İşsizlik, yoksulluk, açlık dayatmasına karşı genel grev, genel direniş!

Kaldıraç’ın bu sayısı, okuyucunun eline ulaştığında, asgarî ücret 2026 için belirlenmiş olacak. Asgarî ücretin 26.500-28.000 TL arasında olacağını öngörmek mümkün.

Yani, siz tartışmaya, sanki bir pazarlık varmış gibi konuşmalara inanmayın. Asgarî ücret önceden bellidir.

Bellidir, ama bu nasıl açıklanacak?

Artık ülkemizde Saray’ın her uygulaması, bir çeşit müsamere gibidir, yani tiyatronun kalitesizi, pespayesi. Yani, Saray Rejimi’nin her uygulaması gibi, çürümüşlüğü, çürümeyi gösteren bir müsamere gibi.

Erdoğan, bu müsamere kalitesi açısından bir göstergedir. Aslında hiçbir ağırlığı yoktur ve konu özgül ağırlık olunca, Arınç’tan birkaç kat daha hafiftir. Ama tüm egemenler, içeride ve dışarıdakiler, NATO ve ABD dâhil, holdingler ve Saray, tüm parababaları, Erdoğan’ı kullanmakta kararlıdır. Bu nedenle, Erdoğan’ın müsamereleri, onların hâlinin ifadesidir.

Erdoğan, işadamları toplantısında, işadamlarına seslenerek, kefenin cebi yok, işçilere daha fazla ödeyin, demiştir. Özeti budur. Komiktir ama güldürmeyen tarzından. Demek, pespayelik, Saray’ın bir standardıdır.

İyi de, Erdoğan’ın kefeninin cebi mi var, bunca hortumlanmış parayı nereye götürecek?

Bu sözler, aslında asgarî ücretin düzeyinin düşük olacağının da itirafıdır. Bunu daha açık bir biçimde söyleyemez. Standart budur.

Sizce asgarî ücreti Bakan mı belirliyor? Elbette hayır.

Sizce Türk-İş ve Hak-İş gerçekten işçileri mi temsil ediyor? Elbette hayır.

Öyle ise, neden Saray, mesela 31 Aralık’ta çıkıp, yılbaşı müjdesi, asgarî ücret şudur demiyor?

Demiyor, çünkü bu durumda, işçiler doğrudan Saray’ı muhatap alırlar ve zaten var olan Saray’a yürüme eğilimi daha da gelişir. Bundan korkuyorlar.

Öyle ise, bir tiyatro gereklidir. Birkaç toplantı, bu arada basın üzerinden birçok tartışma, uzman görüşleri, işte size tiyatro misali asgarî ücret belirleme süreci. Sonra, çıkıp, “asgarî ücret şudur” denilecek.

Türk-İş bu sefer, asgarî ücret toplantılarına katılmayacağını açıkladı. Bu durumda Bakan, gidip Türk-İş ve Hak-İş’i ziyaret ediyor ve oradan aldığı bilgileri komisyona iletiyor. Böylece, tiyatroda yeni bir hamle deneniyor.

Asgarî ücret tespit komisyonu, gerçekte, asgarî ücreti açıklama komisyonudur.

Asgarî ücret toplantıları ise tiyatronun bir parçasıdır.

Peki kim belirliyor asgarî ücreti?

Elbette sermayenin, holdinglerin hizmetindeki devlet.

Bu nedenle uluslararası tekeller, önceden açıklıyorlar.

Oysa ülkede işçi ve emekçiler, bambaşka bir süreçle karşı karşıyadır.

İşçiler, emekçiler, toplumun çok büyük bir çoğunluğu, işsizlikle, açlıkla, yoksullukla karşı karşıyadır.

Her gün, işsizler ordusuna yeni işçiler katılıyor.

Her gün, işçiler fabrikalarda iş cinayetlerine kurban veriliyor.

Her gün genç insanlar işsizlik nedeniyle, gelecek umutları çalındığı için intihar ediyor.

Her gün işçi ve emekçilerin çocukları üniversite kayıtlarını donduruyor. Barınma sorunu had safhadadır. Her gün, liseyi bırakan gençlerin sayısı artıyor.

İşçi ve emekçiler, yoksulluk ve açlıkla karşı karşıyadır.

Her gün bir yeni görüntü, açlığın, evsizliğin, sokakta yaşamanın, hayata küsmenin görüntüsü olarak hafızalara kazınıyor.

Açlık, yoksulluk, işsizlik, ülkenin her yerinde kol geziyor.

Çalışanlar ise, işim var, diye sevinirken, her gün, bu ücretle nasıl yaşanır, diye hesaplar yapıyor. Çalışan yoksullaşıyor, açlıkla karşı karşıya kalıyor. İş bulamayan zaten aç. Emekliler, her gün yeni yoksulluk ve fakirlik hikâyeleri ile ortalıkta dolaşıyor. Ve Saray temsilcileri, “işçiyi, emekçiyi ezdirmedik,” diye nutuklar atıyorlar. Ne hileleri bitiyor ne yalanları. Eğer ezdirseydik, demek istiyorlar, gerisini siz düşünün, diyorlar. Ya da ezdirmeyiz, diyorlar, biz varken başkası ezemez, diyorlar.

Gerçek budur.

Ve bu gerçeği her işçi, her emekçi kavramak zorundadır.

İşçi sınıfı, emekçiler, sendikaların kendilerinin çıkarlarının temsilcileri olmadığını kavramak zorundadırlar.

Peki ne yapmalı?

Açık ve nettir; tüm bu saldırılara dur demenin, insan olarak yaşayabilmenin tek yolu vardır, o da genel grev ve genel direniştir.

İşçiler, her fabrikada, her mahallede, her işyerinde, her yerde, kendi örgütlenmelerini yaratmalıdırlar. İşçiler, başka işçilerle, diğer fabrikadaki işçilerle ilişkiye geçmelidirler. İşçiler, örgütlenmelidirler.

İşçiler, her yerde direnişe çıkmalıdırlar.

Öyle bir işçinin bir işyerinde patrona karşı gelmesi yeterli değildir. Sınıf savaşımı bu değildir. Sınıf savaşımı, işçilerin bir sınıf olduğunun bilinci ile, kendi yaşamlarına sahip çıkmaları, üreten biziz ve yöneten de biz olacağız, demeleridir.

İşçilerin tek tek direnişi bir sonuç vermez.

İşçiler, ancak birleştiklerinde, birlikler kurduklarında, kendi sendikalarını kendi ellerine aldıklarında, sendika mafyasını sırtlarından attıklarında, kısacası örgütlü direnişe yöneldiklerinde, ancak o zaman kendi güçlerini görürler. İşçilerin üretimden gelen güçlerini kavramalarının yolu, direniştir.

Gerçekten asgarî ücreti ya da herhangi bir ücreti belirlemek istiyorlarsa işçiler, mücadele alanına çıkmalıdır, ellerini şaltere uzatmalı, üretimi durdurmalıdırlar ve bunu bir fabrikada yapmak yeterli değildir. Genel grev gereklidir.

Genel grev, sendikaların devlet sendikası, patron sendikası olduğu bugün, sendikalardan gelecek adımlarla gerçekleştirilemez. Tersine, işçiler, kendi örgütlerini kurmalı, devrimci örgütlenmeye yönelmelidirler.

Ülkenin her yerinde parça parça direnişler sürmektedir. Bu direnişler, öğretmendir. Ama öğrenmek direnen işçiler için geçerlidir. Sinen, geri çekilen, hayata küsen işçiler öğrenmekte de becerikli olamazlar. Öğrenmek için ellerin ve ayakların işlemesi gereklidir. İşçiler ayağa kalkmalıdırlar. Yoksa, açlık, işyerinde iş cinayetine kurban gitmek, yoksulluk, yanarak ölmek, işsizlik dışında bir seçenekleri olmayacaktır.

Ülkenin her yerinde her gün, işçiler polisle, kolluk kuvvetleri ile, yargı gücü ile bastırılmak istenmektedir.

Üstelik sadece direnen işçiler değildir. Kadınlar, gençler de direniştedir.

İşçiler, tüm bu direnişi birleştirecek bir genel greve hazırlanmalıdırlar. Genel grev, genel direniş ve örgütlü işçi sınıfı tek çıkış yoludur.

Saray’dan doyurucu bir asgarî ücret beklemek, kendini bir kere daha kandırmaktan başka sonuç vermez. Mesele, asgarî ücretin nasıl belirleneceği değildir, kimin tarafından belirleneceğidir. İşçiler genel grev ve genel direniş yolu ile, asgarî ücreti belirleme gücüne sahiptir. Bu elbette bir hazırlık demektir. Öyle bir yıl boyunca bekleyip, sonra asgarî ücret için açıklamalar yapan sendikalara güvenmek, Saray’dan ücret dilenmek, kendini aldatmaktır. Gerçeği görmemek, yaşanılan durumu kavramamaktır.

İşçiler, genel grev ve genel direnişi örgütlemek için kolları sıvamalıdırlar. Burada görev, işçi önderlerine, devrimci işçilere düşmektedir.

İşçi sınıfı örgütlü ise her şeydir, örgütlü değil ise hiçbir şeydir.

Yaşamı üreten işçilerdir, onların emeğidir. Bunun bilincinde olmak, kendini işçi sınıfının bir üyesi olarak görmek, bu doğrultuda örgütlenmek şarttır. İşçiler, ancak bu örgütlenme ile, ancak siyasal bir güç olmak üzere örgütlendiklerinde, ancak güçlerini birleştirdiklerinde, kendilerini bir sınıf olarak ortaya koymuş olurlar.

2026, bunun ortaya konulduğu bir yıl olmalıdır. 2026 yılı, genel grev ve genel direnişin örgütlendiği bir yıl olmalıdır. 2026, işçi sınıfının ayaklarının üzerine dikildiği bir yıl olmalıdır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz