Harun, yaşam ve devrimcilik üzerine

Sizde nasıl oluyor bilemiyorum ama her ölüm haberinde yaşamı yeniden sorguluyorum kendi içimde. Ölümden korkmanın anlamsızlığı çoktandır bilincinde olduğum bir şey. Yani konu ölmek değil de yaşamak.

Harun Demir ortağım, yoldaşım, 21 Ocak günü öldü. Aslında soğuk bir cümle. Ve bu satırları okuyup da onu tanıyan herkesin bildiği gibi o ölmedi. Tıpkı birçok devrimci yoldaşımız gibi. Dedim ya konumuz yaşamak üzerine.

Yaşamak aslında çok basit. Onu abartan insanoğlu. Buna sebep olan ise sınıflı toplumların varlığı. Hele ki kapitalizmin insanı birey yapan ideolojisi, yaşamayı iyice karmaşık hâle getiriyor. âdeta bir yarış, bir kapışma, bir yer kapma mücadelesi hâline geliyor yaşamak. Oysa son derece basit olmalı yaşamak.

Harun öyle yaşadı bu hayatı. Nereden mi biliyorum? Onu tanıdığımda nerede oturuyorsa otuz küsur yıl sonra hâlâ aynı yerde oturuyordu. Hâlâ en sevdiği şiir de en sevdiği şarkı da aynıydı. Her zaman aynı sıcak tebessüm, aynı sağlam tokalaşma, aynı sımsıcak sarılış. Hiç değişmedi.

Harun’un kondu savaşçısı olduğunu bilirim, sadece tanıklığım yok. Bunu tanıkları yazarlar. Benim için konu Harun’dan ötesi.

Devrimcilik bir gönüllülük işidir. Ama gönüllülük öyle abartılacak bir şey değildir. Özü itibarıyla gönüllülük, zorunluluğun tezahür etmesidir. Bir insanın devrimci olması gönüllülük esasına dayanır elbette ama bu insan olabilmenin asgarî koşuludur da aynı zamanda. Sanırım anlatabildim.

Fedakârlık da aynı. Son kertede bencilcedir, kişinin kendisi içindir. Ferhat’a dağları deldiren nedir? Kendi içindeki aşktır. Şirin bir hedeftir. Ferhat’ın içindeki aşk olmasa Şirin neyler?

Gönüllülük ve fedakârlık aynı zamanda mütevazı kişilik ister. Bizim sıra neferi dediğimiz budur.

Dedim ya konumuz yaşamak üzerine. Nefes almak mıdır yaşamak? Yemek, içmek, gezip tozmak, bunları paylaşmak, anlatmak mıdır? Nedir sahi yaşamak?

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik üretim yapıyor olmasıdır. Doğayı dönüştürmesi, ona hükmetmesi. Ama bugün bunun tersini yaşıyor. Tükettiklerinin esiridir insan. Burjuva ideolojisi bunu pompalıyor. Reklamlar, haberler, ilişkiler bunun üzerine kurulu. Tükettiğimiz kadar varız. Devrimci mücadele bunu yıkma mücadelesidir aynı zamanda.

Peki kimin ne kadar devrimci olduğuna kim, nasıl karar verecek? Bunun bir ölçüsü var mıdır? Ya da bir kere devrimci olununca bu sonsuza kadar bizimle gelecek midir? Sorular, sorular.

“Basit doğruları aradım önce.
Başım döndü gerçekleri görünce.
Kavramak ne zordu;
Beynim yetmedi,
Ellerim işe koyuldu.
Başladım yaşamı değiştirmeye.
Aslında her şey ne kadar basitmiş
Bütün mesele
Yaşamı
İlmek ilmek örmekmiş”

Böyle demişti komutan. Ama ilmeklerin karıştığı, kişisel olarak rotanın şaştığı zamanlar olmuyor değil. O zaman değerler girer devreye. Az sallansan da fazla öteye düşmezsin. Ama değerler zayıfsa ötelere savrulursun. Yani hamur meselesi. Değerleri sağlam tutan ise ideolojidir.

Şimdi bu topraklarda korkunç bir insan kirlenmesi yaşıyoruz. Hepimiz tanığız. Öyle böyle değil. Bir kedi, köpek için (onları önemsemediğim sanılmasın ama) dünyayı yakacak insanlar Kürt halkının komple yeryüzünden silinmesinden mutlu olabilirler mesela. Ya da Hamas nedeniyle bütün Filistinliler ölse umurlarında değil.

