Sınıf savaşımı ve sosyalist kadın hareketi

Tüm dünyada sınıf savaşımının yükselmekte olduğu, daha doğrusu savaş bulutları içinde de olsa öne çıkmaya başladığı bir dönemden geçiyoruz. Üstelik bu yeni değildir. Dünyanın her yerinde yükselen kitlesel hareketler, protestolar, çoktan burjuva ideologlar için bile “sosyalizm korkusu”nu yeniden gündeme getirmeye başlamıştır. “Elveda proletarya” ya da “tarihin sonu” çığlıkları, artık yükselmiyor. Birçok “aydın” bile, burjuva cephe adına, komünizm korkusundan söz etmektedir.

Komünizm hayaleti, 1850’lerdekinden çok daha farklıdır. Bunun bir nedeni, dünya çapında yaşanmış ve yaşanmakta olan sosyalist devrim deneyimleridir. Bu deneyimler, pek çok eksiği içermektedir. Başkası da mümkün değildir. Doğanın devamı olarak insan toplumunun sınıflı aşaması, doğa yasalarının vahşiliğini geride bırakan bir vahşilikle, toplumsal işleyişe örnekler vermiştir, vermektedir. İnsanoğlu, ilk kez, kendi kaderini kendi elleri ile, sermaye ve kâr amaçlı sistemi aşarak, insanı temel alarak bir toplumsal düzen kurmaya yönelmiştir. Elbette eksiklikleri, hataları olacaktır. Ama bu hata ve eksikler, amacın bilimselliği ve doğruluğuna leke olarak ilan edilemez. Bugün, işçi sınıfı ve insanlık, bu deneyimlere sahiptir ve daha ilerisini kurabilme yeteneğini geliştirebilecektir. Bu nedenle bu kez dolaşan komünizm hayaleti, aslında çoktan bir vücuda sahiptir. İşte bu durum, egemen burjuva sınıfı, dünya çapında daha derin bir korkuya itmektedir.

Kuşku yok ki, dünyanın her yerinde ortaya çıkan, çıkmakta olan kitle hareketleri, başlangıçtan bu yana, farklı eğilimler göstermektedir. Kitleler, sosyalizmin boşluğu nedeni ile, sisteme karşı mücadeleyi, farklı kimlik ve eğilimler üzerinden yürütmüşlerdir. Bu kendiliğinden hareketler, bazı liberal solcuların onlara atfettiği gibi, salt kimlik hareketleri değildir. Onlara sorarsanız, bu kitlesel direnişler, aslında “yaşanabilir bir kapitalizm” talebi demektir. Doğru değildir ve manipülasyondur. Kitleler, içinde yaşadıkları modern kölelik düzeninden rahatsızdır ve yaşamlarını korumak için, sınıf bilincinden uzak olsalar da mücadele etmektedirler. Onların durumu şöyle özetlenebilir; kapitalist sistemi istemiyorlar ama ne istedikleri konusunda bir nüve şeklinde bilince sahiptirler, ileri bir sınıf bilincine sahip değildirler. Bu durumu bir nesnellik olarak ele aldığımızda egemen adına konuşan kalemşörler, burjuva sınıfı, modern tekelci sermayeyi uyararak, daha yaşanır bir sistem adı altında reformlar istemektedirler. Son olarak Ocak 2026’da dünyanın en büyük holdinglerinin patronları, bu sistem böyle götürülemez, derken, aynı şeyi söylemektedir. Oysa bu burjuva akıl hocaları, aslında sistemi korumak için, kitle hareketinin bilinçsizliğini bir bilinç olarak sunmakta ve bunu sabitlemek istemektedir.

Ortaya çıkan kimlik hareketleri içinde birçok hareket sayılabilir: mesela cinsel kimlik, mesela kültürel kimlik, mesela “ulusal” kimlik, mesela çevreci hareket vb. gibi.

Bunların tümü değerlidir ve önemlidir.

Devrimci işçi sınıfı için bu hareketler, sisteme karşı mücadele açısından önemlidir ve dahası, işçi sınıfının kapitalist sistemi yıkmak, yerle bir etmek ve yeni bir dünya kurmak mücadelesinin içindedir. Her türlü kimlik sorunu, her türlü ayrımcılık, her türlü aşağılanma gerçekte burjuvazi ile işçi sınıfı arasında sürmekte olan sınıf savaşımının içindedir.

Bunu söylediğimizde aslında bu hareketleri küçümsemiş olmayız. Tersine, bu hareketlerin, işçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesi ile bağını ortaya koymuş oluruz. Diyelim dinî temele dayalı bir tepki, bir mücadele, gerçekte kapitalist sistemi yıkmak ve sosyalizmi kurmak mücadelesinin dışında kalmayı tercih ediyorsa, varacağı yer kapitalist sistemin midesidir. Tutarlı bir anti-kapitalist mücadele ancak sosyalizm ve devrim bayrağı altında yürütülebilir.

Bu, kadın hareketi için de böyledir.

Okuyucu, bu konuda sosyalist ve devrimci entelektüellerin çalışmalarından haberdar olmalıdır. Sibel Özbudun’un bu konuda, ister kitap şeklinde isterse Kaldıraç sayfalarında yazdığı yazılar, ciddi bir külliyat oluşturmaktadır. Üstelik bu makaleler, kadın hareketinin çeşitli gelişim aşamalarına denk düştüğü için ayrı bir önem taşımaktadır.

SSCB çözüldükten sonra ortaya çıkan “sosyalizmin prestij kaybı” ve bunun oluşturduğu boşluk, birçok ülkede kimlik politikalarının öne çıkmasına ve bu hareketlerin yönsüz olarak gelişmesine olanak tanımıştır. Bu, kadın hareketi için de geçerlidir. Liberal bir feminizm kadın hareketi içinde öne çıkmıştı. Bu durum ülkemizde de böyleydi. Üstelik son derece militanca mücadele örnekleri de ortaya çıkmıştır. Kadın hareketi içinde Marksist olmayan feminist hareket, kadın hareketini sınıf savaşımından koparmaya, onu bir anlamda devrim ve sosyalizm mücadelesinden koparmaya, meseleyi “erkek egemen ideoloji”ye (ki bu burjuva ideolojisidir, egemenin ideolojisidir) karşı savaştan çıkartıp, erkek cinsine karşı savaşa dönüştürmeye, pratik olarak bunu yapmaya yöneldi.

Tekrar olması pahasına, bu durum, işçi sınıfının devrimci siyasal hattının zayıflığına bağlanmalıdır. Çünkü fiilî olarak sistem, tüm sömürü, aşağılanma, horlanma biçimleri ile varlığını sürdürmektedir ve kadınlar bundan fazlası ile payını almaktadır. Bu durumda işçi sınıfı siyasal bir güç olarak ortada yoksa, kadınların direnişinin de durmasını talep etmek mümkün değildir. Ama kadına şiddete karşı gelişen tepki, gerçekte sisteme karşı savaşımın bir parçası olarak ele alınmadığında, bir adım ilerleme de sağlanamamaktadır.

Devrimci sosyalist hareket, ne denli güçsüz olursa olsun, bu kadın hareketi içinde, devrimci hattı savunmuştur, savunmalıdır.

Bugün birçok solcu, “kadın hareketinin nispeten geri düştüğü”nü söylemektedir. Tümü ile yanlıştır. Burada söz konusu olan kadın hareketinin geri düşmesi değildir, söz konusu olan, kadın hareketinin devrimcileşmesi, sosyalistleşmesi sürecidir. Bu açıdan daha yolun başındayız. Ama mücadele eden her kadın, eğer liberal görüşlere saplanmamış ise, eğer sosyalizme özel bir düşmanlık beslemiyorsa, kadın mücadelesinin sınıf savaşımı ve devrim mücadelesi ile bağını görmeye başlamıştır. Sistem değişmeden, bir sosyalist devrim yaşanmadan, kadının kurtuluşu diye bir şey yoktur.

Gerçek anlamı ile kadın hareketi, emekçi kadınların mücadelesine dayanır. Bu, öğrenci kadınları da kapsamaktadır. Tersinden söyleyelim; burjuva sınıfın içindeki kadınların, sistemle bir sorunları yoktur. Elbette onların bir bölümü de kadına karşı işletilen toplumsal şiddetten paylarını alabilirler. Bu apayrı bir konudur. Binlerce yıllık sınıflı toplum tarihi içinde kadın, her zaman katmerli ezilmiştir. Bu durum, gelişen her devrimin biraz olsun kadınların öne çıkmasına neden olduğunu anlamamızı da sağlar.

Bugün, bu konudaki tartışmalar daha da netleşmektedir. Sınıf savaşımının şiddetlenmesine bağlı olarak, kadının toplumsal mücadeledeki yeri, işçi sınıfının devrim mücadelesindeki rolü daha da ortaya çıkmaktadır.

“Kadın cinayetleri politiktir” sloganı bu açıdan yol açıcı olmuştur. Mesele, siyasal iktidarla ilgili hâle gelmektedir. Ama dahası vardır; meselenin kökü, kapitalist egemenlikte, sömürü sistemindedir. Bu sömürü sistemi, her türden aşağılanma ve ayrımcılığın da kaynağıdır.

Yanlış anlaşılmasın, devrim zafere ulaştığında da, nasıl ki meta üretimi bir anda son bulmuyorsa, nasıl ki kapitalist sistemin kalıntıları bir anda silinemiyorsa, benzer biçimde kadın sorunu da tamamen çözülmüş olmuyor, olmaz. Bu nedenle, bir yandan kadın hareketi, devrim mücadelesi içinde de sürer ve devrimin zaferinden sonra da bu alanda çok yol alınması gereklidir. Ta ki, burjuva sınıfı yok etmeye yönelmiş olan proletarya diktatörlüğünün bir devlet olarak sönmesi için, işçi sınıfının da bir sınıf olmaktan çıkmasına kadar. Yani sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum, kadının kurtuluşu, tersinden erkek sorununun da çözülmesi sağlanabilir.

Öyle ise bugün, sosyalist kadın hareketinin üzerine büyük görevler düştüğü kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Sosyalist kadın hareketi, öncelikle, kadın hareketinin gerçek dayanağının, kitlesel gücünün emekçi kadınlar olduğunu bilmelidir.

İkincisi, bu emekçi kadınların sosyalist bir bilinçle örgütlenmesi, gerçekte işçi sınıfının devrimcileşmesinde de çok büyük bir öneme sahiptir. Sadece bu emekçi kadınların, sonuçta işçi sınıfının bir parçası olması ile sınırlı bir değerlendirmenin sonucu değildir. Bu aynı zamanda, işçi sınıfı içinde burjuva ideolojisinin yenilmesinin ya da etkisinin yok edilmesinin de yoludur.

Devrimci sosyalistler, toplumsal mücadelenin her alanına ilgi göstermek zorundadır. Bu nedenle kadın hareketini yok saymak, doğru bir tutum olamaz. Kaldı ki, hiçbir toplumsal hareketi yok saymak doğru bir devrimci tutum değildir. Devrimci sosyalist ajitasyon, tüm toplumsal kesimleri hedeflemek zorundadır. Siyasal ajitasyon, sadece işçilere dönük bir ajitasyon ile sınırlı olarak ele alınamaz. Bu körlük olur ve körlük, devrimcilikle yan yana getirilmemelidir. Kadın ve gençlik hareketi, devrimin gelişiminin önemli ayaklarındandır.

Demek ki, üçüncüsü, sosyalist kadın hareketi, tüm kadın hareketini devrimci mücadele hattına çekmek, oraya yönlendirmekle yükümlüdür. Israrla, kadınlara, meselenin temel kaynağının sınıflı toplum olduğunun, kapitalist-emperyalist sistem olduğunun, sorunun kökünün binlerce yıllık sınıflı toplum tarihine dayandığının ve bu nedenle, son sınıflı toplum olarak kapitalist sistemin devrimle yıkılması gerektiğinin anlatılması gereklidir.

Devrimci hareket, eğer, kadın hareketini görmezse, buraya dönük somut yaklaşımlar da geliştiremez. Oysa toplumsal mücadelenin önemli bir parçası olarak kadın hareketinin sosyalist bir rotada gelişmesi, büyük bir kazanım olacaktır. Demek ki sosyalist kadın hareketi, somut gelişmelere bağlı olarak, devrimin ve sosyalist mücadelenin hattını kadınlara taşımak zorundadır. Bunun için, kadın hareketinin gerçekliğini, somut durumunu görmek önemlidir. Toplumsal mücadelenin hemen her alanında kadınlar, ciddi bir rol oynamaktadırlar. Bu kadınların devrimcileştirilmesi büyük bir ilerleme olacaktır. Bu nedenle, kadın sorununa ve kadın hareketine somut yaklaşmak gerekir.

Örnek olsun, kadın cinayetleri artmaktadır. Hemen her gün cinayete kurban giden kadın sayısı 5 civarındadır. Üstelik kadına dönük şiddet, bu günde 5 cinayet ile ifadelendirilirse, hatalı olur. Bu şiddet daha da yaygındır ve devletin buradaki tutumu, her zamankinden çok daha nettir. Öyle ise sisteme, burjuva devlete, onun olağanüstü örgütlenmesi demek olan Saray Rejimine karşı mücadele, kadın hareketinin gerçek rotasıdır. Kadın hareketi içinde var olan “bilinç”i, devrimci bir bilince çıkarmanın yolu buradan geçmektedir.

Kapitalist sistem, kadını sürekli ve sistematik biçimde aşağılamaktadır. Ülkemizde bu sürece, aile bağlarının savunulması da eklenmektedir. Birçok mahkeme, kadın cinayetlerini, bu aile kültürü içinde cezasız bırakmaktadır.

Kapitalist sistem, kapitalist sömürü düzeni, kadını ucuz emek gücü olarak devreye sokmakta her türlü marifeti geliştirirken, çocuk yaşlarda kadın işçileri fabrikalarda canlı canlı yakarken, bize sürekli aile nutukları atmaktadır. Dahası, Saray Rejimi, dini kullanarak kadını eve kapatmak için her yolu denemektedir. Bu aslında kapitalist üretim ilişkilerine ters bir eğilimdir. Ama gerçekte, ucuz işgücü olarak devreye sokulan kadının, aynı zamanda eve bağlı hâle gelmesi ve bu yolla toplumsal mücadeleden uzak durması istenmektedir. Özetle kadından istenen, ucuz işgücü olarak iş görürken, aynı zamanda evin direği rolünü oynamasıdır. Fabrika ve mutfak arasında sıkışmış kadınlar, elbette bu yolla sınıf mücadelesinden uzak tutulmak istenmektedir ve bu konudaki ideolojik iş dine bindirilmektedir. Bu sıradan bir “tercih” değildir. Din, burjuva devletin elinde, binlerce yıllık sömürü sisteminin sürdürülmesi için erkek egemen ideolojinin yoğunlaştığı bir ideolojik araçtır, burjuvazinin yönetimini kolaylaştırıcı ideolojinin ayrılmaz bir parçasıdır. Katmerli sömürülen kadının, kurtuluşu göklerden beklemesinin, bunun da erkeğe kabul ettirilmesinin, aynı zamanda ezilen erkeğin ezecek birisini bulmasının en uygun aracıdır din.

Bu nedenle, kapitalist sömürü ilişkilerinin gelişimine bağlı olarak ucuz işgücü ihtiyacı ile, kadının ahlâktan sorumlu varlık olarak ailenin direği ilan edilmesi, bunun birbiri ile çelişen biçimde sürdürülmesi, sistemin geleceği için tutarsız değildir. Kapitalist sistem bir yandan tüm aileyi, kadın, erkek ve çocuklar olarak sömürü çarkının içine katmak isterken, diğer yandan onların mücadeleden geri durmasını sağlamak için, binlerce yıllık ataerkil kalıntıları korumak ister.

Sosyalist kadın hareketi, bu gerçeği bilmeli ve mücadeleye atılan kadınlara anlatmalıdır.

Devrimci hareket içinde, kadın hareketini ya da örneğin çevre hareketini küçümseyen, nasılsa bunlar sınıf mücadelesinin içindedir, öyle ise bu alanlara ilişkin somut politikalar üretmeye gerek yoktur, diyenler vardır. Bu politik körlüktür. Toplumu sarsıcı bir etkiye sahip olan kadın hareketini, tüm farklı eğilimleri ile birlikte, eleştirdiğimiz liberal veya liberal feminist eğilimler de dâhil görmezlikten gelmek, ancak politik körlük ile açıklanabilir.

Bu nedenle sosyalist kadın hareketinin, kadının kurtuluşunu işçi sınıfının sosyalist devriminin zaferinde gören hareketin, tüm kadın hareketi içinde gelişmesi gereklidir. Bu, toplumsal devrimin ta kendisidir. Bu gerçekleştiği ölçüde, işçi sınıfının devrimcileşmesi yönünde daha hızlı bir ilerleme sağlanacaktır.

Biz iktidarı almak, kapitalist sistemi yerle bir etmek, burjuva devleti yıkmak istiyoruz. Bu, işçi sınıfının öncülüğünde, geniş kitlelerin hareketi ile gerçekleşecektir. Devrimci sosyalistler bu sürecin öncüleridir. Bu kadın hareketi içindeki sosyalist kadınlar için de geçerlidir. Kadın hareketi, toplumsal mücadeleden ayrı değildir. Toplumsal mücadelenin gelişimi içinde zaman zaman gençlik hareketinin, zaman zaman kadın hareketinin öne çıkması yaşanır. Bunda anlaşılmaz bir şey yoktur. Gelişim eşitsizdir ama bileşiktir de. İşçi hareketi, daha yavaş gelişir ve toplumsal hareketin hangi alanı öne çıkarsa çıksın, bunun diğer hareketleri etkilememesi diye bir durum olamaz. Bu etki az ya da çok olabilir. Bu durum, devrimci hareketin işçi sınıfı içindeki köklerine, bağlarına bağlı olarak daha istikrarlı bir hâl alabilir.

Her devrim, bir anlamda “kadın devrimi” olarak adlandırılabilir. Nasıl adlandırırsanız adlandırın. Biz devrimi, siyasal ve toplumsal devrim olarak ele alıyoruz. Bu nedenle önümüzdeki devrim, sosyalist devrimdir. Bu devrimde, bugün gelişmekte olan devrimde, sosyalist kadınların özellikle de genç kadınların önemli bir rolleri olacağı, bugünden bellidir.

Sosyalist kadın hareketi bu bilinçle, yaşamın her alanında, özellikle de işçi sınıfının içinde militanca bir mücadele yürütmelidir. o

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz