
Bir yandan Avrupa’dan savaş çığırtkanlığı için akıl almaz, tuhaf hamleler görüyoruz.
Bir yandan, ABD, Ukrayna konusunda tarafı ve yaratıcısı olduğu savaşı bitirmek için Rusya ile doğrudan görüşmeler yapıyor. Ve Rusya tarafı, Trump’ın bir ölçüye kadar samimi olduğu tespitini dile getiriyor.
Ve öte yandan, ABD, Venezuela’ya karşı her türlü savaş manevrasını devreye sokuyor, korsanlık yapıyor, tekneleri bombalıyor, gemilere el koyuyor.
Ve yine aynı anda Japonya’nın yeni kadın başbakanı, Tayvan’ın bağımsızlığı konusunda kendi içlerinde ne varsa dışlarına vuracak çığırtkanlığı geliştiriyor.
Ve aynı anda, Filistin soykırımında gözler Suriye savaşına kaydırılmak istenir gibi, Suriye’de süreç öne çıkıyor.
Ve aynı anda Afrika’da Burkina Faso örneğinin çoğalmasını önlemek için, ABD, Fransa, İngiltere hamle üstüne hamleler yapıyor.
Savaş, bu denli öne çıkınca, savaşın nedenleri ve gerçekliği unutuluyor. Sanki, gösteri büyüyünce, görüntü özü daha kolay gizleme olanağı buluyor gibi. Bu nedenledir, burjuva basın, tekelci medya, yalan söylemeyi sürekli kılmakla kalmaz, aynı zamanda yalanın dozunu sürekli artırır. Biraz antidepresan işine benziyor. Kişiye, en çok da kadınlara, sürekli antidepresan dayatılıyor. Sinüslerin mi dolu, baş ağrısı mı var, ne olursa olsun antidepresan devreye sokuluyor. Hayatı çekilmez olan kadın, biraz rahatladığını düşünüyor ve en az yüzde onu intihar ediyor. Sürekli doz yükseltilmek zorunda, çünkü önceki doza vücut alışıyor. Yalan da böyledir. Tüm toplumu yalanlarla o denli köreltiyorlar ki, gerçeği sormak, dinlemek, anlamak “sıkıcı” bir faaliyet oluveriyor.
Trump, bir yandan Rusya için yaptırımları artırıyor, Çin’e karşı açık bir ekonomik savaş yürütüyor. Savaşın gerçek nedeni de buradadır.
ABD hegemonyası aşınmaktadır. Bu hegemonya askerî alanda devam etmekte, siyasal alanda sürmektedir. Ama ekonomik ve teknik alanda bu hegemonya çoktan bitmiştir. Bu alanda doların güç kaybedip uluslararası bir para olmaktan çıkması hâli, diğer alanları da içine alıp, hegemonyayı çökertecek durumdur. Henüz orada değiliz. Ama, önceden yazmıştık, 2008-09 yıllarında ABD’de yapılan bir tatbikata, bir ekonomist davet edilip dâhil olmuştur. Detaylarını tekrarlamaya gerek yok. 2009 yılında ABD, Rusya’nın doların egemenliğini sarsmak için bir proje ortaya koyması hâlinde, acaba Çin Rusya’yı destekler mi vb. gibi simülasyonlar yapmışlardır.
Dönem önemlidir.
2008 krizi yenidir.
2008 krizinden birkaç yıl önce Çin, “sen üret biz satalım” sisteminin dışına çıkmaya başlamıştır. Öyle 6,5 dolara iPhone üretip, 1000 dolara satma sarhoşluğu, sürdürülemez hâle geliyordu. Çin, kendi markaları ile pazara girmeye başladı ve çok da uzun sürmedi. 2010 yılına gelindiğinde, krizden etkilenmiş olan Batı dünyası, Çin’e de pay kaybetmeye başlamışlardı. Örneğin 100 dolarlık makina üretimi pazarı bir yandan daralıyordu ama diğer yandan da Çin, bu pazardan, %30’lara varan pay almaya başlıyordu. Dünyanın merkezinde olan, papa gibi kendini tanrının temsilcisi sayan tekelci sermaye, bu pay kaybını, cennetten pay istemek olarak algılamıştır. Öyledir de. Öyle, papalıktaki merkez olma hâlinin ruhanî örtüsü ile idare etmeleri de mümkün değildi. Ve savaş devreye sokuldu. Bölgesel savaşlar kotarıldı.
Demek, hem 2008 krizi hem bu kriz ortamında Çin’in dünya pazarına kendi markaları ile girmesi ve piyasaları sarsması, hem de Çin’in teknolojik açıdan da ileriliği, Batı cephesini savaşa kilitlemeye başladı.
Ve bu arada Rusya, kolay lokma olarak dağıtılmak ve sömürgeleştirilmek istenirken, Suriye savaşının 1. yılında sahaya indi ve anlaşıldı ki, Rusya pek de kolay bir lokma değilmiş. Ukrayna savaşını kotaranlar, en başta ABD, tam bu dönemde harekete geçti ve 2014’te darbe ile, Ukrayna’nın tüm iradesini ellerine geçirdiler. Kokainman-palyaço önde, arkada tüm Neonazi örgütlenme devreye sokuldu. Ta ki 2022 yılına kadar. 2022’de Rusya operasyona başladı ve Avrupa, özne olmaktan çıkmaya evrildi. ABD, ilk zaferini, emperyalist rakipleri üzerinde askerî ve siyasal gücünü pekiştirerek elde etmiş oldu. Bu durum, çözülmekte olan ABD hegemonyasının bir tarz sürmesine de olanak sağlamıştır. Ama dünya, aynı zamanda farklı süreçler yaşamaya başlamıştır. Rusya Ukrayna’da yenilse idi, Batı, Rusya ve Çin’i sömürgeleri hâline getirmek üzere büyük olanaklar kazanacaktı ve elbette kriz de çözülmüş olacaktı. Ama saha farklı işledi. ABD yenildi. Avrupa üzerinde hegemonyasını pekiştirdi ama dünya çapında hegemonyası daha da yıprandı.
Avrupa, en başta, Almanya, İngiltere ve Fransa, siyasal iradelerini kaybettiler. Birçok alanda bu böyledir. Ve her biri, destekledikleri Zelenski gibi kokainman olduklarını ortaya koydular. Palyaçoluk konusunda ise, her birinin yetenekleri Zelenski’ninkilere göre sınırlıdır. Tuhaf varlıklar olarak savaşı desteklemek için ABD’yi ikna edecek her şeyi yapmaya başladılar. Hâlâ öyleler.
Trump, aslında Ukrayna yenilgisini daha hafif atlatmak üzere ve bu arada da savaş için güçlerini yeniden organize etmek üzere ABD’nin başkanı olarak seçilmiştir.
Önümüze çıkan “demokrasi” gösterisi, hava ile el sıkışan Biden ile, ayna karşısında kendini en özel hisseden Trump arasında ABD halkının seçim yaptığı bir gösteri oldu. Bu elbette ABD halkının “salak” yerine de konması demektir.
Burjuva egemenlik, işçi sınıfının baskı altına alınmasıdır. Burjuva egemenliğin “demokrasi” olarak sunulması, işçi sınıfı ve emekçilerin salak yerine konulmasıdır.
Ya Avrupa?
Batı medeniyeti ve Batı değerlerinin temsilcileri, Dostoyevski’yi yasaklamaktan akıl almaz histerik tutumlara, komik bile denemeyecek sürüngen varlıkların davranışlarını aratmayacak manevralara kadar her şeyi deniyorlar. Her gün bir başka tuhaflık ortaya koyuyorlar ve galiba burada bir sınır yoktur. Nasıl ki yalanın dozu sürekli artmak zorunda oluyor, burjuva egemenler için bu “seçilmiş” karakterlerin tuhaflıklarının da doz limiti kalmıyor. Her seferinde bir adım daha ileri gidiyorlar. Bugünlerde Rus varlıklarına el koymayı tartışıyorlar ve akıllara yasal boşluk aramak geliyor. Bizdeki Saray Rejimi’nin rezilce hileleri, onların hilelerinin yanında küçük kardeş gibi kalıyor. Bizim ülkemizde tüm yasalar ayaklar altına alınırken, “efendi muhalif”ler, iyi ama bu çağdaş ülkelerde olmaz, bu demokrasilerde olmaz, diyorlar. Ama artık, Batı’nın hiçbir ülkesini örnek gösterebilecek durumda değildirler.
Savaş, emperyalist güçler, emperyalist Batı arasında, SSCB’nin yokluğu koşullarında başlayan paylaşım savaşımı şeklinde gelişmiştir. Afganistan’ı hatırlayın, Irak’ı hatırlayın, hele hele Yugoslavya’yı hatırlayın. Tüm Balkanlar ve Doğu Avrupa’nın paylaşılması sürecini hatırlayın. Ve tüm bu alanlarda, Almanya, İngiltere, Fransa ve Japonya’nın elde ettiği tüm kazanımlar, ABD şemsiyesi altında, Rusya ve Çin’e karşı ortak savaş başlığı ile, değersizleşmiştir. ABD, kendi ekonomik sıkıntılarını, Avrupa ve Japonya’ya yıkmaya başlamıştır.
Şimdi savaşın yeni evresindeyiz.
1- Ukrayna savaşını Batı kaybetmiştir ama bunu anlayan ABD’dir.
2- Avrupa, bir barışın oluşumuna razı değildir. Çünkü o barış, hem ABD’ye karşı kaybetmiş olduklarını kabul etmektir, hem de sahneden silinmiş olmak demektir. Oysa Avrupa, Rusya’ya karşı savaşı sürdürürse ve bu savaşta Rusya yenilirse, ABD ile bir şeyleri paylaşma şansını elde edecektir. Bu nedenle, AB, Rusya savaşını kendisi yürütmek üzere, Çin ile savaşı ABD’ye havale etmek istemektedir. Ki, Biden dönemi politikası da buydu.
3- Şimdi ABD zararını minimize ederek geri çekilmek istiyor.
4- ABD, ekonomik krizin doların egemenliğini yok etmesini önlemek için, enerji kaynakları konusunda, siyasal iradesini kontrol ettiği Avrupa’nın, Rusya’dan gaz almasını önlemek istiyor. Kendi gazını pahalıya satmanın tek yolu budur. Ve aynı zamanda Çin’in tüm ticaretini kontrol altına almak ve sınırlamak istiyor. Elinde 1 trilyon dolardan fazla ABD hazine kâğıtları olduğu söylenen Çin’in, daha ılımlı davranacağı sanılıyor. Oysa süreç böyle işlemiyor. Yaptırımlar, doların alanını da daraltıyor.
5- Bu noktada ABD, Rusya ile Ukrayna konusunda anlaşarak, kendini rahatlatmak istiyor.
İşte bu nedenle, Trump, Monroe doktrinine dönmek istiyor. Bu elbette MAGA (Make America Great Again) politikası ile de uyumludur. Ama ABD’nin ekonomik durumu, her açıdan kötüleşmektedir ve AB, bunun finansmanını sağlayacak durumda değildir.
Bu koşullarda ABD, bir adım geri çekilmek istiyor.
Bu geri çekilme “savaşa” son vermek değildir. Asla. Ne Çin ne de Rusya, bu yeni doktrini, yeni politikayı, bir çeşit garanti olarak görmüyorlar. Bu nedenle, bu yeni belgeye temkinli karşılanıyor. ABD bir devlet olarak, bu tip manevralar yapabilir ama bu hamleler, bunu uygulayacağı anlamına gelmez. Rusya, ABD derin devletinin bu tutumu sürdürüp sürdürmeyeceğini bilmiyoruz, ama Trump samimi, diyor. Doğrusu bundan emin değiliz.
ABD, bir adım geri çekiliyor, yenilginin maliyetini Ukrayna ve Avrupa’ya yıkmak istiyor. Bu arada ise savaş için yeni hazırlıklar yapıyor.
Venezuela böyle bir politikanın gereği savaş alanı hâline getirilmek isteniyor. ABD’yi düşündüren, Venezuela’dan çok, tüm Latin Amerika’dır.
Venezuela, Çin için önemli bir enerji kaynağıdır. Tıpkı İran gibi. Ve bu iki ülkeyi sıkıştırarak, Çin ve Rusya ile ilişkilerini kopartma çabası, boş bir çaba değildir. Planlıdır ve ABD’nin sıkışmışlığının da göstergesidir. Tayvan meselesine Japonya’nın devreye sokulması da bu nedenledir.
Demek ki ABD ya da bütünsel olarak Batı, savaş için yeni olanaklar ayarlamaktadır. Ve bu nedenle, Ukrayna’daki savaşın bitmesini istemezler. Bu savaş sürmeli ki Rusya daha da sıkışsın ve mesela Venezuela ya da Çin ya da İran konusunda geri adımlar atabilsin.
Doğrusu, küresel Batı emperyalizminin bu “ortak” savaş planı, ABD için, yeri geldiğinde Avrupa’yı feda etmek gibi bir sonuç doğuracaksa, ABD açısından bu pek de sorun olmayacaktır.
Demek ki, artık savaş hâli, yerel savaşlarla sınırlı kalacak gibi değildir.
Dünyanın hemen her alanı, savaş alanı hâline gelmektedir. Ortadoğu, bir bütün olarak savaş alanıdır. Şimdi Çin denizi ve Latin Amerika savaş alanı hâline getirilmek istenmektedir. Ve elbette Afrika da bunun içindedir.
Yeni Amerikan doktrini, Avrupa için bu nedenle çok olumsuz karşılanmaktadır. Avrupa, ABD’nin şemsiyesine ihtiyaç duymaktadır ve bunun için, Almanya, İngiltere ve Fransa sürekli provokasyonlar geliştirmektedir. Denemedikleri ne varsa deneyecekleri kesindir.
ABD, şimdi, kendi çevresini, Amerika kıtasını kontrol altına almak istiyor. Ortadoğu da bunun içindedir. Bu iki alanı öncelikle kendi denetiminde tutmak istiyor. Ve öyle anlaşılıyor ki, ABD’de bir adım geri atmak ve toparlanmak isteyenler ile, saldırıları daha artırmak isteyenler arasında bir ayrışma ortaya çıkmıştır. Bu nedenle “ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi” net bir belge değildir. Daha çok Trump hükûmetinin tercihlerini ifade etmektedir. Bu nedenle henüz bir “doktrin” de değildir. Ticari savaş, gerçekte savaşın ana kaynağıdır ve hem yaptırımlar ve hem de dolar operasyonları, bu savaşın sürmekte olduğunu göstermektedir. Rusya ve Çin’in bunları görmeme şansı da yoktur. ABD, bir kara delik gibi, kendi içine çökmeyecekse, demek ki, savaşı daha da büyütecektir. Avrupa’nın da bu yolda ilerlediği daha da açıktır. Sürekli olarak Putin’in Avrupa’ya saldıracağı söylemi boşa bir söylem değildir ve hiçbir gerçekliği de yoktur. Çünkü, savaşsız bir ilerleyiş, Rusya ve Çin’in temellerini atmaya çalıştığı çok kutuplu bir dünya için onlar adına daha doğrudur. Bu nedenle, Çin ve Rusya saldırgan bir tutum almamaktadır.
Tüm bunlar bize, savaşın yeni evresine gidildiğini göstermektedir. Elbette bunun nasıl işleyeceğini bilmiyoruz.
Bu arada ise, gözümüzü, savaşa, burjuva egemenliğe, kapitalist düzende yaşamama isteğine ve bunların yol açtığı gösterilere, eylemlere dikmemiz gerekir. Artık hem ABD’de, hem Almanya’da, hem Fransa’da kitle gösterileri gelişmektedir. Önemi şuradadır; bu emperyalist metropollerde gelişen kitlesel eylemlerin yayılma olanağı, bir çeşit “moda” etkisi ile daha kolaydır. Sömürge ülkelerde gelişen eylemler, genel olarak aynı olanağa sahip değildir. Elbette bu eylemler yayılınca daha kalıcı ve etkili sonuçlar verirler. Ama Batı tandanslı düşünce sistemi nedeniyle, bu metropollerde gelişen kitle eylemleri, daha görünür olmaktadır.
Bu açıdan, dünya işçi sınıfının bir yeni dirilişinin gelişmekte olduğunu söylemek yerinde olur. Bu elbette daha yolun başında olan bir süreçtir. Bu sürecin nasıl gelişeceğini yaşayarak göreceğiz. Ama biliyoruz ki, tarih hızlı akmaktadır. Avrupa’yı sarmakta olan derin ekonomik ve siyasal kriz, işçi sınıfının daha da öne çıkması ve toparlanması için olanaklar yaratmaktadır. Burada belirleyici olan, siyasal eylem ve siyasal örgütlenmedir. Bu siyasal eylemin ayırt edici yanı, işçi sınıfının siyasal, devrimci örgütlenmesidir.
Devrimci örgütlenme olmadan, gelişen hareket istikrar kazanamaz. Ve elbette kalıcı ilerleme ortaya koyamaz. Bu nedenle, ekonomik temelli gelişse de her eylem siyasal yönler içermektedir. Bu durum sadece ülkemize özgü değildir. Ülkemizde en sıradan bir eylem, karşısında tüm güçleri ile devleti bulmaktadır. Bu süreç, dünyanın hemen her yerinde de böyledir.
İşçi sınıfının yeni bir diriliş sürecine girmesi, sadece ekonomik ve siyasal mücadele demek değildir. Örgütsel ve ideolojik mücadele de bu açıdan son derece önemlidir. SSCB çözüldükten sonra, sosyalizmin kaybettiği prestij, elbette örgütsel kayıplarla ölçülür. Ama onun öncesinde ideolojik olarak bir çeşit erozyon yaşanmıştır ve bu durum henüz aşılmış değildir. Kitlelerdeki arayış, ancak devrimci bir önderlik altında gelişebilir ve doğru yolu bulabilir.
Öyle ise, herhangi bir ülkedeki devrimci hareket, ne denli zayıf olursa, ne denli küçük olursa olsun, büyük görevlerle ve büyük olanaklarla karşı karşıya gelecektir. Bu süreç, devrimci hareketi, öncelikle doğru bir hatta sahip olmak ve bunu sürdürmekle karşı karşıya getirmektedir. Rotası olmayan yelkenliye, hiçbir rüzgâr yardımcı olmaz. Devrimci rotaya sahip olmak, başlı başına bir güç olmaktır.
2025 yılını geride bırakıyoruz. Ve 2026 yılının savaş konusunda daha yoğun bir yıl olacağı ortadadır. Avrupa’nın tüm kokainman liderleri, 2029 veya 2030 yılında savaşın çok daha büyüyeceğini söylemektedir. Böylesi bir savaşın yol açacağı yıkım açıktır. Bir devrim dalgası gelip kapitalist sisteminin zincirlerini parçalamadıkça, savaşın yol açacağı yıkımlar, kapitalist dünya için büyük bir sorun değildir.
Bir devrimci dalga, savaşın daha da ilerlemesine olanak vermeden ortaya çıkarsa, zafere ulaşırsa, o zaman savaşın daha da büyümesi engellenebilir. Doğrusu sosyalist devrimler dışında hiçbir yol savaşı durduracak gibi değildir. Önemli olan savaşın kaosu içinde devrimin erken gelmesidir. “Erken” derken zamansız bir devrimden söz etmiyoruz. Tersine, devrim bu açıdan çok da gecikmiş gibidir. Nesnel olarak durum böyledir. Mesele, savaşın daha ilerlemesine olanak vermeden bir devrimin gelişebilmesidir. İşte bu nedenle, dünyanın neresinde olursa olsun, devrimci hareketin, net bir devrimci çizgide her şeye hazır olması gereklidir. Burada kitleleri örgütlemek elbette çok ama çok önemlidir. Zira bize göre, kitlesel direniş hattı, dönemin önemli taktiğidir. Ama ondan daha da önemlisi, işçi sınıfının devrimci çizgisinin bir hat olarak savunulmasıdır. Nitelik buradadır ve elbette bu nitelik, kendini nicelikte, kitleselleşerek ifade edecektir.
Savaşın yeni evresi, devrimci direnişin yeni evresi ile karşılanmalıdır. Bu irade geliştirilirse, gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Kolay olmayacağını biliyoruz. Ama köhnemiş, ömrünü doldurmuş, her yanından dökülen bu kapitalist egemenliği yeryüzünden silme olanağını görebiliyoruz.