Bir sığlık var, inanılmaz. Egemenler bunu başarmışlar. Ama diğer taraftan müthiş direnişler var. Gazze’yi terk etmedi bir halk. Oradan oraya sürüldü, açlıktan kırıldı, taş üstünde taş kalmadı ama yurdunu terk etmedi. Kürt halkının direnişi dillere destandır. Kim ne çamur atarsa atsın, bir halk, var olma savaşını sürdürüyor en zor koşullarda. Venezuela’da 32 Kübalı, enternasyonal ruhla savaşarak ölüyor. Her biri bize kahramanlık çağının bitmediğini tekrar tekrar gösteriyor. Gönüllülük, fedakârlık, ne derseniz deyin.

Şimdi bizim için önemli olan, hangisine bakacağımız. Hani deyim yerindeyse, bardağın dolu tarafına mı yoksa boş tarafına mı bakacağız. Elbette mücadele etmek isteyenler gözünü direnişe, teslim olmak isteyenler ise yenilgilere dikecektir.

“Yaşıyorsan eğer, ‘hiçbir zaman’ deme.
Yıkılır, yıkılmaz görünen.
Kalmaz hiçbir şey nasılsa öyle.
Buyuranlar verdiklerinde son buyruklarını
Buyruk altındakiler başlar konuşmaya.
Kim ‘hiçbir zaman’ demeyi göze alabilir?
Zulüm yürürlükteyse, kim suçlu: Kendimiz.
Ve kimdir onu yıkmak zorunda olan: Biz.
Yenilen, kalk ayağa!
Her şeyini yitiren, dövüşe devam!
Kavramışsan olup biteni, seni kim tutabilir?
‘Hiçbir zaman’dan ‘bugün’ doğar
Bugün yenilen, yarının yenenidir”

diyor Brecht.

Devrimci mücadelede kişinin dünü yoktur. Bugünü vardır. Bugün neredesin? Dün dağları devirmiş, büyük işler başarmış olabilirsin. Bugün bunu mücadeleye katmıyorsan ne anlamı var? Dün büyük hatalar da yapmış ya da eksik bırakmış olabilirsin. Bugün çok daha iyisini birlikte yapabiliriz. Bunların koşulu her zaman var.

Bu ülkenin tarihinde 12 Eylül yenilgisi yaşandı. Basit bir yenilgi değildir. Yaşayanların anlatımları çok acıdır. Barikatlara çıkıp, kendini yurt çapında bir direnişin parçası sanan mı dersin, dağlara çekilip aylarca aç susuz merkezin emrini bekleyenler mi? İlk sorguda çözülen MK’lar mı? Cezaevlerinde destan yazanlar mı? Silahları gömüp kitapları yakanlar mı? Bununla bile tam bir hesaplaşma yapılamadı. Belki de bu yüzden, devrimci kişilik kendiyle barışık değil bu ülkede. Özeleştiri diye bir kavram var. Bir çeşit günah çıkarma. Söylüyorum, oh rahatlıyorum. Bir de dürüst adam pozları, oh ne âlâ! Ama en ufak bir eleştiride yelkenler suya iniyor. Hâlbuki eleştirilmeyen şeyin değeri yoktur. Eyy okur, sen, sen ol, seni eleştirmeyenden kork!

Huyum kurusun, biraz dağıtmış olabilirim. Ama tartışmak istediğim şeyin özü, bir Bekir olamıyorsak, bir Harun olabilmeyi, bir devrimci, bir sıra neferi, mütevazı bir insan olmayı başarabilmektir.

Dedik ya mesele ölmek ya da yaşamak değil aslında. Mesele yaşarken hakkını verebilmek aslında. Tamam güzel yaşamaktan herkesin anlayacağı şeyler farklı olabilir. Eyvallah. Ama meta biriktirmekse yaşamak, biriktirdiklerini kaybetme korkusuyla girmekse yatağa geceleri, canı cehenneme! Yaşamak, üretmektir. Sadece maddî olarak değil. Değerler sadece pazarda satılan şeylerden ibaret olamaz. Yoldaşlık, bir davaya bağlılık, o davanın neferi olmak, kafa yormak, yeni insanlara değerleri taşımak, üretmenin başka biçimidir. İnsan toplumları, sadece kendini tekrar etseydi, eğer yok olmadıysa hâlâ ağaç kovuklarında, mağaralarda yaşıyor olurdu. Üretim, insanı geliştirdi. Sınıflı toplumların engellerine rağmen oldu bu. Bir de düşünün özgürleştiğini.

Velhasılıkelam, bir devrimcinin ölümü, unutulduğunda gerçekleşir. “Devrim şehitleri ölümsüzdür” sloganı bunu anlatır. Bedenleri aramızda yoktur; kattıkları, değerleri, renkleri mücadelemizde yaşamaya devam ediyordur. Aslolan nasıl öldüğün değil, nasıl yaşadığındır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz