Ufkunda devrim olmayanın, ayakları dolanır ya da devrimci hareketimizin sorunları üzerine

Leonid Polischyuk, Svetlana Tscherbinina, Healing of a Man, Pirogov Medical University Library, 1973–1979. Obruchevskiy.

Ülkemiz devrimci ya da komünist hareketi, 1870’lere kadar uzatılabilir. Beyazıt Meydanı’nda darağacına asılarak can veren iki devrimci, hem işçi hem de köken olarak Ermeni idiler. Aslında milliyetleri normalde önemli değildir. Onlar işçidir ve komünisttir. Bu zaten yeterince bir tanımdır, kimliktir. Ama Ermeni olmanın suç, “affedersin” olduğu bir ülkede, devrimci hareket, eğer devletin ırkçı bakışı ile Ermeni olmayı gizlenecek bir şey sayıyorsa, söylenmesi gereklidir. Saymıştır, hâlâ da kritik hâllerde saymaktadır. Yoksa ne yaygın olduğu gibi dini geçmişi, ne yaygın olduğu gibi etnik kökeni de devrimci ya da komünistin yanına eklenmez. Gerekli değildir. Biz komünistiz ve komünist olmak zaten bir tanımdır ve bunların hepsinin dışındadır.

İşçi hareketi, işçi sınıfı ne denli gelişkin ise, o denli gelişmiş olur. Bu doğrudur ama bu otomatik olarak gerçekleşen bir şey değildir. Her durumda aynı süreç işlemez. Bu nedenle tarih bilimini öğrenmek, öyle bakmak gerekir. Mekanik hareketteki yasaları alıp, tarih alanına uygulamak mümkün değildir. Ama yine de bir genel kural olarak işçi sınıfının gelişmişliği ile işçi hareketi arasında bir paralellik vardır. 1870’lerde işçi hareketi içinde bir “kendiliğinden” devrimcileşme süreci vardır. Birçok ülkede işçi hareketi, sayısal açıdan gelişmiş bir işçi sınıfı olsa da, devrimci olmayabiliyor. Bugün tüm Batı Avrupa’yı özellikle böyle düşünmek mümkündür. Avrupa’da işçi sınıfı, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, işçi sınıfının niceliksel gücü ile ters orantılı olacak şekilde, siyasal olarak güçsüzdür. Kendi sınıf çizgisi yoktur. Tersine, sayısal açıdan çok gelişmemiş olduğu bazı ülkelerde, işçi hareketi, devrimcileşebilmektedir. Ama yine de, işçi sınıfının gelişmişlik düzeyi ile onun devrimcileşmesi arasında bir bağ vardır. Sadece bu bağ, otomatik değildir. 1870’lerde gelişen işçi hareketi, Osmanlı’da, kayda değer ölçüde direngendir. Demek, bu niceliksel gelişmişlik ile niteliksel gelişmişlik arasındaki bağ otomatik değildir vurgusuna uymaktadır. Elbette, o dönemin Osmanlı’sı, bugünün Türkiye’si değildir, daha geniş topraklara sahiptir, mesela Balkanlar işçi sınıfının daha gelişkin olduğu bölgelerden biridir.

Vurgulamalıyız ki, bir işçi kapitaliste karşı isyan ettiğinde, hakkını aradığında vb. aslında sınıf savaşımından tam anlamı ile söz edemeyiz. Hattâ bir fabrikada ortaya çıkan grev de sınıf savaşımını tam ifade etmez. Sınıf savaşımı, o işçinin, o fabrikadaki işçilerin kendilerini bir sınıfın parçası olarak hissettikleri, öyle davrandıklarında anlam kazanır. Konumuza dönelim.

Demek ki, işçi sınıfının gelişmişlik düzeyi ile, onun devrimcileşmesi ve siyasal mücadelesinin gelişimi arasında bir bağ olduğunu söyleyebiliyoruz ama bu bağ otomatik bir mekanizma değildir.

Değildir, çünkü bu sınıf savaşımıdır. Sınıf savaşımı, iki sınıf arasında, biz devrimciler yok iken de sürmekteydi. Ama işçi sınıfı devrimcileşmeye başladığında, burjuva devlet ile doğrudan karşı karşıya kalır ve burada, burjuvazinin devlet gibi bir örgütü varken, eğer işçi sınıfının böylesi bir örgütü, devrimci partisi yoksa, devrimcileşmesi de eksik kalır. İşçi sınıfı, ekonomik ve sosyal hakları için, tek tek işçiler olarak değil de bir sınıf olarak mücadele etmeye yöneldiğinde, karşısında devleti bulur ve o zaman devleti, düşmanını tanıma şansını elde eder. İşçinin patronla kavgası, ancak işçilerin patronla kavgasına dönüştüğünde bir sınıf mücadelesi adını alır. Ve bu noktada da, bizim devletçi (sadece düzen içi anlamında söylemiyorum, çünkü zaten sendika işçilerin düzen içi mücadele örgütleridir) sendikalarımız, “siyasal mücadele” ya da “siyasallaşma” denildiğinde hemen vücutlarına iğne batmış gibi dikilirler. Yoksa, işçinin patrona, patronun işçiye kızması, kavgası gibi kişisel bir hâl değildir sınıf ilişkisi. Elbette bu bireysel hâller de onun içindedir. Ama sadece bu bireysel ilişkilerden, Anadolu irfanında yaygın olduğu gibi, iyi patron, kötü patron ayrımı çıkar. Oysa kapitalist sınıf, sermaye sınıfı ya da işçi sınıfı, niyetlerle ortaya çıkan bir gerçeklik değildir. Tersine, sınıf, toplumun iki karşıt ucunu oluşturmaktadır. Bu yüzden deriz ki, sınıflı toplumların tarihi, aslında sınıf savaşları tarihidir. Bize bazıları derler ki, “aaa geniş bakın lütfen, sınıf savaşımı dışında sınıflı toplumda hiçbir şey yok mu?” Soru çocukça değilse eğer, geniş bakmak, demokratik düşünmek vb. maskesi ile yapılan bir manipülasyonun parçasıdır. Sınıflı toplumda hemen her şey, nihayetinde sınıf savaşımı ile bağlıdır. Mesela her türden kimlik meselesi böyledir.

İşçilerin tek tek kapitalistlere karşı mücadelesinden farklı olarak, işçiler birlikte mücadele etmeye başladılar mı, bir sınıf gibi hareket etmeye de başlarlar. İşçiler, ancak bu yolla kendi aralarındaki rekabeti geride bırakabilir, onun yerine sınıf kardeşliğini, eylemli kardeşliği koyabilirler. Önce siyasallaşma ve bizim cephemizden devrimcileşme de buradan gelişir.

Her iki sınıfın örgütleri, burjuvazi için onun devleti, işçi sınıfı için onun devrimci öncü partisi, bu sınıf savaşımının kurmaylarıdır. Mücadeleyi bunlar ileri taşır ve egemen sınıf, devlet, bu mücadelede başlangıçta avantajlıdır. Çünkü elinde devlet makinası vardır. Ama işçi sınıfı, devrimci öncü örgütü etrafında kitlesel bir bütünleşmeyi geliştirirse, iş tersine döner. Zaten, konumu gereği savunmada olan burjuva devlet, işçi hareketinden bilinçli bir örgütlü saldırı geldiğinde, tüm tarihsel çürümüşlüğünü, miadı dolmuş bir sistem olduğunu tüm yönleri ile ortaya koymaya başlar. Bu nedenle, her iki sınıfın öncü örgütleri (burjuvazi için devlet, işçi sınıfı için öncü devrimci partisi) bu savaşımda aldıkları tutumlara, gösterdikleri kararlılıklara göre, kendi sınıflarını ileri taşıyabilirler. İşçi sınıfı, nicel olarak gelişmişliğinin gerisinde bir siyasal tutum alabildiği gibi, tersi de olabilir.

Burası önemlidir, çünkü ülkemizde devrimci hareketin gelişimi ile işçi hareketinin gelişimi arasındaki ilişkiyi ana hatları ile ortaya koymak için bu temel önemlidir.

Devrimcileşme, ideolojik, örgütsel, politik-pratik bir süreçtir. Sadece işçi eylemlerinin varlığı devrimcileşmenin garantisi olmazlar. Bu eylemler, işçi sınıfının direnişleri onun öğrenmesinin yolunu açar ve onun için bir okul niteliği kazanır. Devrimci eyleme giden yol buradan açılır. Her işçi direnişi, eylemi önemlidir ama devrimcilik için yeterli olmayabilir.

Demek ki, bizim üzerinde net ve özel vurgu ile durduğumuz işçi eylemleri, genişletelim, gençlik ve kadın eylemleri çok önemli olmalarına rağmen, her durumda “devrimci” eylemler olmayabilirler. Belirleyici olan bu eylemlerin gelişimi içinde ortaya çıkan, içinde saklı duran devrimci eylemin ortaya çıkışıdır. Yoksa, her işçi eylemine, her eyleme övgüler dizmek anlamlı değildir. Mesela, ortalıkta kitlesel eylemler, barikat savaşları varken, balkon camını açıp tencere tava çalmak övülebilecek bir eylem olmaktan çıkar. Demek ki, eylem ile onun içerdiği devrimci potansiyel arasında bir bağ ne denli açığa çıkıyorsa, o eylem o kadar yol açıcıdır diyebiliriz.

Bu nedenle, ülkemizde işçi hareketinin devrimcileşmesi, onun adına ortaya çıkan örgütlerin oluşumu ile bağlantılıdır. Bu açıdan 1870’lere ulaşan devrimci işçi hareketinin doğuşu, daha çok dönüm noktaları ile ele alınmak durumundadır. Ve bu tarih, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında ortaya çıkan örgütlenme çalışmaları temel alınırsa, geç bir başlangıç olarak ele alınabilir. Yani, işçi sınıfının nihaî kurtuluşunu temel alan devrimci hareketlerin doğuşu “geç” olarak ele alınabilir. 1870’ler, Paris Komünü’nün ortaya çıktığı koşullardır ve daha çok Avrupa’da, işçi hareketi devrimcileşmekteydi. Ülkemizde bunun yansımaları olsa da, geçtir. Bunun tarihsel ve toplumsal nedenlerini anlamak da zor değildir.

Demek ki, 1870’lerde egemen, komünist avına çıkabiliyordu ve meydanda idam devreye sokulmuştu. Demek ki, egemenin siyasal bilinci hiç de yabana atılır değildir. Paris Komünü gibi deneyimler, egemene epeyce ders olmuş olmalıdır. Demek ki, her iki sınıf da, dünya çapındaki sınıf savaşımından da öğrenebilmektedir. Bu burjuva devlet için geçerli olduğu gibi, bizim cephemizde de, devrimci işçi hareketi için de geçerlidir, geçerli olmalıdır. İşçi sınıfı, dünya çapında bir sınıftır ve vatanı tüm yeryüzüdür. Öyle ise, dünyanın her yerindeki işçi hareketinden öğrenmek mümkün kılınmalıdır. Burjuva devlet bunu yapıyor. Bizim devrimci hareketimiz, işçi hareketimiz, bu konuda daha geridir, dünyadaki sınıf savaşımından öğrenmeye daha fazla kapalıdır ve her zaman “biz bize benzeriz” nakaratı ile kendini kendi egemenine daha yakın, dünyadaki devrimci işçi hareketine daha uzak bulmuştur. Bu pratik bir hâldir. Yani, böyle olmuştur.

Ülkemizdeki devrimci hareketin doğuşuna dönelim. Çünkü birçok eğilim ve sorun var (Bir not gerekiyor: Sorun mutlaka olumsuz bir şey değildir. Eğer bir canlı varlık varsa, bir yaşam varsa, orada mutlaka sorun vardır. Sorun, bazan varlığın da işareti olur, birçok durumda gelişimin de habercisidir. Bu nedenle, bir devrimci hareketin, “sorunlar karşısında tutumu” kritik bir tartışma konusudur. Sorunu gerçekçi olarak ortaya koymak, “soruna yaklaşım” sorununun ilk önemli ayağıdır).

Bu başlangıcı, içeride ve/veya dışarıda başlayan örgütlenmelerin TKP’de birleşmiş olması ile başlatmak, öncesini unutmak anlamında değil elbette ama doğru olur. Hayat böyle renklidir. Bir devrimci doğum, toplumsal yaşamda, eşanlı olarak farklı arayışların geliştiği bir ortamda ortaya çıkabiliyor. O dönemler birçok kişi ya da grup, bir arayış içindedir ve bunların tümü, Marksizm-Leninizm ile bağlantılıdır. Bizim “anti-işgal” direniş dediğimiz “kurtuluş savaşı”, devrimci hareketin de doğup geliştiği, boy attığı yıllar olmuştur. Tekrar etmek gerekir, öncesi yoktur demiyoruz ve genel olarak işçi hareketi ile değil, daha dar anlamda devrimci hareketle ilgili tartışıyoruz (Fikret Soydan’ın “Anadolu İşçi Sınıfı Tarihi” isimli çalışması, 1999 yılında basılmıştı. Ve son günlerde, Kaldıraç sayfalarında -elbette Kaldıraç dışında da- son derece değerli makalelerle işçi sınıfı tarihi konusuna girilmektedir. Belki de mali sorun çözülürse, “işçi hareketi tarihi üzerine” Kaldıraç’ta çıkmış makaleleri de ekleyerek Soydan’ın çalışmasının yeni bir baskısı yapılabilir. Bu nedenle, bizim buraya daha fazla girmemizin hem bir anlamı yoktur, hem de makalenin sınırlarını aşacaktır. Birçok direniş ve birçok örgütlenme biliniyor). Ekim Devrimi’nin ateşi, işgalciye (emperyalizme) karşı direnişle nesnel olarak birleşmiştir. Bir yandan fiilî olarak “anti-işgal” direniş gelişmekteydi, diğer yandan Ekim Devrimi’nin rüzgârı, Osmanlı’nın sınırlarına ulaşmaktaydı. Böylece, işgale karşı direniş, sosyalizme açık bir hâle gelmekteydi. Dönem böyle bir dönemdi.

İşgale karşı direniş sosyalizme açık hâle geliyordu ve bu aynı zamanda, anti-emperyalist bir eğilimin de gelişmesi demek idi. İşgale karşı direnişin içerdiği ama bilince dönüşmemiş olan anti-emperyalist özü, “sosyalizme açık hâle gelmek” ile daha olumlu bir vurgu yapılmaktadır. Bu nedenle sosyalizme açık hâle gelmekten söz ediyoruz. Anti-emperyalist olmanın ilerisinde, olumludan bir tariftir. Kaldı ki, anti-işgal hareket, neye karşı olduğunu ortaya koymuş olsa da, anti-emperyalist bir bilince dönüşemedi, baskın yönü bu olmadı. Olmadı, çünkü 1920’lere daha gelmeden, burjuvazi, sürece kendi sınıfı adına müdahale etmeye başlamıştır. Bu nedenle, 1919 ile başlayan süreç, aynı zamanda bir iç savaş sürecidir de. Bu iç savaşta, anti-işgal direniş, Osmanlı Sarayına da karşıdır. Hem işgale hem de egemen devlete karşı bir mücadeledir ve burjuvazi, bu hareketten korkmaktaydı.

Ancak söylemek mümkündür ki, doğmakta olan devrimci işçi hareketi, onun öncüleri, sınıf bilinci açısından, egemenden, burjuva sınıftan çok daha geri idi. Bu önemlidir. Sınıf bilinci, aslında direnişin niteliği açısından önemli bir göstergedir. Burjuvazinin sınıf bilinci gelişkindir. Burjuvazinin sınıf bilincinin gelişkinliği bir konu, buna karşı da işçi sınıfının sınıf bilinci geridir ve komünist hareket, burjuva etkiden tam olarak sıyrılmış değildir. Bu doğum sürecinin içinde var olan bir gerçekliktir.

Bu durum, devrimci hareketimizi sürekli, tarih boyunca etkilemiş bir durumdur. Bu nedenle üzerinde durulmalıdır. Özellikle, bizim gibi, eleştiri silahının az kullanıldığı ya da çoğunlukla kişiselleşmiş saldırılar hâline getirildiği toplumlarda, sahip çıktığımız, parçası olduğumuz şeyi eleştirme becerimizin de gelişmemiş olduğunu düşünürsek, bu etkinin taşınmasını da anlamak önemlidir. Bu nedenle üzerinde durulmalıdır.

Bir not gereklidir. Anti-işgal hareketin anti-emperyalist bir bilince ulaşmamış olması bir gerçek ise de, bu eğilim çok güçlüdür ve bu nedenle, ülkemizin egemenleri, her zaman bir anti-emperyalist nutuk atmayı ihmal etmemişlerdir. Samimiyetsiz bu nutuklar, devrimci veya sol hareketimizi de etkilemiştir. Kritik durumlarda, doğrudan sosyalizm mücadelesi yerine, anti-emperyalizme bir vurgu gelişmesinin kökleri buradadır. Anti-emperyalizm, tek başına, sistemi kökten yıkma hedefini içermez. Emperyalizme karşı savaşmak, her durumda sosyalizmden yana savaşmak demek değildir.

Ekim Devrimi’nin Brest Litovsk Anlaşması ile emperyalist kuşatma karşısında geri adım atmak zorunda kalması, işgale karşı direnişin içinde doğmaya başlamış olan komünist hareketin işini de nesnel anlamda zorlaştırmıştır. Tersine, egemen feodal-burjuva sınıfın bağlı olduğu emperyalist dünya, Ekim Devrimi’nin yayılmasını önlemek üzere, onu kuşatmak üzere bir tampon bölge oluşturma olanağını yakalamıştır. Yani, anti-işgal hareket ile Ekim Devrimi’nin rüzgârının birleşme eğilimleri, SSCB’nin kuşatılması koşullarında, Alman Devrimi’nin 1919’da yenilmesi sonrasında, bir anlaşma ile geri adım atma zorunluluğu nedeniyle kırılmaya başladı. Bu dışarıdan gelen bir etkidir. Öte yandan, İngiltere ve ABD başta olmak üzere emperyalist cephe, Osmanlı’nın tamamen bölüşülmesinden vazgeçip, kalan toprakların (özetle bugünkü Türkiye) SSCB’ye karşı bir tampon bölge oluşturulmasına razı olmuşlardı. Böylece, Kemal ve arkadaşları devreye sokulmuştur. Süreçten halkçı, direnişçi, anti-işgalci ve elbette o arada gelişmiş olan komünist unsurlar temizlendi. Katliamlar ve her türlü savaş hilesi ile. 1919 ve sonrasında, açık olarak bir iç savaş vardır. Bir cephede işgale karşı direnişle başlayan ve Yeşil Ordu, TKP gibi noktalara doğru evrilmekte olan hareket, öbür cephede yeni burjuva sınıfı, feodal soyluları ve en önemlisi emperyalist cepheyi arkasına almış olan burjuva hareket. Komünist hareketin, burada sınıf bilinci eksiktir. Bu iç savaşı görmekte geç kalmışlardır ve Batı cephesinden sahada kalmış olan Yunanistan gibi güçlere karşı savaş, aynı anda yürümekte olan iç savaşı örtme görevi görmüştür. Yunanistan güçlerini kışkırtan İngiltere, aslında Kemalist hareketin olası başarısızlığına karşı önlem almaktaydı. Yoksa, zaten İngiltere, Fransa, İtalya işgal ettikleri bazı yerlerden çekilmişlerdi. Batı’nın kendi içindeki anlaşma gereği, Ekim Devrimi’ni bir yerde durdurmak üzere Türkiye’nin bir tampon olarak organize edilmesi sürecidir bu.

Tüm bunları burjuvazinin sınıf bilincinin gelişmişliği ve tersinden de işçi sınıfının öncülerinin sınıf bilincindeki eksikliği olarak görmek gerekir.

Elbette, Yeşil Ordu, anti-işgal hareketin çeşitli unsurları ve komünistler vahşice biçilmiştir. Komünist hareket, burjuvazi tarafından vahşice biçilirken dahi bu süreci bilince çıkartmakta eksik kalmıştır. TKP önderleri vahşice öldürülürken burjuva bilinç gelişkindir. Ve buna karşı tutum konusunda “komünist hareketin” ikircikli hâli, işçi sınıfının adına hareket eden öncülerde sınıf bilincinin eksikliğinin işaretidir. Sanırım, birçok detay buna işaret eder. Kişilerin tutumları önemlidir. Ama bir tarihsel süreçte tüm bu olaylar, bir eğilimi gösterir ve bu da sınıf bilincindeki eksikliğe işaret etmektedir. Suphi ve yoldaşları katledilirken, bazı TKP önderleri Kemalist devrime övgüler dizmekten geri kalmamıştır. Suphi ve yoldaşları başladıkları yoldan, birkaç yıl daha ilerleyebilselerdi, muhtemelen çok ileri sonuçlar elde edilecekti. Dönem böylesi bir dönemdir. Suphi ve yoldaşlarını, 15’leri katleden devlettir ve bunun hangi mekanizmalarla gerçekleştiği de aşağı yukarı açıktır. Nâzım’ın şiiri bunu çok güzel anlatmaktadır: “burjuva kemal’in omuzuna binmiş/ kemal kumandanın kordonuna/ kumandan kâhyanın cebine inmiş/ kâhya adamlarının donuna( uluyorlar…” Bu şiirde ortaya konan tutum, TKP yönetiminde net bir çizgi olarak egemen değildir.

Bu durum, bir çeşit ufuk eksikliğidir. Ufku devrim olmayanın, süreci devrime taşıma olanağı, varsa da, gerçeklik kazanamaz, hayata geçirilemez. TKP’nin 1920’lerde daha doğarken yaşadığı kayıpların onu bir yenilgiye taşıması, aslında bu siyasal bilinç eksikliğinin ifadesidir de. Burada iki nota ihtiyaç var.

Birincisi, içinden geçilen tarihsel koşullar nedeni ile, o dönem komünist hareketin zaten iktidarı alma şansının olmadığı, olsa da sosyalizmi mevcut üretim güçleri ile kuramayacağı görüşüdür. Bu görüş, yüzeysel “Marksist” argümanlarla dile getirilmekte ama o kadar da kaba bir Marksizmi yansıtmaktadır. Sınıf mücadelesini, evinin salonundan seyredilen bir şey olarak gördün mü, böyle argümanlara sahip olursun ve doğrusu, haklılık temelin de varmış gibi olur. İyi ama, tarih böyle değildir. Salt evrimle gelişmez tarih ve devrimlerin nelere yol açacağını bu salon Marksistlerinin anlama olanağı yoktur. Onlara sorarsak, mesela Paris’te işçiler komünü kurmamalıydı, çünkü zaten yenilgisi bir kaderdi. Onlara göre tarihsel determinizm bunu gerektirir. Oysa tarih, Darwin’in kabaca tarihe uygulanması ile yazılamaz. Daha renklidir. 1920’lerde devrimci hareketin gelişimini anlamak için, (a) anti-işgal hareket nedir ve nasıl gelişmiştir ve (b) bu anti-işgal hareketi etkileyen Ekim Devrimi rüzgârı ne demektir gibi konularda fikir sahibi olmak gerekir. Bunlar o dönem nesnel olarak vardır. Ve öncesinde, Ermeni soykırımı vardır, 1919’da Karadeniz dağlarında dolaşan silahlı direnişçi insanlar vardır. Ama biz bu boyutunu bir yana bırakalım. “Zaten iktidarı alamazdı”, “alsa da yaşatamazdı” diyerek bir tarihsel değerlendirme ile bir değerlendirme, eleştiri ve özeleştiri yapılamaz. Eksik olanı, zafer için gerekli olanı bilmek ayrı şeydir. Ayrıca, diyelim ki iktidarı aldı ve sonrasında ağır bir yenilgi yaşadık, ne olursa olsun, çok daha direngen ve gelişmiş bir işçi-devrimci hareket ortaya çıkmış olurdu. Yani sosyalizmi kurma sürecinin zorlukları, devrimi gerçekleştirme işine girişmekten vazgeçmek için bir neden değildir.

İkincisi, biz bu tarihi kendi tarihimiz olarak görüyoruz. Bu nedenle, bu tarihe eleştirel yaklaşıyoruz. Gözümüz iktidarı almakta, burjuva egemenliği yerle bir etmekte, sosyalist devrimi gerçekleştirmektedir. Bunu bizim başaracağımız da henüz belli değildir ama bunun eninde sonunda başarılacağı kesindir, tarihin akışı budur. Bu nedenle, tarihimizin bize öğrettiklerini tartışmak hem görevimiz hem de hakkımızdır. Hak bölümünü bir yana bırakalım (bize göre devrimci tutum hak ve ödevi birlikte ele almayı gerektirir), görevimizdir. Devrimci cephedeki sınıf bilinci eksikliği, burjuva devleti analiz etme noktasında kendini göstermektedir. Burjuva devrim, halkların imhası ve inkârı, işçi sınıfının inkârı ve katliam politikaları ile gerçekleştirilmiştir. Yani, ülkemizdeki burjuva devrim (bir devrimdir ve bu açıdan bir ileri gidiştir) Fransız Devrimi gibi, “ilerici” yönlere sahip değildir. Evet Osmanlı’nın padişahlık sistemini ortadan kaldırmış, bir cumhuriyet kurmuştur. İyi de bu, en başından beri, SSCB’ye karşı bir tampondur ve hangi güçle bu tamponu padişahlık altında kuracaklardı? Salonlarından devrimcilik ve Marksistlik taslayanlar, burjuva devrimin ilerici yönlerini abartmakta, o kadar ki, gerçeği gizlemektedirler. Burjuva devrimin elbette ilerici yönleri olur, ama bu örnekle, alkışlanacak şey çok ama çok az iken, elleri patlayana kadar alkış tutulması, alkışçının seyirciyi yönlendirmek istediği anlamına gelir.

Biz, devrimci hareketin tüm tarihini, geniş anlamda kendi tarihimiz olarak ele alırız. Bu tarihe dar grupçu anlayışla yaklaşmayız. Bu nedenle Suphi ve yoldaşları bizim önderlerimizdir, tıpkı Çayan, Kaypakkaya ve Deniz Gezmiş ve diğerleri gibi. Ama bu, bizim eksiklikleri görmemizi engellemez, engellememelidir. Tersine, bizzat bu tarihe sahip çıktığımız için, ondan öğrenmeyi ve elbette onu eleştirmeyi bir devrimci görev sayarız. Her birinin aralarındaki ideolojik, siyasal, örgütsel farklılıklara rağmen, onları kendi tarihimiz olarak kabul etmemizin temeli bu anlayıştadır.

Tıpkı 1908 gibi, 1923 de bir burjuva devrimdir. İkisi de farklıdır. Ama her ikisi de, bu topraklarda katliamlarla yaşam bulmuştur. Bu katliamlar, bir yandan “bu devlete bir millet lazım” anlayışının ve diğer yandan “sınıfsız imtiyazsız bir toplum” vurgularının altında gerçekleşmiştir. Egemen, bu katliamları gerçekleştirirken, devrimci hareket, süreci anlayamamıştır. Bu durum, nihayetinde sınıf bilinci eksikliğidir. Devrimci hareket içindeki Kemalist etki, aslında bu sınıf bilinci eksikliği, devleti kavramakta ortaya çıkan bu sınıf bilinci eksikliği ile bağlıdır.

Devrimci işçi hareketi, ulusalcı bir sol hareket ya da ulusalcı sosyalist hareket olamaz. Ulusalcı sosyalist, ne ilgiye değer ki, National Sosyalist oluyor ve Hitler’in siyasal hareketidir. Bu uca gitmeyelim. Ama UluSol, eninde sonunda sınıf savaşımında, devrimci cephenin karşısında yer alır ve burjuva devleti aklar. İşte sınıf bilinci eksikliği, aslında en nihayetinde burjuva devleti anlamamak anlamına gelir. Burjuva devlete karşı gelişen ve kökleşen bönce güven, onun bir devlet baba olduğu düşüncesi, sınıfların üstünde yer aldığı, elbette egemenin vermek istediği bir algıdır ama en çok uzlaşmacı sol ve sol gibi gözüken burjuva demokrat aydınlar eli ile yerleştirilmiştir.

Devrimci hareketin içinde burjuva etki, Kemalist ideoloji ile kök salmıştır. İşgale karşı direniş hareketinin doğası gereği içerdiği anti-emperyalist eğilim, oradan koparılmış ve Kemalizme yüklenmiştir. Doğru değildir. Hem eskiden de gelen “devlete millet lazım” anlayışı hem de yaşanan burjuva devrim ve işgalcilerin çekilmesi-kovulması ile yaratılan iyi devlet adamları-kötü devlet adamları ikilemi, burjuva etkinin işçi hareketine bulaşması için iyi olanaklar sağladılar. Burjuva devrim, halkları ve işçi sınıfını her yolla bastırırken, burjuva devrime övgüler dizmek, aslında kendini bir özne olarak reddetmek de demektir. İşte sınıf bilinci eksikliği buradadır. Bu devrimci hareketin, işçi hareketinin aşması gereken bir sorundur.

Bu sınıf bilinci eksikliği, burjuva devletin dünyanın her yerinde, kendi çıkarlarını sunarken ulusal çıkar demesi gibi, solun bu “ulusal çıkar”ın savunucusu olmasına olanak tanımıştır. Ulusal çıkar aldatmacasına yatan sol hareket, ancak içeride, devlet çarkının içinde var olan, dinci-gerici anlayışlara karşı çıkmayı “devrimcilik” olarak addetmiştir. İçeride dinci harekete karşı olmak, devlet içindeki eğilimlerden birine yatmaya, dışarıda da emperyalist sömürgeciliğe karşı çıkmak üzerinden anti-emperyalizm ile sınırlı bir devrimciliğe “yatmaya” neden olarak sunulmuştur. Oysa emperyalizme bağımlı, sömürge bir ülke oluşturulmuş, kapitalist temelde bir gelişim yolu organize edilmiştir.

Burjuva devrimin hilafeti kaldırması ve şekilsiz ve geri bir laiklik tanımı, abartılmıştır. Laiklik, bu nedenle sadece burjuva çizginin savunusu olarak kalmamış, sol hattâ devrimci hareketin de savunusunun temeli olmuştur. Sol hareket, Kemalist devrimleri, özellikle laiklik ve ulusal çıkar konusunda savunmakta kararlı olmuştur. Yeri geldiğinde “ulusal çıkar”, emperyalizme karşı olmak ile birleştirilmiştir. Oysa burjuva devlet eli ile, burjuvazi, dünyanın her ülkesinde, kendi çıkarlarını “ulusal çıkar” olarak sunar, kendi devletini de tüm toplumun devleti gibi sunar. Bizde, emperyalizme karşı olmak, getirilmiş, “ulusal çıkar” denilen şeyden yana olmak ve “devletine sahip çıkmak” ile birleştirilmiştir. Oysa, ulusal çıkar nedir? İşçi sınıfının çıkarları ile burjuvazinin çıkarları aynı mıdır? Son 2018 krizinden bu yana (ki bu kriz hâlâ sürüyor), işçilerin, emekçilerin, emeklilerin yaşam koşulları birkaç kat gerilemiş, yoksulluk ve açlık işsizlikle birleşmiş iken, bankaların, tekellerin kârlarına kâr katılmıştır. Saray’dan, milli gelirimiz %50 arttı, açıklamaları gelirken, işçiler ve emekçiler, yani toplumun neredeyse %80-90’ı, gelirlerinin kat be kat azaldığını söylemektedir. Şimdi nedir ulusal çıkar? Mesela maden sahaları için doğanın katledilmesi hangi ulusal çıkara uygundur? Sol, bu zokayı yutmuştur ve ulusal çıkar adına, devletin yanında yer almıştır. Emperyalizme karşı olmak ise, bu “ulusal çıkar” meselesini örtmüştür. Nedir emperyalizme karşı olmak? Mesela, ülkede tekeller, holdingler, bankalar, uluslararası sermayenin uzantısı değil mi? Tam olarak ne demektir emperyalizme karşı olmak? Eğer burjuva devleti yıkmayacaksanız, eğer mevcut devlet çarkını paramparça etmeyecekseniz, emperyalizme karşı olmanın Erdoğan’ın (burjuva cepheden isimlerin) nutuklarından farkı ne olur? TC devletinin gerçek karakterini ortaya koymadan, koymadığı için, sol, “ulusal çıkar” adına bir çeşit milliyetçiliğin içine düşmüştür. Ve sol, bu nedenle, düzenin, sistemin bir uzantısı olmuş, onun vurgularını almıştır. Halklar meselesine yaklaşımları da böyledir; hem devletçidir hem de milliyetçilik kokmaktadır. Bu böyle olunca, sol hareket içinde bir çeşit milliyetçilik yerleşik hâle gelmiştir. Bu elbette Marksist, devrimci sol demek değildir.

Laiklik meselesi de önemli bir alandır.

TC devleti tarihi boyunca hiçbir zaman laik olmamıştır. Mesela Fransa gibi, devlet dine uzak, din de devlete şeklinde bir ayrımı olmamıştır. Tersine, TC devleti, Diyanet İşleri Başkanlığı ile, bizzat dini yönlendirmiş, şekillendirmiştir. Zaten sömürgesi olduğumuz emperyalist efendiler de bu konuda hassastır ve dini kullanmasını çok iyi bilirler. Ekim Devrimi sonrası bu konuda epeyce yol almışlardır. Bu süreç, 1870’lerdeki İngiltere merkezli faaliyetlere kadar uzamaktadır. Ülkemizdeki misyonerlik faaliyetleri de bunun bir parçasıdır. Ama sonrasına gelelim; Çorum, Maraş katliamlarında Alevilere karşı saldırılar, NATO makinası tarafından kararlaştırılmıştır. TC devleti, hiçbir zaman laik olmamıştır. TC devletinin nüfus kâğıtlarından, daha yeni yeni kişinin “dini” maddesi çıkartılmıştır. Devletin, resmî dini olarak Sünnî İslam öndedir ve yeri geldiğinde bunu kullanmaktan geri durmamaktadırlar. Burjuva egemenlerin bir dini olmadığı hâlde, devletin dini vardır. Bu sadece AK Parti döneminde böyle değildir. AK Parti öncesi 12 Eylül rejimi, tam da dini böyle kullanmıştır, AK Parti devam etmiştir. Ülkedeki her tarikatta Almanya, Fransa, İngiltere, ABD, İsrail vb. gibi güçlerin uzantıları vardır. Din TC devleti tarafından kullanılmaktadır. Bir solcu düşünün, kendisine “dinî bayram” denilince, sayacağı bayramlar, kurban ve ramazan bayramlarıdır. İyi ama, Ortodoksların bayramı nerede? Bir solcu bile bunu bilmez ve böyle yetişmiştir. Bir solcu, olsa olsa arkadaşları nedeni ile Alevilik konusunda duyarlı olabilir. Kişinin Sünnî ya da Şii ya da Alevi olması, devrimci bir kişi ise, söz konusu bile olamaz, bir tanım hâline getirilemez.

Alevilik ise, daha çok devrimciliğin otomatik işareti olarak ele alınır. Hiçbir biçimde ilişkili değildir. Aleviler, Alevilerin solcuları, cem evlerinin faturalarını devlet ödesin, diyorlar. Şuradan hareket ediyorlar; camilerin faturalarını devlet ödüyor, öyle ise cem evlerininkini de ödesinler. Camilerin faturalarının halkın vergilerinden ödenmesi laikliğe terstir. Her cemaat devletten para almaktadır. Bu aslında bir suçtur. Siz isterseniz ateist olun, isterseniz Hıristiyan, bu ödemeyi yapmaktasınız. Buradan hareketle, camiler de dâhil, sinagoglar, kiliseler, cem evleri vb. dinî kurumların hiçbir faturasını devlet ödeyemez, denilmelidir. Görüldüğü gibi, istemler bile çok geriden kurulmakta, öyle dile getirilmektedir.

Sistem, TC devleti laik değildir, hiç olmamıştır. Ama dünyada siyasal gericilik, dinî bir renge bürünmeye başlayınca, mesela SSCB’yi kuşatmak için ABD tarafından yaratılan “yeşil kuşak” projesi böyledir, o zaman dini kullanma süreci daha da gelişir, öne çıkar. Komünizme karşı savaş siyaseti, NATO siyasetidir, ABD siyasetidir, emperyalist siyasettir ve komünizme karşı İslam’ın kullanılması yeni değildir. İşte uluslararası veya ulusal planda din egemen tarafından öne çıkarılınca “laiklik elden gidiyor” diye bakmak, akla uygun değildir, devrimci hiç değildir. Olmayan laikliğin elden gitme ihtimali de yoktur. Değil devrimci olmak, burjuva demokrat bir aydın olmak bile, TC devletinin hiçbir zaman laik olmadığını kabul etmek ve anlamak için yeterli olur.

Nesnel şartlar ne olursa olsun, devrimci hareket, gözünü iktidara, devrime dikmek zorundadır. Devrim, siyasal olarak burjuva iktidarın alaşağı edilmesidir ve bunu hedeflemeden devrimci bir pratik de ortaya konulamaz. Elbette, birçok olumlu iş yapılır, yapılmıştır da. Ama sürecin ana karakterini görmemek hatalı olur, bu tarihten öğrenmeyi reddetmek olur. Devrimcilik, devlet adamlarını ikna ederek, onlarla demokrasi konusunda anlaşma faaliyeti değildir. Avrupa merkezli liberal sol, kapitalistleri, “daha yaşanır bir kapitalizm”e ikna etmek için uğraşıyor, bizdeki liberal sol ise, devleti, daha demokratik ve anlayışlı olmaya ikna ediyor. Hani, ne oldu sömürü, ne oldu özel mülkiyet, nereye kayboldu üretim araçlarının toplumsal-maddeleşmiş emek demek olduğu gerçeği? Bunun toplumsal gerçeklikle hiçbir ilişkisi yoktur. Devlet denilen şey, bir sınıfın egemenlik aracıdır. Ve elbette görevi düzenin korunması ve sürdürülmesidir. Bu da işçi sınıfı başta olmak üzere, tüm toplumsal sınıf ve kesimlerin bastırılması demektir. Eğer bu sisteme karşı bir mücadele yürütülecekse, bu açık olarak burjuva egemenliğe karşı bir mücadeledir. Sanılıyor ki, tüm toplum esir alınır ve susturulursa, “barış ve demokrasi” gelir. Bu bir çeşit vaazdır. Sınıflar varsa, sınıf savaşımı da var olur. Gerçekten sınıf savaşımı bitsin isteniyorsa, demek ki, sınıfların varlığı da ortadan kalksın isteniyor olmalıdır. Çalışan, emeği ile yaşayan işçilerin varlığının (bir sınıf olarak) ortadan kalkmasından önce, onların sömürüsüne bağlı bir yaşam süren sermayenin, kapitalist sınıfın ortadan kalkması gereklidir.

Devrimci pratik, sisteme karşı açık ve net bir savaş yürütmek demektir. Bu da iktidarı almayı hedeflemek demektir. Elbette, bu nesnel süreçlerden bağımsız ele alınamaz. Ama bu nesnel süreçler, sizin bir özne olarak ortaya çıkmanıza olanak tanımış ise, tüm süreç nesnel şartların olgunlaşmamış olması ile açıklanamaz. Elbette yenilirsiniz, bu ayrı bir şeydir. Bizden önce de yenilenler oldu. Bu sınıf savaşımıdır ve bir kere daha yenilmek mümkündür. Ama bu yenilgi, sizin yeniden doğuşunuzun da bir olanağı olabilir. Bunun için, sizin sınıf savaşımının o anki durumunu doğru analiz etmeniz gereklidir. İşte bu nedenle biz de burada, devrimci hareketimizin sorunları üzerine tartışıyoruz.

Burada tek tek devrimci hareketimizin tarihindeki örgütlenmeleri ele alıp incelemek gibi bir amacımız yok. Biz daha çok bir genel çerçeve ortaya koymayı doğru buluyoruz. Devrim için savaşmış, bu yolda canını vermiş herkes, bizim devrimci davamızın bayrağında yer alacaktır. Biz daha çok içinde geçmiş devrimci hareketimizin de yer aldığı sol hareketin, ideolojik kaynaklarına bakmaya çalışıyoruz.

Burada sözünü ettiğimiz sınıf bilinci eksikliği, kendini devletten, burjuva ideolojiden, onun bir biçimi olan Kemalizmden ayıramamak şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan burjuva devrime övgüler dizmek, sanki daha önce dünyada burjuva devrimler olmamış gibi, özel bir rol biçmek, onu abartmak olur, aynı anlama gelmek üzere işçi sınıfının mücadelesini küçümsemek demek olur. 1789 Fransız Devrimi, feodalite ile radikal bir hesaplaşma idi. Burjuvazi, uluslararası bir sınıftır. İşçi sınıfı da öyledir. Bir sınıf olarak burjuvazi, Fransız Devrimi sürecinden öğrenmiş ve o tarihten başlayarak, feodalizmi radikal biçimde tasfiye etmek gibi bir yolu bir daha seçmemiştir. Çünkü daha burjuva devrimin ilk günlerinden başlayarak, tüm üretim araçlarının kamulaştırılması, toprağın kamulaştırılmasının devamı olarak ortaya çıktı. Yani burjuva devrimin kitlesi olan işçiler ve köylüler, kendileri için savaşmaya yöneldiler. Bu durum burjuva devrimlerin radikalliğinin bizzat burjuva sınıf tarafından törpülenmesi sürecinin de başlangıcıdır. Fransız Devrimi’nin olumlulukları, daha sonraki burjuva devrimlerde görülmez ya da o netlikte görülmez. Türkiye’de Osmanlı’dan kalan topraklarda, burjuva devrim, hem emperyalist dünyanın bir tampon yaratma isteğine uygun hem de bir sömürge olarak bir yeni devletin kurulması ile sonuçlanmıştır. Elbette bu sürecin, feodalizmle keskin bir hesaplaşması düşünülemezdi. Öyle de olmuştur. Mesela cumhuriyet, bir türlü radikal bir toprak reformu yapmamıştır. Ancak kapitalist pazarın önünün açılması, gerekli işçi kaynağının ortaya çıkması süreçlerinde ve binbir tedbirle düzenlemeler yapmıştır.

Öyle ise, ister iktidarı alma olanağı olsun, isterse bu çok zayıf bir ihtimal olsun, devrimci hareket, burjuva devrimi alkışlamakla yetinemez. Katliamları görmemek bunun sonucu olabilir ve bu katliamlara “feodal kalıntıların temizlenmesi” demek, aklını burjuva devlete endekslemek demektir, değil devrimci olmak, değil Marksist olmak, olsa olsa bir “ulusal sol” olmak anlamına gelmektedir. Faşistlerin kendine nasyonal sosyalist demesi nasıl ki bir aldatmacadır, bu ulusolcuların, milliyetçiliği o denli açık ve net iken kendilerine solcu, hattâ Marksist demesi de o denli bir aldatmacadır.

Sosyalist devrim ve iktidarı alma iradesinin arka planda kalması ile, burjuva devrime övgüler dizilmesi birlikte gerçekleşmiştir. İlki olmamış olsa idi, yine de yenilgi yaşanabilirdi ama devrimci hareketin içinde burjuva etki bu denli yer etmemiş olurdu. Sistemi ve devleti çözümlemek daha kolay ve devrimci tarzda yapılmış olurdu. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde netlik kazanan ve derinleşen ABD etkisine karşı, anti-emperyalist mücadeleyi yeniden başlatma düşüncesi ile sınırlı devrimci mücadele, aslında bu burjuva etkinin devam ettiğinin de kanıtıdır. Daha radikaldir ama yine de sınıf bilinci eksikliğini (burjuva devletin etkisini, Kemalist etkiyi) taşımaktadır. Bu etki, devleti, burjuva egemenliği, sömürge ülke olma durumunu eksik kavramak olarak adlandırılabilir. Dediğimiz gibi, tüm bunlara rağmen, her devrimci diriliş, her devrimci çıkış bizim tarihimizin parçasıdır.

İşçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi, biz devrimciler yokken de vardır. Sınıf savaşımı, bizim irademizden önce vardır. Biz devrimci işçiler, bu mücadelenin, burjuva egemenliği yerle bir etmek ve proletarya diktatörlüğünü kurmak ile sonuçlanacağını biliriz. Bizim devrimci ufkumuz iktidarı almak ve oradan dünya devrimci hareketinin bir parçası olarak komünizme yürümek şeklinde tarif edilebilir. Elbette bu mücadele de birçok “uzlaşma”ya, birçok iniş ve çıkışa gebedir. Ama ufuk, yani devrimci hat ve teori hiçbir koşulda kaybedilmemelidir.

Kapitalist sistemde yaşayan herkes, bu sisteme karşı bir mücadele yürütür ve yürütmelidir. Bu nesnel olarak var olan bir süreçtir. Demek ki, sadece işçi hareketi değil, birçok isim altında toplumsal muhalefet, mücadele içinde birçok pratik eylem ortaya koyabilir. Ama devrimci pratik için, devrimci teori ya da devrimci bakış şarttır. Demek ki, pratik ile devrimci pratik farkı vardır. Bunu unutmamak gerekir. Bunun için denmiştir ki, “devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz.”

Ufkunda devrim olmayan birçok olumlu pratik ortaya çıkabilir. İşçi hareketi, devrimci değilken dahi, birçok olumlu eylem ortaya koyabilir. Ama devrimci ufka sahip değilse bir hareket, inatçı ve kararlı bir mücadele ortaya koyamaz. Aklı net olmayanın ayakları da karışır, yürüyüşü bozulur. Ve elbette bu sınıf savaşımı olduğundan, egemen sınıf, toplumdaki her devrimci dirilişe tüm güçleri ile saldırır ve bu saldırılar, yolun silikleşmesine, yoldan sapmaya bir gerekçe hâline gelebilir. Gelmemelidir, devrimci akıl bunun için vardır.

Ülkemiz sınıf savaşımı tarihinde, burjuva devletin saldırılarının şiddetinin etkili olması burada aranmalıdır. Kitlelerde var olan “devlet içinde iyi paşa, iyi adam” arama eğilimi, devrimci hareket, kendini ayırmayı beceremediği ölçüde, devrimci harekette de etkili hâle gelmiştir. Zaman zaman ordu içinden kendini sol Kemalist olarak tanımlayan subayların devrimci harekete sempati duymaları da, öncü devrimci partisi olmayan devrimci mücadeleyi etkilemiştir. Oysa her zaman bu gibi bireysel unsurlar devrimci saflara gelecektir. Sorun burada değil, sorun, devrimci hareketin rotasındadır.

1968’lerde ortaya çıkan devrimci gençlik hareketi, bu etkilerle savaşmakta yetersiz kalmıştır. Mahir, Deniz ve İbrahim, bizim için örnek devrimci pratikler ortaya koymuş olsalar da, bu sorunu çözmekte yetersiz kalmışlardır. Her üçü ve onların savaşkan yoldaşları, bizim varlığımızın da temelleridir. Onlara sahip çıkarken, bu temel eksiği ortaya koymak, devrimci bir görevdir.

12 Eylül karşı-devrimi, bu açıdan önemli bir dönüm noktasıdır. Devrimci hareketimizin yenilmesinin (şu ya da bu devrimci grup veya fraksiyondan söz etmiyoruz, hepsinden birlikte söz ediyoruz ve bu işçi sınıfının yenilgisidir de) ana nedeni, burjuva devleti gerçekliği içinde somut olarak kavrayamamış olmasıdır. Bu nedenle, Kenan Evren ve arkadaşlarının Kemalist ya da CHP’li olması gibi tartışmalar, 12 Eylül’ün bir karşı-devrim olduğunun anlaşılmasını önlemiştir. Demirel mi yoksa Kenan Evren mi, gibi bir sahte ve yanılgı dolu ikilem, Özal’da bir liberal hikmet aramak, bu nedenle yer bulmuş, ufkunu kaybetmiş bir anlayışın ürünüdür. Bu nedenle 12 Eylül, devrimci hareketimiz için ciddi bir ideolojik ve örgütsel erozyon hâline gelmiştir. Yenilgi, her zaman ideolojik ve örgütsel erozyon demek değildir. Burada öyle olmuştur. Örgütten kaçış ve sosyalizmden uzaklaşma, 12 Eylül yenilgisinin sonrasında doğan ana eğilimlerdir. Bu iki şey hâlâ devrimci hareketimizin sorunudur. Oysa binlerce insan, işkencehanelerde, 12 Eylül karşı-devrimine canları pahasına direnmişlerdir. Bu direnişlerde Mahir, Deniz ve İbo, çoğalmıştır. Sokaklarda direniş yokken ya da hızla sönmüşken, işkencehanelerde direniş sürmüştür. Ve bu direniş, eğer sokaklarda, barikatlarda sürseydi, asla böylesi bir örgütten ve sosyalizmden kaçış eğilimine yol açmazdı. Çayan’ın, Kaypakkaya’nın ve Deniz Gezmiş’in 12 Mart dönemindeki net ve devrimci tutumları, 12 Eylül döneminde işkencehanelerde, hapislerde defalarca ortaya konmuş olmasına rağmen, devrimci hareket, örgütten kaçış ve sosyalizmden uzaklaşma eğilimi şeklinde kendini ortaya koyan, örgütsel ve ideolojik erozyonu önleyememiştir. 12 Mart’ta, idamlara, katliamlara rağmen, bu erozyon yoktur. Çünkü bu tutumlar, dışarıda, sokakta, sosyal mücadele sırasında ortaya konmamıştır.

Ülkemiz işçi hareketi içinde “aklı”nı öne koyanlar, devletin şiddeti karşısında bir çeşit salon sosyalistliği yürütmüştür. Buna karşılık direniş ve mücadele azmine sahip olanlar ise, bilimsel analizleri, boş uğraşlar gibi bir anlamda hor görmüştür. Böylece militanlık ile komünistlik, sanki birbirinin karşıtı imiş gibi ele alınmıştır. İradenin öne konulması ve bu yolla militan mücadele, kendine komünist diyenlerin çocukça gördüğü bir tutum olarak algılanmıştır. Dev-Yol ve Dev-Sol, TKP ve TİP çevrelerince “goşist” olarak adlandırılmıştır. Onlar da diğerlerini pasiflikle, haklı olarak, suçlamışlardır ve onların işçi hareketi içindeki zahmetli örgütlenme sürecini küçük görmüşlerdir. Bu bir tarafı işçi hareketine uzak hâle getirmiş, devrimin öncü gücü olan sınıftan uzaklaştırmıştır ve diğerleri ise mücadelenin gerektirdiği militanlığı en hafif deyimi ile “beklenti”ye almışlardır. Oysa her komünistte, militan ve savaşkan bir ruh, bizim topraklarımız için konuşuyorsak, Mahir’deki, Deniz’deki, İbrahim’deki ruh, Kürdistan’ı içine katacaksak gerilla ruhu olmalıdır. 1980’lerin sonlarında Dev-Sol’un mücadele ruhu bu açıdan anılmalıdır. Ve her militan devrimcide de Marksist bakış açısı, bilimsel bakış olmalıdır.

Devleti ve sınıf mücadelesini kavramaktaki eksiklik, Kemalist etki, Kürt Özgürlük Hareketini de bu mantıkla anlamaktan uzak kalmıştır. Kürt devriminin gelişimi, bu Kemalist etkiyi daha görünür hâle getirmiştir. Üstelik bu her iki uçta da böyledir. Çünkü her ik kampta da devleti kavramak eksiktir.

12 Eylül’ün esas tahrip edici yönü, ideolojik erozyon ve örgütten kaçış şeklinde ortaya çıkmıştır.

Elbette burjuva devleti doğru kavramamak burada anahtar bir role sahiptir. TC devleti, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, tam olarak bir NATO üyesidir. Bize “derin devlet” diye sunulan şey, aslında NATO mekanizmasıdır. 1960’lardan başlayarak ortaya konan her katliam, bu NATO mekanizması ile bağlıdır. 12 Eylül öncesinde bizim eksik kavradığımız şey buradadır. Faşist çetelere, devletin sivil, paramiliter güçlerine karşı militanca mücadele edilirken, bunların devletin doğrudan uzantıları olduğu bilinci eksiktir. Devrimci hareketin, işçi hareketinin üzerine sürülen bu paramiliter faşist çeteler sayesinde devlet, kendini bu çatışmaların üstünde diye sunmayı başarabilmiştir ya da bu konuda eli kuvvetlenmiştir. Devleti, bir çeşit bu çatışmaların, bu sınıf savaşımının üstünde gibi görme eğilimi, gerçekte burjuva devletin kendini halka kabul ettirme yoludur. Sol devleti böyle gördüğü zaman, halkın, kitlelerin de böyle görmesi kaçınılmazdır.

Bugün, o günlerden gelen bir eğilim olarak, halkı işe yaramaz görme eğilimi hayat bulmaktadır. Mücadeleden kaçmak için, örgütlü mücadeleden kaçmak için, “bu halktan bir şey olmaz” görüşü savunulmaktadır. İşçi sınıfına güvensizliğin bu ifadesi, aslında kendine güvensizliğin dışavurumudur. Sanki önlerine düşmüşler, yol göstermişler de olmamış gibi. Bu görüş öylesine gelişkindir ki, zaman zaman ölen her devrimci için geçerli olmak üzere, Çayan, Kaypakkaya ve Gezmiş için “bu çocuklar boşuna öldüler” denilmek istenmektedir. Sınıf savaşımını anlamamak bir yana, bu görüşler, aslında yaşanan erozyonun açık göstergesidir.

Neymiş, bu yenilgiden öğrene öğrene uslu durmayı öğrenmiş olanlar, şimdi kendilerine bir “değer” ediniyorlar. Bize ahlâkî bir değer olarak, “bu halktan bir şey olmaz”ı sunuyorlar. Oysa buradan bir değer çıkmaz, çıkamaz. Devrimci hareketin değerleri, Mahir’in eylemlerindedir, Deniz’in idam sehpasını tekmelemesindedir, İbrahim’in ser verip sır vermemesindedir. Ve bu tutum, defalarca, işkencehanelerde tekrarlanmıştır.

İşe yarar halk ya da işe yarar işçi sınıfı nereden gelir? İthal etmeyeceksek, o zaman burada işçi sınıfının devrimcileştirilmesi çizgisini tartışmak gereklidir. Ama sizin buna niyetiniz kalmamış ise, efendice kime ne kadar yazık oldu tartışmasını aşarak, kenara çekilin ve dilinize hâkim olun. Siz kime yazık, kime kazık konusunda tarihin yargıcı olmaya soyunmayın.

Devrimci olmak, işçi sınıfının davasına kendini adamak demektir. İşçiler, sanıldığı gibi, kutsal, zemzem suyu ile yıkanmış insan türleri değildir. Hayır, toplumdaki tüm çürümüşlük, sizde olduğu kadar onlarda da vardır. İşçi sınıfının devrimci rolü buradan gelmez. Bir sınıf olmasından ve kendisinin yaşaması için başka bir sınıfı sömürmesine ihtiyaç duymamasından gelir. Devrimci, toplumu çözümlemiş, tarih bilincine sahip bir kişidir ve işçi sınıfının bu rolünü nasıl oynayacağını bilir. Bu nedenle onları örgütlemek gibi bir görev üstlenir. Bu ise, her şeyden önce, “bundan bir şey olmaz” kibrinin aşılması demektir. Eğer Anadolu irfanından bir şey öğreneceksek, mesela bu kibrin, kökü egemende olan bu kibrin yenilmesi gereken bir durum olduğunu öğrenelim. Kibir ve devrimcilik birbiri ile hiçbir biçimde bağdaşmaz. Tersine kibir egemene aittir ve siz eğer “bu işçilerden bir şey olmaz” diye bir düttürüyü söylüyorsanız, bu kibri egemenden öğrendiniz demektir. Oysa yenilen bir devrimci hareket, kibri öğrenmez, tersine yeniden ayakları üzerine kalkmak için ağırbaşlı bir özgüven geliştirir. “Bu halktan bir şey olmaz”, kibirle oluşturulmuş bir sığınaktır. Bu sığınaktan siz kendiniz çıkmazsanız, sizi oradan sınıf savaşımı çıkartır. Bu sınıf savaşımının şiddeti, size egemenden gelmiş ise ayrı sonuçlara yol açar, yok bizim cepheden gelmiş ise farklı sonuçlara yol açar.

Sol hareketin Batıcı bakış açısı, burjuva etkiyi daha da derinleştirmiştir. Bu Batıcı bakış açısı, burjuva devrimin ilk günlerinden de, 1920’lerden de gelmektedir. Ama NATO bağlantısı ve NATO örgütlenmesi ile bu Batıcı bakış açısı, artık tüm toplumu sarmıştır. Edebiyatta da bunu görmek mümkündür, sanatın her alanında da, günlük yaşayışta da. 1920’lerin sonunda başlayan ırkçı “aydınlanma”, 1950 sonrasında Batıcı bir “aydınlanma” ile birleşmiştir. Bu süreç, 1840’lara kadar götürülebilir. Devletin tercüme bürolarında doğan “aydın”, bir doğal doğum olmaktan çok sezaryenli doğuma benzetilebilir. O zaman da bu Batıcılık egemendi. Ama bu egemenlik, sömürge ve tampon bölge olarak (bir sömürge devlet olarak) bir devletin organizasyonuna evrilmeseydi, belki burjuva devrim, Batı’ya daha normal bir yaklaşım geliştirebilirdi. Sömürge ve tampon bir ülkede devletçi aydın, kaynağına, Batı’ya bağlı bir aydın olmak zorundaydı. Bu nedenle, tercüme bürolarında doğan aydına göre çok daha gericidir. Ve TC tarihi içinde “aydın”, devrimci değilse, “aydın” da değildir. Doğrudan egemen sınıfın ideolojik kalemşörüdür. Üstelik şövalyelerin taşıdığı onurdan ya da Fransız burjuva devrimindeki aydınların tutumundan da zerre kadar izler taşımaz. Tam anlamı ile gericidir.

Onlara göre, demokrasi ve medeniyet Batı’dadır. Bunun Türkçe meali, emperyalist güçler bizi geliştiren, bizi eğiten, bizim şükran duymamız gereken güçlerdir. Buradan hareketle biz, Türkiye’de yaşayan insanlar, kendimizi eğitmeli, demokrasiyi içselleştirmeli, Batı değer yargılarını kendi değer yargılarımız hâline getirmeli, bu yolla medeniyet basamaklarında yükselmeliyiz. Özeti budur.

Afrika’da devrimciler, emperyalist sömürgeciliğe karşı direnirken, açıkça şunu söylüyorlardı, “borçlar” bizim borçlarımız değildir, bunlar emperyalist Batı’nın sömürge politikalarının sonucudur ve bu borçları ödemeyeceğiz. Yerindedir. Batı, bize medeniyet taşımamıştır, şükran duyulacak bir şey yapmamıştır, tersine sömürgeleştirmiştir. Salonda yemek yerken efendilerin sofralarına davet edilen uşaklar (efendi-uşak ilişkisi), çatal tutmayı öğrendiklerinde bunu medeniyet sanmış olabilirler. Ama bu onların sorunudur.

TC tarihi, yüz yılı geride bıraktı ve bazı dönemler hariç, TC tarihi, büyük ölçüde iç savaşlar ya da olağanüstü rejimler tarihidir. Bu olağanüstü rejimlerde, burjuva devlet, kafası biraz çalışan “aydın”ları, kendinden yana tutum almaya zorlamıştır, para bir havuç görevi görürken, yaşamın her açıdan tehdit edilmesi de sopa görevini görmüştür. Olağanüstü dönemin özelliklerine bağlı olarak, birçok burjuva demokrat aydın katledilmiş, bu yolla hem kalanların devlete sığınması sağlanmış hem de toplumsal muhalefet kontrol altına alınmıştır. Bu süreci, NATO sonrası süreçte, 1970’lerden bu yana daha net görmek mümkündür.

Burjuva demokrat aydınlara tahammül edemeyen rejime bakarak, birçok muhalif genç, bu burjuva demokrat aydınları kendine teorik-ideolojik önder olarak kabul etme eğilimine girdi. Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın ideolojik-teorik çalışmaları ise, son derece yetersiz kalmıştır. Ömürleri bu çalışmaları tamamlamaya yetmemiştir. Buna rağmen açtıkları yol önemlidir.

Birçok bilimsel çalışma var olmasına karşılık, meseleyi, somut durumu, işçi sınıfı cephesinden ortaya koyan Marksist çalışmalar, teorik ve ideolojik alanda eksik kalmıştır. Bu bir anlamda devrimci hareketin, kendini ayırmadaki eksikliğidir. Birçok kişi bu alanda olumlu çalışmalara girmiş ama devrimci hareketin organik parçası olmaktan da uzak durmuşlardır.

Devrimci hareketimiz ya da bir bütün olarak toplumsal muhalefet, daha çok burjuva iktisatçıların ve burjuva tarihçilerin ya da burjuva demokrat aydınların ideolojik etkisini kendi içinde taşımıştır. Onların analizlerine bakarak yürümüş, o analizleri bir anlamda kabul ederek hareket etmiştir. Bunların bir kısmı, gerçekten de namuslu insanlardır ve burjuva demokrat oldukları, yani devrimci olmadıkları hâlde, canlarından olmuş, egemen tarafından katledilmişlerdir. NATO mekanizmasına bağlı olmayan, NATO tedrisatından geçmeyen her aydın, bu saldırılardan nasibini almıştır. Egemen, iç savaş örgütlenmesi çerçevesinde, toplumsal hareketi bastırmak için, bu burjuva demokrat aydınların bile kendi yollarından yürümesine tahammül etmemiştir. Bu sadece zorbalık değildir. Elbette zorbalıktır ama aynı zamanda gelişmiş bir burjuva bilinçtir ve bu bilinç, en başından beri, dünya kapitalist sisteminin egemenleri olan emperyalist güçler tarafından geliştirilmiş/onaylanmış, TC devleti tarafından pratiğe dökülmüştür.

NATO mekanizması anlaşılmadan, TC devleti doğru analiz edilemez. “Devlet aklı”, “derin devlet” vb. adlarla anılan mekanizma, NATO mekanizmasıdır ve uluslararası emperyalist örgütlenmenin, anti-komünist örgütlenmenin bir parçasıdır. SSCB çözüldükten sonra da bu örgütlenme devam etmiştir.

Sınıf savaşımının keskin alanı, devrimci örgüt ile, burjuva egemenliği aracı olan devlet arasındaki mücadeledir. Bu mücadelede devrimci hareket, burjuvaziyi alaşağı etmeye yetenekli olan işçi sınıfı ile ne denli bağ kurabilmiş, işçilerin en ileri unsurlarını ne denli kendi saflarında ve işçi sınıfının öncüleri olarak örgütlemeyi başarmış ise o denli yol alabilir. Burada bir eksiklik varsa, yani işçi hareketi devrimci örgütü ile birleşmiş değil ise, sınıf savaşımının bu en keskin alanında, devrim cephesi adına bir boşluk oluşmuş demektir. Bunun sorumlusu işçiler olmaz.

Bu boşluk, kültürel arayışlarla ya da tarih boyunca ortaya çıkmış ve feodal dönemde direnişin simgesi olmuş aydınlara yakınlaşarak doldurulamaz. Bilinçli ya da bilinçsiz öyle denenmiştir.

Yunus Emre, Köroğlu, Nesimi, Pir Sultan Abdal vb. devrimci hareketin sahip çıkması gereken değerler olduğu hâlde, onların sahiplenilmesi ile, bu devrimci boşluk doldurulamaz. Nasıl ki kapitalizm öncesi köylü toplumuna, modern şehirleşmenin ve sanayileşmenin karşısında sarılmak devrimcilik değil ise, o dönemin direnenlerinin şarkılarına bağlı kalarak bir kültürel yol açılarak devrimcilik sürdürülemez. Yanlış anlaşılmasın, burada saydığımız ve elbette saymadığımız birçok isim, elbette egemene karşı direnişin tarihsel değerleridir. Zulme karşı koymuş her “aydın”, köleci veya feodal dönemin her direnişçisi, işçi sınıfının devrimci mücadelesi için bir değerdir. Ama eğer, devrimci ufku kaybedersek, bu değerler, bir çeşit sığınağa dönüşebilirler. Böylece dillerimizden düşmeyen bu eski türkülere bağlı bir günlük hayat sürmüş oluruz. Bu direnişlerden gelen kültürel yön, elbette toplumsal mücadele için bir zenginliktir ama devrimci sosyalist bir çizgi altında, iktidar mücadelesi ufku net ise.

Üzerinde yaşadığımız topraklarda Alevilik önemli bir sosyolojik gerçektir (Burada Aleviliğin bizim topraklarımızdaki tarihine girmeyeceğiz. Ama şu kadarı biliniyor; Bizans döneminde, yani yaklaşık olarak 900’lü yıllarda, belki de daha da önce, Balkanlar’da, “Batınî” olarak adlandırılan ve gelenekleri bugünkü Alevi gelenekleri gibi olan halklar vardır. Bu nedenle, Aleviliği, Hz. Ali ile bağlı sunmak ve düşünmek, doğru değildir. Aleviliğin “alav”dan mı yoksa Ali’den mi geldiği, bugün bunun nasıl şekillenmiş olduğu, burada tartışılmayacak kadar uzun bir konudur. Dediğimiz gibi bu uzun bir tartışmadır. Aleviliği bir dinî mezhep olarak sunan Alevilerin, devletle olan yakın ilişkileri, sadece İzzettin Doğan örneğinden, bilinmektedir). Aleviler pek çok katliama uğramıştır. Mücadele edenleri olduğu gibi, ihanetçileri de vardır. Bugün, Aleviliği, tıpkı derisinin renginden utananlar gibi, kurtulunması gereken bir sorun olarak görenler de vardır. Mesela Kılıçdaroğlu bu cinstendir. Alevi kültürüne göre “düşkün”dür. Ve bugün Aleviler, onu düşkün ilan etmiyorlarsa, bunun tarihsel nedenleri üzerine de düşünmek gerekir. Direnişin simgesi olan isimlerden daha önce, isyan geleneğini öne çıkartmak gereklidir. Baba İshak ayaklanmasını bir yana bırakarak, unutarak, sadece öne çıkan kişilere bağlı kalmak, eksik ve hatalı bir bakıştır. Bir çeşit peygamber arama geleneğidir. Bedreddin hareketini, Börklüce Mustafa’yı unutarak, geçmişte egemene karşı verilen mücadeleye sahip çıkmak mümkün değildir. Börklüce Mustafa ve onun “ortak”ları, dillerinde “yârin yanağından gayrı her şeyde, her yerde, hep beraber olmak için” dizeleriyle beylerin ordularını yenerken, orman içinden saldırarak bir çeşit gerilla savaşı yürütüyorlardı. Ama onlar için de Osmanlı’nın zalimliği tüm yönleri ile bilinmiyor olmalıdır ki, Osmanlı’nın köylüleri imha etmesini ve ormanları ateşe vermesini hesap edemediler. Biz bu tarihi bilir ve doğru kavrarsak, bu devletin katliamlar ve savaş hileleri konusunda hiçbir vicdanî ölçüsü olmadığını öğrenebiliriz.

Bedreddin hareketi, ırk, din, mezhep, dil ayrımı yapmayı, ta o dönem aşmıştır. Ve bugün de kimlik sorunlarının tümü sınıf savaşımının içinde ele alınmalıdır.

Devrimcilik bunların dışında ve üstündedir. Topluma sınıf savaşımı gerçeği ile bakmazsanız, kültürel, dinî, ırksal, cinsiyete ait farklılıklar ve özellikler, sizin temel hareket noktalarınız olur. Olsun, bunda da bir zarar yok ama böyle bir bakışla devrim ve sosyalizm mücadelesi yürütülemez. Siz öyle bakarsınız ve biz komünistlerle birlikte en azından bir süre birlikte savaşırsınız. Ama bu durumda devrimci hat, sizin hattınız dışında var demektir. Sorunların kaynağı, burjuva egemenliktir, devlettir. Ve burjuva egemenliğe karşı savaşmak, devrim ve sosyalizm mücadelesini temel almak ile mümkündür ve bunun anlamı, işçi sınıfının devrimci hattına bağlanmaktır.

Her insanın geldiği kültür önemli olabilir, olabilir ne demek, önemlidir. Ama devrim temel alınıyorsa. Yoksa kimsenin ne cinsel, ne ırksal, ne kültürel, ne de dinî vb. geçmişi, ona otomatik bir değer katmaz. Kendimizi biz, devrimci, komünist diye tanımlıyorsak, temel ayrım buradadır. Diğer tüm birikim ve özellikler buna göre iş görür. Burjuva cepheden gelen bir genç, pekâlâ devrimci olabilir ve bu aslında sanıldığından daha da fazla bir önem kazanabilir. İki devrimci genci ele alalım, bunların birinin Alevi, birinin Sünnî olması gibi bir ölçüyü kabul etmemek gerekir. Bu iki genç insan da devrimcidir ve devrimci olmak, yeterince pozitif bir tanımlamadır. Elbette her aileden gelen bir kültür vardır. Bunlar mücadelenin renkliliği demek olur. Devrimcilik, mücadele içinde kendini yeniden yapmak demektir. Bu nedenle sizin olumlu yönlerinizi siz başkasına da katabilirsiniz ama siz aynı zamanda kapitalist sistemden ve sizin tarihinizden gelen olumsuz özellikleri aşmak zorundasınız. Devrimci mücadele bir devrimcileşme mücadelesidir de. Herkes birçok tortu ile, birçok olumsuz özellik ile devrim saflarına katılır. Mücadele onu yeniden yaratır, kapitalist sistemin değer yargılarından, genlerimize işlemiş kalıntılarından kurtulmanın yolu budur ve bunu gerçekten başarmak, büyük ölçüde devrimle mümkündür.

Devrimci güç, burjuva egemenliği yerle bir edecek bir iktidar yürüyüşünü, önce net bir bakış açısı ile ortaya koymak zorundadır. Elbette bu, tarihe de farklı bir bakış demektir. Bu durumda, geçmişin egemenlerine karşı her direniş, bizim kültürel, sosyal kaynaklarımız demektir. Ama bunlara işçi sınıfının iktidar mücadelesi perspektifi ile yaklaşmak ön koşuldur.

Yapı, türkü söyler gibi yapılmıyor. Ama yapıcılar elbette türkü söylüyor. Mesele yapıyı yaparken türkü söylemektedir. Yoksa yapıyı yapmaktan yorulup, sadece türkü söylemekte değildir. Bu gerçekliğe de eksik yaklaşımdır. Tarihe sınıf savaşları diye bakmadığınız zaman, Anadolu kültürüne ait olan her şey, toptan sizin için olumlu hâle gelir. Oysa “Anadolu irfanı”nda ihanet, boyun eğmek ve bunlara mistik bir hava vermek de çok derin köklere sahiptir. Bedreddin ve Börklüce hareketinin farklılığı da buradadır. Baba İshak ve Bedreddin hareketini unutturmak için egemenin çabalarının nedeni burada aranmalıdır. Birçok uzlaşmacı, birçok dönek, bu tarihin içinde vardır ve hepsine sahip çıkmak diye bir tutum olamaz. Nasıl ki birçok atasözü rezilcedir, benzer biçimde birçok karakter de öyledir. Eğer bugün yürütülmesi gereken mücadele açısından tarihe bakarsak, bir ayrım ve ayrışma ortaya çıkar. Yok eğer yorgun demokrat bakışı ile bakacak olursak, hepsi, insanî değerlerin bir parçası olarak sığınılacak kaynaklar olurlar. Oysa tarih, sığınılacak yer aramak için çalışılan bir bilim değildir.

Devrim de, sığınacak yer arayanların ellerinde yükselemez.

Devrimci mücadele ayrıştırıcıdır. Bilim gibi. Bilim, birçok bilgiyi, veriyi yeniden ve yeniden ele almayı, ayrıştırmayı, yeniden düzenlemeyi gerektirir. Devrim için mücadele edenler, sadece geleceği kurmak için savaşmazlar, bu savaş sırasında, tüm tarihi yeniden ele almak zorunda kalırlar. Ve ufkunuzda devrim varsa, geçmişi de bu devrim ışığı ile aydınlatabilirsiniz. Devrimci teori ileriyi, yürünecek yolu, geleceği aydınlatırken, adeta o geleceğin aynasında geçmişi de aydınlatır.

Devrim için savaşmadan, sisteme karşı net bir savaş cephesinde yer almadan kendine devrimci demek, bizi aldatmak değil ise kendini aldatmaktır. Paye olarak devrimci etiketi almak, işinize de yaramayacaktır. Devrimci devrim için savaşandır.

Devrimci, militan bir savaşçıdır ve aynı zamanda işçi sınıfının ideolojisine bağlı, Marksizm-Leninizm ile, bilim ile bakmayı öğrenmiş kişidir.

Devrimci hareketimizin yenilgilerinin ana nedeni, devlet konusundaki yanılgılı ve yanlış bakışıdır. Bu birinci noktadır. Buna rağmen mücadeleye devam edenlerin sarıldıkları kültürel kaynaklara bilimle ve devrim ufku ile yaklaşmamak, birinci ile sıkı sıkıya bağlı ikinci sorundur. Bu iki sorun, günlük yaşamını devrime göre, mücadeleye göre kurmak yerine, idare edecek, kendini temiz tutacak, inançlarını koruyacak bir tutum almaya neden olmaktadır. Bu durumda, tüm kültürel geçmiş, tüm direnişçiler birer sığınak olmaktadır. Bu nedenlerle türkülerle kendimizi avutmak gelişmiştir. Böylece ruhen düzene kendi çapında teslim olmayan ama yine de ona karşı militanca bir mücadele yürütmeyen, içten içe devrimi isteyen ama “yaşamın zorunluluklarına boyun eğen” bir hâl, günlük yaşamımız hâline gelmektedir. Bu, yaşınız ne olursa olsun, yaşlandırıcı bir etkendir ve tüm yaşlılar gibi anılarla yaşamaya yol açmaktadır. Bu nedenle 12 Eylül dönemini yaşamış birçok temiz insan, kendine bir çeşit sığınak yaratmıştır ve bu sığınakta kendini ağır bir zincir gibi ayak bağları ile bağlı tutmaktadır. Bu ayak bağlarından kurtulmadan, ayağa dikilmek, yeniden yürümeye başlamak mümkün olmaz. Devrimci yürüyüş zorludur, acılıdır, sürtüne sürtüne paslardan kurtulmak demektir.

İktidar perspektifi olmayınca, burjuva devleti doğru tanımak da mümkün olmuyor.

Devrimci hareketin önemli sorunlarından biri de, işçi hareketi ile, devrimci sosyalizmin birleştirilmesindeki eksikliktir. İşçi hareketi kendi başına ileri ya da geri eylem biçimleri ile var olabilir. Ama devrimci sosyalizmin ana sorunu, işçi sınıfının devrimcileşmesini sağlamak, işçi sınıfını devrimci sosyalizm ile silahlandırmaktır. Bu elbette devrimci sosyalist bir örgüt altında gerçekleşebilir. Devrimci sosyalizm, işçi hareketi içinde kök salmadıkça, işçi sınıfının burjuva sınıfa karşı mücadelesi de gerçek anlamı ile sınıf savaşımı zemininde ilerlemez. Demek ki, bir uçta, işçi sınıfının devrimci politikaya, hattâ genel olarak siyasete bulaşmaması gerektiğini savunan sözüm ona işçi sendikaları, hattâ onları destekleyen “uzman” unvanlı burjuva ajanları, işçi sınıfını sistemin içinde köle olarak tutmak istemektedir. Ama diğer uçta, devrimci mücadeleyi gençliğin militan eylemleri ile sınırlı sanıp, işçi sınıfını küçümseyen siyaset, aslında karşısında militanca savaştığı sistemi anlamaktan uzaktır.

Ülkemiz işçi sınıfı tarihi ya da bizim daha dar olarak ele aldığımız devrimci hareketin tarihi içinde, bazı dönemler, devrimci hareket ile işçi hareketi arasında bağlar kurulmaya çalışılmıştır. “Kurtuluş savaşı” yıllarında bunun nüveleri vardır. İşçiler, net bir sınıf olarak, egemene karşı tutum almaya yönelmektedir. Elbette eksiktir, çünkü devrimci öncü partisine sahip değildir. Bu açıdan TKP’nin doğuşu bu sorunu çözebilirdi. Ama yediği darbe, bu süreci sürdürmesine olanak vermemiştir ve bir çeşit burjuva demokrat aydın olmayı “komünist”lik sanan aydınların tutumları da sınıf bilincindeki bulanıklığın kanıtıdır.

1960’larda, işçi hareketi, TİP ve DİSK ile sendikal alanda gelişirken, aslında aynı zamanda siyasallaşma eğilimlerini de göstermeye başladı. Bir yandan 1968 kuşağının militan devrimci ruhu, diğer yandan TKP’nin işçi hareketi içinde 1975’lerde ortaya çıkan etkisi, aslında işçi hareketinin örgütlenmesi ve devrimci çizgide yürümesinin olanaklı olduğunun kanıtlarıdır. Ama TKP, işçi hareketi içindeki etkisini, işçi sınıfını iktidara hazırlamak yerine onlarla günlük mücadeleye hâkim olmak yönünde kullanmıştır. Günlük mücadele ufku ile, iktidar ufku arasında hiçbir bağ bırakmamıştır. TKP’nin, devrimci olmayan çizgisi, işçi sınıfı içindeki etkisi ile çelişmeye başlamıştı ki 12 Eylül karşı-devrimi devreye girmiştir. Yoksa, işçi hareketi TKP’nin reformist politikalarını aşmaya başlamıştı.

Kuşku yok ki burada işçi sınıfının eylemlerinin yol göstericiliğini unutmamak gerekir. Bu tarihten öğrenecek çok şey vardır ve DİSK, tarihî olarak, bu mücadelenin önemli bir ayağıdır. Ama bu eylemler, sertleşen sınıf mücadelesinin sonucudur. Özne, işçi sınıfını iktidar savaşına hazırlamak yerine, TKP örneğinde olduğu gibi, biriktirdiği güçle legalleşme olanağı aramakla uğraştı.

Mahir, İbrahim ve Deniz’de simgeleşen ve 12 Mart koşullarında katliamlarla sonuçlanan militan mücadele hattı, 1973 sonrasında kendini işçi hareketinden uzak tuttu.

Bir yandan Fatsa örneği, bir yandan DGM, MESS grevleri ve nihayet TARİŞ direnişi, ancak işçi sınıfının devrimci öncüsü olanlar varsa ileriye taşınabilirdi. Demek ki, işçi sınıfının 12 Eylül öncesinde devrimci öncüsü olmadığını söylemek yerinde olur. Bu yoksa, iktidar hedefi de ortada olmaz.

Böylece işçi hareketine, Marksist bilimle donanmış bir devrimci örgüt müdahalesi ortaya çıkmamıştır. Bilimle donanmış ve militan-savaşkan bir devrimci örgüt olmadan, işçi sınıfının mücadelesinin devrimci bir rotaya sokulması da olanaklı olamaz. İşçi hareketi ile devrimci hareketi birleştirmek, devrimci hareketimizin ana sorunlarından bir diğeridir.

Devrimci hareket, kendi programını, sosyalizm programını işçi sınıfına ulaştırmak zorundadır. İşçi sınıfının en ileri unsurlarını, işçi sınıfının öncüleri olarak örgütlemeden, işçi sınıfının tarihsel öncülük rolü, hep havada kalacaktır. İşçi sınıfı devrimcileşmedikçe, bir ekonomik sınıf olarak kalır, hiçbir şey hâline gelir. Bilim bize, sosyalist devrimin öncüsünün işçi sınıfı olduğunu, başka bir sınıfı sömürmeden var olabilecek tek sınıf olarak onun tüm sömürü biçimlerine son verebilecek yegâne sınıf olduğunu göstermektedir. Öyle ise bilimin gösterdiği yolda bir devrimci örgütlenme, sosyalizmi, bir hayal olarak, bir iyi niyetlerle dolu belge olarak değil, bir gerçeklik olarak işçi sınıfına taşımak zorundadır.

Birçok insan, dün devrim saflarında yer aldığı hâlde, bugün kendine çeşitli zincirler üretmiş ve onlarla yakınır vaziyette yaşamayı seçmektedir. Bu zincirler, ancak sizin onlara inandığınız, onlara bağlı kalmayı seçtiğiniz oranda güçlüdürler. Yoksa bir hamlede parçalanacak durumdadırlar.

Yaşanılası olmaktan çoktan çıkmış bir günlük yaşamı sürdürmeye mahkûm olmak ya da böyle hissetmek, böyle davranmak, aslında hastalıklı bir hâldir. Bu hâl, ancak sahaya inmekle, yürümekle, sağa sola yalpalayarak da olsa ayaklarının üzerine dikilerek aşılabilir. Harekette, sürtünme vardır. Sürtünme olmadan, bu birikmiş ve bize yapışmış olan uyuşukluktan kurtulma şansımız yoktur. Bu durum, mücadele edenler için de geçerlidir.

Devrimci işçi hareketinin yeniden dirilişinin arifesindeyiz. Şimdi, saf tutmanın, şimdi ayak bağlarından kurtulmanın, şimdi alışkanlıklarımızı yakmanın zamanıdır. Alışkanlıklar zor tutuşurlar ama güzel yanarlar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz