Saray Rejimi, savaş politikaları ve direniş

Artık açıktır, “Erdoğan diktatörlüğü”, “tek adam rejimi” hiçbir şey ifade etmiyor. Tersine, siyasal iktidarın, Saray Rejimi’nin, devletin gerçek yüzünü örtüyor, karanlıkta bırakıyor.

“Rant-yağma ve savaş ekonomisi” doğru kavranmak zorundadır. Eğer siyasal iktidar, devlet ya da Saray Rejimi, doğru anlaşılmak isteniyorsa, “rant-yağma ve savaş ekonomisi” doğru kavranmalıdır. Başka türlü, bu devlete, bu sisteme, bu iktidara karşı savaşılamaz.

“Rant-yağma ve savaş ekonomisi” üzerine yükselen bir sistemdir, Saray Rejimi.

“Rant-yağma ve savaş ekonomisi”, hem uluslararası tekellerin hem onların yerli ortakları tekellerin ortak çıkarınadır. Evet, Erdoğan ve ailesi, kendi ağzından çıkan utanılası deyimi ile “bal tutan parmağını yalar” misali, tüm ellerini, kollarını yalamakta, kasasını, ailesinin ve yakın çevresinin yedi neslini doyurmak istemektedir. Açlar ordusu gibidirler ve ne varsa yağmalamak istemektedirler ve elbette kendi paylarını da almaktadırlar. Bunu, dün, kendi çevrelerine “İslam için”, “halife de yüzde on alırdı” vb. gibi dinî motiflerin ardına sığınarak açıklıyorlardı. Artık gerekli değildir. Bu nedenle, ne bulurlarsa götürmektedirler ve birlikte iş tuttukları çetelere, karşılıklı birbirine “mecbur” olma bağları ile bağlıdırlar.

İyi ama, bu “rant-yağma ve savaş ekonomisi”, tüm tekellerin, uluslararası sermayenin, daha çok da ABD emrinde hareket edenlerin çıkarınadır.

“Tek adam rejimi”, “Erdoğan diktatörlüğü”, arkadaki bu yapıyı saklar. Oysa esas olan bu yapıdır. Bu yağma, sıradan bir yağma değildir ve ülkemiz toprakları bu yağmalara hiç de yabancı değildir. Buna rağmen, bu boyutlusuna da az rastlanmıştır.

Bu nedenle, Saray Rejimi’ni doğru kavramak gerekir.

Son günlerdeki gelişmeler, bir kere daha Saray Rejimi’ni çıplak gözlerle görme olanaklarını vermektedir.

1

Hangi yağmaya, hangi rant üretim mekanizmasına, savaş ekonomisinin neresine bakarsanız bakın, arkadaki sermayeyi görmek mümkündür.

Saray Rejimi, savaş ekonomisini sevmiştir ve bundan böyle, burjuvalar savaş ekonomisi ile ayakta durmayı hedeflemektedir. Yağma ve rant, başkalarının sofrasından aşırılmış et yemeği ise, savaş ekonomisi, bu yemeğin, daha tatlısı, kanla soslanmış olanıdır.

Uluslararası tekeller, ülkemizdeki tekeller, TC devleti, katliamları hep sevmiştir. Bu nedenle savaş ekonomisi, aynı zamanda kana susamışlıkla da paralel bir hâl almaktadır.

TC devleti, ABD’nin tetikçisidir.

Buna NATO tetikçisi de diyebilirsiniz. Sakıncası olmaz. Zira NATO, daha çok ABD örgütüdür. Ukrayna savaşında, Rusya operasyona başlayınca, Almanya ve Fransa’nın ABD’ye teslim bayrağı kaldırması durumu yeterince dramatik bir biçimde ifade etmektedir. Almanya, 30 yıldır ABD egemenliğinden kurtulmak için, “Big Brother” dinlemelerini deşifre etmeyi boşuna mı yaptı? Echelon sistemini boşuna mı patlattı? Birçok ABD üssünü boşuna mı kapattı? Ama sen gel, Ukrayna operasyonu başlar başlamaz, beyaz bayrağı kaldır. Üstelik, savaşan Rusya diye propaganda ederken, beyaz bayrakla ABD’nin altına yat. İşte buna dayanarak, bugün, NATO, daha çok ABD örgütüdür diyebiliriz. ABD tetikçiliği, NATO şemsiyesi altında da yapılabilir anlamına gelir bu.

TC devleti, Saray Rejimi, ABD tetikçisidir.

Bunun net olarak anlaşılması gereklidir.

Şimdilerde İsveç ve Finlandiya, NATO’ya girme kararı verip, kendi topraklarını savaş sahası hâline getirme yoluna girmişken, TC devletinin buna itiraz etmesi, elbette, bir pazarlık sürecidir. Bu tip pazarlıkların, oyun olmaktan çıkma hâlleri hep olur. Tiyatroda sahnedekiler, bir an oyuna öyle kapılırlar ki, son derece olağandışı tutumlar ortaya koyabilirler ve seyirci oyun ile gerçeği birbirine karıştırabilir. Bugünlerde her uluslararası konu, biraz kendini aşmaya eğilimlidir. Büyük savaşların arifesinde bu her zaman olanaklıdır. Bu açıdan TC devletinin pazarlık talepleri, sınırları zorlayabilir. Ama bu pazarlıkta istenen şey, Erdoğan’ın ve ailesinin korunması, seçimi tekrar kazanarak iktidardaki ömrünün artırılması desteği, ABD emri ile Suudi Arabistan’dan para aktarılması, F-35 vb. gibi şeylerdir. En önemlisi, Erdoğan’ın ve ailesinin korunmasıdır. Talepleri budur. Şimdi bu tartışmayı fazla abartıp da, ABD’nin tetikçisi midir, diye düşünmeye gerek yoktur. Öyledir ve ABD emri dışında hareket etmezler.

Gezi Davası’nda alınan mahkeme kararları, bunun bir yansımasıdır.

ABD, Saray Rejimi’ne bazı yeni görevler vermiştir. Ukrayna savaşının sonrasına denk gelmektedir. Bu görevlerin tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Ama bunların karşılığında, “içeride” istediği gibi hareket etme özgürlüğü verilmiş olmalıdır. Tıpkı 12 Eylül’deki gibi. Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadına dönmesi vb. gibi görevlerle, darbeciler, içeride serbestçe davranma yetkisi elde etmiştir. Bugün de buna benzer bir durum vardır.

Gezi Davası’nın ardından Kaftancıoğlu’na tehdit misali siyaset yasağı, Barlas’ın özel istek üzerine yayınladığı makalesindeki 150’likler olayının devreye sokulmuş olduğunun kanıtıdır.

HDP’nin kapatılması bu açıdan beklenen olmaktadır. Ve bunu yaparlarken, siyaset yasağının devreye gireceğini düşünmek gerekir.

2

ABD tetikçisi olarak TC devleti, öyle anlaşılıyor ki, İran’a karşı harekete geçirilmek istenmektedir. Bu eskiden beri arzu ettikleri bir şeydir.

Yaklaşık bir aydır, Kürtlere karşı savaş tırmandırılmaktadır. Irak Kürdistanı’nda, geniş çaplı bir savaş devreye sokulmuştur. Verdikleri kayıplara bakacak olursak, savaş son derece büyük hedeflerle yapılmaktadır.

ABD emri ile, Barzani de bu savaşta TC ile yan yanadır.

Bu savaş, bir soykırım savaşı boyutundadır.

Gelişmeleri TC haber kanallarından öğrenmeyi aşamayan okuryazar takımına (OYT) önerimizdir, en azından Türkçe yayın yapan Medya Haber’i izlesinler. Bu kadarından korkmasınlar. TV izlemek hoşlarına gider elbette, ama haber almak, gerçeği öğrenmek, OYT’nin sevmediği bir şeydir. Yarı uyur vaziyette, Saray medyası ve Batı kaynaklı haberler dışında bir haber önlerine düştüğü zaman, hemen “olamaz”, “bunu doğrulamalıyız”, “yalan olmadığını nereden bileceğiz” diyorlar. Oysa Batı basınından haberler geldiğinde, hiç de öyle davranmıyorlar. Tarihe baksalar görecekler: Irak savaşı yakındır, hani kimyasal silahlar, Ukrayna savaşı ortada, artık ABD ve birçok Batı kaynaklı açıklamalar, gerçeğin farklı olduğunu itiraf etmektedir. Buna rağmen, devletten duyduklarına, medyadan duyduklarına inanırlar, ama bir Kürt’ten, bir devrimciden, farklı bir haber kaynağından duyduklarına inanmazlar. Bu nedenle özellikle söylüyoruz, Medya Haber kanalını izlesinler, belki biraz olsun gerçek onları düşündürür. Bu savaşın bir soykırım savaşı olduğunu ya da ona yakın olduğunu söylediğimizde, ne demek istediğimizi belki anlayabilirler.

Bir aydır, TC ordusu, resmî olarak Irak sınırları içindedir. Gelen ölüm haberleri, bu savaşın çok sert geçtiğini göstermektedir.

Uzun bir süredir, Kandil’e saldıracağız bahanesi ile Irak Kürdistanı’nda yerleşme hazırlıkları vardır. Kaldıraç sayfalarında, buralarda kurulan karakol gibi noktaların ABD gözetimi ile kurulduğunu, belki iki yıl önceden beri okuyanlar, durumu bir kere daha anlamalıdırlar.

Bu savaş, daha ileri hedeflere sahiptir. Ve savaş ekonomisi, bu açıdan, burjuvaların da iştahlarını kabartmaktadır.

TC devleti, hem tetikçilik görevi gereği oradadır hem de Kürt halkına karşı soykırım savaşı için oradadır. Ama aynı zamanda bu savaş, büyük kârlar getirmektedir.

Dahası, Saray Rejimi, artık savaşsız yaşayamaz hâldedir.

Nasıl ki, bazı vücutlar, uyuşturucuya bağımlıdır ve onu arar, TC devleti ve burjuvalar, savaşsız yaşayamaz hâldedirler. Biz buna, savaş müptelalığı diyebiliriz.

3

Bugünlerde Erdoğan, tüm Saray, Genelkurmay vb. dahil tüm devlet, Suriye’de yeni bir harekât başlatma üzerinde odaklanmıştır. Münbiç ve Tel Rıfat isimleri zikredilmektedir.

Gerçekte, bu propaganda, aslında Irak’taki Kürtlere karşı savaşı gizlemek için de işe yaramaktadır.

Saray Rejimi’ne muhalif olarak ortaya çıkan Kılıçdaroğlu CHP’si, bu konuda tam bir sessizlik içindedir. Erdoğan, kendisine, “teröre karşı mısın”, “sınır öteki harekâtları destekleyecek misin” diye boşuna sormuyor. CHP, bu savaşa, açıktan karşı çıkma cesaretini göstermiyor.

Tüm burjuva muhalefet, bu savaş konusunda Saray Rejimi’nin destekçisidir. Sanki, karşı oldukları Saray Rejimi’nin içerideki savaşı, bu dışarıdaki savaştan ayrı imiş gibi. Bir yandan, “tek adam” istiyor ve yapıyor, diyorlar, ama öbür yandan sıra savaşa geldi mi, hemen onu destekliyorlar. Bu açıktır.

Savaş konusunda bu denli suskunluk, sadece bu bile açık bir destektir.

Tüm işçi ve emekçileri, toplumsal muhalefeti, kadınları ve gençleri, bu savaşa karşı ses çıkarmaya çağırıyoruz. Bu savaş karşısında suskunluk, bu savaşı görmezden gelmek demektir. Kürt hareketinin her beğenmedikleri tutumunu eleştirmek için sınırsız bir atiklik gösteren solun, bugün, bu savaşa açıktan karşı çıkmaması, büyük ayıptır, suçtur.

Dahası, bu savaş konusundaki suskunluk, gerçekte, devletin savaş politikalarını desteklemek olduğu gibi, içerideki tüm uygulamalarını da bu savaştan bağımsız olarak ele alma körlüğü demektir.

Saray Rejimi’ni anlamamak işte budur.

Savaşsız yaşayamayan Saray Rejimi, savaş yolu ile ayakta durmanın yollarını aramaktadır. Savaş, yarın büyük yıkımlar getirene kadar susanlar, bu yıkımların da suç ortağı olacaktır. Tarihi katliamlarla dolu TC devletinin bugün Kürt halkına karşı devreye koyduğu savaş, en küçük bir muhalif yönü olan insanların bile görmeden geçemeyeceği bir hâldedir.

4

ABD, tüm bu savaş oyunlarında TC devletini, İran’a karşı kışkırtmaktadır. Bu nedenle, ABD’nin TC devletine verdiği yeni görevin, İran ile ilgili olma ihtimalinden söz ediyoruz. Evet böylesi bir savaş, hem İran’ın hem de Türkiye’nin yıkımı anlamına gelecektir.

Ama bunun ABD için bir kayıp olmayacağı açıktır.

Ukrayna savaşı yolu ile, ABD, Batı’yı kendi politikalarına razı etmiştir ve açık desteklerini almıştır. Avrupa, artık bir yarı varlık hâlindedir. Avrupa, kendini savaş arenası hâline getirmektedir. İki dünya savaşının ikisi de Avrupa ve bölgemizde gerçekleşmiştir. Şimdi, yeniden, dünyayı kendinden ibaret sanan Batı’nın savaş sahası Avrupa olmaktadır. Bu, ABD için en iyisi anlamına gelmektedir.

Ama aynı zamanda ABD, Ukrayna’da oyunu kaybetmektedir. Bu durumda, ABD’nin geri çekilmesini beklemek saflık olacaktır. Kapitalist dünyanın hegemon gücü olan ABD, bu hegemonyasını adım adım kaybetmektedir. Ve kaybettikçe, savaşa daha fazla sarılmaktadır. Bu doğrultuda tetikçiler aramakta, yaratmaktadır. Ukrayna’daki Neonazi yönetimi bu tetikçilerden biri idi. Polonya, bu role sokulmak istenmektedir. Bunun tarihsel temelleri de vardır. TC devleti de bu rolü çok sevmiştir. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Kafkaslarda, Balkanlarda bu rolü oynamaktadır. Şimdi, bu rolü İran için oynamaya hazırdır.

1950’lerde Menderes, kendisine Kerkük ve Musul vadedilmiş iken nasıl harekete geçmiş ise TC devleti, bugün de benzer bir tarzda hareket etmektedir. Kerkük petrolleri, burjuvazinin ağzının suyunu akıtmaktadır.

Erdoğan’ın Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan (SA) ile barışması, bu görevin gereği gibi görünmektedir. Elbette bunun karşılığında bir miktar pazarlık, ülke içinden varlıklar satma ve para alma gibi bir takım ilave işler gerçekleşecektir. Ama esas olan İran’a karşı savaş hazırlığıdır. İsrail, İran içinde ABD ile ortak suikastlar gerçekleştirmektedir. Bunu da bu işin bir parçası olarak görmek gerekir. Nihayetinde Afganistan’dan taşınan askerler vb. de bunun bir parçasıdır. İran sınırından mayınların temizlenmesi süreci de bunun bir başka adımıdır.

Muhtemeldir ki, TC devletinin içinden bu savaşa karşı çıkanlar olacaktır, vardır. Zira, bu savaşın nasıl bir yıkım olacağını anlamak için, fazlaca bir deneyime, akla ihtiyaç yoktur.

Kerkük vaadi, TC devleti için, her zaman iş görecektir. 1950’lerde bunu bir kere daha yaşadık. Ayrıca Kürtlere karşı kıyım olanakları TC devletinin aklını başından almaya yetmektedir. Bu iki neden, TC ordusunun Irak içlerine doğru hareket etmesini kolaylaştırmaktadır.

Yani, hem ABD bunu istiyor hem de TC devleti buna çoktan hazırdır. Sadece ABD planı diye bakmak eksik olur.

Öte yandan, Saray Rejimi’nin devamı için, bunu bir fırsat olarak görenler de az değildir. Tüm bu faktörler, Kerkük petrolleri meselesini daha da yakıcı bir istek hâline getirmektedir.

Oysa Kerkük, İran’a karşı savaşın başlangıç noktasıdır.

TC devletinin Rusya’yı beklemede tutmak üzere NATO’nun İsveç ve Finlandiya konusunda “istemez” tutum alması da işin bir parçası olarak ele alınabilir.

İşte bu savaşı, bu boyutları ile görmek ve ele almak gereklidir. Savaş, Saray Rejimi için, bir bağımlılık gibi iş görmektedir, TC devleti savaş müptelası hâline getirilmiştir.

Ve burjuva muhalefet, bu savaşa karşı çıkmadan, içeride muhalefet edemez noktaya gelecektir.

5

İç politikadaki gelişmeleri, bu bütün içinde, savaş politikaları ile birlikte ele almak gereklidir.

Bunlara dayanarak, burjuva muhalefet, OYT ve liberal solun “kaos” çıkartmak istiyorlar yaygaraları, körlük değilse, Saray’a açık destektir, devlet politikalarına destek vermektir.

Diyorlar ki, Saray Rejimi, kaos çıkartıp, olağanüstü hâl ilan edecek.

Diyelim ki, bir gece olağanüstü hâl ilan edildiğinde, ertesi sabah daha farklı bir ülkeye uyanılmış olmayacaktır. Çünkü zaten “olağan” hâller yaşamıyoruz.

Seçimleri ertelemek ve olağanüstü hâl ilan etmek için, bir özel nedene ihtiyaç yoktur. Mahkemelerin bir tiyatroya dönmüş olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Gezi Davası’nda verilen kararlar, bir hukuk olduğunu mu gösteriyor? Gösteriyorsa bu hukuk, iç savaş hukukudur.

Her savaş, içeride bir iç savaştır.

İçeride iç savaş ile savaş birbirinden ayrı ele alınamaz.

Bu durumda, iç savaş hukukunu uygulayan bir Saray Rejimi için, hangi yasanın ne önemi vardır? Hukuk denilen şey, söylediğiniz gibi, acınaklı ifadelerle “ayaklar altında” değildir. Hukuk, iktidarın elinde bir silahtır, tıpkı polis gücü, tıpkı ordu, tıpkı basın gibi. Tümü, savaşa ve iç savaşa göre şekillenmektedir.

Kaftancıoğlu kararı, bize yasaklı siyasetçiler listesinin oluşmakta olduğunu göstermektedir. Bunun arkası gelecektir.

Büyük bir olasılık olarak HDP kapatılacak, yasaklı siyasetçiler listesi genişleyecektir. Buna sesini çıkartmayan burjuva muhalefet, ardından kendi yasaklı siyasetçileri ile karşılaşacaktır.

Ve tüm bunlara rağmen, seçimin yapılacağını düşünmek de yerinde değildir.

Eğer tüm bu yasaklı siyasetçilerle bir seçim ortaya konursa, burjuva muhalefet, seçimleri boykot etme yeteneğini mi ortaya koyacaktır?

Tüm bu yaşananlara bakarak “olağan” hâl yaşadığımızı mı iddia ediyorsunuz? Öyle değil ise olağanüstü hâl içinde olduğumuzu kabul mü ediyorsunuz?

Kaos planı diye ortaya konan şey, Saray Rejimi’nin iç savaş saldırılarıdır. Bu saldırılar, her geçen gün artmaktadır. Zaten aralıksız bu saldırılar sürmektedir. Kadınların, gençlerin, işçilerin eylemlerine saldırıları unutmayalım. Gezi Direnişi’ne dönük saldırıları unutmayalım.

Bu açıdan TİP Milletvekillerinin Boğaz Köprüsü’ne pankart asması son derece önemlidir. Kendilerini kutlamak gerekir. Direnişin simge alanı Taksim’de simge mekân AKM binasının ön yüzünde asılan pankart bu açıdan çok önemlidir.

Erdoğan’ın, “çürük ve sürtük” sözleri ile Gezi’ye katılan milyonlarca insana küfretmesi boşuna değildir.

Deniliyor ki, “bir cumhurbaşkanına bu sözler yakışmadı.” İyi ama biz bu tutumun yakışma/yakışmama hâlini ta “ananı da al” dediğinde geride bırakmıştık. Şimdi başka noktadayız. “Çürük ve sürtük” sözleri, başka bir ifadedir.

Hem Saray Rejimi’nin korkusunun ve çürümüşlüğünün kanıtıdır bunlar hem de saldırganlığın yeni boyutudur. Çürük olan Saray Rejimi’dir. Sürtük olan Saray Rejimi’nin tüm kadrolarıdır. “Sulu ve sigaraya zam yapıyoruz yine de içiyorlar” dediğinde Erdoğan, artık “yakışmayan” bir hareket etmiyor. Tam tersine, “sulu ve kuru” konusunda uzman bir yönetici olarak kendine yakışır vaziyette konuşuyor. “Çürük” ve “sürtük” konusunu da Saray’dan biliyor.

Mesele Saray Rejimi’nin kaos planı değildir. Mesele, burjuva muhalefetin ciddiyetsiz muhalefetidir. “Saygın” muhalefet, susmak mı demektir? “Edepli muhalefet”, evde kalın ve seçimi bekleyin mi demektir? Sert muhalefet, Gezi kararı sonrasında kızgın ifadelerle yetinmek midir, Kaftancıoğlu kararının ardından Bursa mitingini İstanbul’a çekmek midir?

Böylesi bir muhalefetin peşine takılmak, aslında işçi sınıfı için ölümdür, kendi iradesini reddetmektir, Gezi’den bu yana sürmekte olan direnişi bir çizgi olarak yükseltmeyi reddetmektir.

Burjuva muhalefet, Erdoğan’ı çekilmeye ikna etme isteğindedir. Oysa bu, cennetini kaybetmeyi beklemek olur. Bunu yapmasını beklemek ahmaklık değilse, Erdoğan’a destek değil midir? Devlete zarar gelmesin politikasıdır bu.

Burjuva muhalefet, Saray Rejimi’ne açık ve net bir tutum almaktan çok uzaktır. Burjuva muhalefet, gelişmekte olan direnişten korkmaktadır. Bu direnişin dalgalarının kendi boylarını aşmasından korkmaktadırlar.

Kılıçdaroğlu’nun SADAT önüne gitmesi, bir adımdır. Kılıçdaroğlu’nun çok bilinen bir konu olduğu hâlde, ABD’ye vakıflar üzerinden aktarılan paraları açıklaması önemlidir. Bu iki adım, CHP ile Saray Rejimi arasındaki anlaşmayı aşan adımlardır. Bu açıdan değerlidirler. Ama ne SADAT tektir ne de aktarılan paralar, yağma, rant ve savaş ekonomisi, ABD’ye aktarılan paralardan ibarettir. Bunu CHP ve burjuva muhalefet bilmektedir. Bu konuda atması gereken adımları bile atmaktan geri durmaktadırlar. Bu adımları atmamış olsalardı, muhtemelen İmamoğlu da yasaklılar listesine eklenmiş olacaktı.

Kılıçdaroğlu “demokrasinin bize sağladığı tüm imkânları kullanacağız” demektedir. İyi ama hangi demokrasinin? Eğer demokrasi bir “varlık” idiyse, o varlığın öldüğünü ve cenazesinin defnedildiğini görmeyenlerin, yapacağı ne olabilir?

Sormak gerekir, Kılıçdaroğlu, acaba “demokrasi” size devrimci muhalefeti susturma, işçileri evlerinde kalmaya davet etme, kaos planlarını açıklamak yerine onlarla halkı korkutma imkânları mı sağlıyor?

Bir basın açıklamasının bile büyük saldırılara maruz kaldığı bir ülkede, hapishanelerin dolduğu bir ülkede, sıradan bir hak arama eyleminin TOMA’larla, gazlarla yanıt bulduğu bir ülkede, basının susturulduğu bir ülkede, size sadece konuşma imkânı mı veriyor? Sizce, bu nereye kadar bir imkândır? “Demokrasi” size anayasal hakların kullanılmasını bastıranlara karşı, sakın bir şey yapmayın deme imkânı mı veriyor?

6

İşçi ve emekçiler, içinde yaşadıkları çekilmez hâle gelmiş yaşamı yeniden kurmak için, burjuva egemenliği yıkmak görevi ile karşı karşıyadır. Bunun olanakları da vardır. Elbette, bu bir güç sorunudur. Ama güç, CHP kuyruğuna takılarak elde edilemez.

Ülkemizde her gün kadınlar öldürülmektedir.

Ülkemizde her gün intiharlar söz konusudur.

Ülkemizde her gün çocuklara cinsel saldırılar gerçekleşmektedir.

Ülkemizde her gün insan aklına dönük saldırılar gerçekleşmektedir.

Ülkemizde doğa, insan emeği yağmalanmaktadır.

Ülkenin her yanında savaş politikaları ile yaşam yok edilmektedir.

Her gün yeni zamlarla hayat çekilmez hâle getirilmektedir.

Tüm bunlara dur demenin tek yolu, direniştir.

Kadınların, gençlerin, işçilerin direnişleri bir yeni yoldur.

Evet bu direnişler henüz yeterince örgütlü değildir. Henüz yeterince birbiri ile bağlantılı değildir.

Bu örgütlülük bir ihtiyaçtır.

Bunun yolu, işçi sınıfının kendi devrimci sosyalist çizgisidir. Bunun yolu, işçi sınıfının devrimci çizgisini öne çıkartacak, örgütlenmeyi geliştirecek Birleşik Emek Cephesi’dir.

Egemenler, tüm güçleri ile, tüm olanakları ile açıktan saldırmaktadır. Öyle tek bir yerden, tek bir alandan bu saldırıyı püskürtmek ve devrimi örgütlemek mümkün değildir. Tersine, işçi sınıfının bu saldırılara karşı, bir bütün olarak, her yerde ve tüm alanlardan direnişi geliştirmesi gereklidir. Hem gereklidir hem de olanaklıdır.

Egemenler, işçi ve emekçileri, kadınları ve gençleri köleler hâline getirmek istemektedir. Gezi Direnişi ile başlayan süreç, bu gidişe bir cevap olmuştur. Şimdi bu direnişi geliştirmek, örgütlü hâle getirmektir görev.

Egemenler, kendi iktidarlarını seçimlerle vermezler.

Saray Rejimi, seçimlerle ortadan kaldırılamaz.

Saray Rejimi, daha köklü bir örgütlenmedir. Bunu görmek ve anlamak gerekir. “Rant-yağma ve savaş ekonomisi”ne açıktan savaş açılmadan, bir muhalefet yapılamaz.

Bunu yapabilecek tek güç, devrimci işçi sınıfıdır.

İşçi sınıfının içinde gelişen direniş, daha da büyüyecektir. Sırada, büyük çaplı işten çıkartma dalgaları vardır. Sırada, işçi ücretlerinin daha da düşürülmesi vardır. Sırada daha ağır vergiler ve zamlar vardır. Ve tüm bunlara işçilerin tepkileri daha da büyüyecektir.

Bu nedenle, işçi sınıfının kendi sınıf çizgisini, kendi bağımsız çizgisini ortaya koyması, bunun için Birleşik Emek Cephesi’nde birleşilmesi büyük önemdedir.

İşçi sınıfı devrimcileşmek, toplumsal muhalefet daha örgütlü hareket etmek zorundadır.

İşçi sınıfı, siyaset sahnesine, kendi sınıf politikaları ile çıkmak, buna uygun örgütlenmeler geliştirmek zorundadır.

Bunun olanakları vardır.

Elbette görmeyen gözden daha körü yoktur. Niyeti devrimci mücadeleye katılmak, gerçekten bir mücadele yürütmek olmayanların, seyirci koltuklarından, bu olanakları görmesi, direnişi anlaması mümkün değildir. Dünyayı, sistemi değiştirmek için yola çıkmayanların, gelişen direnişi anlaması mümkün değildir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz