Adıyamanlı Misak, İstanbullu Meline ve…*

“Ölüm her yerde aynı
İnsan bir kere ölür
Fakat ne mutlu can verene
Halkların kurtuluşu için”
Bir Ermeni halk şarkısı

1906 yılında başlar öykümüz. Adıyaman’ın Besni ilçesine bağlı bir köyde.

Kevork Efendi ile Madam Varduhi’nin dört çocuğunun en küçüğü olarak dünyaya geldi Misak. Babasını ve iki büyük kardeşini “Medz Yeghern”** sürecinde yitirdiğinde henüz sekiz yaşında idi. Kısa bir süre sonra annesi de terk edince dünyayı, ağabeyi Garabet ile birlikte kalıverdi ortada çaresiz. Yöreden bir aile sahip çıktı çocuklara. Sevdiler bu çocukları, evlat edineceklerdi ki o tarihlerde bölgedeki yetimleri araştıran Ermeni patrikhanesi buldu onları ve Suriye’de kurulu bir yetimhaneye götürdüler. Bu sırada Misak’ın yaşı on iki idi.

Burada eğitim gördü, anadilini öğrendi, Ermeni edebiyatı ile tanıştı. Şiire meraklı idi, küçük denemeler yaptı yetimhanede kaldığı yıllarda. Lakin şiir yazarak hayatını kazanmasının çok güç olduğunu da biliyordu. “Bir zanaat sahibi olmak gerek” diye düşünmüş olmalı ki marangozluk öğrendi yetimhanede.

Artık yetimhanede kalamayacak yaşa geldiğinde ağabeyi ile birlikte bir vapura bindiler. Ver elini Marsilya. İki kardeş Fransa’da göçmen olarak kabul edildiklerinde yıl 1925 idi.

Uzun süre kalamadılar Marsilya’da; hayat pahalı, ücretler düşük, üstelik iş bulmak da son derece güç. Paris’te denemeye karar verdiler şanslarını. Misak “Citroen”de bir iş buldu kendine, Garabet de bir iş bulsa rahata ereceklerdi belki. Ancak bir iş bulamadan rahatsızlandı Garabet. Kısa bir süre sonra da öldü. Artık Misak yapayalnızdı dünyada. Yıl 1927.

Gerçi ABD’de ortaya çıkmıştı 1929 büyük buhranı ancak kısa sürede Avrupa’yı da etkilemiş ve on binlerce insanın işini yitirmesine neden olmuştu. Misak da bunlardan biri idi. Tekrar düzenli bir iş bulamayacağını bildiğinden günübirlik işlerde çalışmaya başladı yaşamını sürdürebilmek için. Gençti, düzgün bir anatomisi vardı, bu özellikleri sayesinde Paris ressamlarına modellik yapmaya başladı. Bu durum yeni bir ufuk açtı önüne, sanat çevreleri ile tanışmaya başlamıştı modellik işi sayesinde. Şiirle ilgilenmeye başladı yeniden. Bu arada CGT’nin*** işçi üniversitesine devam etmeye başladı.

Burada düzenli devam eden ve sürekli gelişim gösteren bir öğrenci olması görevli eğitimcilerin dikkatini çekti. Eğitimcilerin ve sanatçı dostlarının referansı, “Sorbonne”a “misafir öğrenci” olarak kabul edilmesini sağladı. Üniversiteye bu statüde kabul edilmiş olması ona bir diploma kazandırmayacaktı elbette ancak o diplomanın değil kendini geliştirmenin peşinde idi. Burada edebiyat, felsefe, ekonomi politik ve tarih derslerini izleyerek oldukça yetkin bir formasyon kazandı.

Bu süreçte bir edebiyat dergisi çıkarmaya başladı. Ermeni edebiyatından yaptığı seçmeleri Fransızcaya çevirip dergide yayınlıyordu. İşleri yoluna girmiş, yaşam ona hak etmiş olduklarını vermeye başlamıştı.

