun tümü tarafından ortaklaşa ve planlı olarak yürütülen sanayi, önce her yönü ile gelişmiş, üretim sisteminin tamamını kavrama yeteneğine sahip insanlar öngörür. Böylece birini köylü, ötekini ayakkabıcı, bir üçüncüsünü fabrika işçisi, bir dördüncüsünü borsa tellalı yapan -ki makineler bu kimselerin ayaklarını daha şimdiden kaydırmıştır- işbölümü tamamıyla yok olacaktır. Eğitim, genç insanlara üretim sisteminin tamamını baştanbaşa çarçabuk görme olanağını verecek, toplumun gereksinimlerine ya da kendi eğilimlerine göre onların sanayinin bir dalından ötekine geçebilmelerini sağlayacaktır. Dolayısıyla mevcut işbölümünün bunlardan her birine zorla kabul ettirdiği bu tek yanlılıktan onları kurtaracaktır. Toplumun komünistçe örgütlenmesi, böylece üyelerine, her yönden gelişmiş bulunan yeteneklerini, her yönde kullanma şansını verecektir. Bununla çeşitli sınışar zorunlu olarak yok olacaktır. Şu halde, toplumun komünistçe örgütlenmesi, bir yandan sınışarın varlığı ile bağdaşmaz. Öte yandan bu toplumun kurulması da, bu sınıf farklılıklarını yok etmenin araçlarını sağlar.”
“Bundan, kent ile köy arasındaki karşıtlığın da, aynı şekilde, yok olacağı sonucu çıkar.” (Engels, age, s. 112-113).
Engels’ten yaptığımız bu uzun alıntıda, komünizme geçişin ve komünizmin ne olduğu uzun uzun anlatılmış oluyor.
Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde komünizmin birinci ve ikinci aşamasını anlattığı yerde, ikinci aşama için şunları okuyoruz: “Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasından, bireyleri işbölümüne ve onunla birlikte kafa emeği ile kol emeği arasındaki çelişkiye kölece boyun eğişleri sona erdiği zaman, emek, sadece bir geçim aracı değil, ama kendisi birincil hayati gereksinme haline geldiği zaman; bireylerin çeşitli biçimde gelişmeleriyle, üretici güçler de arttığı ve bütün kolektif zenginlik kaynakları gürül gürül fışkırdığı zaman, ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları kesin olarak aşılmış olacak ve toplum, bayraklarının üstüne şunu yazabilecektir: Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimlerine göre.” (K. Marx-F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayınları, s. 31).
Marx’ın yukarıdaki paragrafı ile Engels’in Komünizmin İlkeleri’nde anlattıkları arasındaki birebirliğe dikkat etmek önemli görünüyor.
“Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimlerine göre” ilkesi, özü gereği ekonomik bir ilke olsa da, gerçekte gerçekleşmesi siyasi ve toplumsal süreçlerin ürünü olan bir ilkedir. Bu ilke, paranın ortadan kalktığı koşulları anlatıyor. Ama paranın ortadan kalktığı koşullarda kaos yoktur. Toplum, en ücra köşelerine kadar, komünistçe örgütlenmiştir. Bu örgütlülük, buna olanak tanıyor. Elbette özel mülkiyete son verildiğinden, rekabetten söz etmenin abes olduğu kesin.
Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nden aktardığımız pasajda “kölece boyun eğişleri sona erdiği” zaman vurgusu önemlidir. Komünizm insan tarafından kurulan bir toplumdur. İnsan, hiç bu kadar kendi koşulları üzerinde etkili olmamış olacaktır. Özgürlük budur. Bugün bize bazıları sosyalizmde (yani komünist toplumun birinci aşamasında) burjuva düzendeki özgürlüklerin hangilerinin varolacağını soruyorlar. Onlar, her şeyden önce, özgürlüğe bir nicelikler toplamı olarak bakıyorlar. Yeri gelince onların özgürlük anlayışına gireceğiz, (yazı dizisinin beşinci bölümüne bakınız) ama şimdiden söyleyelim ki, bu bakış, komünizme, sosyalizme burjuva düzenin ufukları ile bakmaktır.
Bunun daha iyi anlaşılabilmesi için, biraz daha somut bir alandan, aileden bakalım. “Komünist toplum düzeninin aile üzerindeki etkisi ne olacaktır?” Engels’in Komünizmin İlkeleri’nde bu soruya verdiği yanıtı okumadan önce, şu noktanın altını bir kere daha çizelim, komünizm sınışarın, sınışarla birlikte varolan çelişkilerin çözümünün sağlandığı toplumdur. Bugünkü hali ile cinsellik, aile, vb. binlerce yıllık toplum tarihinin ürünüdürler, tıpkı devlet gibi.
“Bu cinsler arasındaki ilişkiyi, yalnızca ilgili kişileri ilgilendiren ve toplumun hiçbir müdahale isteminde bulunamayacağı, salt özel bir ilişki haline getirecektir. Bunu yapabilecek durumdadır, çünkü özel mülkiyeti kaldırmakta ve çocukları komünal olarak eğitmekte, böylece bugüne kadar mevcut evliliğin ikiz temelini -özel mülkiyet sayesinde kadının kocaya ve çocukların da anababaya olan bağımlılığını- yok etmektedir. Ahlâk dersi veren darkafalıların, kadınların komünist ortaklaşalığına karşı kopardıkları yaygaranın yanıtı da buradadır. Kadınların ortaklaşalığı tümüyle burjuva toplumuna ait bir ilişkidir ve bugün eksiksiz bir biçimde fuhuş ile gerçekleşmektedir. Ama fuhuşun kökenleri özel mülkiyettedir ve onunla birlikte o da kalkar. Şu halde, komünist örgütlenme, kadınlara ortaklaşalığı getirmek yerine, ona son verir.” (Engels, Komünizmin İlkeleri, Marx-Engels, Seçme Yapıtlar I, s. 114).
Yine komünizmin en önemli sorunlarından, daha doğrusu komünizme geçişin bugün son derece önemli hale gelen sorunlarından biri olan devlet meselesinin üzerinde durmalıyız (Yazı dizisinin beşinci bölümünde konu üzerinde ayrıntılı durulmaktadır).
Marx ve Engels kapitalizmden komünizme geçiş süreci boyunca devleti incelerken, temel olarak iki yön üzerinde durmuşlardır. Birincisi proletaryanın iktidarı ele geçirmesi, eski devlet makinesini parçalayarak, yerine proletarya diktatörlüğünü koyması, ikinci olarak ise, sınıfsız toplum olan komünist topluma (komünist toplumun üst evresine) giderken devletin sönmesi üzerinde.
Bu iki nokta onun reformistlere ve anarşistlere karşı mücadelesini de ifade eder. Paris Komünü’nün ardından, proletaryanın göğü fethe ilk kalkışmasının ardından, devlet sorunu Marx ve Engels’in gündemine daha somut olarak girmiştir. Onlar proletaryanın yenilgisini detaylı biçimde incelediler. Fransa’da İç Savaş çalışması bu nedenle oldukça önemlidir. Komün’ün yenilgisinden çıkartılan en büyük ders işçi sınıfının sadece iktidarı ele geçirmekle yetinemeyeceği, alaşağı ettiği burjuvazinin eski aygıtı olan devleti parçalamak zorunda olduğu ve onun yerine proletarya diktatörlüğünü kurmak zorunda olduğudur. Nitekim, Komünist Parti Manifestosu’nun Komün’den sonra, bazı bakımlardan eskidiğini söylemişlerdi. Bu, bazı bakımlardan eskime sonucunda ise sadece bir tek nokta değiştirilmiştir. O da işçi sınıfının sadece iktidarı ele geçirmekle yetinemeyeceği, eski mekanizmayı paramparça etmesi gerektiğidir.
Engels Fransa’da İç Savaş’ın girişinde şunları yazıyor: “Komün, işçi sınıfının, bir kez iktidara geçtikten sonra, eski devlet makinesi ile yönetmeye devam edemeyeceğini hemen kabul etme zorunda kaldığı; daha yeni elde etmiş bulunduğu kendi öz egemenliğini yeniden yitirmemek için bu işçi sınıfı, bir yandan o zamana değin kendisine karşı kullanılmış bulunan eski baskı makinesini ortadan kaldırmak, ama, öte yandan, kendi öz vekil ve memurlarını her zaman ve istisnasız görevden alınabilir ilan ederek, onlara karşı da güvenlik önlemleri almalıydı.” (F. Engels, Frederich Engels’in Girişi, Marx-Engels, Seçme Yapıtlar II, s. 224).
Biz şimdilik Engels’ten aktardığımız bölümde “bir yandan” ile başlayan bölümle ilgiliyiz. Ve günümüz oportünistlerinin tümünün, şu ya da bu yolla karşı koydukları noktalardan birisi burasıdır; yani eski devlet makinesinin parçalanması ve yerine proletarya diktatörlüğünün geçirilmesi noktasıdır. Kapitalizmden komünizme geçiş süreci böyle başlar.
İkinci nokta devletin sönmesine ilişkindir. Devletin sönmesi, gerçekten dahicedir. Sönme, devletin ortadan kalkmasının yavaş yavaş gerçekleşeceğini, onu ortaya çıkarmış bulunan tarihsel ve toplumsal tüm etkenlerin yok olmasına bağlı olarak gerçekleşeceğini ifade eder.
Bir yandan devrimden sonra proletaryanın devlete ihtiyaç duyması, diğer yandan onun sönmesi, proletarya diktatörlüğünün temelini oluşturur.
Komünizm, sınıfsız bir toplumdur. Sınışarın varlığının ve karşıt çıkarlara sahip sınışarın savaşımının itirafı olan devlet, sınıfsız toplum olan komünizmin üst aşamasında ortadan kalkar. Onun ortadan kalkışı sınışarın ortadan kalkışını gerektirir. Yukarıda sınışarın ortadan kalkışının ne demek olduğu üzerinde durulmuştur. Ama sorun sadece bir ülke içinde kültürel, ekonomik, siyasal, sosyal planda atılan adımlara bağlı değildir. Komünizm (elbette komünizmin üst aşamasını kastediyoruz, onun alt aşaması için her zaman sosyalizm terimini kullanıyoruz), uluslararası bir olgudur. Yani emperyalist-kapitalist sistemin parçalanması gerçekleşmeden, dünya devrimi gerçekleşmeden, dünyanın hiç değilse belli başlı ülkeleri kapitalizmi yıkıp komünizme yürüyüşü başlatmadan, devletin sönmesi gerçekleşemez. Ekim Devrimi ile başlayan süreç bize bunu öğretmiştir.
Ekim Devrimi ile başlayan dünya devriminin, 1980’lerin sonlarında kesinleşen yenilgisine kadarki dönem bu açıdan öğreticidir. SSCB uzunca bir süre (70 yıl) kendi içinde sosyalizmin “gelişimini” yaşadı. Ama, dünya devrimi olmadan, bu sürecin, bir çürüme olanağını büyük oranda barındırdığı (öznel hataları, sapmaları, ihanetleri bir yana bırakıyoruz) ortaya çıkmıştır. Soru şöyle sorulabilir; ülke içinde gerçekleşen sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel değişikliklerle devletin sönmesi süreci, eğer dünya devrimi gelişmiyor ise, devrim başka ülkelerde zaferle taçlandırılamıyor ise nasıl gerçekleşecektir? Bu soru bize tek ülkede iktidarı almanın, sosyalizme yürümenin olanağı olduğu halde, bunun sınırlarının neresi olduğunu göstermektedir. Öyleyse, komünistler, bu sınırların bilinci ile davranmak ve vakitsiz “komünizme geçtik” gibi uydurma tespitlerle kendilerini gülünç duruma düşürmemeli, en önemlisi dünya devrimine sırt dönmenin böyle gerçekleştiğini bilmelidir.
Bizler mükemmel toplum peşinde değiliz. Mükemmel, sorunsuz toplum doğaya, diyalektiğe aykırıdır. Ama tek bir ülkede sıkışan bir devrimin, bilindiği ölçüler içinde bile sosyalizm kuruculuğunu son noktaya getiremeyeceğini bilmek gerekir. Bunu atlamak, komünizmi ulusal bir olgu haline getirmektir.
Kapitalizmden komünizme geçişi salt ekonomik bir süreç haline getiren mantığın altında bu kafa karışıklığı, bu dünya devrimine yüz çeviriş yatmaktadır. Bu nedenle bugünkü yenilgi, uluslararası ölçekte, ideolojik ve siyasal bir yenilgidir. İdeolojik ve siyasal yenilginin başlangıcını, sosyalizmin içinde arama gereksinimi buraya dayanmaktadır. Devrimi içeride ve dışarıda sürekli kılmak birlikte ele alınmalıdır. Dünya devrimine sırt çevrilerek, devrim içeride de sürekli kılınamaz. Komünizme geçiş, bu şartlar altında, kapitalist restorasyona yöneliş olur.
Marx, bugün insanlık öncesi bir tarihte yaşadığımızı, gerçek anlamıyla insanlık tarihinin komünizm ile başlayacağını söylemiştir. Gerçekten de bu çok önemli bir noktadır. Demek ki komünizm mücadelesi aynı zamanda insan olma mücadelesidir. Ancak, bencilliğin yerini kardeşçe paylaşma, yarış ve rekabetin yerini dostluk ve dayanışmanın aldığı bir toplum ile insan gerçekten doğaya karşı yoğun bir savaşıma geçebilir.
Bize bazıları soruyorlar, komünizmden sonra ne olacak? Komünizm, bugün bizim yaşadığımız biçimi ile kapitalist dünyanın son bulmasını gerektirir. Böylelikle sadece kapitalistlere, burjuvaziye karşı mücadele edilmiyor, burjuvazi nezdinde tüm egemen sınışara, tüm sömürücü sınışara karşı mücadele ediliyor. Böylelikle kurulacak sınıfsız toplumu anlamak için, bu sınışı toplumların sorunları ile bakmak yeterli olmaz. Sınıfsız toplumu tartışırken, sınışı toplumun sorunlarının nasıl aşıldığına bakmak elbette gerekli. Ama “komünizmden sonra ne olacak?” sorusu, komünizmin, sınıfsız toplumun farkının kavranmadığını da gösteriyor. Komünizmde ilerleme durmaz. Çelişki toplum ile doğa arasındadır. Bu çelişkinin önündeki tüm sınışı toplum çelişkileri ortadan kalkmıştır, çelişki çıplak hale gelmiştir. Komünist toplumda gelişme doğa ile mücadele temelinde sağlanacaktır. Bu nedenle de insanlık tarihi komünizmle başlayacaktır. Bu savaşım (doğa ile savaşım) yeniden sınışarın oluşumuna yol açmaz. Bu nedenle de sınıfsız toplum varlığını sürdürür, kendi içinde gelişimini sürdürür, tarihin sonu değil başlangıcıdır (bir anlamda).

Sonraki Bölüm: Kapitalizmden Komünizme Geçiş: Sosyalizm

 

Kapitalizmden Komünizme Geçiş – Sosyalizm Savaşımının İşçi Sınıfından Kopartılması ya da İşçi Sınıfının Tarihsel Rolü

Önceki Bölüm: Yenilgiden Zafere

Son yıllarda giderek artan oranda, işçi sınıfının kapsamı, işçi sınıfının tarihsel rolü, kapitalizmin kaç canlı olduğu, krizlere rağmen neden yıkılmadığı gibi konular tartışma gündemini dolduruyor. Üstelik bu alanda yürütülen tartışma genellikle parçalar üzerinden, sorunun bir yönü üzerinden yürütülüyor. Özellikle sosyalizmin çözülüşü ile birlikte, teori üzerindeki hegemonyanın kalkmasının verdiği hız ile pek çok insan bu noktalara parmak basmaya başladı. Ne var ki, görünüşte olumlu olan bu durum, eğer sorunun odak noktası kaçırılırsa olumluluğu gölgede bırakır hale geliyor.
Aslında sorun, 1960’lı yıllardan başlayarak bugüne kadar gelişen ve özü sosyalizm savaşımının işçi sınıfından kopartılması, bu yolla işçi sınıfının tarihsel rolünün tartışmaya açılması biçiminde özetlenebilecek, Marksizm-Leninizm’e yönelen saldırıdır. Sorun böyle konulunca pek çok etken daha anlamlı bir tartışma konusu olabilecek şekilde gündeme alınabilir.
Teorik çalışma yol açıcı, yol gösterici olmak durumundadır. Böyle olunca tartışmanın amacı önem kazanacaktır. Yani tartışmanın amacı, Marx, Engels ve Lenin’in eksiklerini/yanlışlarını bulmak olmamalıdır. Tek başına bu amaç yol gösterici değildir. Sorun, ne yapmak istiyoruz ve buna bağlı olarak neyi tartışmalıyız, sorunudur. Örnekleyecek olursak; bugün ülkemizde devrimle ilgilenen herkesin devrimci partinin oluşumu ile ilgilenmesi bir zorunluluktur. Tersi sınıf savaşımından kopmuş, her tür gevezelik yapma yetkisini kendisinde gören ve aydın diye kendini isimlendirenlerin işi olur. Nitekim öyle olmaktadır da.
Öyleyse sorunun doğru konulması gerekir. Elbette Marx, Engels, Lenin’de eksik ve yanlışlar olabilir. Ama bizler eğer meselenin özünden bahsediyorsak eksiklik ve yanlışlık söz konusu olamaz. O halde şunu soralım, bu eksik ve yanlış bulma uğraşınızın amacı nedir?
Bugün nasıl bir sosyalizm tartışmasının önemi herkesçe kabul ediliyor. Ancak nasıl bir sosyalizm tartışmasından önce, sosyalizmin kurucusu işçi sınıfının bu rolüne (tarihsel rolüne) ilişkin tartışmaya girmek zorunluluktur. Bu nokta 1960’lardan bu yana, ama özellikle de 1970’lerin ortalarından bu yana, Marksizm-Leninizm’e temel saldırı noktalarından biridir. Oportünizm, dün sınıf savaşımını reddediyordu, proletarya diktatörlüğünü reddediyordu. Bugün ise işçi sınıfının tarihsel rolünü reddediyor. Bu reddediş sonuçta aynı yere, sınıf savaşımının reddi noktasına ve proletarya diktatörlüğünün inkârı noktasına varıyor. Ama tartışma önceleri radikal çıkışlarda ifadesini buldu, sonra tümüyle sağa yatarak Avrupa Komünizmi’ne ulaştı.
Biz konuyu dört soru etrafında tartışmaya çalışacağız. Birincisi; proletaryanın tarihsel rolü nereden gelmektedir? Buna bağlı olarak kapitalizmde ve özellikle proletaryanın kapsamında meydana gelen değişiklikler bu tarihsel rolü oynamasını engellemekte midir? Bu iki noktadan sonra proletaryanın köylülük ile ilişkisi ve proletaryanın lümpen proletarya ile ilişkisini ele almak gerekir.
Ancak bu dört nokta üzerinden tartışmaya başlamadan önce sorunun bugüne gelişine kısaca bakmak faydalı olacaktır. Aslında sadece bu tarihsel gelişimi incelemek bile çok önemli görünmektedir. Biz yine de konumuz içinde sadece ve kısaca bu noktaya değineceğiz.
İşçi sınıfının tarihsel rolünü inkâr edenler, Lenin’in “Köylü Sovyetleri” sloganını, Çin Devrimi’ni, 1960 sonrasında Avrupa’da işçi sınıfının “sessizleşmesini” kanıt olarak gösteriyorlar. Enternasyonal’in Halk Cephesi, Çin Devrimi’nin Halk Demokrasisi (Doğu Avrupa’daki Halk Demokrasilerini unutmayalım) onlara ilham kaynakları olmaktadır. Küba Devrimi’ni, sınıftan bağımsız bir grubun kendi başına devrim yaptığının örneği olarak sunup, sınıfın tarihsel rolünü bir yana atıyorlar (Küba Devrimi bu anlamda artık örnek olarak kullanılmıyor. Ama bir dönem kullanıldı ve mantık aynıydı).
Şimdi biz tarihsel örneklere kısaca bakalım.
1- Ekim Devrimi’nin zaferi, umulduğu gibi Avrupa devrimlerinin tutuşturucusu olmadı. Aslında bir anlamda “olmadı” yanlış bir vurgudur. Daha doğrusu tutuşturduğu Avrupa devrimlerinin zaferi ile sonuçlanmadı. Bu etken pek çok noktada bugün bizim önümüze “yığılan” sorunlara kaynaklık ettiği gibi, proletaryanın tarihsel rolünü tartışmaya açmak isteyen sınıf kaçkınlarının da ilham kaynağı olabilmektedir. Elbette Hegel’in ünlü deyişi ile, “doğada her tür düşünceyi destekleyebilecek veri bulunabilir.” Önemli ve asıl olan bakıştır.
Ekim Devrimi’nin Avrupa devrimlerinin tutuşturucusu olacağı düşüncesi mi yanlıştı? Bunun yanıtı pratik tarafından verilmiştir. Avrupa’da devrimler oluşmaya başlamış ama yenilmişlerdir. Demek ki Avrupa devrimi düşüncesi hayal değildir. Sorun bu alanda burjuvaziyle yürütülen savaşımda burjuvazinin galip gelmesi ve dünya devrimi dalgasının geri düşmesidir.
Lenin ve III. Enternasyonal, bu eğilimi gördüklerinde ve Ekim Devrimi’nin Doğu Halkları başta olmak üzere emperyalizme bağımlı sömürge ve yarısömürge ülkelerdeki etkisinin boyutları ortaya çıktığında “Köylü Sovyetleri” sloganı ile emperyalist merkezleri sıkıştıracak tarzda savaşımı bu alana kaydırmaya yönelmişlerdir. Yani bir yandan devrim Avrupa’da yenilmeye başlıyor, ama Doğu’da büyük bir etki yaratıyor. İşçi sınıfının nicel ve nitel açılardan yetersiz ve güçsüz olduğu bu sömürge ülkelerde sosyalist devrimin etkisi kök salmaya başlıyor. Dünya devrimi şiarı ulusal kurtuluş mücadelelerine de sıçrayarak ulusal kurtuluş mücadelelerini körüklüyor. Birinci Doğu Halkları Kurultayı (1920) toplanıyor. “Köylü Sovyetleri” bu ortamda gündeme geliyor. Ancak 1921’de Sovyet-İngiliz Anlaşması imzalanıyor. Devrimci dalga tümden geri çekilmeye başlıyor. Yenilgi kesinleşiyor ve artık birincisi toplanan kurultayın ikincisi asla toplanamıyor.
Bir yandan devrimin başarıya ulaştığı ülkede işçi sınıfının yeterince güçlü olmaması ve devrimin omurgasının işçi köylü bağlaşıklığı olması, diğer yandan sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki anti-emperyalist mücadeleye vurgu, gelişen dünya devriminin pratik sorunları idi. Ama bu pratik, giderek teorize edildi. Bugün, işçi sınıfının tarihsel rolünü reddedenlerin de yaptığı budur.
Aslında Rus Devrimi, en başından beri köylü ittifaklara dayanması nedeni ile geri çekilme potansiyelini taşımaktaydı. Gerçekten de, bu, o dönemde de bir sır değildi. Köylülük, devrimi geriye çekecektir ve bu nedenle işçi köylü ittifakı proletarya hegemonyası olmadan devrimci bir işlev görmez; proletaryanın amaçlarına hizmet edemez. Pek çok devrimci, işçi köylü ittifakını, tıpkı demokratik devrim gibi tarihsel koşulların ürünü olarak değil de, tüm ülkeler için bir zorunluluk olarak algılamıştır. Köylülüğün ayrıştığı bir ülkede, sınıf olarak köylülükten söz edilemez. Bu şartlar altında işçi köylü ittifakı anlamını yitirir, onun yerine işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün ittifakı olanaklı olabilir. Bir yandan tarım proletaryası, diğer yandan yarıproleter yoksul köylülük sosyalizm mücadelesinde işçi sınıfının müttefikleri olarak yerlerini alırlar. Geriye çekmenin aşılması partinin proletarya içindeki örgütlülüğü ile sıkı sıkıya ilişkili olan, proletaryanın hegemonyası yoluyla gerçekleşecektir.
Emperyalist merkezlere bağlı ülkelerde ortaya çıkacak devrimler, emperyalist merkezlerde geri düşmeye başlayan devrimleri ateşleyebilecektir. Ancak dünya devrimi 1921’e gelindiğinde yenilmiştir. Ve bu noktada yeni bir dünya devrimi dalgasına kadar kazanılmış olan bu üssün elde tutulması (elbette dünya devriminin çıkarları için feda etme mantığı olmadan elde tutma anlamlı olmaz) sorunu gündeme geldi. Geri çekilen dünya devrimi dalgasının Sovyet ülkesinin içine yansıyışı NEP’te ifadesini bulmuştur. NEP, esas olarak iç savaş koşullarının sanayii yıktığı, açlığın ciddi bir şekilde devrimi tehdit eder tehlikede olduğu bir dönemde devrimi rahatlatmak amacıyla, köylülüğün desteğini (bir yandan büyük topraklar üzerinde makineli tarıma geçilemiyor çünkü sanayi yerle bir olmuş, diğer yandan Kulaklar ürünlerini ellerinde koz olarak kullanıyorlardı) alabilmek amacına dönüktür. Sovyetlerin o günkü koşullarını anlamadan NEP’i anlamak olanak dışıdır. Burası anlaşılmadı mı, bu sefer de, yeniden tarımın kolektifikasyonuna yönelişin ve sanayie tüm güçle yüklenmenin neden yoğun şiddeti gerektirdiği anlaşılamaz. Elbette bu yolla her şeyi alkışlamak veya küfretmek mantığının dışına çıkılabilir, nesnel ve öznelin diyalektiği içinde devrimin yenilgisi sürecinin nasıl oluştuğu kavranabilir. Yoksa şiddete karşı demokrasiyi savunmak ve bunu da çok partililikte aramak dışında yol kalmaz.
Bugün, aslında işçi sınıfının sosyalizm savaşımındaki tarihsel rolünden söz etmenin anlamsız olduğunu söyleyenler, bize, işte bir kanıt olarak bunları sunuyorlar. Ve diyorlar ki, bu iş özne sorunudur. Lenin’in katkısı da burada değil midir, o halde bu öznenin dayanacağı sınıfsal temel söylem düzeyinde de olabilir. Yani mutlaka işçi sınıfına dayanmak gerekmez, tersine, işçi sınıfı adına bu işi aydınlar, lümpen proletarya (toplumun en yoksul kesimleri burasıdır), mühendis, doktor vb. biçimindeki “beyaz yakalılar” yerine getirebilir.
Evet Lenin’in özneye ilişkin katkısı önemlidir. Birincisi; Lenin’in tek katkısı burada değildir. O nedenle “Lenin’in katkısı da özneye ilişkin değil midir?” biçimindeki sorular aslında Lenin’in önemini aşındıran “abartılar”dır. Öyle ya, aynı Lenin, bugün kullandığımız felsefî anlamda madde tanımını da geliştirmiş, devletin ve kapitalizmin emperyalist aşamasının analizlerini de yapmıştır vb.. Ama daha da önemlisi özneye vurgu yapmak ile nesnel temeli unutmak, atlamak aynı şey midir? Eğer bugün Sovyet Sosyalizmi çözülmüş ise, bunun en önemli nedenlerinden birisi sınıfın bizzat devlet içinde fiili yer almayışı ve ideolojik olarak ona bağlılığını ilan edenlerin onun adına devleti yönetmeleri değil midir? İşte böylece işçi sınıfının tarihsel rolünün kaynağı nedir, sorusuna gelmiş oluyoruz.
2- Ancak biz yine de bizi bugüne getiren gelişmelere değinmeyi tamamlamış değiliz. Devam edelim. Dünya devriminin yenilgisinin ardından önceleri “sınıfa karşı sınıf” anlayışı geçici bir süre öne çıkıyor. Ama hemen ardından Komintern, sosyal-demokrat partiler, işçi partileri, çeşitli sol örgütlerle ittifak politikasına yöneliyor. Nihayet faşizmin gündeme gelmesi ile ünlü Halk Cephesi formülü öne çıkıyor. Halk Cephesi formülü faşizme karşı savaşımın (ülke işgalleri ve savaşla birleşmesi sonucu) kapsadığı güçlerin fiilen genişlemesi (burjuva sınıfın bazı üyelerinin ve aydınların bu savaşımda yer alması) gerçeğine dayanarak, burjuvazinin çeşitli kesimleri içinde ittifak aramayı öne koyan bir sapmaya vardı. Komintern, fiili bir durumu, cepheyi genişletme adına teorize etti. Bu anlayış gerçekte ittifak politikasının, nesnel temelden kopartılarak, sadece söylemin çeşitli katmanların ittifakına yarayacağı yanılsamasına dayandırılarak savunuldu. Gerçekte ise devrim ve sosyalizm savaşımından geri çekilerek, savaşımın hedeşerini demokrasi olarak daralttı. Cepheye giren güçleri proletaryanın hegemonyasında, proletaryanın amacı için yönetmek yerine, bu güçleri geniş tutma adına amaçtan vazgeçme öne çıktı. Bu eğilim anavatanın savunulması mantığı ile birlikte, SSCB’nin statükocu anlayışının temellerini oluşturdu. Bu yolla burjuvazi ile işbirliğinin yolları açılmış oldu.1
Sanki burjuvazinin bir kesimine (tekel dışı ya da ulusal vb. adlarla adlandırılan bu kesimlere), “biz aslında sosyalizm amacını değil, o arada geçici bir süre sizinle aynı amacı güdüyoruz. Sonra kozlarımızı paylaşırız” diyeceğiz ve işçi sınıfından gelen bu talep karşısında tekellerle çelişkileri olduğu için, yaşamı bu düzene ve öznel olarak da tekellere bağlı olsa da bu kesimler, “evet mantıklı konuştunuz bay işçi sınıfı temsilcisi, sizinle ittifaka gireceğiz, siz sonradan bizim varlığımıza son verseniz de, biz bu riski göze alacağız, hele demokrasiye yaptığınız vurgu bizi tümüyle cezbetmiş iken.” İşte politikayı nesnel zeminden, sınıftan kopartınca, geriye söylemin gücüne (ya da tanrıya) tapan bu idealist anlayış kalıyor.
3- Üstelik tam bu dönemde Çin Devrimi sınıfın sosyalizm savaşımındaki rolünün önemsiz olduğunu da “ispatlamıştır”. Çin Devrimi “söylemin gücünü” göstermekle kalmadı, ayrıca, sınıfsız bu iş olmaz diyenlerin reformist olduğunu da “göstermiş” oldu. Böyle bakılınca, her şey bir yana Halk Savaşı Stratejisi de anlaşılır olmaktan çıktı. Çin Devrimi’nin mantığını bile kavrayamayan, politikayı sınıf zemininden kopartan hareketlerden biri olarak daha sonraki yıllarda gelişen Maocu düşüncenin halk kavramına yaptığı vurgu, Halk Cephesi ile birleşince ve Halk Demokrasisi ile tamamlanınca, sosyalizm savaşımı işçi sınıfı yerine, ne olduğu belli olmayan, yuvarlak ve söylem düzeyinde anlam bulan halka dayandırılmaya çalışıldı. Oysa biraz yakından incelenince, Çin Devrimi’nin bu söylenenleri hiç de ispatlamadığı açığa çıkacaktır. Çin Devrimi, somut durumun somut tahlilinin niye gerekli olduğunu gösterir. Yoksa işçi sınıfının yerine, binbir deva halk sözcüğünü geçirmek gerektiğini değil.
4- Ancak yine de bu tablo bizi henüz devrimcilikten kopartıp, sorunu bugünkü haline getirmemişti. Bu noktada da André Gorz’un devreye girmesi gerekliydi. Avrupa işçi sınıfı ekonomik açıdan belli noktaya geldiği için (yani tüketim mallarını tüketebildiği için) onun tarihsel devrimci rolü bitirilip, (Gorz’da) bu rol lümpen proletaryaya (üretim süreci içinde yer almamış ve böylece tekniğin esiri olmamış kesimlere) veriliyor. Ama iş böyle başlasa da perde sadece elveda proletarya ile kapanmıyor, doğal ve kaçınılmaz olarak elveda sosyalizm ile kapanış tamamlanıyor.
Sosyalizm savaşımını ve sosyalizmin zaferini önlemenin iki yolu (içerik olarak aynı ama biçimsel olarak iki ayrı yolu) vardır: Birincisi sınıf savaşımını reddetmek, ikincisi ise proletaryanın tarihsel devrimci rolünü reddederek sosyalizm savaşımını proletaryadan, sınıftan kopartmak. Böylece bu ikinci yol ile sosyalizm savaşımı bir ideolojik savaş olarak algılanıyor. Öyle olunca evinde oturan aydın bu ideolojik savaşımı (sınıf umrunda mı) veriyor. Böylece ideoloji de sınıftan kopartılıyor. Yani sınıf ideolojisiz bir sürü haline getiriliyor. Devrimin imkânsızlığı ispatlanmış oluyor. Sosyalizm savaşımı, eğer işçi sınıfının burjuvaziye karşı savaşımından, yani sınıf savaşımından ayrı bir şey ise aslında tekrar birinci yola gelinmiş oluyor. Tek farkla ki, bazı aydınların söylem düzeyinde sosyalizm mücadelesi olanaklı oluyor. İşte Laclau tam da bunu savunuyor. Ona göre sosyalizm savaşımının öncü gücü işçi sınıfı değildir. Öncü herkestir, aynı anlama gelmek üzere hiç kimsedir. Öyle ya herkes öncü ise, öncü olmaz. Demek ki Laclau, işçi sınıfının tarihsel rolünü tartışırken, özneye vurgu yapma adına, öncülüğü tartışıyor. Devrimci parti (özne) işçi sınıfının öncülük rolünün zorunlu sonucudur. Öncülük rolü kalkınca özneye gerçekten gerek kalıyor mu? İşte özneye vurgu yapmak adına yola çıkanların ellerinin altından ittikleri sınıfsal zemin, onların ayaklarının altındaki zemini de çekiyor ve onları bir açmazla karşı karşıya bırakıyor.
Gerçekte Avrupa Komünizmi işçi sınıfının tarihsel rolünü tartışmaya açmıştır. İşçi sınıfının böylesi bir rolü oynayamayacağı inancı ile, ona dayalı bir devrim yerine, seçmen çoğunluğuna dayalı (siz buna halk diyebilirsiniz) bir parlamenter geçiş gündeme geldi. Böylece başlangıçta işçi sınıfının düzene entegre olduğunu, halkın (ne demekse) silahlı savaşımı ile devrimin yapılacağını ileri sürerkenki “radikallik”, aynı temellerden uzlaşmacılık ile aynı yere oturuyor. Sorun hep aynıdır; işçi sınıfının tarihsel rolünü tartışmaya açmak ya da sosyalizm savaşımının (bu istemin nesnesinin işçi sınıfı olduğunu reddetmek) işçi sınıfından kopartılması yolu ile sınıf savaşımını söyleme indirgemek. Hal böyle olunca söylemin “gücünü artıracak” anlaşılmaz bir dil, duru, sınıfı harekete geçirecek yalın bir dile tercih edilecektir. Adeta sınışı toplumların tarihi sınıf savaşımları değil de, farklı söylemlerin “savaşımının” tarihidir. İşte tarih alanında, tarihsel materyalizmin kovduğu idealizmin yeniden dirilişi! Ama ne diriliş!
Tüm bunlar Marksizm’in ekonomik determinizmle özdeşleştirildiği gerekçesiyle karşı savaş açılarak yapılıyor. Ve böylece ideoloji ve politika sözümona özerkleştiriliyor, gerçekte ise tümüyle nesnellikten, sınıftan kopartılıyor. Sınıf savaşımının ekonomik, siyasal ve ideolojik biçimleri biçimindeki Marksist analiz atlanıyor.
Özetle, SSCB’nin statükocu, ekonomist politikaları karşı tarafta tepkiyle aşılmaya çalışılıyor. Tepki, aşma için yeterli olamaz, olmuyor.
Y. Küçük, Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Çözülüşü adlı “uzman olmayan okur için yazdığı” ve “az bilgi vererek yazmaya çalışıp başaramadığı” kitabında determinizme “büyük taarruz”2 başlatıyor. Şöyle yazıyor: “…Marx, 19. yüzyılda devrimleri kaçınılmaz görüyor; kaçınılmazlık, bilimselliktir. Bilime büyük tutkusuyla bu kaçınılmaz olana, gelecek yeni düzenlemelere, iradi müdahaleleri sakınma eğilimi gösteriyor. Kendisine, kaçınılmaz gördüğü devrimleri bilimselleştirme misyonu tanıyor.” Anlaşılan şudur ki; Y. Küçük determinizme saldırmak gerektiğini düşünüyor. Belki böyle bir emir alıyor ve ardından anlamsız biçimde saldırıya geçiyor. Okurun “uzman olmaması” ona, ciddiyetten uzaklaşma hakkı da veriyor.
1) “Kaçınılmazlık, bilimselliktir.” Yanlış. Bilimsellik kaçınılmaz olanı, zorunluluğu ortaya koyma, onun yasalarını ve gelişim eğilimlerini göstermektir.
2) Marx iradi müdahaleden asla sakınmıyor, tersine iradi müdahaleyi hep savunuyor. Kendi pratiği bunun kanıtıdır. Bunun için sadece komün üzerine yazılanlara bakmak bile yeter.
3) “Bilime büyük tutkusuyla”, iradi müdahalelerden kaçınmak ne demektir? Bilimin kendisi müdahaledir. Yoksa aslolan dünyayı değiştirmektir derken, Marx, bilime tutkusunu mu kaybetmişti? İşte genel eğilime uyup kime saldırdığına bakmadan hücuma geçenin sonu budur. Böylece sınıf savaşımı nesnel çıkarları gereği karşıt olan sınışarın savaşımı olmaktan çıkıp, siyasal ve ideolojik savaşım olarak ele alınıyor. Gerçekten de sınıf savaşımının bu üç biçimi için de, siyasal ve ideolojik savaşımın önemini vurgulamak gerekir. Ama karşıt çıkarlara sahip olmayan, yani bir nesnel temeli olmayan ideolojik ve politik bir sınıf savaşımı olur mu? Böylece özellikle Laclau ve Mouffe’de sınıf yerine, ekonomik çıkarların değil, söylemin belirlediği halk öne çıkıyor ve işçi sınıfı halkın içinde eritiliyor. Bu yolla da öncülük meselesi bir yana itiliyor.
Tam bu noktada ise sosyalizm savaşımı yerine, demokrasi savaşımı öne çıkartılıyor. Sosyalizm savaşımını sınıftan koparttınız mı, devrimin sınıfın işi değil, sınıf adına birilerinin işi sonucuna vardınız mı, bir kere bunlara evet dediniz mi (bunları radikallik adına yapmanız farketmez), sonuçta bu sınıf adına devrimi yapanların bir gün kalkıp da devrim yerine demokrasi istiyoruz demelerine boyun eğmek zorunda kalırsınız.
Ellen M. Wood, Sınıftan Kaçış: Yeni bir ‘Hakiki’ Sosyalizm isimli çalışmasında Laclau ve Mouffe’nin görüşlerinin ciddi bir eleştirisini sunuyor. E. M. Wood, Mouffe’den bir aktarma yapıyor: “Mouffe, işçilerin sosyalizmde hiçbir ‘temel çıkarı’nın olmadığı ilkesini tartışırken şunu savunuyor: ‘sınıf mücadelesinin ancak belirlenmiş siyasal etkenlerin -‘toplumsal sınışarın’- eseri olabileceği yolundaki inancın arkasında, aslında bir dil yanılsaması yatmaktadır. Bugüne değin olmuş toplumsal devrimlerin tarihi, bu görüşü çarpıcı şekilde kanıtlamaktadır: Çünkü bu devrimlerin hiçbirisine proletarya önderlik etmemiştir.” (Aktaran, E. M. Wood, Age, Akış Yayıncılık, s. 80).
Demek ki; birincisi sınıf mücadelesi, toplumsal sınışarın eseri değilmiş. Bunu böyle söylemek bir dil yanılsamasıymış bu iki ve üçüncüsü devrimler tarihi bunu ispatlıyormuş.
Biraz uzun olsa da E. M. Wood’un bu görüşe yanıtını aktarmak gerekiyor. “Bir devrimin temel karakterini, o devrime kimin önderlik ettiğinin belirlediği yolundaki görüşten doğan sonuçları izleyelim. Eninde sonunda, bununla söylenmek istenen şey şudur: Bir devrimin önderleri, adına devrim yapılan sınışarın üyesi değilseler, önderlik ettikleri insanlar -devrime ivmesini ve doğrultusunu veren toplumsal güçler- kim olursa olsun “sınıf mücadelesi”, sınıf dışı etkenlerce yürütülüyor demektir. Bir sınıf mücadelesi olarak sınıfa karakterini kazandıran devrimci kitle, bu kitlenin çıkarları, güdüleri, amaçları ve yetenekleri değil de daha çok, önder kadronun eylemleri ve niyetleri ise, o zaman, toplumsal devrimler konusunda en tutucu yorumları yapanların tümü gibi bizim de, bu işlere katılan “ayak takımı”nın, demagog (ya da bakış açısına bağlı olarak idealist ve özverili) elebaşılar tarafından kullanılan mantıksız ve anarşik bir güçten başka bir şey olmadığı, kendine ait akılcı amaçlara sahip olmayan bir güruhtan başka bir şey olmadığı sonucuna varmamız gerekmez mi? Ya da tam tersine, şunu söylememiz gerekmez mi: Sınıfsal etkenler olmaksızın hiçbir sınıf mücadelesi ve hiçbir devrim olamaz; devrim önderleri büyük bir güç halinde örgütlenmiş belli sınışarın çıkarlarını ve hedeşerini dile getirmedikleri, bu sınışarın etkin gücünü işe koşmadıkları sürece bu önderlerin eylemleriyle ve niyetleriyle belirlenen hiçbir devrim sözkonusu olamaz; devrimler tarihinin kanıtladığı bir şey varsa, işte budur.” (E. M. Wood, Age, s. 80-81).
Toplumsal hareketin geriliğinden aldığı hızla meşhur olan, meşhur olmayı (konumunu) korumak için ilk ben yazdım sevdasını taşıyan bir kişi, yazdıkları yakın tarih tarafından yerle bir edilince, alelacele ve büyük bir hızla yazdıklarının tersini yazmaya (tersinden şiddetli biçimde ilk ben yazdım) koyulur. İşte sosyalizmi, TİP’in sosyalizmini aşamayan, Türkiye’de hemen hemen herkesin SSCB’nin çözülüşünü gördüğü dönemde Gorbaçov’a ve onun Perestroyka ve Glastnost’una alkış tutan, bunlara devrim diyen burjuva sosyalisti Küçük, bu etkiler altında SSCB’de sosyalizmin çözülüşünün ardından Ekim Devrimi üzerine: “Bilgi vermeden yazmak istediğini”, “uzman okuyucusu olmadığını”, “Avrupai yazar olamayacağını” söylerken tam bir profesör gibi pisliğini örtmeye çalışıyor. Türkiye’de profesörlerin politikacılara taş çıkartacak kadar bu konuda yetkin olduğu bilinir.
“…Bolşeviklerin iktidarı alışı, yönetenlerin bir tür yönetimden kaçışları kadar, Lenin’in yönetim hırsının da bir sonucu olarak gerçekleşiyor.”
Sayın Küçük, “toplumsal devrimler konusunda en tutucu yazıları yazan”lardan biri değil midir? Lenin devrimin nesnel koşullarını sayarken, yönetenlerin eskisi gibi yönetememesi yetmez, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istememesi gerekir, der. Ama elçabukluğu ile Y. Küçük “bilgi vermeden yazmak isteği”nin sonucu olmadığı kesin olan bir biçimde, Lenin’in bu sözlerini anımsatan bir çarpıtma yapıyor. Anlaşılan Küçük, okuyucusunun Lenin’in yazdıklarını hatırlayamayacağını ve hatırlamak için gidip bir kitap karıştırmayacağını düşünüyor. Demek ki onun “uzman okuyucusu olmaması”nın onu sevindirmesi boşuna değilmiş. Kendisini yalnızca profesörlerin okuduğunu düşünüyor olmalı.
Yönetenlerin eskisi gibi yönetememesi ayrı şeydir, “yönetenlerin bir tür yönetimden kaçışları” ayrı şey. Yine ona sorarsanız, yönetenler iktidardan kaçıyorlarmış (bir tür). Bu elçabukluğu ile çarpıtmayı, açık saldırı izliyor. Biz bugüne kadar devrimi, bir önderin yönetim hırsı, iktidar hırsı gibi kavramlarla açıklayanlara anti-komünist, felsefî olarak da idealist dedik. Sırada Y. Küçük olunca görüşümüz değişmeyecek. Eğer Bolşeviklerin iktidarı alışı, Sayın Küçük’ün yukarıda saydığı iki nedene bağlı ise, artık öznenin önemi kalmaz, artık devrim bir erken doğum idi dersiniz, artık devrim bir grubun akıl dışı saldırısıdır dersiniz vb.
8 Nisan 1984 tarihli Sunday Times’ta Edward Acton’un yazdıklarını E. M. Wood aktarıyor. İnsan bunları okuyunca, Küçük ile Laclau’yu en azından bu çerçevede, nedenleri farklı olsun olmasın, aynı yere koymakta güçlük çekmiyor. Acaba bu yazarlar, bu burjuva sosyalistleri neyi görmüyorlar? Biz alıntıyı aktaralım karar sizin: “…yıkımdan başka düşüncesi olmayan bir ayaktakımı olduğu, askerlerin siyasal kavrayıştan yoksun bulundukları, köylülerin ‘olan bitenleri hiç anlamadıkları’ şeklindeki efsane (bu efsanenin tersten okunuşu Lenin’in yönetim hırsıdır – D. A.) bugün kesinlikle yerlebir olmuştur.
“Amerikan, Fransız ve İngiliz bilginler… ‘aşağıdan’ devrimi irdelemeye, kitlelerin -işçilerin, köylülerin, askerlerin ve denizcilerin- özlemlerini ve eylemlerini çözümlemeye başlamışlardır. Bunu yapmakla, kitlelerin hedeşerinin açık seçik, mantıklı ve tamamen kendilerine özgü olduğunu anladılar.
“İşçilerin ekmek ve iş istemini, askerlerin barış özlemini ya da köylülerin toprağa olan açlığını uyandırmak için hiçbir Bolşevik propaganda gerekmiyordu. Kitlelerin amaçlarına ulaşmak için kullandıkları yöntemler ise ne kör, ne de vahşiydi. Ilımlı politikacılara yöneltilen istekler sonuç vermeyince, köylülerin toprak işgallerine izin verecek, ekonomik çöküşü durduracak ve savaşa son verecek yeni bir hükümet için doğrudan eylemler ve baskılar arttı.
“Bolşevikleri iktidara getiren, tabandan fışkıran istekleri başarıyla ifade etmeleriydi.” (Aktaran E- M. Wood, Age, s. 81-82).
Acaba iktidar Lenin’in yönelim hırsının sonucuydu demek ne anlama gelmektedir? Bu tam da devrime, tarihe burjuva metafizik bakış ile bakmak değil midir? Öyle görünüyor ya, “yönetim hırsı”, kendisine, Lenin’i anlatan bir filmde Lenin rolü teklif edilen, kendisinin Lenin’e benzetilmesinden zevk alan bir kişinin kendisini Lenin’de görme isteğini (ve bu yolla kendi hırslarını, Lenin’in hırsları olarak dile getirmesini) ya da en kaba anti-komünist propagandanın sıradan malzemesini ifade edebilir. Ama asla bilgi vermeden yazmak, uzman okuyucuya sahip olmamak ile açıklanabilir bir bilimsel çalışmayı ifade etmiyor.
Tekrar özete dönersek; sanırız bu kısa özete Avrupa Komünizmi’nin tarihsel uzlaşma ilan eden tutumunu eklemek yeterli olacaktır. Yine de tarihsel uzlaşmayı, Lenin’in yeni bir dünya devrimi dalgasına kadar barış içinde bir arada yaşama biçiminde ifade ettiği taktik (veya pratik taviz) ile bağlamak anlamlı görünmüyor. Sovyet Sosyalizmi tarihi boyunca verilen pratik tavizlerin, giderek nasıl teorik-ideolojik ve politik alanda tavizlere dönüştüğü, bu çerçevede teoride nasıl gedikler açtığı biliniyor. Ama sanırız her pratik adımın doğal olarak bu tarz sonuçlar doğuracağını iddia etmek ya sınıf savaşımını düz bir çizgi olarak algılamak ya da Sovyet yönetimini aklamak adına suçu Lenin’e veya nesnel koşullara yüklemek girişimi olur. Avrupa’da özellikle 1960 ve sonrasında işçi hareketi sessizleşti. Bu sessizleşme işçi sınıfının devrimci rolünün artık kalmadığı, onun düzene entegre olduğu (ne demekse, sınıf, sınıf olmaktan mı çıktı) anlamında yorumlandı. Bir yandan Çin Devrimi’nin köylülüğe vurgusu, bir yandan Enternasyonal’in Halk Cephesi ve Halk Demokrasisi tezleri, sonuçta Avrupa’da işçi sınıfının sessizleşmesi ile birleşti.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde emperyalizmin Sovyetleri kuşatma siyaseti, en başta Avrupa işçi sınıfının satın alınması için bazı reformların (işsizlik sigortası vb.) gündeme gelmesiyle başladı. Avrupa işçi sınıfı bir yandan bu reformlar, bir yandan Enternasyonal’in burjuvazinin bazı kesimleri ile ittifak politikası, bir yandan da kontrgerilla (gladio vb.) örgütlenmeleriyle sınıfa saldırması gibi etkenler işçi sınıfının sessizleşmesinin salt ekonomik olmadığını göstermektedir. Elbette Avrupa’da burjuvazinin işçi sınıfının bir bölümünü satın alması yoluyla oluşturduğu işçi aristokrasisi, bu sınıf savaşımının geri düşmesinin temel dayanağıdır. Buna rağmen işçi sınıfının Avrupa’da sessizleşmesinin esas nedeni bunu, reform ve şiddet politikası ile birlikte uygulayarak, burjuvazinin gerçekleştirdiği politik saldırıdır.
İşçi sınıfının “öncü partileri”, komünist partiler, İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizme karşı savaşım ile devrim savaşımını birbirinden çoktan koparmıştı. Savaşacak güçlerin cephesini genişletmek adı altında burjuvazinin bazı kesimlerine ittifak çağrısı yapılması, gerçekte teorik ve pratik planda sosyalizm savaşımının uzak bir geleceğe ertelenerek, hedefin daraltılması sonucunu doğurmuştur. Tüm bunları görmeden işçi sınıfının siyasal planda savaşımdan geri durması açıklanamaz. Bu nedenle Avrupa işçi sınıfının politik mücadeleden uzak durmaya yönelmesi, esas olarak onun tarihsel rolünü gerçekleştiremeyecek bir sınıf olduğunun değil, tersine reformizmin etkisi altında iken her zaman düzenin sınırları içinde kalmaya, elikolu bağlı olmaya mahkûm olduğunu gösterir. Öyleyse, bugün bize, bu reformist etki, bu sınıfın devrimci enerjisini emen burjuva etki; sınıfın devrimciliğini, tarihsel rolünü kaybettiği biçiminde sunulmaktadır.
Ekim Devrimi’nin yayılamaması ve dünya devriminin yenilgisi ile başlayan köylülüğe taviz verme, onun öncesinde devrimin sömürge ülkelere etkisinin dünya devrimini körüklemesi çerçevesinde öne çıkan “Köylü Sovyetleri”, Çin Devrimi’nin köylülüğe yaptığı vurgu ve bunun giderek işçi sınıfının öncülüğünün teorik öncülüğe indirilmesine dönüşmesi, III. Enternasyonal’in Halk Cephesi çizgisinin sınıfın rolünü arka plana atması ve oradan Avrupa Komünizmi’nde ifadesini bulan devrimin inkârı, işte sınıfın tarihsel rolünü tartışmaya açanların dayanakları bunlardır.
Şimdi konumuza dönelim.
Proletaryanın tarihsel rolü nereden gelmektedir? Proletaryanın kapsamındaki değişiklikler (beyaz yakalıların üretim sürecindeki rolü ve sayılarının artması vb.) işçilerin ne kadar tüketim maddesi tüketebildiği vb. işçi sınıfının tarihsel rolünü ortadan kaldırmış mıdır? Köylülük ve lümpen proletarya, proletaryanın tarihsel rolünü oynayamazlar mı?
Nereden bakılırsa bakılsın sorunun özü, proletaryanın tarihsel rolünün kaynağının ne olduğudur. Diğerleri bunu tamamlayan, bu çerçevede ele alınması gereken konulardır.
Kapitalizmin temel çelişkisi üretimin artan toplumsal niteliği (ya da üretimin toplumsallaşması) ile mülk edinmenin özel karakteri arasındaki çelişkidir. Kapitalist üretimin amacı artı-değer üretimidir. Metaın içerdiği artı-emek zamanını arttırmaktır. Bu zorunlu olarak büyük çaplı üretimi şart koşar. Büyük çaplı üretim metaları tek tek kişilerin üretimi olmaktan çıkartır. Binlerce, onbinlerce kişinin ve hatta bir metaın üretildiği sektörün değişik sektörlerden girdi aldığı düşünülürse, milyonlarca kişinin emeği olmadan üretim olanaksız olur.
Emekçilerin kendi üretim araçlarına da sahip oldukları kapitalizm öncesi meta üretiminde, üretim araçları tek tek bireylerin kullanabileceği emek aletleriydiler. Bunları bir araya toplamak, basit elbirliği, manifaktür ve modern sanayi aşamalarından geçerek (Bakınız, K. Marx, Kapital Birinci Cilt, Sol Yayınlan, s. 326-518) kapitalizmin başardığı bir iştir. Böylece de üretim araçları (bireylerin kullanabileceği) bireysel üretim araçları olmaktan çıkıp toplumsal üretim araçları (pek çok kişinin ortaklaşabileceği) haline gelmişlerdir. Aynı biçimde üretimin kendisi ve ürünler de bu toplumsallaşmayı yaşamaktadır. Tamamlanmış ürün, örneğin otomobil pek çok işçinin ortaklaşa üretimidir.
Yine kapitalizm öncesi üretimde bireysel üretimin sonucu oluşan ürünün üzerindeki mülkiyet hem üretim araçlarının sahibi, hem de ürünü kendi emeğinin ürünü olan kişinin mülkiyetidir. Kapitalist üretimde ise ürünün mülkiyeti üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin sonucu kapitalistlere aittir. Ürünü gerçekten emek harcayarak üretenin ürün üzerinde hiçbir hakkı kalmamıştır. Emekçi, üretim araçları ve emeğinin ürünlerinden koparılmıştır.
Üretim araçlarının, üretimin ve ortaya çıkan (üretilen) ürünün toplumsallaşmasına rağmen, mal edinmenin özel karakterde (kapitalist karakterde) olması, kapitalizmin (“…bugünkü toplumsal uzlaşmaz karşıtlıkların hepsinin çekirdeğini içermektedir.” (F. Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, Cilt 3, s. 165)) temel çelişkisidir.
Büyük çaplı üretimin mülksüzleştirdiği, eski üretim aracı sahibi emekçi, bu gelişim içinde giderek emeğini bir kapitaliste satmak zorunda olan işçiye dönüşür. Bu süreç kırda köylülüğün ayrışması ile sürer. Böylece yukarıdaki temel çelişki, proletarya ve burjuvazi arasındaki karşıtlık olarak ortaya çıkar.
Artı-değer üretimi emekçinin sömürülmesi, onun artı-emek zamanına el koyulmasını gerektirir. Artı-değer üretimi, aynı zamanda sermaye birikiminin de kendisidir. Sermaye birikimi, karşıt kutupta proletaryanın kendini yeniden üretebilecek, açlıktan ölmeyecek durumda olması ile, “…sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, bilinçsizliğin, zalimliğin, akli yozlaşmanın birikimi ile aynı anda olur.” (K. Marx, Kapital, Cilt 1, s. 663).
Yukarıda anlatılanlar gerçekte aynı çelişkinin, kapitalizmin temel çelişkisinin kendisini açığa vuruş biçimleridir. Bu biçimlerden en sonuncusunu ele alıp proletaryanın yoksulluk içinde yüzmesi gerektiğini çıkartmak, tamamen statik düşünmektir. Özellikle gelişmiş (emperyalist) kapitalist ülkelerde işçi sınıfının ne tükettiğine bakarak onun burjuvalaştığını söylemek ise, tümüyle sınıf kavramının Marksist anlamını bir yana itmektir.
İşçi sınıfının devrimci rolü sınıfın yoksulluğu ile ilgili değildir. Tersine toplumsallaşmış üretim araçlarının bizzat kullanıcısı olması ile ilgilidir. Aynı çerçevede üretim araçlarından yoksun olması ile ve kendi egemenliğinin bir başka sınıfı sömürmeye dayanmaması nedeniyle bu tarihsel rolü oynayabilir. Yani sınıfa bu tarihsel rolü bizler biçmiyoruz. Biz bu tarihsel rolü, yerine getirebilecek sınıfın işçi sınıfı olduğunu söylüyoruz.
Sınıfın öncü rolü, tarihsel rolü yoksulluğuna bağlı değildir. Tersine yoksulluk kategorisi temel alınırsa, toplumda işçi sınıfından çok daha kötü şartlarda yaşayan kesimler vardır. Lümpen proletarya, yoksul köylülük böyledir. Ancak bunlar yeni toplumun kuruluşunun üzerine dayanacağı kesimler değildir. Bunlar ancak proletaryanın hegemonyası altında devrim ve sosyalizm savaşında yer alırlar.
Kapitalizmin, yukarıda belli başlı görünüm biçimleri özetlenen temel çelişkisi, proletaryanın bir sınıf olarak çoğalması, birleşmesi (nesnel anlamda) eğilimleri ile işler. Öyle ki proletarya bu birleşik gücünün, üretenin kendisi olduğunun farkına varmayagörsün, bu noktadan sonra, onun savaşımı direkt politik iktidara yöneldikten sonra zaferi kazanacak, tüm sınışarın ortadan kalktığı komünizme yürüyüşünü başlatacaktır.
Yoksulluk, tüketimle ölçülür. Ama işçi sınıfının devrimci rolü daha az ya da daha çok tüketmesine bağlı değildir. Ekonomik kriz dönemlerinde, sınıfın ve kitlelerin artan yoksulluğu savaşın şiddetlenmesini doğurabilir. Ama yoksulluk ilkel toplum dışında sınışarın varlığının sonucudur.
İşçi sınıfı üretim sürecinin içindedir. Bu üretim sürecine bizzat emeğiyle katılması ama üretim araçlarının sahibi olmaması onun sınıf olarak temel özelliğidir. Tükettiği maddelerin miktarından bağımsız olarak, sınıfın tarihsel rolü buradan gelir. Onun tarihsel görevi, sadece kendisini yaratan kapitalizmi tarihe katmak değil, aynı zamanda kapitalizmin yıkılışı ile birlikte insanın insan tarafından sömürülmesinin her biçimine son vermek, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurmaktır. Proletarya dışında hiçbir sınıf bu görevi yerine getiremez. Eğer bu herkesçe bilinmesi gereken noktalar net ise, işçi sınıfının rolünün inkârı, döneklerin sınıf savaşımını reddetmelerinin yeni yönteminden başka ne olabilir?
Kapitalizmin gelişimi ile birlikte proletarya nicelik olarak da çoğalmaktadır. Küçük burjuvazi hızla proleterleşmekte (elbette burada sabit bir hız değildir söz konusu olan, özellikle bunalım dönemlerinde bu hızın arttığı gözlemlenebilir), köylülük ayrışarak bir yandan yoksul köylülük proletaryanın müttefiki haline gelmekte, diğer yandan tarım proletaryası oluşmaktadır.
Oysa yeni bir takım “teoriler”de, toplumun daha geniş kesimlerinin proleterleşmediği söylenmektedir. Hatta tekniğin üretimde kullanılması ile (sibernetik), işçi sınıfının rolünün azaldığı söylenmektedir.
Şimdi bu noktalar üzerinde duralım. Toplumun daha geniş kesimlerinin proleterleşmediğini söyleyenler, “beyaz yakalıların” arttığını, beyaz yakalı ve hizmetler sektöründe çalışanların ise işçi sınıfının kapsamı içinde olmadığını söylemektedir. Yine bunlara göre, bizzat üretken emek harcayan işçinin üretimdeki rolü de sibernetik sayesinde yok olmaktadır. Bir üçüncü nokta ise “yeni orta sınışar”ın doğmasıdır. Bu “yeni orta sınışar” ile kastedilen kendi bürosunu açmış hekimler, avukatlar vb.dir. Sırasıyla, şimdi bu noktaların üzerinde duralım.
Aslında bu akıl yürütme, gerçekte sınıf kavramını es geçen, onu muğlaklaştıran ve sonra da bu muğlak tanıma savaş açarak Marksizm’in önermelerinin yanlış çıktığını savunan akıl yürütmedir.
Bunlara göre beyaz yakalılar, üretim sürecinde rolleri artan kesimdir, ama asla işçi sınıfının içinde değillerdir. Beyaz yakalılar okumuş olmalarının getirdiği avantajla üretim sürecinde denetleme vb. gibi görevler alırlar. Gerçekte, her işçi kadar işçi olmalarına rağmen, ücret farklılıkları ile işçi aristokrasisi içinde yer alırlar ya da yer almaya çalışırlar. Bir mühendis, düz işçiye göre, bu işçi aristokrasisi (burjuvazi tarafından satın alınmış işçi sınıfı kesimi) içinde daha rahat yer alabilmektedir.
Ama, ülkemizi örnek alacak olursak; bugün pek çok mühendis, pek çok hekim vb. büyüyen işsizlik tehdidi karşısında ortalama bir işçi ücretine razı olmaktadır (“Yeni orta sınışar” olarak adlandırılan kesimlerin içinde mühendis, doktor, avukat vb. yer almaktadır. Ancak bunların sadece bir bölümü. Büyük bir bölümü ise üretim içinde ücretli bir durumdadır).
Yani kapitalizm, savunulanın tersine, kendi türlerinin sayısı arttıkça, onları sınıfın içine daha fazla (psikolojik anlamda) itmektedir. Nereden bakılırsa bakılsın, büro otomasyonu ve tekniğin sanayie uygulanması bu eğitilmiş işgücünü proletaryanın saşarına katmaktadır.
Ancak kapitalizm işçi sınıfını büyütüp birleştirirken, aynı zamanda onun içinde rekabeti körükleyerek, onu bölmeye, parçalamaya yönelir. Bu konuda bulunan yöntemler ise kapitalist mantığı tüm çıplaklığı ile gösterir niteliktedir. Büyük, dev marketlerde satıcı, elbette Bakkal Hasan’ın çırağına göre “çok daha fazla” işçidir. ‹şe geç kalamaz, günün ortasında izin alamaz, her gelen ziyaretçiyle konuşup “zaman öldüremez.” Onun işgücü çok daha fazla denetim altındadır, disipline edilmiştir. O, artık, kapitalizmin ne olduğunu daha iyi bilir. Ama yine de üretken bir emek harcamamakta, kendisini önemsiz görmekte, işi gereği güleryüz gösterileri ve şatafatlı giyimleri, abartılı davranışları ile kişiliği parçalanmaktadır. Bu ortamda, bu dev mağazalar, birinci, ikinci, üçüncü kat arasında küçük bir ücret farklılığı, unvan farklılığı gibi yollarla işçileri bölmektedir. ‹kinci kattaki ustalaşmış, dolayısıyla birinci kattakini ezme “hakkını” kazanmıştır.
Bu bölünme ve rekabet sanayide de vardır. Ama bu, sınıfın rolünün azaldığını, onun tarihsel rolünü oynama özelliğini yitirdiğini göstermez. Tersine, zaten hiç kimse, sınıfın tarihsel rolünü örgütlenmeden, öncü, devrimci savaşçılardan oluşmuş bir partinin önderliği olmadan oynayacağını söylememiştir. Birileri böylesi bir işe girişmeyeceklerini ifade edebilirler, yorulmuş, pes etmiş, hatta inançlarını yitirmiş olabilirler. Ama buradan hareketle işçi sınıfının tarihsel görevini tartışmaya açmak, kendini çok önemseyen, kendini dünyanın merkezine koyan, dünya dönemez diye bağıran engizisyon rahipleriyle aynı tarz davranmaktır.
Yeni orta sınışar” olarak isimlendirilen, işçinin ücretinden fazla ücret alan mühendisler (üretim sürecinin içinde yer almayan), doktorlar vb. kesimler, gerçekte yarı-aydın, kapitalizmin dünyayı büyük bir kumarhaneye çevirdiği günümüzde, çeşitli köşebaşlarını tutarak paralar kazanan asalak bir kesim haline gelmiştir. Örneğin; bir doktor, özel muayenehanesinde vurgunlar vurabilmekte, bir avukat mafyanın hizmetinde hukukçuluk dışında her şeyi yaparak para kazanmaktadır. Bu doktorun gelirinin kaynağı kapitalizm şartlarında özel bir sorun olan ve asla çözülemeyecek olan sağlık sorunudur.
Bunlar sistemin ayakta kalmasına önemli ölçüde katkı sağlarlar. Her işçi ailesi çocuğunu okutmayı başarıp, onu doktor yapıp, bir büro açarak kurtulma hayali kurabilir. Ama kapitalizm sürüler halinde doktorları mezun etmeye başlar başlamaz, doktor olmanın önemi (ve şansı) azalır. Büro açmak için gerekli sermaye her gün büyür, giderek daha lüks, daha zengin kesimlere seslenen bürolar veya büroyu aşan “sağlık merkezleri”, özel hastaneler kurulmaya başlanır. Böylece artan ölçüde doktor, artan ölçüde mimar işgücünü satmaya zorlanır. Hele hele üniversiteli olmak giderek ayrıcalık olmaktan çıkınca (işsizlik ve bunalım bunu zaten sağlıyor), ayrıcalıklarını korumak için artık özel okullara (yani daha çok “sermaye” yatırılarak okunan okullara) yönelmek eğilimi güçlenir. Bugün ülkemizde olan budur.
Sanayi alanında küçük burjuvazinin çöküşü daha önce başladı, ardından ticarette bu çöküş daha sonraları ve gecikmeli olarak, marketlerin ortaya çıkışıyla başladı. fiimdi ise sıra hizmet sektöründedir.
Bir büro açarak ayrıcalıklı hale gelen, çok korktuğu işgücünü satma noktasına gelmekten kurtulan bu “yeni orta sınışar” gerçekte en tutucu kesimdir ve bu nedenle de kapitalizmin ayakta kalmasında, ekonomik durumları ile kıyaslanamayacak ölçüde katkıları vardır. Bunlar kendi ayrıcalıklarını korumak için, herkesin üniversiteye gitmesine ya da kadınların kendi mesleklerinde yer etmesine karşı dururlar. Sırça köşklerini korumak için dünyanın yakılması onlara korkunç gelmez. Hep mevcut durumun korunmasından yanadırlar, değişimlerden telaşa kapılırlar. Çocuklarının okula servis arabası ile gitmesi, kolejde okuması, sınıf kavgasına katılmamasının neredeyse garantisidir. Çoğu durumda bir köylüden daha fazla tutucudurlar. Verdikleri tavizler ya da tutucu olmadıkları noktalar ise daha büyük tehlikeleri önlemek içindir. ‹ster doktor olsunlar, ister mimar, bir emekli generale, bir emekli albaya gıpta ile bakarlar ve evlerinde askerî disiplin isterler.
Demek ki, yukarıdaki tablodan mühendis veya doktor olmak ile işçi olmamanın aynı şey olmadığı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Öyleyse bu mühendis, doktor vb.lerin bir bölümü işçi iken bir bölümü “yeni orta sınıf üyeleridir. Bir metal fabrikasında bugün işe giren bir makine mühendisi, ortalama bir işçinin maaşının altında ücretle işe başlamaktadır. Onu işçiye göre “şanslı” kılan işçi aristokrasisi arasına girme şansının artmasıdır. Ama artan mühendis ve teknisyen sayısı bu şansı da azaltmaktadır.
Hangi yönden bakılırsa bakılsın, işçi sınıfının büyüdüğü bir gerçektir. Bu açıdan Marx’ın öngörülerini tersine çevirecek veriler değildir söz konusu olan. Tersine bu öngörüler, neredeyse eksiksiz gerçekleşmektedir. Tüm bunlar, kapitalizmin temel çelişkisinde ifade edilen üretimin toplumsallaşması ve mülk edinmenin özel karakteri arasındaki çatışmanın ayrılmaz sonuçlarıdır.
fiimdi üçüncü noktaya bakalım.
Bilimin üretime uygulanışı, sibernetiğin gelişimi acaba işçi sınıfının “üreten biziz yöneten de biz olacağız” biçiminde dile getirilen rolünü azaltır mı? Kapitalizmin işleyişi, giderek daha büyük çaplı üretimi gerektirir. Bu, üretimin yoğunlaşması, emeğin verimliliğinin artması ile birlikte yürür. Amacı, artı-değeri yaratan artı-emek zamanını arttırmak olan kapitalist, zorunlu olarak bir birim emeğin harekete geçireceği değişmeyen sermaye miktarının artmasını sağlamak durumundadır. Bu ise, daha fazla sermaye-yoğun teknolojlerin devreye girmesi demektir. Bu eğilim sadece bugünün eğilimi değildir. Tersine, Marx’ın analizinin içinde yer alan ve kâr oranlarının düşüş eğilimi yasasının temeli olan zaten budur. Ve bu, kapitalizmin krizlerinden birini bize anlatır. Ancak bugün bu aynı gerçek, üretimde robotların kullanılması nedeni ile sömürünün de son bulacağı biçiminde Marksizm’e saldırı olarak kullanılıyor. Bu görüşün savunucuları, sömürünün üretimde işçi çalıştırılması ile bağlantısını kabul ediyorlar. Böylece sanki Marksist oluyorlar. Bize emeğin hiç kullanılmadığı bir dünya mı vaad ediyorlar? Eğer öyle ise, eğer emek harcamadan, daha önce kazanılmış emeklerin meydana getirdiği makinalar tüm üretimi yapacaksa, niye tüm kapitalistlere bir çağrı yayınlayıp, “Sayın kapitalistler, artık kimseyi sömürmeyeceğinize, yani kâr edemeyeceğinize göre, üretim araçlarının sahibi olmanızın işe yaramadığını görün ve onları topluma verin” demiyorlar? Bu sözde Marksistler kâr edildiğini ama işçilerin sömürülmediğini söylerlerken kârın işçi sömürmeden, artı-emek zamanı olmadan, artı-değer üretmeden nasıl elde edileceğini de bir açıklasalar çok iyi olacak. Gerçekte onlar, “yöneten de biz olacağız” biçimindeki hedefin nesnel dayanağı olan “üreten biziz” cümlesine saldırıyorlar. Amaçları proletaryanın yönetme amacından vazgeçmesini sağlamaktır.
Proletaryanın üretim araçlarından yoksun olduğunu, bu nedenle onun çıkarlarının, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya ile örtüştüğünü söyledik. Ama onu bu görevle donatanın tüketim maddelerine ne kadar az sahip olduğu değil (yoksulluk değil), üretim araçlarına sahip olmaması ama buna rağmen fiili olarak üretimi gerçekleştiren olması olduğunu belirttik.
Buradan kendiliğinden çıkar ki, sınışarın varlığı yoksulluğun sonucu değildir. Tersine, yoksulluk karşıt çıkarlara sahip sınışarın varlığının sonucudur. Dolayısıyla sınıf mücadelesinin nedeni yoksulluk değildir, tersine karşıt çıkarlara sahip sınışarın varlığıdır.
‹şçi bireysel üretim araçları ile çalışmaz. Tersine büyük fabrikada, pek çok işçi ile birlikte kullandığı, toplumsal üretim araçları ile çalışır ve bu toplumsal üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kaldırılması dışında onun ve toplumun özgürlüğü sağlanamaz.
Yukarıda bize kapitalistin işçi olmadan, ama üretim araçları sahibi olarak üretim yapabileceği anlatılıyor. Oysa işçi sınıfı olmadan kapitalist nasıl varolabilir? Proletaryanın üyelerinin, tek tek işçilerin, kapitalizmin gelişimi ile birlikte, kapitaliste mutlak bağımlılığı artar. ‹şçi, emek gücünü kapitaliste satmadan onu üretken tarzda kullanamaz. Ama bir bütün olarak da kapitalistlerin, işçi sınıfına bağımlılığı söz konusudur. Yani kapitalist tek tek işçiler karşısında özgürdür, istediğini işe alır, istediğinin işine son verir. Ama işçi çalıştırmadan üretim yapamaz. Üstelik üretim araçlarının bireysel üretim aletleri olmaması nedeni ile tek başına kendisi çalışarak da üretim yapamaz.
Öyleyse robotların üretim sürecinde kullanılması bize neyi anlatır? Kapitalizmin temel çelişkisinin keskinleştiğini anlatır. Kafa ile kol emeği arasındaki karşıtlığın, gelinen teknik düzeyde, aşılmasının ve dünya ölçeğinde komünizme geçişin süresinin azaldığını anlatır. ‹şçilerin boş zamanlarının (Artı-emek zamanını arttırarak kapitalist gerçekte boş zamanın arttırılabileceğini gösterir. Artı-değerin kaynağı olan artı-emek zamanı ne kadar çok artarsa, kapitalistin artık-değeri, dolayısıyla kârı o kadar çok olur. Bu nedenle tekniğin gelişimi artı-emek zamanının arttırılması da demektir. Bunu gizleyen tek şey, kapitalist üretim ilişkileridir) arttırılmasının teknik olanaklarının ve böylece çalışmanın bir zorunluluk olmaktan çıkabileceği aşama olan, bayraklarımıza, “herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacı kadar” yazabileceğimiz dünyanın yakınlaştığını anlatır. Öyleyse, “üreten biziz, yöneten de biz olacağız”ın daha gür haykırılması gereken bir dünyada yaşadığımızı anlatır.
Kapitalizmin gelişimi özel mülkiyetin sınırlarını da genişletmektedir. Bu eğilim tekelci rekabetin doğal sonuçlarından biri olan bilginin denetlenmesi (başka türlü satışa sunulamaz) ile birleşince “telif haklar” biçiminde bilginin mülk edinilmesine yol açmaktadır. Bilginin bu tarz mülk edinilmesi ve kitle iletişim araçları üzerindeki tekelci kontrol, aydınların sisteme entegrasyonunu arttırmıştır. Bilginin geliştirilmesi için gerekli teknik olanakların tekellerin elinde olması, bu aletleri kullanarak gerçekleştirilen bilimsel buluşların mülk edinilmesinin de yolunu açmıştır. Böylece bilim adamı, tekeller, tekelci sistem için çalışmak zorunda bırakılmıştır. Bilginin mülk edinilmesi ile birlikte, bir tek sanat veya bilimsel eserin sahibini de küçük mülk sahibi haline getirir. Böyleleri giderek, daha çok para edecek, daha çok piyasa için üretim yapmaya başlarlar. Bu yolla bilim ve sanat adamları, bilimden ve sanattan uzaklaşarak, pazar için üretimin tüm özelliklerine uygun (ambalaj, reklâm vb.) üretim yaparlar.
Bu süreç, aydınların topluca devlet için üretim yaptığı, ideolojinin üretildiği merkezlerde (Toplumsal ‹lişkiler Başkanlığı, üniversiteler, gazeteler vb.) toplanmalarının yolunu açar. Böylece aydın, bazı ayrıcalıkları olan, ama burjuvazi için çarpışan “düşünce şövalyesi” haline, tıpkı bir kiralık katil haline gelir.
Bu, tersi taraftan, işçi sınıfının çıkarlarının aydınlarca savunulmasını hem güçleştirir, zorlaştırır, hem de bu yolu seçen aydını militanlaştırarak sınışa bütünleşme noktasına getirir. Bu noktada Gramsci’nin organik aydın tanımının önemi ortaya çıkmaktadır. Bu organiklik ise doğru biçimde ancak devrimci parti saşarında kurulabilir. Devrimci parti saşarında, örgüt disiplini altında gerçekleşmeyen bir organiklikten söz etmek, gerçekte işçi sınıfı adına iş yapıyorum avuntusunun ötesine geçemez. Demek ki kapitalist gelişim tekelci aşamada, giderek, aydını (her iki sınıf için de bu geçerlidir), militan bir savaşçı haline getirir. ‹şçi sınıfı için veya burjuvazi için militanca savaşırlar. Ancak elbette hâlâ, bağımsız, “tarafsız” olmayı yeğleyenler vardır. Bilim adamı bilimden yana taraf olmak durumundadır. Bu ise, bilimin kimin çıkarına kullanıldığı sorusunu beraberinde getirir. Bu nedenle giderek aydın iki sınıftan birinden yana (söz ve eylemiyle) yer almaya zorlanır. Burada militanlık ile ahlâk arasındaki ilişki öne çıkmaktadır. Özellikle işçi sınıfının saşarında yer almak için bu zorunluluktur. Bilginin sınıf savaşımında kullanılmak üzere ortaya çıkarılması ve devrimci tarzda savunusu, kitlelere mal olabilmesi başka türlü sağlanamaz. Bu, en azından telif haklarına dayalı aydın ayrıcalığından vazgeçmeyi gerektirir. Tüm bunlar en iyi devrimci parti saşarında, örgütsel disiplinle, savaşkanlıkla sağlanır. Örgüt dışında aydın, çeşitli etkilere açık olsa da kavgayı yürütemez demiyoruz. Ama bunu sürekli ve verimli kılabilmenin yolu örgütlü mücadeledir.
Bu söylenenlerden aydınların rolünün azaldığı sonucu mu çıkar? Elbette hayır. Sadece aydının örgütlü bir tarzda sınıf savaşımı içinde yer alması koşulu ile rollerinin arttığı sonucu çıkar. Sınıfa bilincin dışarıdan taşınması, yaygın olan anlayıştaki gibi, kendi köşende kitaplar yazmak ile, birey olarak sisteme “ideolojik savaş” açmak ile gerçekleşmez. Tersine bu tür örgütlülükten uzak bireysel mücadelenin yüceltilmesi, sınıfın devrimci savaşımına yarardan çok zarar getirir. Bunun örnekleri vardır. ‹şçi sınıfına bilinç taşıyanların, uzak bir yerlerde işçi olmayanlara söylevler çekenler olamayacağı nettir. Ve sistem böylesi çıkışlara kendi kanalları içinde yol da açabilmektedir.
Öte yandan sınıfın devrimci savaşımının yükselmesine bağlı olarak, devrimci parti içinde olmayan aydınların da sınıfa yönelişi artacaktır.
fiimdi işçi sınıfının tarihsel rolünü oynayamayacağı görüşünü ileri sürenlerin, bu rolü kimin oynayacağına verdikleri yanıtları inceleyelim. Bunlara göre sosyalizm savaşımının öncüsü işçi sınıfı değildir. Onlara göre bu tarihsel rolü, işçi sınıfı değil de lümpen proletarya yerine getirebilir.
Lümpen proletarya, gerçekten de işçi sınıfına oranla çok daha kötü şartlarda hayatını sürdürür. Üretim sürecinin içinde değildir. Daha az “tüketmesi”, yani yoksul olması, aynı zamanda onda dalkavukluk, bir avuç yiyeceğe her işi yapma eğilimini geliştirir. Bugün kendisine bir miktar para kazandırıyorsa, karşı-devrim saşarında da olur. Elbette bu kesimler üretim sürecinden uzak olmaları nedeniyle geleceğin toplumunu kurma savaşımının öncüleri olamazlar. Kendi çıkarları toplumun özgürleştirilmesi ile örtüşmez. Onlar kendi rahatları için uğraşırlar. Bir sınıf değildirler ve onları birleştiren böylesi bir nesnel zemin yoktur. Yoksulluk içinde yaşarlar ama yine de yardımlaşma, paylaşma yolunu değil, kişisel kurtuluş yolunu seçerler.
Lümpen proletarya, ancak işçi sınıfının sistemi yıkma mücadelesinde aldığı yola bağlı olarak, güçler dengesine bağlı olarak sosyalizm savaşımına katılır. Aynı biçimde egemen sınıfın çeşitli örgütlülükleri için (mafya, polis ve muhbir örgütlenmesi vb.) de kadro kaynağı görevini görür. Bir bütün olarak yeni toplumun kuruluşunu yönetecek birikime sahip değildir. Devrimci mücadelede öncülük rolünü köylülüğe veren anlayış ise, gerçekte bize Çin Devrimi örneğini verseler de, artık tutunamayacak bir anlayıştır. Köylülük, feodal toplumun sınıfıdır. Feodalizmin yıkılışı ve bu yıkılışın ulusal kurtuluş mücadeleleri ile örtüşmesi durumunda, köylülük önemli bir role sahiptir. Ancak bu aşamada henüz köylülük ayrışmamış, sınıfsal açıdan parçalanmamıştır. Kapitalizmin gelişimine bağlı olarak köylülüğün ayrışması hâlâ sürer. Giderek artık bütünsel olarak köylülükten söz edilemez olur. Köylülüğün ayrışması, onun bütünsel çıkarlarından söz etmeyi engeller. Yoksul köylülük ile tarım proletaryası birbirine yakın haldedir. Buna rağmen toprak sahipleri ve tarım kapitalistlerinden oluşan zengin köylülüğün çıkarları yoksul köylülüğün çıkarları ile taban tabana zıt (karşıt) hale gelir.
Böylece köylülük bir bütün olmaktan çıkar ve kapitalizm, sanayide yarattığı iki sınıfı, biraz gecikmeli ve yavaş olarak tarımda da yaratır.
Her gün parçalanan köylülük, bu parçalanma süreci içinde mülksüzleşerek kente göçe başlar. Böylesi bir sürecin yoğun yaşandığı dönemlerde, köyden kente göç eden nüfusun içinde örgütlenme kolaylaşabilir, ama her gün parçalanan köylülüğün sosyalizm savaşımının öncüsü olmasının da olanaksızlığı görülür.
‹şçi sınıfı, sınıf olarak varlığını başka bir sınıfın sömürülmesine dayandırmaz. Çıkarları, sınışarın ve sömürünün ortadan kalkması, sınışarın (ve bir sınıf olarak kendisinin de) ortadan kalkması ile uyuşur. Üretim süreci içindeki yeri ise bunu gerçekleştirme olanağını ona sunar. Yani işçi sınıfının tarihsel rolü, onun üretim süreci içindeki yerinden gelir. Elbette bu tarihsel rolü otomatik olarak, kendiliğinden gerçeklik kazanmaz. Öyle denmiş olsaydı, insanın tarihin öznesi olduğu vurgusu yapılamazdı, sınışı toplumların tarihinin sınıf savaşımları tarihi olduğu tespiti yapılamazdı.
‹şçi sınıfı, tarihsel rolünü, burjuvaziye karşı yürüttüğü kavga sürecinde, ona yol gösteren devrimci öncü bir partinin önderliğinde kavrar ve yerine getirir. Devrimci parti de, ancak sınıfın en ileri kesimlerini bağrında toplamayı başarabildiği zaman, sınıfın desteğini (alkış düzeyinde destekten söz etmiyoruz) kazanabilir ve böylece sosyalizmi kurma savaşına, doğru biçimde yönelebilir.
Devrimci parti, sınıfın tümünü örgütlemek durumunda değildir. Sınıfın geniş kesimleri, kapitalizme karşı savaşım ve sosyalizmin kurulması savaşımını, ancak, bir devrim sürecinde kavrarlar. Ancak, sınıfın en ileri unsurları bu savaşımın daha önce bilincine vararak, kendilerini, devrimci parti saşarında sınıfın öncüsü olarak örgütlerler. Devrimci parti, işçi sınıfının ideolojik ve politik hattının bağımsızlığını garanti altına alır. Burjuvazinin sınıf içindeki ideolojik ve politik egemenliğine karşı savaş açar. Ancak bağımsız bir ideolojik ve siyasal hatta sahip olduğu sürece, işçi sınıfı burjuvaziyi devirebilir ve sosyalizm bayrağını yükseltebilir.
‹şçi sınıfının, tarihsel rolünün bilincine varması, ideolojik ve siyasal savaşımın temel noktalarından biridir. Bu olmadan iktidar hedefi sınıfın önüne pratik bir sorun olarak gelemez. ‹şçi sınıfının burjuvaziye karşı savaşımı ya da sınıf savaşımı temel olarak üç biçimde yürür; ekonomik, siyasal ve ideolojik. Sınıf savaşımının ilk biçimi ekonomik savaşımdır. Bu savaşımı yürütmek için belirli bir örgütlülüğe gerek vardır ama bu örgütlenmenin mutlaka devrimci parti biçiminde olması şart değildir. ‹şçi sınıfının ekonomik savaşımı boyunca, işçi sınıfı elde ettiği kazanımlara rağmen, her zaman kaybedenin kendisi olduğu bilincine varır. Yine de bu bilinç otomatik olarak gelişmez. Nüve olarak ortaya çıkar ve siyasal ve ideolojik savaşımı yürüten devrimci parti nüve halindeki bu bilinci, sistemin yıkılması tarihsel sorumluluğu bilincine yükseltmek görevi ile karşı karşıyadır. Bu nedenle bizler, ekonomik savaşımın sınıf savaşımı olmadığını söyleyemeyiz. Tersine, onun, sınıf savaşımının bir biçimi olduğu, biçimlerinden sadece biri olduğu gerçeğinden hareketle, sınıf savaşımının bu biçimi ile yetinmenin sınıfı yenilgiye mahkûm etmek, sınıfı kapitalizmde yaşamaya mahkûm etmek demek olduğunu anlatacağız. Bu nedenle siyasal ve ideolojik mücadelenin öneminin altını çizeceğiz.
Örneğin; bugün tüm sendikalar sınıfı denetim altında tutma, ekonomik anlamda onu satma işinin araçlarıdırlar. Bu, işçi sınıfının savaşımı (sadece ekonomik değil, siyasal ve ideolojik savaşım) açısından ciddi bir olumsuzluktur. Ancak aynı olumsuzluk, sınıf içinde illegal örgütlenmenin zeminini de daha az sayıda işçi için de olsa arttırabilmekte, yeni örgütlenme (sınıfın kendi örgütlülüğü anlamında) modellerine zemin hazırlamaktadır.
Devrimci parti, savaşımın bütünlüğünü unutmadan, ama aynı zamanda savaşım biçimlerinin farklılığını da gözden kaçırmadan mücadele yürütmek durumundadır.
‹şçi sınıfının tarihsel rolünün altını çizmek, bu rolü oynayabilmesi için devrimci partinin öncülüğünün zorunluluğunun üzerine basmak, devrim ve sosyalizmin kuruluşu, komünizm savaşımının en temel noktalarından biridir. Nasıl bir sosyalizm sorusu, işçi sınıfının tarihsel rolünün unutulduğu yerde tartışılamaz.

Sonraki Bölüm: Kapitalizmden Komünizme Geçiş Üzerine

Kapitalizmden Komünizme Geçiş – Yenilgiden Zafere

Önceki Bölüm: İçindekiler

Komünist Manifesto yaklaşık bir buçuk asır önce yayınlandı. Aradan geçen sürede dünya, birçok değişime ve fırtınalı altüst oluşa sahne oldu. Zikzaklı bir yol izleyen sınıf savaşımı, kimi zaman proletaryanın, kimi zaman burjuvazinin lehine sonuçlar vererek sürdü, sürüyor. İşçi sınıfı kapitalizme karşı birçok kez başkaldırdı; zaferi ve yenilgiyi yaşadı. Bütün bu değişim ve altüst oluş içinde “sınıflı toplumların tarihinin sınıf savaşımları tarihi olduğu” her seferinde yeniden doğrulandı.
Marx ve Engels, tarihin materyalist tahlilinden hareketle işçi sınıfının tarihsel rolünü (kendisiyle birlikte “toplumun tümünü sömürüden, ezilmekten ve sınıf savaşımlarından” kurtarması) ortaya koyduklarında, işçi sınıfı tarihin kendisine biçtiği bu rolden habersiz, burjuvazi ile ilk çatışmalara giriyordu.
1830’lu yıllar Avrupa işçi sınıfının münferit birkaç çıkışına tanık olduysa da, bunlar daha çok sınıfın tarihsel rolünü nasıl oynayacağı sorusuna yanıt olmaktan uzak, kendiliğinden eylemlerdi. Manifesto’nun yayınlandığı tarihte -Şubat 1848- işçi sınıfı ilk ciddi eylemini ortaya koydu ve Fransa işçi sınıfının kişiliğinde, tarihsel rolünü teoriden pratiğe aktarmanın ilk fırsatını yakaladı.
1848 Devrimi’ni gerçekleştiren işçi sınıfıydı ama iktidara uzanan burjuvazi oldu. Savaşı barikatta kazanan işçiler, devlette kaybettiler. Tarihin determinist mantığı içinde bu durum hiç de kural dışı değildi. Ama 1848 Devrimi tarihin determinist mantığını zorlayan bir gücü tarihin sahnesine çıkarıyordu.
Yenilgi ve yenilgiyle beraber sokakta elde edilen kazanımların kaybedilmesi işçi sınıfını, ilk ciddi eyleminde, iktidar sorunu ile yüzyüze getirdi. İşçi sınıfı tarihsel rolünü kavrama ve devrimcileşme yönünde ilk adımlarını attı. Barikatta dövüşmenin yetmediğini, iktidarı almanın ve iktidar için bağımsız devrimci örgütlenme ve eylemin zorunluluğunu kendi deneyimi ile öğrenmeye başladı.
1848 Devrimi ile işçi sınıfının tarihsel rolü sorunu, bu rolün nasıl ve hangi araçlarla oynanacağı sorununa dönüştü ve Marksist teori pratiğin temel konusu haline geldi.
Manifesto’da açıklanan tarihsel rolüne işçi sınıfının pratik yanıtı olarak 1848 Devrimi, ortaya çıkışı ve sonuçlarıyla sınıf savaşımında bir dönüm noktasıdır. Devrim en başta, proletarya ile burjuvazi arasında varolan ilişkiyi yeniden biçimlendirdi. Sınıf savaşımı burjuvazi ile feodal sınıf arasında bir savaşım olmaktan çıkarak, proletarya ile burjuvazi arasında iktidar savaşımının belirleyici olduğu yeni bir döneme girdi. Emek sermaye çatışması bütün öteki çatışmaların odağına yerleşerek tarihe yön veren ana çatışma oldu.
1848 yenilgisi ile 1871 Paris Komünü arasındaki “sakin” dönem, sınıfların, sınıf savaşımının bu yeni düzeyine uygun ve devlet-devrim, karşı-devrim sorunu etrafında teorik, pratik hazırlıklarının sürdüğü bir dönem oldu.
Paris Komünü, işçi sınıfının iktidara yükseldiği ilk devrim olmanın yanında, onun devlet ve devrim konusundaki teorik, pratik hazırlığının yetersizliğini de ortaya koydu. Kendi devletini kurmaya girişen işçi sınıfı, eserini nasıl tamamlayacağını bilemedi ve yenildi. Komün’ün işçi sınıfının tarihsel savaşımı açısından taşıdığı en önemli ders de burasıdır.
Avrupa ve dünyayı sarsan Paris Komünü, işçi sınıfının nesnel yetersizliğinden daha çok öznel yetersizliğini ortaya koydu. Merkezî iktidarı alma yönünde öyle isteksiz davrandı ki, yanı başında, başka komünlerin oluşması bile onu harekete geçiremedi. Demokrasi tutkusu onun, sınıf düşmanına karşı egemen sınıf olarak diktatörlüğünü kuracak tarzda örgütlenmesini engelledi. Kendisine karşı hazırlanan saldırıya seyirci kaldı. Proleter devletin bazı temel özelliklerini vermekle birlikte, proletaryayı devlet biçiminde örgütleyemeyerek yenilgisine katkıda bulundu. Komün, yenilirken devlet sorununu, çözümlenmesi gereken pratik bir görev olarak dünya işçi hareketinin gündemine soktu.
Komün neden yenildi? Bu sorunun kabul gören en yaygın yanıtı “kapitalizmin ve işçi sınıfının, nesnel durumunun, bir işçi iktidarı için yeterince olgun olmadığı”dır. Bu yanıtın bir kolaycılığı yansıttığı ve soruya gerçek bir yanıt olmadığı bugün artık kabul edilmelidir. İktidarı almaya nesnel olarak hazır olmayan bir sınıfın iktidarı alması bir rastlantı olarak değerlendirilebilir mi? Rastlantı, zorunluluğun kendini açığa vuruşunun biçimi olduğuna göre, Komün’ün rastlantı olması onun yenilgisini açıklamaya yeter mi? Bu sorular uzatılabilir. Bizim asıl vurgulamak istediğimiz Komün’ün yenilgisini aranılan yerde değil, işçi sınıfının teorik ve pratik hazırlığının yetersizliğinde, iktidara uzanan işçi sınıfının onu korumak ve sürdürmek için nasıl davranacağını henüz bilememesinde olduğudur.
Ekim Devrimi, özünde bu soruya bir yanıttır. İşçi sınıfının Paris Komünü’nden çok daha olumsuz koşullarda, iktidarı koruma ve sürdürme doğrultusunda yeni bir arayışıdır. Dünyayı iki kutuba ayıran proletaryanın burjuvaziye karşı dünya ölçeğinde ilk zaferi olan Ekim Devrimi sadece Paris Komünü’nün başladığı eseri kendi koşulları içinde tamamlamak ve aşmakla kalmadı, sosyalizm ülküsüne somut bir içerik de kazandırdı.
Üstünlük, zaaf ve hatalarıyla bir bütün olan Ekim Devrimi, dünya burjuvazisi ile giriştiği savaşı kaybederken, geriye başladığı eseri mükemmelleştirecek bir dizi ders, deneyim bıraktı. Ekim Devrimi, Paris Komünü deneyimi üzerine yükseldi. Paris Komünü ve Ekim Devrimi’nin deneyimi üzerinde yükselecek olan İleri Sosyalizm, işçi sınıfının bu iki eserini de birleştirecek, hem de mükemmelleştirecektir.
Bugün dünya burjuvazisi ve yol arkadaşlarının, zafer sarhoşluğu içinde sosyalizmin bitişini ilan etmekte aceleleri vardır. Çünkü; tarih karşısında güçsüz olan burjuvazi kazandığı zafere güvenebilecek durumda değildir. Burjuvazinin çok iyi kavradığı, ama ‘devrimcilerin’ aynı netlikte kavrayamadığı bu zaferin tarih karşısında kazanılmış bir pirus zaferi niteliğine sahip olmasıdır. Bittiğini ilan ettikleri sosyalizme hergün küfürnameler düzerek, işçi sınıfının kafasını teslim almaya çalışmaları zaferden çok korkunun belirtisidir.
İşçi sınıfı burjuvazinin bu tür zaferine ilk kez tanık olmuyor. Paris Komünü yenilgisinden sonra da işçi sınıfına karşı yürütülen kanlı terörün ardından sosyalizmin bittiği, itildiği ütopya dünyasından yeryüzüne bir daha dönmeyeceği söylenmedi mi? Ama tüm bunlar Ekim Devrimi’ni engellemeye yetmedi. Tarihin yasası, terörle, sahte zafer çığlıklarıyla örtülse de dipte, derinde işlemeye devam eder. Kapitalizm, bir yerde söndürdüğü devrim ateşinin başka bir yerde körüklenmesine yol açmadan edemez. Tarihsel yürüyüş sosyalizme doğrudur. Bu yürüyüşe ayak bağı olmak mümkündür ancak, tarihi durdurmak mümkün değildir. Burjuvazi bunu işçi sınıfından daha iyi gördüğü için bittiğini ilan ettiği sosyalizme karşı saldırısını ara vermeden sürdürüyor. Paris Komünü için söylenenlerin Ekim Devrimi için söyleniyor olmasında şaşılacak yan yoktur. Burjuvazi işçi sınıfını, tarihsel rolünün bitmiş olduğuna, iktidarı almak, proletarya diktatörlüğünü kurmaya çalışmanın vazgeçilmesi gereken bir sevda olduğunu inandırmak zorundadır. İşçi sınıfı ise yenilgiden aldığı derslerle saldırısını sürdürmek, yeniden hücum etmek, her yenilgiyi zafere dönüştürmek zorundadır.
Paris Komünü yenilgisinin asıl nedeni, işçi sınıfının yeterince devrimci olmamasıdır. Ekim Devrimi’nin yenilgisinin asıl nedeni işçi sınıfının devrimciliğini koruyamamasıdır. Bu iki büyük deneyim üzerine yükselecek olan ileri sosyalizmin zaferi ise devrimciliğin sürekliliğindedir.
Sınıf savaşımında her yenilgi yenilen sınıfın saflarında bir dağınıklığa, gerilemeye, moral bozukluğuna ve umutsuzluğa, toplumda ise yenilen sınıfa karşı bir güvensizliğe, yenen sınıfın gücüne tapınmaya yol açar. Yenilen sınıf yenilginin boyutuna ve şiddetine bağlı olarak etkisizleşerek bir dönem boyunca tarih sahnesinde geri plana düşer. Sınıf savaşımı geri plana düşmüş görünür. Zaferi kazanan sınıfın eylemi tarihe yön veren tek eylem olarak öne çıkar. Ancak tüm bu görüntünün altında, derinde sınıf savaşımı sürmektedir. Tarihin durgun ve karanlık dönemlerine, sınıfların yeni hareketliliği ile birlikte fırtınalı altüst oluş dönemleri eşlik eder.
Tarihsel yürüyüşte sıçrama -bir toplumsal sistemden diğerine geçiş- bir çırpıda olmuyor. Yeni toplumsal sistemin dünya ölçeğindeki zaferi, dünya ölçeğinde yürütülen sınıf savaşımı içinde yenilgi ve zaferlerin birbirini izlediği, birbirine eklemlendiği bütün bir tarihsel dönemi kapsıyor. Dünyanın tanıdığı en radikal burjuva devrimi olan 1789 Fransız Devrimi, tarih içinde yenilgiden zafere koşan devrimlerin, aynı yolu izleyen proleter devrimlerden önceki örneğidir.
Nasıl ki, 1830 ve 1851 (ve daha başkaları) yenilgileri kapitalizmin dünya ölçeğinde egemen bir sistem olmasının bedelleri olduysa, proleter devrimin 1871 ve 1980’li yılların sonunda resmîleşen yenilgileri de komünizmin dünya ölçeğindeki zaferinin önceden ödenmiş bedelleridir.
Bugün dünya işçi hareketi tarihin en büyük yenilgisini yaşıyor. Sovyet işçisi, partiye ve devlete yabancılaşmasının yol açtığı yanılsama, uyuşukluk ve çaresizlik içinde yarattığı eserin uzun bir dönemden beri avucunun içinden kayışını seyrederken kendisiyle birlikte dünya işçi sınıfını da ağır bir yenilginin girdabına çekti. Tarih bir kez daha durgunluğun ve karanlığın egemen olduğu bir döneme girdi. Sovyet işçisi bir zamanlar Fransa işçisinin kendine devrettiği tarihsel rolü, dünya proletaryasının başka müfrezelerine bırakarak ağır aksak 70 yıldır başrolünü oynadığı tarih sahnesinden çekilirken, engel olmaya başladığı dünya devriminin yolunu da temizliyor. İşçi sınıfının hangi müfrezesinin bu rolü hangi biçimde üstleneceği belirsiz olsa da her yenilgiyi yeni bir zaferin kaldıracı yapmayı çoktan öğrenmiş olan işçi sınıfının bu yenilgiyi de yeni ve ileri bir zaferin kaldıracı yapacağına kuşku yoktur. Bunu, yenilgi ile birlikte tarih bilincini kaybedenlere bir güven aşısı olur umuduyla söylemiyoruz. Olmayacağını biliyoruz. Sınıf savaşımı dönene aldırmadan ayakta kalanlarla yürür. Vurgulamak istediğimiz ‘zafer’ çığlıklarının tarihin yasasının yerini alamayacağı ve alamadığıdır.
Tarihte her yenilgiye ve yenilen sınıfa karşı, toplumun her katından yükselen bir salvo atışı eşlik eder. Bugün de böyle oluyor. Dünya işçi sınıfı, dünya burjuvazisinin önderliğinde çok yönlü bir saldırı ile karşı karşıyadır. Saldırının ana yönü üretim içindeki yeri ile işçi sınıfına değil, politik süreçteki devrimci yeri ve rolü ile işçi sınıfınadır. Paris Komünü’nden bu yana gelecek endişesi ile yaşayan bir sınıftan, başkası beklenemez.
Saldırı güçsüzdür. Ama etkilidir. Güçsüzdür, çünkü; işçi sınıfının tarihsel rolü, onun Manifesto’da ortaya konulmuş olmasından bağımsız olarak kapitalizmin özünde vardır. İşçi sınıfının kapitalist mülkiyet ilişkileri karşısındaki konumunu yansıtır ve nesneldir. Yok varsayılarak, yok olmuyor.
Etkilidir, çünkü; tarihsel rolün nesnelliği (kapitalizmin mezar kazıcısı olmak) işçi sınıfına kendiliğinden, devrimci bir nitelik kazandırmıyor.
Tersine işçi sınıfı ancak bu rolü kavradığı ve onu uygulamaya soktuğu oranda oynayabilir. İşte burjuva saldırısının da etkili olduğu alan burasıdır. Amaçları tarihsel bir güç olmaktan çıkarılamayacak olan işçi sınıfının devrimci bir güç olmasının önünü tıkamaktır. Bu saldırının etkili olabildiğinin en somut örneği ise bugünkü Avrupa işçi hareketidir. Avrupa işçi hareketi, bugün devrimci özne olmaktan çok uzaktır.
Tarihte hiçbir olay, onu ortaya çıkaracak maddi koşullar oluşmadan gerçekleşemez. Ancak koşulların nesnel olarak varlığı olayların otomatik oluşumunu sağlamıyor. Tarih öznesiz bir nesnelliğe sahip değildir. Mezarın nasıl kazılacağını bilmeyen bir mezar kazıcısı işini ne oranda başarırsa, tarihsel rolünü kavramamış bir işçi sınıfı da o oranda devrimci olur.
İşçi sınıfının tarihsel rolü kapitalist üretim ilişkileri içinde vardır. İşçi sınıfı, üretim ilişkileri içinde var olmakla birlikte tarihsel rolünü ancak politik alanda, iktidar savaşımında oynayabilir. Bunun için işçi sınıfının, ona nesnel konumunun kendiliğinden sağlamadığı araçlara, devrimci teori ve partiye ihtiyacı vardır. Kapitalist üretim ilişkilerinin, içinden çıktığı toplumun bağrında gelişebilir olması, burjuvaziye daha iktidarı almadan ekonomik ve politik bir güç olma olanağı sağlar. Sermaye ve ticaret bağı ona, modern anlamda olmasa da, iktidar savaşımını koordine edecek bir örgütlülük öğesi kazandırır. Kapitalizm içinde bu tür olanaklardan yoksun olan işçi sınıfı, tarihsel rolünü ancak, politik örgütlenmesi aracılığı ile gerçekleştirebilir. Bu nedenle parti, işçi sınıfının elinde, tarihsel rolünü kavramada ve gerçekleştirmedeki tek silahtır. Tarihte hiçbir sınıf bu silaha işçi sınıfı kadar gereksinim duymamıştır. Sınıf savaşımında modern anlamda politik örgütlenmenin (parti) işçi sınıfı ile ortaya çıkmasının altında bu tarihsel gereksinme vardır.
Tarih göstermiştir ki, işçi sınıfının zaferi kadar yenilgisi de başka faktörlerin yanında en başta onun bilinç ve örgütlülük derecesine bağlıdır. İşçi sınıfını bilinçlendirerek ve örgütleyerek onun iktidar savaşını yöneten parti, nasıl zaferin kaldıracı olursa, bunu gerçekleştiremeyen ve sürekli kılamayan parti de yenilginin aracı olmaktan kurtulamıyor. Sosyalizmin 70 yıl sonra, bugünkü çöküşünde partilerin üstlendiği rol bunun kanıtıdır.
Bugün dünya işçi hareketinin yaşadığı yenilgi kendini, en başta ideolojik ve örgütsel alanda ortaya koyuyor. Marksizmin en temel ilkelerinin (sınıf savaşımı, proletarya enternasyonalizmi, proletarya diktatörlüğü, devrim) reddi ile birlikte örgütten kaçış, yenilginin büründüğü temel biçimlerdir.
Yenilgiden çıkış ise ilk olarak bu alanda ideolojik ve örgütsel toparlanma ile olanaklıdır.
Dünya burjuvazisinin aralıksız saldırıları altında, ideolojik güvensizlik ve örgütsel dağınıklık içerisindeki işçi hareketinin uluslararası birliğe ve örgütlülüğe gereksinmesi her zamankinden daha fazladır. Ancak işçi sınıfının güçlü ve örgütlü ulusal müfrezelerine dayanmayan uluslararası örgütlülüğün dünya işçi hareketini bugünkü kaostan kurtarmada işlevsel bir rol oynayamayacağı da açıktır. Görev açık, perspektif nettir. Tarih içinde en etkili yenilgisini yaşayan işçi hareketinin önünde çok büyük sorunlar vardır. Dünya, işçi hareketinin bugün içinde bulunduğu durumdan bağımsız olarak yeni bir devrimci dalganın işaretlerini veriyor. Şimdi sorun işçi hareketinin hem ulusal hem de uluslararası alanda buna yanıt verip vermeyeceğidir.
Dünya ilginç bir gelişmeye sahne oluyor. Emperyalizm, kazandığı zaferin meyvelerini toplayamadan, aynı hızla bir krize doğru koşuyor. Sistemin bunalımı ABD’den Avrupa’ya doğru yayılıyor. Ekonomik büyüme yerini durgunluğa bırakıyor. Dünya ticaret hacmi gerilemeye devam ediyor. Avrupa, tekelci sistemin istikrarsızlık odaklarına bir yenisini ekliyor.
Emperyalist ülkeler arasında ekonomik, politik süreçlere ortak müdahale eğilimi, sosyalizmin dünya ölçüsünde bir odak olmaktan çıkması ve sistemde değişen güç dengelerine bağlı olarak yerini karşılıklı çıkarların çatışmasına bırakıyor. Emperyalizmin ayrılmaz özelliklerinden biri olan pazarların yeniden paylaşımı, şimdilik bir ticaret savaşı olarak sürüyor. Doğu Avrupa’nın kapitalist sisteme eklemlenmesi sistemin istikrarsızlığını arttırırken, kızışan pazar savaşımı Avrupa’da sınırların yeniden belirlenmesi biçiminde gündeme geliyor. ABD’nin sistem içi ve dünya egemenliği, gelişen ve güçlenen Japonya ve Almanya tarafından zorlanıyor.
Bilimsel teknik devrimin emperyalizme sağladığı dinamizm, en tepe noktasında, yarattığı bir dizi sorunla birlikte yerini durgunluğa ve gerilemeye bırakıyor. Tekelci sistem, en büyük üretici güç olan insanı giderek sürüleştirirken kendi sonunu da hazırlıyor.
Sisteme bağlı geri bıraktırılmış ülkeler ile emperyalist merkezler arasındaki uçurum; servet yağmalaması ve tekelci aşırı kâr yoluyla giderek büyürken, sistemin merkezlerinde başgösteren bunalımın da etkisiyle çevre halklarda patlayıcı madde yığınağı artıyor. Bir bütün olarak sistemin istikrarsızlığı derinleşiyor. Dünyanın beyazlaşan rengi altında kızıl bir ton kendini hissettirmeye başlıyor.
Türkiye burjuvazisi, en rahat ortamda yönetme zorluğu çekiyor. Burjuvazi, ideolojik ve fiziksel terörle sağladığı hegemonyasını kaybediyor. Gelişen Kürt Kurtuluş Hareketi karşısında, burjuvazi, Misak-ı Milli sınırlan içinde egemenliğini olağan yöntemlerle sürdüremiyor. Henüz açık bir kimlik kazanamamış olsa da, gelişme ve politikleşme aşamasındaki işçi hareketi burjuvaziyi zorluyor. Bilinç geriliği ve dağınıklığına karşın işçi sınıfı toplumsal mücadelenin odağına oturuyor. Burjuvazi geleneksel yedekleri üzerindeki denetimini kaybediyor.
Giderek ağırlaşan ekonomik ve politik sorunlar, devrimci bir perspektif ve örgütlenmeden yoksun olmasına karşın gelişen işçi hareketi ve devlete karşı başkaldırıyı sürdüren Kürt Kurtuluş Hareketi’nin taşıdığı devrimci potansiyel Anadolu’yu bir devrim ülkesi yapıyor.
Tarihin gözleri Anadolu’nun üzerindedir. Bir devrim ülkesinde, her şey büyük ölçüde kendi sınıfını örgütleyebilme yeteneğine sahip, kurtuluşun devrimci partisine bağlıdır. Görev zor, güçlükler büyüktür. Ama hiçbir zorluk yenilmez değildir. Yeter ki onun gerektirdiği bilinç, kararlılık, özveri ve cesaret gösterilebilsin.

Sonraki Bölüm: Sosyalizm Savaşımının İşçi Sınıfından Kopartılması ya da İşçi Sınıfının Tarihsel Rolü

Anadolu Devriminin Yolu – Ek-I Kürdi̇stan Devri̇mi̇ ve Anadolu Devrimi

Önceki Bölüm: XI. Sosyalizm: Daha İleri

Somutun Zenginliğini Kavramak

Kürdistan devrimi, en başta ülkemizi etkileyerek, tüm bölgeyi sarsarak ilerliyor. TC devletinin tüm yüzünü açığa vuruyor. Yüzlerce kitap, onbinlerce bildiri vb.’nin başaramadığını, Kürt Devrimi’nin ayak sesleri anlatıyor. Kemalizm’in ne olduğu, Türk solunda Kemalizm’in kalıntıları açığa çıkıyor. Bu şaha kalkış, sosyalizmin çözüldüğü bir dünyada, devrimin kızıllığının arttığı bir toprakta, insanlığa ümit veriyor.
Bu noktada, Kürt Devrimi’ni “teoriye” sığdırmaya kalkmak, somutun zenginliğini gözardı eden, dogmatik bir anlayışa yol açmaktadır.
Kürt Devrimi, klasik bir ulusal sorun değildir. Birincisi; dört parçaya bölünmüş bir uluslararası sömürgedir. İkincisi; Kürt topraklarını işgal etmiş olan ülkeler, birer sömürge ülke durumundadır. Üçüncüsü; Kürt Devrimi, 1990’larda yükseliyor. Öyleyse onu bu somutta incelemek gerekir.
Kürdistan’ın en gelişmiş parçası olan Kuzey Kürdistan’da, Marksizm-Leninizm temelinde PKK önderliği yola çıkmıştır. Bugüne gelişi, onun Kürdistan gerçekliğini somutta kavrayışının ürünüdür. Tersi bakış ya rastlantıya ya da emperyalizmin bir kolu olduğuna varır ki, gerçekte bu kendine güvensizliğin ürünü olarak başkalarına çamur atmaktan öte bir anlam taşımaz.
1. Anadolu devrimi, Kürt Devrimi’nin arkasında kalmıştır. Eşitsiz gelişim budur. Anadolu devriminin arkada kaldığı bir durumda, “tek ülke tek devrim” söylemini tutturmak, gerçekte sosyal-şoven bir tavır, ezen ulus “büyüklüğü”, “abiliği” tavrıdır.
Tek ülke vurgusu, Misak-ı Milli sınırlarını ve TC’nin “bölünmez bütünlüğünü” kabul etmek değil ise nedir?
2. Bu noktada, Türkiye’den ayrılan bir Kürdistan’ın emperyalizme yama olacağını söyleyenler vardır. Belki böyle bir olasılık da mümkündür. Ama bu durumda Küba’nın; nasılsa bu kuşatmayı yaramayız; deyip teslim olması gerekmez mi? Böylelerine sormak isteriz: Teslimiyet çizgisi ile devrim çizgisi arasındaki fark nerededir?
Ulusal kurtuluş, ulusal bir devlet ile kapitalist sistemde kalmak ile sağlanamıyor. Tersine, ulusal kurtuluş sosyalizmsiz olanaksızdır. Ancak tam da Kürdistan devriminin bugüne kadar ki mücadelesi bu doğruyu ispatlamaktadır.
3. Öte yandan Kürt Devrimi, bugün bir emperyalist kuşatma altına alınmaktadır. Emperyalizm 1917’den beri, gelişen her devrime dönük kuşatma siyaseti uygulamıştır. Soğuk Savaş bu kuşatma siyasetinin özgün bir biçimi, gelişmiş bir biçimi değil midir?
Çelişkiler yumağı Ortadoğu’da, bir yandan emperyalist merkezler kendi isteklerini dayatırken, diğer yandan Kürt Devrimi’ni boğmak konusunda da ortak davranmaktadırlar. Başlıca üç düzeyden Kürt Devrimi’nin yarattığı ortama bakılabilir. Birincisi ve belirleyici olanı; Kürt halkının ulusal kurtuluş ve bu yolla sosyalizm için yürüttüğü mücadeledir. Bu mücadelenin temel dinamizmi ulusal kurtuluştur. Ancak özellikle Kuzey Kürdistan’da ulusal olan ile sınıfsal olan iç içe geçmiştir. Kuzey Kürdistan’da işçi sınıfı ve ağırlıklı olarak yoksul köylülük devrimin temel dayanağıdır. Bu toprakları öne çıkartan da siyasal gelişmişliğin yanı sıra, temelinde bu sınıfsal tutarlılıktır. Sosyalizm vurgusu buraya dayanmaktadır.
Öyle ise, Kürdistan devrimini boğmak demek, önderliği ve devrimin dayanağı olan yoksul köylülüğü devrimden çevirmek demektir.
Bu çerçevede Kürt Devrimi, başta TC olmak üzere dört ülke ile çelişkidedir. Ancak özellikle Irak ve İran Kürdistanı’nda emperyalizme bağlı kolların etkinliği bilinmektedir. Bu nokta, Kürt Devrimi’nde yoksul köylülük ve işçi sınıfına dayanan devrimci çizgi ile, aşiret reisleri ve burjuvaziye dayanan işbirlikçi çizginin çatışmasının da kaynağıdır. PKK’ye milliyetçi damgasını vurma heveslisi sözde “komünistler”, gerçekte bu iki çizginin çatışmasını ve farkını da kavrayamazlar. Sonuçta her şeyi komplolarla açıklayan, kâğıttan kaplan dedikleri emperyalizmin gücünü göklere çıkartan bir çizgiye oturuyorlar.
Öyleyse birinci belirleyici düzeyde Kürdistan devrimi, hem Kürt işbirlikçilerine, hem de başta TC olmak üzere, gerçekte dört ülkeye karşı savaşmaktadır. Nesnellik budur. Bu savaşımda, 1992’den bu yana, uzlaşmacı ve emperyalist cephenin önemli adımlar attığı görülüyor.
4. Kürdistan devrimi, özgün bir sömürge oluşu ile de bağlantılı olarak, bugün, özgün bir biçimde ulusal sorunu “çözmüştür.” Çözmüştür, çünkü, artık bir halk vardır ve tüm gücü ile ayaktadır. Bu noktadan sonra ise, artık devrimin ikili karakteri daha da önem kazanacaktır, kazanmaktadır. Öyle ki; sosyalizme yöneliş ile Kürdistan’da elde edilen başarıların çok gerisine düşen bir resmîleştirme, bugün iki kutup şeklini almaktadır. Bu; öznel tercihlerin ötesinde, nesnelliğin açık ifadesi, devrimin yeni durumudur.
Kürdistan’da ulusal sorun, yukarıda anlatıldığı biçimi ile 1992’de yeni bir aşamaya gelmiştir. Bu aşamadan sonra, daha yeni taktik ve politikaların oluşturulmasında bir tereddüt yaşandığı açık olarak söylenebilir.
Dünya devrimci hareketi tarihinde El Salvador, Nikaragua ve daha yakınımızda Filistin örnekleri biliniyor. Öyle ise Kürdistan devriminin yeni aşamasında ortaya çıkan tehlike de içten ve dıştan kuşatmadır. İçerde, yoksul köylülükten kopmayı hedefleyerek, yeni-Kürt egemenleri ile bağlanmayı amaçlayan politikalar, dışarıdan ise, emperyalist kuşatma söz konusudur.
İkinci olarak; bu dört ülke, bağlı oldukları emperyalist merkezlerle belirli düzeyde çatışma halindedir. Örneğin ABD, reformize edilmiş bir Kürt devrimine evet diyebilmekte iken ve bu yolla Almanya’nın önünü kesecek iken, onun bölgedeki kollarından biri olan TC, buna ancak kendisine yeni topraklar kattığı durumda ve kısmî bir tarzda evet demektedir. Almanya, kendi denetiminde bir Kürdistan’a evet derken, onun kolu İran, kendi topraklarını parçalamayacak bir Kürdistan istemektedir. Bu durumda Almanya, TC içinde bir siyasal çözümü uygun görebilmekte, ancak bunun diğer parçalara etkisini kontrol altına almakta güçlük çekeceğini düşünmektedir. Zira Talabani, Barzani gruplarının ABD ile içli-dışlı ilişkileri vardır.
Anlatılanlardan anlaşılacağı gibi, aslında ikinci düzey, üçüncü düzey olan emperyalistler arasındaki bölgenin paylaşılması savaşımından ayırt edilerek ele alınamıyor. Yani Kürdistan devrimi uluslararasılaştıkça, hem gerçek muhatabı olan merkezleri karşısında buluyor, hem de yukarıda ifade edilen yeni aşamanın yol ayrımı, uluslararası açıdan da yeniden belirginleşiyor. Kürdistan devrimi, sosyalizme yürüyüp, bölge devriminin bir kaldıracı olmak ya da bölgenin emperyalist paylaşım savaşında bir aracı konumuna düşmek yol ayrımındadır. Devrim ve uzlaşma çizgisinin uluslararası ifadesi budur.
Ancak, burada bakışının merkezine birinci noktayı oturtmayan herkes, sonuçta sosyal-şoven bir tavırla, PKK karşıtı kampa katılacaktır.
Şimdi bugünkü somut durumu biraz daha açalım.
1. Kürt Devrimi, bir iç ihanete uğramazsa, bölgede diğer devrimleri ateşleyerek, en başta da Anadolu devrimini ateşleyerek sosyalizme yürümektedir. PKK önderliği yenilmediği sürece er ya da geç bu yönelişten kuşkuya düşmemek gerekir. Ancak aynı biçimde Anadolu ve bölge devrimleri yenilgiye uğrarsa, Kürt Devrimi’nin sosyalizme yönelişinin ezilmesi çok olanaklı hale gelecektir. Ancak bu son olasılık gerçekleşse bile Kürt Devrimi’ne ne bugünden milliyetçi damgası vurmak, ne onu bugünden yenilgiye mahkûm etmek olanaklı değildir.
Kürt Devrimi’ni bölge devriminin bir parçası olarak ele almak ve bölge devrimini görmek yerine, tek ülke-tek devrim saplantısına yaslanmak kuş beyinli düşünmektir.
Bu noktada Kürt Devrimi kapıyı çalmıştır. Anadolu devrimi ise henüz kalkış aşamasındadır. Yine de iki devrimin birlikte patlaması istenir bir şeydir. Ama bu, bugün Kürt Devrimi’ne, bekle, demeyi gerektirir. Kim kendinde bu hakkı görebilir? Bu, doğu kültüründeki aile yapısından kaynaklanan abilik hakkı ile istenebilir mi? Kürt Devrimi feodal kafaları yerle bir ederken, Anadolu topraklarında feodal kafalar mı “yeşeriyor”?
Öyleyse, Kürt Devrimi’ni, bağımsız bir Kürdistan’ı TC’den önce tanımamız gerekmez mi? Biz, bu yeni doğan Kürdistan’ı tanıyoruz.
2. İkinci olarak; Kürt Devrimi, ister sosyalizme yönelsin, isterse sadece ulusal kurtuluşla yetinmek zorunda kalsın, her durumda dünya devrimci hareketine pek çok sözde sosyalistin hayal edemeyeceği oranda katkı yapacaktır.
Bunu, en çok Anadolu devrimcilerinin hissetmesi gerekir. Anadolu devrimi, yenilgi psikolojisini üzerinden atıp yenilenmiş biçimde, henüz yola koyulmaktadır. Kürt Devrimi, akla gelebilecek en kötü olasılıkta bile, devrimimizin gelişimini hızlandırmaktadır.
Kürdistan devriminde, bugün, yenilgi ve zafer çizgisi bir aradadır. Ya da sosyalizm ile, bugünkü aşamanın “resmîleştirilmesi”nin önüne geçemeyecek bir uzlaşma iç içedir. Onun için de esas savaş, bu noktada Kürdistan devriminin içindedir. Nitekim Güney’de emperyalist merkezlerle işbirliği üzerine yükselmiş olan Kürt uzlaşma örgütleri ile devrimcilerin çatışmaları, bu çerçevede ele alınacak bir olgudur.
Kürt Devrimi, bugünden TC’yi çözmektedir. TC, bu çözülmeyi görmüştür ve kurmaylarının “yeniden yapılanma” (ikinci cumhuriyet vb.) perspektifi bunun içindir. O halde, şimdiden bu çözülüşü değerlendirmek gerektiği açıktır. Ne olursa olsun, TC ,siyasal ve ideolojik planda geri adım atacaktır. Bu yeni durumdan Anadolu devrimcilerinin yararlanmaması için sokak infazlarına yönelmekte, en küçük bir hak arama eylemine şiddetle saldırmaktadır.
TC, bu çözüme gelmemek için şiddeti tüm olanakları ile artırmaktadır. Bu elbette Anadolu insanının tam soysuzlaşması ile birlikte gitmektedir. Her çözüm öncesinde şiddet en son noktaya kadar tırmanır. Bugün bu dönemdeyiz. TC savaşı finanse etmek için vergi oranlarını artırıyor, uluslararası bazı hedeflerinden (Adriyatik’ten Çin Denizi’ne) vazgeçiyor, askerlik süresini uzatıyor. Tüm bunlar da yetmezse başlayacak olan çözüm sürecine şimdiden hazırlanıyor. Ama tüm bunların tıkandığı ortamdan sonrası eğik düzleme benzer. Siyasi çözüm tartışmaları, bu eğik düzlemde nerede durulabileceğinin hesaplarından başka bir anlam taşımıyor.
Bu noktada Kürt ve Anadolu devriminin birlikte gelişimi, Kürt devriminin Anadolu devrimini beklemesi anlamına gelmez. Tersine Kürt Devrimi doğru rotasında ilerlerken Anadolu devriminin hızını artıracağını görmek gerekir. Bunun ön şartı ise ortada iki ayrı ülke, iki ayrı devrim olduğunu görmektir. Ancak bu iki devrimin kaderi, Kürdistan devriminin sosyalizme yönelişinin durumuna ve ortaya konacak olan “resmî” çözümlere göre giderek birleşmektedir. Kürdistan devrimi, olası bir yenilgi durumunda bile, Zeynep’lerin eylemlerinde ifadesini bulan bir halkın özgürlük istemi bitmeyecektir. Bu açıdan yeni aşamanın taktiklerinin ipuçları da ortaya çıkmaktadır. Bir yandan Kürdistan’da PKK’yi ehlileştirme, FKÖ’leştirme, diğer yandan bununla birlikte halktan koparma politikası gündemdedir. Dışarıdan başlatılan emperyalist kuşatma, gerçekte bu amacın başarısı için, Kürdistan orta sınıflarının güç kazanması, desteklenmesidir.
Bugün dünya komünist hareketi, enternasyonalist örgütlenmeden yoksundur. Bölge devrimi perspektifi, bu bölgede böylesi bir enternasyonalist ilişkinin gelişimine basamak olabilecek tarzda bölgemizin devrimci örgütleri arasında sağlam bir ittifakın oluşumuna olanak tanımaktadır. Bu ise, en başta Kürdistan ve Anadolu devrimcilerinin gündeminde olmalıdır.
Yaşasın Halkların Kardeşliği!

Anadolu Devriminin Yolu – XI. Sosyalizm: Daha İleri

Önceki Bölüm: X. Kadının Kurtuluşu

Devrimci Sosyalistlerin nihai amacı komünizmdir.
Komünizm; sevgi, kardeşlik ve özgürlük üzerine yükselen bir toplumdur. Komünizm; insan öncesi tarihe, bugün içinde yaşadığımız çağa son verip, gerçek anlamıyla insanlık tarihinin başladığı toplumdur. Bugün bir yandan çoktan aşılmış bir toplumda, kapitalizmde yaşıyoruz. Yüzyıl önce son bulmuş ve ömrünü fazladan ve şekilsiz bir canavara dönüşerek sürdüren bir sistemde yaşıyoruz. Ancak daha da önemlisi, insanın insan tarafından sömürüldüğü hiçbir toplumda, insanın gerçek tarihi de başlamış olamaz.
Komünizm; üretim araçları ortak mülkiyeti üzerine yükselen, sınıfların, elbette sömürünün tarihe gömüldüğü, sınıflarla birlikte devletin de ortadan kalktığı kardeşlik ve özgürlük toplumudur. Komünizm; çalışmanın, günlük geçimini sağlamak, yaşayabilmek, karnını doyurabilmek için bir zorunluluk olmaktan çıktığı, çalışmanın kendisinin yaşamsal bir gereksinim olduğu, insanın insana boyun eğişinin tüm biçimlerinin sonuçlarıyla birlikte yok olduğu, insanın tüm yeteneklerini özgürce geliştirebileceği, insanın yeniden ve toplumsal doğuşunun gerçekleştiği bir toplumdur. Komünizm; sınıf karşıtlıklarının, sınıfların tüm sonuçları ile birlikte sona erdiği, insan ile doğa çelişkisinin ön plana çıktığı, insanlığın önünde yeni ufukların açıldığı, “ölü yıldızların fethinin” başladığı toplumdur. Kafa ile kol emeği, kent ile kır çelişkisinin ortadan kalktığı, eski iş bölümünün son bulduğu bir toplumdur.
Devrimci Sosyalistler, sosyalizmi kurmak için atılacak her adımı yukarıdaki hedef ile bağlantılı düşünür. Sosyalizmde her adım, en başından komünizm hedefi gözetilerek atılır. Sosyalizm, dünyaya yayıldıkça, mevcut teknik koşullar altında sosyalist dönemin kısalacağı da açıktır. Sosyalizm, kapitalizmin tüm kalıntılarına karşı savaş kadar, dünya devrimi için, dünyanın parça parça fethedilmesini de anlatır. Bu açıdan sosyalist devrimin içerde ve dışarda sürekliliği büyük önemdedir.
Sosyalizm, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete, bununla birlikte sömürüye son verilen, ancak henüz sınıfların varlığını koruduğu, dolayısıyla sınıf savaşımının sürdüğü, bu sınıf savaşımında proletaryanın elinde, proletarya diktatörlüğünün bulunduğu, komünizme geçiş toplumudur. Kapitalizmden komünizme geçiş, yani sosyalizm aşamasının kısa sürmesi, ancak proletaryanın devriminin yeryüzüne yayılması hızına bağlıdır.
Proletarya, iktidarı alarak, kapitalist devlet makinasını parçalar ve proletarya diktatörlüğünü kurar.
Proletarya diktatörlüğü, proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenişidir. Proletarya diktatörlüğü, kitlelerin aşağıdan yukarıya örgütlenişini ifade eden komün, sovyetler vb. biçimindeki örgenlikler üzerine yükselir. Proletarya, parçaladığı devlet makinası yerine kendi devletini kurar. Kendi temsilcileri, memurları, istisnasız seçimle işbaşına gelen, istisnasız görevden alınabilen, ortalama işçi ücretini aşmayan bir maaş alan kişilerdir. Devlet işleri herkesin yerine getirebileceği kadar basitleştirilen, “uzmanlık”tan çıkartılan işler haline getirilmelidir. Bu mekanizmada seçim, sınıfın ve emekçi kitlelerin doğrudan örgütlülüğünün bir parçasıdır. Yani proletarya diktatörlüğü, siyasi partiler ve parlamentodan oluşan burjuva parlamentarizmi ile ilişkilendirilemez. Proletarya diktatörlüğünde parlamento, örgütlü kitlelerin doğrudan seçtikleri ve geri alabilecekleri temsilcilerden oluşur.
Proletarya diktatörlüğü, iktidardan alaşağı edilmiş “cenneti”ni kaybetmiş burjuvazinin bastırılmasının aracıdır. Proletarya diktatörlüğü, sosyalist ekonomiyi kurmanın ve sınıflarla birlikte, kendi varlığına da son vermenin aracıdır. Burjuvazi içerde küçük burjuvazi kişiliğinde, dışarda dünya burjuvazisinin bir parçası olarak devrime karşı savaşımını sürdürür. Proletarya bu nedenle, sosyalizm koşullarında burjuvazinin karşı-devrimci saldırılarına, kapitalizmin tüm kalıntılarına ve dünya burjuvazisine karşı, dünya devrimi hedefi ile savaşımı sürdürür. Proletarya enternasyonalizminin özü burasıdır. Bu noktada proletarya, zafere ulaşmış devrimini, ancak dünya devrimi uğruna feda eder, kendi devrimini dünya devriminin bir parçası olarak görür.
İktidarı almış olan proletarya hemen üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son verir. Teknik gerilikleri nedeniyle henüz kamulaştırmanın olanaklı olmadığı sektörlerde, teknik geriliği kırmaya yönelir. Teknolojiyi, sosyalizm ve komünizm amacına uygun olarak, kafa-kol emeği, kent-kır çelişkisini yok edecek tarzda örgütler. Tekniği örgütlerken, boş zamanın artırılması ve toplumsal artığın artması hedeflerini birlikte gözetir. Devrimci Sosyalistler bu çerçevede merkezi planlamayı sosyalist ekonominin ayrılmaz parçası ve komünist bilincin gelişim aracı olarak görür.
Komünizmin birinci aşaması olan sosyalizmde, “herkesten yeteneğine göre, herkese emeği kadar” ilkesinin mekanik uygulanışını kabul etmiyoruz. Bu ilke, sosyalizm ve komünizm ayrımını dile getirir ve devrimin ilk günlerinde daha büyük oranda uygulama alanı bulur. Ancak sosyalizm, komünizme doğru bir yürüyüş ise, bu ilke her geçen gün “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesine yaklaşır. Böylece paranın gereksizleştiği alanlarda, önceleri harcama yapan ve bu göz önünde bulundurularak ücret düzeyi belirlenen bir emekçi, giderek paraya daha az ihtiyaç duyar. Ama bu, tüm emekçiler için geçerlidir. Böylece tüm emekçilerin yaşam düzeyleri yükselirken, ücret düzeyleri düşer. “Herkesten yeteneğine göre, herkese emeği kadar” ilkesi, bir emekçinin bir başka emekçi ile çalışmasını kıyaslamak dışında anlamsızlaşır. Bu ilke, sosyalizmin her ilerleyişinde hâlâ geçerlidir ama eskisi kadar önemli değildir.
Sosyalizm, paranın sadece basit bir değişim aracı olduğu ve her geçen gün geçerlilik alanının daraltıldığı bir toplumdur. Bu çerçevede devrimci sosyalizm, sosyalist işletmeler arasında ticareti ortadan kaldırmayı önerir. Mal ve hizmet ihtiyaçlarının devletçe karşılandığı her alanda parayı geçersiz kılmak gerekir. Devrimci Sosyalistler, refahın ölçütü olarak ücreti, verimliliğin ölçütü olarak kârlılığı vb. gören anlayışları kapitalizmin kalıntıları olarak görür ve onlara karşı yoğun bir savaş yürütür.
Devrimci Sosyalistler, yeni toplumun yeni insanla kurulacağını kabul eder. Bu nedenle, komünist bilincin oluşumunu temel alır. Karşılıksız çalışma, toplum için gönüllü çalışma bu açıdan bir okuldur. Devrimciler, kapitalizm ve binlerce yıllık sınıflı toplum tarihinin kalıntılarına karşı savaş yürütür. Kadının kurtuluşu için hem ideolojik, hem de pratik bir savaş yürütür. Kadın işi olarak görülen işlerin toplum tarafından üstlenilmesini savunur. İnsanlığın binlerce yıllık zenginliklerine sahip çıkar, bu nedenle telif haklarını tanımayı reddeder. Bilginin mülk edinilmesine karşı savaşır. Meta ufkunun aşılması hedefini gözetir.
Devrimci Sosyalistler, sosyalizmin en ücra köşesine kadar örgütlenmesi ve komünist bilincin gelişmesi savaşımını yürütür. Proletarya diktatörlüğü, tarihin tanıdığı en gelişmiş demokrasidir. Proletarya diktatörlüğü, kendisi kendisinin varlığına son verecek olan bir devlet, bir yarım-devlettir. Proletarya, devlet örgütlenmesi içinde direkt yer almalıdır. Bu nedenle sosyalizmin en ücra köşesine kadar örgütlenmesi perspektifi vazgeçilmezdir.
Her toplumda devlet, mevcut düzeni korumaya yönelir. Proletarya diktatörlüğünü bu tarz bir yönelişten kurtaracak olan, onun bir yarım-devlet olmasının yanı sıra, partinin devlet ile özdeşleşmeyen varlığıdır. Bu ise sosyalizmin en ücra köşesine kadar örgütlü bir toplum olmasını gerektirir. Parti bu koşullarda da yönlendiricidir. 1917’de “göğü fethe” kalkışan proletarya tüm dünyayı sarsarak Ekim Devrimi ile iktidara uzandı. Ekim Devrimi dünyaya yayılamama, yeni devrimlerle tamamlanamama, emperyalist kuşatma ile içine kapanmaya başladı. Burjuvazi onlarca kez, Ekim Devrimi’ni boğma denemelerinde bulundu. Ekim Devrimi kendi külleri içinde yeniden doğarak ilerlerken, içe kapanma, beraberinde dünya devrimine sırt çevirmeye, sosyalizmi bir ekonomik kalkınma modeline indirgemeye dönüştü. Kapitalizmin kalıntılarına karşı yoğun bir savaş verileceğine, kapitalizmin değerleri (refahı tüketim araçları miktarı ile, ücretle vb. ölçmek gibi) sosyalizme taşındı. Temelsiz biçimde “tüm halkın devleti”, komünizmi kurmak vb.’den söz edildi. Ekim Devrimi, devrimi içerde sürekli kılma perspektifini atladı, dışarda dünya devrimine sırt çevirip statükocu bir politikaya oturdu. Nihayet Ekim Devrimi, pek çok nesnel ve öznel etmenin birleşimi ile içine girdiği bunalım sonucu teslim oldu, yenildi. Hiçbir nesnellik bu teslimiyeti haklı çıkaramaz. Bugün karşı-devrim, sosyalizmin tüm değerlerine karşı bir Haçlı Seferi’ne dönüşmüştür.
Paris Komünü, iktidarı alıp eski devlet mekanizmasını yerle bir etmenin önemini gösterdi. Ekim Devrimi, devrimi sürekli kılmanın önemini gösterdi. Ekim Devrimi ve Paris Komünü deneyimleri üzerine yükselecek devrim, daha ileri sosyalizm örnekleri sunacaktır. Bugün bu sadece deneyim ve birikim açısından değil, kapitalizmin ulaşmış olduğu teknik düzey açısından da olanaklıdır.
Sosyalizm, tek ülkedeki muzaffer proletarya eliyle, tek ülkede kalınarak komünizme dönüştürülemez. Ancak tek ülkede bile gelecek sosyalizm daha ileri sosyalizm olacaktır. Devrimci Sosyalistler, bu nedenle daha bugünden, Anadolu devrimini dünya devriminin bir parçası olarak ele alır. Dünya devrimi perspektifini unutarak, içerde de devrimci yoldan yürümek, devrimi sürekli kılmak olanaklı değildir. Proletarya enternasyonalizmi ruhunun olmadığı bir proletarya diktatörlüğü küçük burjuva milliyetçiliğine kapıları açacaktır. Bu kapı, dünya burjuvazisinin sosyalizme karşı savaşmak için içeri buyur edildiği kapıdır.
İleri sosyalizm, tarihsel mirasın da etkisiyle komünizm ufkunun daha net göründüğü sosyalizmdir.
Yaşasın Anadolu Devrimi!
Yaşasın Dünya Devrimi!
Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!
Devrim İçin İleri Ya Sosyalizm Ya Ölüm!

Sonraki Bölüm: Ek-I Kürdi̇stan Devri̇mi̇ ve Anadolu Devrimi

Anadolu Devriminin Yolu – X. Kadının Kurtuluşu

Önceki Bölüm: IX. Yığın Örgütlenmesi

Binlerce yıllık sınıflı toplum tarihi, insanın insanı sömürmesinin ayrılmaz bir sonucu olarak kadının ezilmesi ve ikinci sınıf cinsiyet olarak, görülmesini bugüne kadar taşımıştır. Sadece taşımamış, giderek büyüterek taşımıştır. Sınıflı toplumların bir tek toplum olduğu, bunların en gelişmişinin kapitalizm olduğu buradan da anlaşılır.
Kadının kurtuluşuna doğru ilk büyük dev adım, proletaryanın iktidarı alarak sömürüye son vermesidir. Ancak bu bir başlangıçtır. Sosyalizm; kapitalizmden komünizme, geçmişten geleceğe geçişin toplumudur. Bu toplumda, binlerce yıllık sınıflı toplum tarihinin sonuncusu olarak kapitalizmin bazı uzantıları varlığını sürdürür. Bu kalıntılara karşı savaş sürer. Bu nedenle gerçek kurtuluş komünizmde gerçekleşecektir.
Ancak Devrimci Sosyalistler, kadın ile erkek insan arasındaki her türlü ayrımcılığa, aile kurumu ve çifte ahlak anlayışına, cinsel baskıya karşı sürekli bir savaşım yürütür. Bu savaş teorik ve pratik bir savaşımdır. Çocukların anne-babaya bağımlılığını reddeder. Bu reddediş, aile kurumuna karşı savaş içinde ele alınır.
Devrimci öncü parti, var olan toplumsal bilinci değiştirme işine kendi saflarından başlar. Erkeğin “güçlülüğünü”, kadının “güçsüzlüğünü” dayatan yaklaşımları reddeder. Bu çerçevede yürütülecek ideolojik savaşımı, burjuva ideolojisine karşı savaşım içinde ele alırken, yürütülecek pratik savaşımı, devrim savaşımının bir parçası olarak görür.
Devrimci Sosyalistler kadının kurtuluşunu, kadınların erkeklere karşıtlığı ve savaşımı olarak anlayan, çözümü kadının erkeği taklidinde ya da erkeğin kadına “haklarını bahşetmesinde” arayan anlayışlara karşı da savaşım yürütür.
Devrimci Sosyalistler sosyalizmde, ev işleri, çocuk bakımı vb. gibi işleri toplumsallaştırma yönünde adım atar. Bunun için gerekli önlemleri alır. Kadın ve erkek arasındaki sorunu, insanın sınıflı toplum altında şekillenişi olarak görür. Yoksa, erkek insanın, kadını düşürürken, kendini de düşürdüğü gerçeğine göz yumulmuş olur. Özel mülkiyet, aile ve kadının ikinci sınıf vatandaş konumuna düşürülmesi, bütün bu tarihin en kısa özetidir. Bu nedenle, bu kurumlara ve bu bakışa karşı savaş, egemen burjuva ideolojisine karşı savaşın içindedir.

Sonraki Bölüm: XI. Sosyalizm: Daha İleri

Anadolu Devriminin Yolu – IX. Yığın Örgütlenmesi

Önceki Bölüm: VIII. Kürt Kurtuluş Mücadelesi

Devrim, devrimci partinin yol gösterici eylemi altında örgütlenir. Ancak devrim, aynı zamanda yığınların eseri olacaktır. Bizzat devrimin kendisi, kitleleri uyandıracak, “ayak takımı” denilen sınıfların yönetme yeteneğini geliştirecektir. Yönetilmek, yüzyıllardır genlerimize işlemiştir. Buna son verecek şey, devrimin kendisidir. Onun için yığına yaklaşım, kendini geliştirmek ve örgütlemenin ötesinde bir anlam taşır. Bu nedenle de programatik boyutta bir bakışı gerektirir. Kuşku yok ki, bu genel bir bakış olacaktır.
Devrimci Sosyalistlerin yığın politikası iki temel noktada toparlanabilir. Birinci olarak; Devrimci Sosyalistler, yığını devrimcileştirmeyi hedefler. Yığın çalışması, yığın bağları, yığınsallaşma adına yığının kuyruğuna takılmayı dalkavukluk ve reformizm olarak görür. Yığın bağı, öncünün yığının içinde erimesinin adı değildir. Yığının devrimcileştirilmesi, onun bir adım önünde olmayı gerektirir. Bu yolla yığının kendi mücadelesi içinde öğrenmesi ve devrim saflarına katılması gerçekleşebilir. Yığının içinde, yığının önünde olarak, onun kendi eylemlerinden, kendi deneylerinden öğrenmesini bilerek mücadele etmeliyiz. Yığın böyle devrimcileşir.
İkinci olarak; Devrimci Sosyalistler yığına, kitlelere örgütlenme modelleri dayatmaz. Tersine onların bulduğu, az ya da çok geliştirdiği örgütlenme biçimleri içinde devrimci olanı, köhneyen, eskiyen modellerin yerine öne çıkartır. Devrimci Sosyalistler; doğru strateji ve taktikleri ile kitleleri yönlendirir, onların enerjilerini devrime akıtmanın yolunu açar.
Yığın örgütlenmesinin, mücadelenin gelişimi içinde ortaya çıkardığı eylem ve örgütlenme biçimleri vardır. Bunlar, devrimci bir partinin örgütlenme modelleri değildir. Bunlar, yığının kendisinin önünü açan örgütlenme modelleridir. Devrimcilerin görevi, bu mücadelenin ortaya çıkardığı örgütlenme biçimlerini geliştirmek, devrimci olanını öne çıkarmaktır.
Yığın örgütlülüğü, sosyalizmin kuruluşu açısından da son derece önemlidir. Hem komün, hem sovyet deneyleri göstermiştir ki, iktidar organları, sınıfın örgütlülüğünün içinden çıkabilmektedir. Devrimci parti buna dikkat eder.
a. Sendikal Mücadele: Tekelci polis devleti toplumun tüm gözeneklerini tıkamaya yönelmiştir. Gerçekte işçi sınıfının burjuvaziye karşı ekonomik mücadelesinin en gelişmiş örgütlenmesi olan sendikalar, artık devletin bir uzantısı haline gelmiştir. İşçi aristokrasisi, sendikal bürokraside tam ifadesini bulurken, tekelci ilişkiler altında sendikal bürokrasi, sendika mafyası biçimini almıştır.
Ülkemizde, ABD’nin bizzat denetimini elinde tuttuğu örgütlenmelerden biri olan sendikal bürokrasi, 1970’lerde tümden yok edilememiş, 1980’ler sonrasında ise tam bir mafya örgütlenmesine dönüşmüştür. Düşük yoğunluklu iç savaşa bağlı olarak, sendika mafyası, işçi hareketinin biriken öfkesini boşaltan eylemler örgütleyerek, düzen dışına çıkmayı önlemiştir.
Öyle ki, grev, işçilerin silahı olmaktan çıkarak, burjuvaların silahı haline de getirilmiştir.
İşçi sınıfı, politik örgütlülükten kaçtıkça, devrimci örgütlerle ilişkide tereddüt ettikçe, burjuvazinin denetimi altına giriyor. Onun için de burjuva saldırı esas olarak, işçi sınıfının devrimcileşmesini önlemek üzerine kuruludur. Bu açıdan sendika mafyasının görevi de budur. Anadolu devrimci hareketi tarihinde hiçbir zaman işçi hareketi ile devrimci hareket bütünleşememiş, aynı kanalda akmamıştır. Burada burjuva denetimin çok önemli bir rolü vardır.
İşçi sınıfının mücadelesinin ekonomik ve siyasal biçimleri giderek çok daha fazla birbirinin içine girmektedir. Siyasal mücadele bir yana itildiğinde ekonomik mücadele de yürütülemez hale gelmektedir. Bu noktada işçi sınıfının birliğinin sağlanması ve ikinci olarak sınıfın devrimci politikaya uzaklığının kırılması son derece önemli adımlardır. Bu adımlar, sınıfı, devrim ve sosyalizm savaşımında öncü güç olarak örgütlemenin adımlarıdır.
Sendikaların devlet uzantısı ve sendika mafyasının kontrolü altında olduğu koşullarda, elbette, sendikalar bizi ilgilendirmez tavrı konulamaz. Devrimci Sosyalistler, bu noktada sınıfın geliştirdiği yeni örgütlenme biçimlerini dikkatlice izlemek durumunda iken, aynı zamanda sendika mafyasına karşı etkili bir savaşımın öncülüğünü de yapar.
Yoksul köylülük ve kent emekçilerinin günlük sorunları çerçevesinde geliştirecekleri yığın örgütlülüklerine de aynı yöntemle yaklaşmak gerekir. Ülkemizde yoksul köylülük örgütlenmeleri gelişmemiştir. Bu konuda ortaya konan deneyler, bugüne kadar örgütlenme biçimlerinde ifade edilmemektedir. Bu nedenle de özü aynı olmak üzere, gelişmeler içinde ortaya çıkacak örgütlenmelere yaklaşım özel bir öneme sahiptir.
Yoksul köylülük, gerilla savaşı açısından çok kritik önemde bir yere sahiptir. Ülkemizde en çok sömürülen, ancak en küçük bir taviz karşısında en çabuk gevşeyen de bu kesimdir. Yoksul köylülük, bölgeler bazında önemli farklılıklar da göstermektedir.
b. Gençlik: Gençlik; heyecanı, enerjisi, öğrenmeye açıklığı ve atılganlığı gibi özellikleriyle ülkemiz devrimci mücadelesinin önemli bir alanıdır. Devrimci Sosyalistler, bu alanı iki nedenle önemli görür.
Birincisi; gençlik örgütlenmesi açısından. Devrimci Sosyalistler, gençliğin geliştireceği, devrimci etkilenmeye açık, geniş bir gençlik örgütlenmesinin devrimci savaşımda önemli bir işlev göreceğinin bilincindedir. Ancak bu noktada devrimin öncüsü, gençliğe örgütlenme modelleri dayatmaz. Gençliğin geliştireceği örgütlenme modelleri içinde devrimci olanını öne çıkartır. Böylesi modellerin kalıcılaşması için uğraşır. Bu örgütlenme, bugünden etkili sonuçlar vermeye adaydır. Gençlik, atılgan eylemleri ile, tüm toplumun alıcılığını artırmakta, aynı zamanda geliştirdiği ileri eylem biçimleri ile toplumun yeni eylemlere açıklığını artırmaktadır.
İkincisi; gençlik, Devrimci Sosyalistlerin kadro kaynağı, fidanlığıdır. Heyecanı, atılganlığı, öğrenmeye açıklığı ve gözüpekliği bu açıdan son derece önemlidir. Devrimci Sosyalistler işçi gençliğe özel bir önem verir.
Toplumda işçi ve emekçi kesimlerin artan nicel ağırlığı ile birlikte, gençlik içinde de işçi ve emekçi çocuklarının sayısı artmaktadır. Bu ise gençliğe verilmesi gereken önemi artırmaktadır. Gençliği korkulacak bir kesim olarak gören reformist mantığı her koşul altında reddediyoruz.
Ülkemiz, genç nüfusun büyük bir ağırlığı olan bir ülkedir. Ülkemizde üretime katılma, sorumluluk alma yaşı giderek düşmektedir. Bu açıdan, 12 yaşında bir gencin ailesinin geçimini üstlendiği görülmektedir. Bu açıdan gençliği, işçi sınıfından ve hele hele onun mücadelesinden uzak olarak gören anlayışlarla, aramıza kalın bir çizgi çekme gereğinin altını çizmeliyiz.
Gençliğin örgütlenmesi, aynı zamanda onun devrimci mücadele içinde kişilik kazanması demektir. Bu açıdan gençlik örgütlenmesinde, onun tüm sorunlarını anlamayı, toplumun dinamiklerini doğru anlamak olarak da görmeliyiz.
Gençlik Gelecektir, Gelecek Sosyalizmdir!

Sonraki Bölüm: X. Kadının Kurtuluşu

 

Kaldıraç'ın yeni sayısı çıktı

Kaldıraç 293. Sayı

İşçi Gazetesi'nin yeni sayısı çıktı

İşçi Gazetesi 231. Sayı