Bahçeli’nin, devlet adına, mecliste DEM milletvekillerinin elini sıkıp, Öcalan’ı “kurucu önder” olarak anmaya başladığı günden bu yana, 1 yıl 5 ayı aşkın süre geçti. Öcalan’ın silah bırakma ve PKK’yi feshetme çağrısının üzerinden, yakında 1 yıl geçmiş olacak ve PKK’nin fesih kongresi ile kendini feshettiğini ilan etmesinin üzerinden 8 ay geçti ve PKK’nin silah yakma “eylemi”nin üzerinden 6 ay geçti.
Biz, o gün de Kürtlere bir katliam dayatılmaktadır diyorduk. Gazze’ye bakın sözleri ile, aslında PKK’ye açıkça, eğer “yola gelmezseniz” Gazze’de yaşananları tekrarlarız, denmektedir. Demek oluyor ki, Gazze’de soykırımı yapanlar, aslında Kürtlere katliam politikalarını dayatanlarla aynıdırlar.
Süreç için, Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesi bir sıçrama noktası olmuştur. Suriye’de giden Esad yerine getirilen ve kravat taktırılarak aklanan Şara yönetimi, birçokları için fırsat olarak görüldü ve Kürtler içinde de olumlu karşılandı. Oysa, süreç ikili idi. Birincisi, Kürt örgütlenmesi daha etkili hâle gelmiştir ve bu açıdan ilerlemeden söz edilebilirdi, ama öte yandan Şara, asla ve asla Esad’ın gitmesinin olumlu sonucu değildir. Şara’yı alkışlamak, onu güçsüz sanmak, aslında Şara’yı oraya taşıyan süreci görmemek olur. Elbette Esad’ın gitmesine sevinmek bir Kürt için olağandır. Ama yerine geleni düşündüğünüzde, bu ancak dudakta donmuş bir gülümseme olarak kalabilirdi. Sıradan halk için kutlanacak bir şey olarak görülen şey, gerçekte bir olumlu gelişme değildi.
Dahası, yaygın biçimde tartışılan iki konuda hatalı eğilimler içermektedir. Birincisi, ABD’nin Kürtleri koruyacağı fikri. Bu baştan aşağıya hatalıdır ve aslında emperyalizm denilen şeyi anlamamaktır. ABD, yeryüzünde hiçbir yerde, hiçbir halka “iyilik” yapmamıştır, ki zaten bu böyle de olamaz. ABD, medeniyet götürür, emperyalizm misyonerlik taşır, ABD ve NATO demokrasi taşır ve her zaman bu söylemlere katliamlar eşlik eder. Elinizde ne varsa verirsiniz, üstüne katledilirsiniz ve sizden geriye kalanlar köle hâline getirilir. İşte ABD budur, emperyalizm budur. Bu nedenle, ABD’nin Suriye’deki ya da bölgedeki herhangi bir halkı koruyacağı fikri, elbette yanlıştır ve sonuçları ağır olacak bir eğilimdir. İkincisi, İsrail’in bölgede artan rolü ile ilgili tartışmalardır. Bunun gerçek bir yanı vardır. Ama İsrail, ABD uzantısıdır. Yani, İsrail’i ABD olmadan anmak mümkün değildir. İsrail’in mesela Gazze katliamlarından suçlu bulunması yeterli olmaz, ABD de suçludur ve onların emri ve izni olmadan hiçbir şey yapmamışlardır. Öyle ise İsrail’in artan gücünden değil, ABD’nin İsrail eli ile uyguladığı politikadan söz etmek mümkündür.
Gerçekte, ABD emperyalizmi, Türkiye ve İsrail’i özel olarak kullanmaktadır. Burada her iki ülkenin kendine has özellikleri vardır. Türkiye bir sömürge iken, örnek uygun düşerse, İsrail, bir ABD gemisi gibidir, sadece eski Filistin topraklarına demirlemiş bir ABD gemisi. Biden, açık olarak söylemiştir, eğer 1948’de bir İsrail devleti kurmuş olmasaydık, şimdi kurardık. İşte bu denli açık bir konudur. İsrail’in ABD’yi yönettiği gibi vurgular, aslında burjuva cepheden gelir ve İsrail’in arkasında ABD olması durumunu tersinden anlamaktır. Evet, birçok Yahudi kökenli sermaye grubu ABD’de ya da dünya ekonomisi içinde etkilidir. İyi ama sermaye, böylesi kimliklerle ele alınamaz. Böyle değerlendirilemez.
Demek ki, bölgede ABD, ne istiyorsa, bunu kendine bağlı sabit ve geçici güçleri devreye sokarak yapmaktadır. Türkiye ve İsrail, sabit, devlet hâlindeki güçlerdir. Oysa IŞİD ya da benzeri güçler, daha farklı güçlerdir. Şara, elbette bu hattın içinde, bu hattın ürünüdür. Belki, Esad daha farklı tutum alsaydı, Kürtler ile Esad arasında farklı ilişkiler geliştirilebilir ve buradan farklı bir noktaya varılabilirdi. Esad, her durumda Kürtler için Şara’dan daha iyi bir pazarlık tarafı olabilirdi. Artık bu noktalar geçildi ve ABD’nin Suriye Valisi Barrack (aynı zamanda Türkiye büyükelçisidir), SDG’ye verilmiş sözümüz yoktur, demiştir. Böylece Ocak 2026, yani Esad’ın gidişinden bir yıl sonra, Kürtler ve SDG kontrol ettiği birçok alandan çekilmek zorunda bırakılmıştır, petrol üretiminden alınan pay da sonuna gelmiştir. Venezuela’da ABD saldırısından sonra petrol için yatırım yapmayı riskli bulan Exxon firması, Suriye petrolleri için devreye girmiştir bile. Bu Suriye’nin bir bütün olarak sömürgeleştirilmesi sürecidir. Ve herhangi bir emperyalist güce yaslanarak, sömürge olma süreci durdurulamaz. Bu açıdan sosyalist devrimden başka bir yol yoktur. Bu da halkların kendi güçlerine güvenmesi ve işçi sınıfının kurtuluş mücadelesine bağlanması demektir.
Sonuçta, ocak ayının 20’sine geldiğimizde, SDG bir anlamda dağılmış ve Kürt halkı yeniden katliam politikaları ile tehdit edilir noktaya gelinmiştir. Yani, ne PKK’nin feshi, ne silah bırakma eylemi, Kürt halkına dayatılan katliam politikalarını durdurmamıştır, tehdidi ortadan kaldırmamıştır.
Bugün, Barzani, Suriye’nin Kürt bölgelerinin kendisine verilmesini talep etmektedir. Hattâ Kürtlere dönük saldırıları durdurma çağrısı yapmaktadır. Gerçekte Barzani, nasıl ki “ABD tarafından SDG’ye artık ihtiyaç yoktur” demektedir, benzer biçimde kendisine de gerek olmadığının ilanından korkmaktadır. Onun derdi, Kürt halkının katliam tehditlerinden kaçarak kendisine sığınmasıdır.
Demek ki, bugün Kürt halkına karşı bir katliam tehdidi ortadadır.
ABD, en başından beri, İran’a karşı bir kara savaşını devreye sokmak, belki de bölgeyi dümdüz yapmak ve sonra tekrar cetvelle şekillendirmek istemektedir. Gazze katliamı, Lübnan saldırıları, Esad’ın indirilmesi, Şara’nın şimdi Suriye lideri hâline getirilmesi, aslında bu amaca dönüktür.
Kürtlere dayatılan, “ya entegre olacaksın ya da katliamla yüz yüze kalacaksın”dır. Entegre olmak ne demektir? Oldukça yakışıklı bir kavramdır. Entegrasyon, sanki güzel bir şeymiş gibi. Kim kime entegre olacak? Mesela Türkiye’de Kürtler entegre olacaktır. Suriye’de Kürtler, Şara’ya entegre olacaktır.
Burada kavramlara dikkat etmek gerekir. Emperyalist planlar ve saldırılar bize, hep süslü sözlerle pazarlanmaktadır. Mesela “hür dünyanın korunması”, ne güzel değil mi? Tüm anti-komünist savaş, soğuk savaş dönemi, bu sloganla örtüştürülmüştür. Veya mesela “demokratik ulus”. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ABD hegemonyası oturduktan sonra, çıkan krizler karşısında “ikili anlaşmalar” dönemi açıldığında, (1980’lerde) Meksika ile anlaşma için ABD yönetimi, “biz kârlı çıkacağız ama siz de demokratik ulus olacaksınız,” şeklinde ortaya konmuştur. “Medeniyet taşıma” tüm Afrika’nın sömürgeleştirilmesi sürecinin sunum şekli, ambalajı olmuştur. Irak saldırısı ve Libya saldırısı, “demokrasi götürmek” olarak paketlenmiş ve öyle sunulmuştur.
Öcalan PKK’nin değerlendirmesi ile bir uluslararası komployla Türkiye’ye teslim edilip hapse atıldığından sonra PKK, bir parti olarak liderliğini yeniden şekillendirmiş -doğal olarak- ve Öcalan’ı Kürt Halk Önderi olarak adlandırmaya başlamıştır. Muhtemelen Öcalan direniş ve devrim ile özgürlüğüne kavuşursa, PKK’nin yeniden başına geçecektir. Ama Öcalan’ın içeride tutulduğu 20 yılı aşkın süre boyunca PKK kendi çizgisini geliştirmek ve mücadelesini sürdürmek için, kendi önlemlerini almak zorundaydı. Oysa Bahçeli, Öcalan için yeni bir tarif ortaya koymuştur: Kurucu Önder. Kurucu Önder sözü, Öcalan’ın tek muhatap olarak alındığının ifadesidir ve Bahçeli eli ile devlet, bunu birden çok kere, son bir yıl içinde tekrarlamıştır. Kurucu Önder olduğu da kesindir, ama Bahçeli’nin ağzında yakın döneme kadar “terörist başı”, “bebek katili” kelimeleri dolanmaktaydı. Bu açıdan kavramlar ilgiye değerdir, önemsenmelidir.
Demek ki, “entegrasyon” kavramına da dikkatle yaklaşmak gerekir.
Sürecin başında, önemli bir tartışma, PKK’nin diğer Kürt örgütleri ile birlikte mi silah bırakıp kendini feshedeceği, yoksa sadece PKK olarak mı kendini feshedeceği üzerine idi. Suriye’de SDG’nin silah bırakması acaba Öcalan’ın açıklamalarına dâhil miydi, yoksa değil miydi? Bu konuda Bahçeli ağzından devlet, açıklamalarını yapmıştır. Kürt tarafı, elbette SDG bu işin içinde değil, demiştir.
Suriye’de bugün gelinen noktada, aynı katliam tehdidi devreye sokulmuştur. Egemen taraf, yani “entegrasyon”un plancıları, bir adım atılmış olmasını yeterli bulmuyorlar. Daha fazlasını istiyorlar ve bu açıdan Suriye’de gerçekleşenler ne istediklerini ortaya koymaktadır.
Entegrasyon, ABD askeri olmak mıdır? ABD’-nin istediği budur. Ve bu ABD planlarının mutlaka hayata geçeceği anlamına da gelmez. Kürt devrimcilerinin ne istediği ve süreci nasıl karşılayacakları belirleyicidir.
ABD, İran’a karşı savaş söz konusu olunca, elbette İsrail ve Türkiye’yi devreye sokacaktır. Bu durumda İsrail’in Hamas ve Hizbullah sorunları var iken, Türkiye’nin de Kürt sorunu vardır. Hizbullah ve Hamas’ın İran’a karşı savaşa sürülmesi düşük bir olasılıktır. Bu nedenle orada bir katliam ortaya konmuştur.
Kürt halkının örgütlülük düzeyi, özellikle PKK nedeni ile gelişmiştir. Bu nedenle PKK’nin dağıtılması ya da feshedilmesi özel bir öneme sahip olmalıdır. Kurulan strateji, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden bağımsız olarak budur. Onlar bu stratejileri kurarlar ama onların her planları işe yaramaz. Bu biliniyor olmalıdır. Bu nedenle, her halkın, her parçadaki işçi sınıfının örgütlülüğü çok önemlidir. Örgütlülük ne denli gelişmiş ise, emperyalist planlara karşı direniş olanağı o denli mümkün olur ve bu durum, egemenin planlarını bozmaya olanak yaratır. Bu elbette ki bir sınıf savaşımıdır ve sonuçları, mücadele eden güçlerin durumuna bağlıdır. Bu nedenle, emperyalist güçlerin planlarını bozmak her zaman mümkündür ve Kürt devrimcilerinin bu konudaki birikimi küçümsenmeyecek kadar derinliklidir.
Bugün, ortaya çıkan durum, Kürtlere katliam tehdidinin yeniden gündeme getirildiği ve son derece canlı olduğudur.
Bu katliam politikasının güler yüzünde “entegrasyon” vardır. Kime, hangi güce, ne amaç için entegre olunacaktır?
Kürt halkına dayatılan katliam politikaları, tıpkı Filistin halkına dayatılmış olan ve gerçekleştirilen, hâlen devam etmekte olan katliam politikaları gibi, sadece onların sorunu değildir. Bu katliam politikaları, aslında o halklar, o insanlar nezdinde, tüm insanlığa, tüm sömürülen sınıflara, tüm ezilenlere dayatılan katliam politikalarıdır. Bu nedenle, bu katliam politikalarına karşı direniş de uluslararası olmalıdır. Türkiye’deki devrimcilerin, Filistin’deki katliamlara karşı gösterdiği tepkinin daha da fazlası Kürt halkına dayatılan katliam politikalarına karşı da gösterilmelidir.
Bir kere daha ve bıkmadan tekrarlamak isteriz ki, bölgede devrimci direniş potansiyeli yükselmektedir. Elbette bunun örgütlülük düzeyine yansıması belirleyicidir. Ancak, tüm bölgede, işçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesine yöneliş, bu katliam politikalarını durdurabilir. Elbette, bu devrimci sosyalist çizginin, bölgedeki her alanda örgütlenerek başat bir çizgi hâline gelmesini gerektirmektedir. Kitlesel ve devrimci direniş çizgisi, ancak, devrimci sosyalist örgütlenme ile hayata geçirilebilir.
Bölgemizde emperyalist savaş, bölgeyi daha da sömürgeleştirmek için, bölgenin tüm kaynaklarını sorunsuz yağmalamak için ABD ve bağlı güçlerince yürütülmektedir. Bu savaş kargaşası içinde devrimci sosyalist çizginin, işçi sınıfının kurtuluşunu ve kapitalizmin yok edilmesi hedefi ile sosyalist devrimlerin örgütlenmesinin tek çıkış olduğu açıktır. Bu hem bizim isteğimiz, hedefimizdir, hem de gerçek anlamda tek çıkış yoludur. Başka türlü savaş politikaları ve savaş bitmeyecektir.
Bu hat, bölgemizdeki tüm devrimcilerin, elbette Kürt devrimcilerinin de hattıdır. Öyle olmalıdır. Bölgemizde var olan devrimci sosyalist örgütlenmeler genel olarak zayıftır. Bu bir gerçektir. Bu zayıflık, elbette bir bütün olarak bölgede devrimci enternasyonalist ilişkilerin de önünde bir nesnel engeldir. Ama bölgedeki her devrimci örgütlenme, her devrimci direniş, gücü ne olursa olsun, işçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesine var gücü ile sarılmak zorundadır. Bu hatta, işçi sınıfının ve ezilen halkın örgütlenmesi için bıkmadan usanmadan emek vermek bir zorunluluktur.
Bölgemizde gelişmeler son derece hızlı yaşanmaktadır. Bir hafta, normal dönemlerin bir yılına bedel hâldedir. Bu nedenle, sadece güçsüzlüğe, yetersizliğe bakarak tutum almak hatadır. Güçsüzlük ve yetersizlik bugüne aittir, vardır. Ama yenilmez, aşılmaz değildir. Tüm bölgeyi içine alacak devrimci gelişmeler olanaklıdır. o