Avrupa’da ırkçı hareketlerin taraftar bulup yükselmeye başladığı dönemdir 1930’lu yıllar. İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler iktidardadır. İspanya’da ise Franco’nun yıldızı parlamaya başlamıştır. Bu gelişmelerin Fransa’yı da etkilemesi kaçınılmazdı. Nitekim Fransız gericileri ile Fransız ırkçılarının birlikte kurmuş oldukları “Action Française” (Fransız eylem hareketi) adlı örgüt ülke çapında gerçekleştirdiği eylemlerle varlığını hissettirmeye hattâ daha da ileri giderek ülke politikasını etkilemeye başlamıştı.

Parlamenter demokrasi karşıtı, monarşinin geri getirilmesini, kiliseye kaybetmiş olduğu güç ve itibarın iade edilmesini savunan bir örgüttü “Action Française” paramiliter bir örgütlenmesi de vardı ve bu örgüt sayesinde terör üretmekte idi. “Action Française” gücünün doruğuna ulaştığında Fransa tarihinde önemli bir yer tutan bir gelişmeye neden oldu. Örgütün başlattığı eylemler dizisi Eduard Daladier başkanlığında kurulan sosyalist hükümetin devrilmesine yol açtı.

Fransa siyasi tarihinde “6 Kasım Krizi” olarak yerini almış olan bu olay esnasında gerçekleştirilen eylemlerde en az on kişinin yaşamını yitirdiği, pek çok kişinin de yaralandığı bilinmektedir. “Action Française”in hükümet devirecek kadar güçlenmesi karşıt cephede de bir hareketlenmeye ve bu cephenin asal unsurlarından olan PCF’nin (Fransa Komünist Partisi) bir yandan saflarını sıklaştırırken bir yandan da örgütün genişlemesini sağlayacak adımlar atmasına neden oluyordu. Bu süreçte partilendi Adıyamanlı Misak. CGT işçi üniversitesine devam ettiği sıralarda parti dostu olmuştu ihtimal. Ancak partinin bir militanı olabilmesi için “6 Kasım Krizi”nin yaşanması gerekmiş herhâlde.

1934 yılının sonlarına doğru parti üyesidir artık. Aynı zamanda Ermenistan’a yardım komitesine (HOC) de katılır. HOC SBKP’nin desteklediği bir yapılanmadır. Yetenekleri sayesinde hızla yükselir Minas HOC içerisinde. 1935 baharında örgütün yayın organı olan Zangou’nun genel yayın yönetmenidir.

Burada bir ara verelim Misak’ın yaşamına ve 1913 yılının İstanbul’una dönelim.

İstanbul Posta İdaresi’nde yönetici olarak çalışan bir baba ile ev kadını bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi Meline Asaduryan. Ebeveynleri yaşamlarını yitirip öksüz kaldığında henüz iki yaşında idi ve kendinden iki yaş büyük ablasından başka kimsesi yoktu koca dünyada. Patrikhane sahip çıktı bu öksüzlere, onları Adapazarı yakınlarında kurulu bir yetimhaneye yerleştirdi. Sonrasında İzmir ve Anadolu’daki savaşın ilerleyen aşamalarında Korint (Yunanistan)…

1926’da Meline de Marsilya’dadır. Burada kendisine sahip çıkan ailenin yanında Fransızca ve muhasebe öğrenir, henüz yirmisine gelmeden yaşamını sürdürmesinde yardımcı olabilecek bir meslek sahibidir.

Marsilya’da yaşam sürdürebilmek zor olmalı o dönemde. Meline de Paris’e yerleşmeye karar verir. Paris günlerinde Charles Aznavour’un annesi Knar ve dayısı Mişa sahip çıktılar Meline’ye. Kalacak yer temin ettiler ona. Charles Aznavour’un ablası Aida’nın ifadesi ile “ailenin yaşamında önemli bir yer tutmuştur” bu genç kadın uzun yıllar boyunca.

Meline de HOC’a katılır bir süre sonra, kısa zamanda örgütün sekreteri olur.

Böyle bir durumda örgütte sekreterlik yapan biri ile örgütün yayın organının genel yayın yönetmeninin yolları kesişecektir kaçınılmaz olarak. Öyle de olur. Tanışmalarını izleyen birkaç ayın içerisinde de sevgili olup aynı evi paylaşmaya başlarlar Paris’te.

Yıl 1936, İspanya’da iç savaş başlamıştır. Misak Franco karşıtı güçlere iltihak ederek savaşa katılmak istemiş ancak partiden izin alamamıştır. André Malraux tarafından kurulmuş olan yardım komitesinde görev almakla yetinmek zorunda kalır. Bir yandan da yönetmekte olduğu Zangou gazetesinde İspanya’daki savaş haberlerine genişçe yer vermekte İspanya faşistlerine karşı savaşan cumhuriyetçilerin mektuplarını gazetede yayınlamaktadır.

1937 yılında PCF yönetimi HOC’un kapatılmasına Zangou’nun da yayınına son verilmesine karar verir. Parti disiplinine uyan Misak kararlara itiraz etmez ancak işlevini sürdürmekten de vazgeçmek istememektedir. Paris’te yaşamakta olan Ermeni çevresi ile irtibata geçerek parti ile organik bir bağı olmayan Fransız-Ermeni halk birliğinin kuruluşunu gerçekleştirir.

1939 yılında Fransa hükümeti Komünist Parti ve uzantıları ile komünistlerin yönetmekte olduğu tüm örgütleri kapatma kararı aldı. Hemen ardından da seri tutuklamalar başladı. Misak da nasibini almıştı bu tutuklama furyasından.

Tutuklu iken orduya katılmak ister gönüllü olarak. Alman faşistlerinin Fransa’ya mutlaka saldıracaklarını düşünmekte çıkacak savaşta bir görev üstlenmeyi arzu etmektedir. Orduya kabul edilir edilmesine de cepheden hayli uzak bir lojistik birliğinde askerlere “beden eğitimi” yaptırmakla görevlendirilir.

Savaş çok kısa sürer, Fransa ordusu nerede ise kurşun atmadan teslim olur. Bunun sonucunda Misak da daha dövüşmeden esir düşmüştür. Almanlar onun bir zamanlar “Citroen” fabrikasında tornacı olarak çalıştığını öğrenmişler ve Paris’ten hayli uzak bir taşra kentinde kurulu fabrikada çalışmak üzere görevlendirmişlerdir.

Bu sırada Meline Paris’te Nazi karşıtı yayınlar çıkarmakta ve bunların dağıtımını üstlenmektedir. Misak ise sevgilisinden ve mücadelesinden uzak yaşamaktan rahatsızdır. Firar eder fabrikadan bir yük kamyonunun içinde eşyalar arasında gizlenerek ulaşır Paris’e. Burada Ermeni dostları ile buluşur. Yeni kurulmuş olan “direniş” hareketine katılmaya karar verirler birlikte. Meline de direnişçiler arasındadır. Bir yandan da bir muhasebe ofisinde çalışıp para kazanmakta ve bu suretle geçimlerini sağlamaktadır.

Haziran 1941’de komünist avı başlar Fransa’da. Fransız polisinin verdiği bilgilere dayanarak toplarlar tüm komünistleri. Misak yeniden tutuklanır. Bu kez üç ay sürer tutukluluğu Aleyhine somut bir delil bulunamadığı için serbest kalır ve Paris’e döner. İlk iş olarak evlerini değiştirirler Meline ile birlikte. Direniş örgütünün eylemlerine katılmaya hazırdır artık. Göçmen işçilerden oluşan bir yapılanmanın içinde daha da ötesi yönetimindedir.

İlk eylemlerini Levallois köprüsü yanındaki bir SS kışlasında gerçekleştirirler. Eylem başarı ile sonuçlanır. Birkaç Alman askeri ölmüş, pek çok asker yaralanmış, direnişçiler ise hiç kayıp vermemişlerdir.

Misak, soğukkanlı davranışları ve başarılı planlamaları sayesinde direniş örgütünde önemli bir yere gelir kısa zamanda. Dört ayrı gerilla örgütünün komutanıdır artık.

Eylemler birbiri ardına gelir, her biri ayrı bir başarı öyküsüdür bunların.

Gerçekleştirdikleri yüzlerce başarılı eylemin en çarpıcı olanlarından biri de Alman ordusunun Paris komutanı General Ernst von Schaumburg’a suikast girişimidir. Nerede ise tüm Paris halkının nefret ettiği bu alan subayına yönelik saldırı başarı ile sonuçlanmış ve generalin makam otosu havaya uçurulmuştu. Yazık ki general araçta değildi bu sırada. General ölmemişti ama olay işgalcilerde korku ve paniğin egemen olmasını sağlamıştı. Ardından büyük bir eylem daha geldi. Bu kez Fransa’dan altı yüz bin kişinin Almanya’daki çalışma kamplarına gönderilmesini örgütleyen Julius Ritter’di hedef. Rittter aynı zamanda bir Ermeni düşmanı idi. 1942’de Hamburg’da yaptığı bir konuşmada şöyle demişti:

“Ermeniler ari ırktan değildir. Onları da Yahudi gibi kabul etmek gerekir.”

28 Ekim 1943 tarihinde makam ofisine girmekte iken geçtiği Trocadero meydanında makam aracının içinde infaz edildi Ritter. Olay büyük bir sansasyon yarattı. O kadar ki Almanya’da bir günlük matem ilan edildi.

Bu eylemler gerçekleşirken Meline de eylem raporlarının kaleme alınması, duyuruların hazırlanması ve dağıtımı gibi işleri yürütmekte idi.

Meline her başarılı eylem sonrası Misak’ın hâlini şöyle betimliyor onun yaşamını anlattığı kitabında:

“Böyle eylemlerden sonra derin bir tatmin duygusuyla dolardık daima. Geri kalan her şeyi unutmak ve kendimizi yeniden hatırlamak mümkünmüş gibi gelirdi. Manuş, tanıdığım o eski Manuş olurdu. Mütebessim, neşeli hatta… Mutlu olabilirmişim gibi gelirdi bana. Manuş gevşemiş olurdu, her anını zevkle paylaştığımız bir keyif yaşardık. Ne yazık ki hiçbir zaman bir günden fazla sürmezdi bu; zira vakit kaybetmeden hazırlanacak başka eylemler, göğüs gerilecek başka tehlikeler ve ulaşılacak yeni hedefler olurdu.”

Bir bilanço çıkaralım burada, Misak’ın komutası altında gerçekleşen eylemlerin bilançosunu:

Yaklaşık iki bin Alman askeri ve iki yüz Alman subayı öldürülmüş, on üç adet tren sabotajı gerçekleştirilmiş (treni uçurma, raydan çıkarma vb.)****

Parlak bir bilanço değil mi?

Bu başarılar onu göçmen işçi direnişinin üst düzey komutanlarından bir yapmıştı.

Macar, Rumen ve Polonya Yahudileri, İspanyol ve İtalyan komünistleri, Fransızlar ve Ermenilerden oluşan büyük bir grubun yöneticisi idi.

Ne var ki işlerin her daim iyi gitmesi olası değildi. Her şeyden önce Almanlar kendilerini dehşete düşürmüş olan bu örgütü yok etme konusunda kararlı idiler. Bu amaçla en yetkin polis müfettişlerini Paris’te görevlendirdiler. Fransa polisi de onlara gerekli desteği vermeye hazırdı zaten.

Gelişmeler, örgütü kuşatan çemberin daraldığını göstermekte idi. Bu arada yakalandıkları takdirde idam edileceklerinden korkan bazı direnişçiler de polis ile işbirliğine başlamış ve edindikleri bilgileri polisle paylaşma hainliğine bulaşmışlardı.

Giderek daralan çember direnişçilere destek veren göçmenlerin desteklerini çekmesine yol açmış ve direniş örgütünün mensupları yiyecek ekmek bile bulamaz hâle gelmişlerdi. Bu durumda eylemlerin sonu geldi önce. Ardından da merkezde bulunan çekirdek kadro dışındakiler dağıtıldılar. Örgüt adeta tasfiye sürecine girmişti. Çekirdek kadronun yaşayabilmesi için Paris dışına çıkması gerekiyordu. Bunun maddî koşullarını hazırlama işine teksif etmişti kendisini Misak.

15 veya 16 Kasım 1943’te***** bir işi nedeni ile Paris banliyölerinden birine gitmek üzere yol çıktı. Direnişçilerin Paris dışına çıkarılabilmesi için gerekli olanları görüşecekti buluşacağı kişi ile muhtemelen.

Trenden indiğinde istasyonun dört bir yanında pusu kurmuş olan polisler hep birden çullandılar üzerine kelepçelendi ve götürüldü.

Belli ki bir ihbar vardı onunla ilgili. Onun ne yapacağını, nereye gideceğini gayet iyi bilen biri polisi haberdar etmiş ve yakalanmasını sağlamıştı. Bir ihanet sonucu faşistlerin eline geçmişti Misak******.

Misak’ın 22 yoldaşı da değişik zamanlarda tutuklanmışlardı (23’ler diye anılırlar). Tam üç ay boyunca ağır işkencelere maruz kalarak sorgulandılar. Bu süreçte tek bir pişmanlık sözü çıkmadı ağızlarından.

23’lerin tamamı göçmenlerden oluşmakta idi. Almanlar bunu bir propaganda aracı olarak kullandılar. 15 bin adet bastırıp Paris’in tüm cadde ve sokaklarına astıkları “Affiche Rouge”da (Kızıl Afiş) şu cümleler yer almakta idi:

“Fransızlar öldürüyor, yağmalıyor, çalıyor, sabote ediyorsa eğer, emirleri veren daima yabancılar, infazları gerçekleştiren daima işsizler ve profesyonel katiller, onlara bu fikirleri aşılayanlar daima Yahudiler.”

O dönemde Alman işbirlikçiliğine soyunmuş olan “Le Matin” gazetesi ise kraldan daha fazla kralcı davranıp kara propagandanın en çirkin yöntemini kullanıyor ve eylemcilerin bu işleri para karşılığında yaptıklarını, her birinin ayda 2300 frank gelir elde ettiklerini yazıyordu.

19 Şubat 1944 tarihinde yargılanma süreci başladı 23’lerin.

Almanlar bu süreci de bir propaganda vesilesi yapmışlar ve işbirlikçi Fransız bürokratlarının duruşma salonunda bulunmasını sağlamışlardı. Bu arada “Le Matin” gazetesi de görevini eksiksiz (!) yerine getirmekte idi:

“Çoğu doğru dürüst Fransızca bile konuşamıyor. Bunlar mı Fransa’yı kurtaracaktı?”

Böyle söz edip 23’lerden, onların Fransızca hataları ile dalga geçiyordu kendince.

Le Matin yazarlarının dikkatlerinden kaçmış olan bir hususu ben burada belirteyim:

23’lerin hiçbiri Fransız milliyetçisi değildi. Onlar Fransa’yı kurtarmak için değil faşizm karşısında insanlık onurunu korumak için savaşmakta idiler. Her biri yürekli birer komünist, her biri enternasyonalist idi bu insanların. Fransa anti-faşist mücadelenin alanı olduğu için orada idiler.

Bu husus daha sonra da Fransızların dikkatlerinden özenle kaçırıldı ve 23’ler “ulusal kahramanlar” olarak anıldılar Fransa’da.

21 Şubat 1944’te duruşma sonlandı.

Misak’a son sözlerinin ne olduğu soruldu. Orada verdiği yanıt benim yukarıda yazdıklarımı doğrular nitelikte:

“Alman halkına asla karşı değilim. (Duruşma heyetine dönerek) Size ise söyleyecek hiçbir şeyim yok. Ben size karşı koyup savaşarak görevimi yaptım. Hiçbir şeyden pişman değilim. Şimdi rolünüzü oynama sırası sizde. Elinizdeyim. (Küfür eden Fransız izleyicilere dönerek) Fakat size gelince… vicdanınızı ve ruhunuzu düşmana sattınız.”

Zaten belli olan karar açıklandı. Aynı gün Valerien tepesine götürüldü tutsaklar.

Kurşuna dizilmeden önce gözlerinin bağlanmasını istemedi Misak. Meline’ye yazdığı mektupta “güneşe ve güzelim tabiata bakarak ölmek istiyorum” demişti.

O gün Valerien tepesinde sadece Olga Bancic infaz edilmedi. Fransa yaslarına göre kadınlar kurşuna dizilmezlermiş. 10 Mayıs 1944’te başı balta ile kesilerek idam edildiğinde henüz 32 yaşında idi Olga.

1948’de Erivan’a gitti Meline, orada Fransızca öğretmenliği yaptı yıllarca. Bir daha evlenmedi. Minas’ın anısı ile yaşadı. Onun yazmış olduğu şiirlerin yayınlanmasını sağladı Ermenistan’da. Fransa’da ise Louis Aragon “Strophes Pour se Souvenir” (Hatırlanacak Dizeler) adlı unutulmaz şiirini yazdı onun için.

Şiir ünlü şarkıcı Leo Ferre tarafından seslendirildi. Belki dinlemek isteyenler olur düşüncesi ile linkini kopyalıyorum aşağıya:

Meline 1965 yılında tekrar Fransa’ya döndü. Mitterand tarafından Legion D’honneur nişanı ile ödüllendirildi.

Aslında çoktan hak etmiş olduğu Fransız vatandaşlığına kabul edildiğinde 74 yaşına gelmişti.

İki yıl sonra 1989’da terk etti dünyayı ve sevgili Misak’nın yanına gömüldü.

***

18 Haziran 2023’te Macron, Misak ve Meline’nin naaşlarının Fransa ulusal kahramanlarının anıt mezarlarının bulunduğu Panthéon’a defnedileceğini ilan etti.

Şubat 2024’te bahse konu defin gerçekleşti.

Öncesinde Valerien tepesinde gerçekleştirilen bir etkinlikte 23’ler anıldılar.

Neoliberal ekonominin Fransa’ya dayatmış olduğu cumhurbaşkanı Macron 23 komünistin anısı önünde saygı duruşunda bulunuyordu.

Gerçi o defin işlemine ulusal bir anlam yüklemiş ve 23’leri “ulusal kahramanlar” olarak anmıştı ama cümle âlem bu saygı duyulacak insanların Fransa için değil, insanlık onuru için dövüştüklerini ve Fransa’nın değil anti-faşist mücadelenin kahramanları olduklarını bilmekte idi.

Misak Manuşyan Fransızca adı ile Michel Manouchian, Meline Asaduryan Manuşyan Fransızca adı ile Melinée Manouchian, üzerinde yaşamış olduğumuz coğrafyada dünyaya gelmiş ve burada geçirdikleri çocukluk günlerinde sadece acılar yaşamış olan iki insan.

Fransa devlet mezarlığı diyebileceğimiz Panthéon’a defnedilen ilk komünistler ve burada Fransız kökeni olmadan yatan ilk insanlar.

Yan yana uyuyorlar orada.

Toprak incitmesin.

* Yazıyı hazırlarken internet bünyesindeki kaynaklar ile birlikte Melinée Manouchian’ın “Bir Özgürlük Tutsağı Manuşyan” adlı kitaptan yararlanıldı. Nette yer alan bilgiler ile kitapta yazılı olanların çelişmesi durumunda kitapta yer alan bilgiye itibar edildi

** Aile tehcire tabi tutulmamıştır. Tehcir sırasında bölgede yaşanan karışıklıklar esnasında kimliği meçhul kişiler tarafından öldürülmüş annesi ve iki kardeşi ise o dönemde yaşanan kıtlığın kurbanı olmuşlardır.

*** CGT, Conféderation Generale du Travail (Genel Emek Konfederasyonu) Fransa’da kurulu büyük bir işçi örgütü.

**** Almanların hazırlayıp propaganda amacı ile şehrin tüm cadde ve sokaklarına asmış olduğu “Affiche Rouge”da (Kızıl Afiş) yer alan rakamlar burada yazılanlardan hayli farklıdır. Ben Meline’nin kitabında yer alan rakamlara itibar edilmesinin doğru olacağını düşündüğümden Affiche Rouge rakamlarına itibar etmedim.

***** Yoldaşları 15 Kasım, Meline ise 16 Kasım tarihini zikrediyorlar.

****** Meline yazdığı kitapta söz konusu hainin kim olduğu konusunda düşüncelerini belirtmiştir. Ancak kesin bir kanıt olmadığı için hainin adını vermekten imtina ettim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz