Başörtüsü “yasası”, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, modern Takrir-i Sükûn Saray Rejimi’ni güçlendirme programı

Eylül 2022 sonunda ve Ekim 2022 başında, peş peşe üç hamle ortaya çıktı.

İlkinin “sahibi” Kılıçdaroğlu görünüyor. Kılıçdaroğlu, birdenbire, “türban” meselesini yasaya bağlama sevdasına düştü.

Aynı dönemlerde, Erdoğan, Alevilere “müjde” verdi. Bundan böyle müjde Saray’dan geliyorsa, bu türden olacaktır. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulacakmış.

Ve üçüncüsü, daha önceden çıkması ertelenen ve tekrar meclise getirilen sansür yasası diye adlandırılan, modern “Takrir-i Sükûn” yasasıdır. Sosyal medyanın tam kontrolü için özel bir yasa hazırlanmıştır ve bu yasa meclisten geçirilmiştir.

Bu üç gelişme, aynı dönemde, peş peşe devreye sokulmuştur. İlkini, “muhalefet” yani Kılıçdaroğlu devreye sokmuştur. İkincisini ise Erdoğan. Üçüncüsü doğrudan Saray Rejimi tarafından parlamento devreye sokularak gündeme alınmıştır.

Rastlantı mıdır?

Rastlantı süsü verilmek istenmiştir. Üçünü de Erdoğan devreye sokmamıştır. Ama üçü de devlet adına, Saray Rejimi adına devreye sokulmuştur.

Bu üç hamle, seçimler bahanesi ile Saray Rejimi’nin güçlendirilmesi planlarını göstermektedir. Burjuva muhalefet “güçlendirilmiş Saray Rejimi” derken, karşımıza çıkartılan “güçlendirilmiş” Saray Rejimi’dir.

Bu en başta ifade ettiğimiz düşüncemizi detayları ile ele almadan, süreci biraz daha yakından bakarak incelemeliyiz.

İlkinden başlayalım. Çünkü, sıra da önemli görünüyor.

İlk adım, Kılıçdaroğlu’ndan geldi.

Akşam istihareye yatmış, ABD’ye yolculuk öncesinde kendine gaipten haberler gelmiş, devlet yani Saray Rejimi, ona fısıldamış ve o da, hamleyi yapmış. Başörtüsünü yasaya bağlama çağrısı yapmış. Elbette, kendisi de biliyordu ki, Erdoğan da buna yanıt olarak “Anayasa” değişikliği önerecekti.

Kılıçdaroğlu, bu hamle ile, Erdoğan’a “pas” mı verdi? Erdoğan böyle dese de, hayır. Kılıçdaroğlu, Saray Rejimi’nin güçlendirilmesi için, bir hamle yaptı.

Ona sorarsanız, aslında o, bu hamle ile, Erdoğan’ın elinden bir aleti aldı, Erdoğan artık başörtüsünü kullanamazmış.

Ne kadar ucuz bir politikadır bu!

Gerçekten, bunlara inanıyorlarsa, mesela Kılıçdaroğlu ve CHP bunlara inanıyorsa, vay hâllerine. Yok bunlara inanmıyorlarsa, ki inanmıyorlar, vay CHP’ye kurtarıcı olarak bakanların hâllerine.

Demek artık, iktidar “başörtüsünü” bir koz olarak kullanamazmış. Bunu söylemek için, aklî melekelerini buhar hâline getirmiş olmak gerekir. Gerçekte Erdoğan, zaten bu sorunu kullanabilecek durumda da değildir. Ülkede son derece ciddi bir derinliğe sahip ekonomik kriz herkesi vurmakta iken, iktidarın başörtüsünü kullanacağını düşünmek, aklî melekelerini gökyüzüne salmış olmak demektir.

İktidarın dini ve milliyetçiliği kullandığı, kullanacağı kesindir. CHP veya diğer burjuva muhalif partiler, gerçekten birer parti iseler, bu milliyetçiliğin ve dinin kullanımına karşı dururlar. Bunun için solcu olmaları gerekmez. Laikliği savunmak için, devrimci olmak şart değildir, tüm kapitalist ülkelerde bu vardır, hatta bizim ülkemizdeki tarzı ile laikliği savunmak, “laiklik elden gidiyor” diye nutuklar atmak, oldukça geri bir durumdur. Hiçbir zaman laik olmamış, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumla, Sünni İslam’ı ya da başka bir dini halka dayatan, halkın vergileri ile imamların maaşlarını ödeyen, “din hizmeti” vermek gibi bir kamu hizmeti keşfetmiş olan bir ülkede laiklik savunusu adına, bu sistemi savunmak, ilerici olmak bile değildir. Bunun solculukla bir alakası yoktur. Diyanet İşleri dağıtılmadan, havralar, kiliseler, camiler vb. için devletin para ödemediği bir sisteme geçilmeden, bir ülke laik olarak nitelendirilemez.

Erdoğan’ın dinî sureler ile, Naslarla vb. yönettiği ekonomiyi, ona inat daha farklı ayetlerle yönetmeye kalkmak, hiçbir burjuva partiyi farklı bile yapmaz. CHP, din ve milliyetçiliğe daha da yakınlaşarak, AK Parti’den iktidarı almayı mı hedefliyor? Elbette ki hayır. CHP bu milliyetçilik ve dincilik “açılımları” ile, aslında, dini ve milliyetçiliği, toplumun her katmanına yerleştirmeye çalışan Saray Rejimi’ni sağlamlaştırmaya çalışıyor.

Sözüm ona, seçimleri kazanmak için, başörtüsü kozunu iktidarın elinden almak istiyorlar. İyi ama, öyle bir koz kaldı mı ki? Bundan 20 yıl önce böyle bir ortamı yaratanların içinde CHP, Baykal ile vardı. Şimdi aynı sürecin içine Alevi kimlikli Kılıçdaroğlu dalıyor. Oysa bugün, AK Parti döneminde türbana bürünmüş birçok genç kadın, başörtüsünü çıkartıp atmaktadır. Birçok samimi Müslüman, AK Parti iktidarının 20 yıllık döneminden sonra dinden dahi uzaklaşmaktadır.

Her gün, en az 3-4 kadının cinayete kurban gittiği bir ülkede, CHP, başörtüsü için yasal güvence üretmektedir.

Önerileri de komiktir: “Kadın giyinmeye ve giyinmemeye zorlanamaz.” İşte size özgürlük. Neden “kişi” değil de, kadın? Erkeklerin şalvar ya da şort giymesi sorunu ne olacak? Ya takke, cüppe, fes vb. ne olacak?

Her gün 3-4 kadın öldürülmektedir.

Her gün işyerlerinde 5 işçi iş cinayetlerinde ölmektedir.

Her ölen işçi, her ölen kadın için devlet, mahkemeler eli ile teşvik edici tutumlar ortaya koymaktadır.

Her gün onlarca çocuğun ırzına geçilmektedir.

İnsanlar oruç tutmadığı için dayak yemektedir.

Öğrenciler yurtlarda intihar etme eşiğine gelmiştir.

İşçi ve emekçiler, ciddi bir açlıkla karşı karşıyadır.

Ülkenin her yanında uyuşturucu mafyaları cirit atmaktadır.

TC devleti, Kürt halkına karşı kimyasal silahlar kullanmaktadır.

Cumartesi Anneleri, kayıp çocuklarının nerede olduğunu sordukları için yerlerde sürüklenmekte, polis copunun tadına varmaktadır.

Ve CHP, başörtüsü kozunu AK Parti’nin elinden almak için, yapılıp yapılmayacağı belli olmayan seçimlerden önce, dinî ve milliyetçi vizyonuna yeni hamleler eklemektedir.

Ve bunu sunarken, kadının giyinip, giyinmeme özgürlüğünden söz etmektedir. Kişi bile diyememektedir.

Oysa bu hamle ile CHP, bizzat başörtüsü sorununu toplumun gündemine, ekonomik ve siyasal gerçek gündemi örtmek için sunmaktadır.

Şimdi, Saray kadar burjuva muhalefet de, gerçek gündemi gizlemek için, sunî gündem yaratmakta rol almaktadır.

İkincisi büyük reis, her şeyin başı olan Erdoğan tarafından dile getirildi. CHP, başörtüsüne sarılırken, Erdoğan da Alevi meselesine sarıldı. CHP nasıl ki, başörtüsü ve kadın meselesine ucuz yaklaşımlar sergiliyorsa, iktidar da Alevi meselesine “çürüme”nin tüm tonlarını gösteren yaklaşımlar sergiliyor.

Şöyle diyor Erdoğan:

“Alevi ve Bektaşi vatandaşların etrafında bir araya geldiği mekânların meselelerinin devlet nezdinde takibini ve yürütmesini yapacak kurumsal yapı kuruyoruz.

“Cemevlerinde erkan hizmetlerini yürütmekten sorumlu Alevi-Bektaşi inanç önderlerinden talep edenlere, bu kurumsal yapı bünyesinde kadro verilecektir.

“Cemevlerinin aydınlatma, içme ve kullanma suyu, yapım, onarım ve bakım giderlerinin karşılanmasıyla ilgili tüm sorunlar çözülmüş olacaktır. Kuracağımız Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, muhtarlıklara, derneklere, belediyelere, federasyonlara bağlı cemevlerinin yönetimini yürütecektir. Kültür ve İçişleri Bakanlığı koordinasyonunda yürütülen milli birlik beraberlik çalışması kapsamında, 1585 cemevi ziyaret edilerek muhataplar dinlendi.”

İşte size Alevi açılımı.

Biri başörtüsünden, diğeri ise Alevilikten destek arıyor. Ama her ikisi de, “milli birlik ve beraberlik projesi” ile ilgilidir. Bu “milli birlik ve beraberlik projesi”nin ne olduğunu, bu ülkenin tarihini bilenler, devleti biraz tanıyanlar, çok zorlanmadan anlayabilirler.

Her ikisi de “milli birlik ve beraberlik projesi” içindedir.

Şimdi, burada durmamız gerekir.

Cemevleri için, “elektrik ve su paralarını, biz de camiler gibi ödemek istemiyoruz” denildiğinde, biz Kaldıraç Hareketi olarak, açıkça yazdık. Bu doğru bir talep değildir. Bu laik bir tutum bile değildir. Tersini talep ediyoruz, nasıl ki cemevleri kendi kiralarını, kendi elektrik, su vb. giderlerini kendileri ödüyorsa, aynı biçimde, sinagoglar, kiliseler ve camiler de içinde, tüm dinî ibadet yerleri, kendi giderlerini vergilerden ödememelidir. Herkes, kendi giderlerini kendi cemaatinden toplamalıdır. Devlet, din adamı görevlendirmez, onların maaşlarını ödemez. Devlet, dine karışmaz. Tüm dinlere eşit mesafede durmalıdır. Bu nedenle nüfus cüzdanlarında “dini” maddesi olmamalıdır. Kimsenin dinî inancı, devleti ilgilendirmez. Devlet bir dini savunmaz, ateist ya da farklı dinden birilerini “düşman” ya da “kötü” ilan edemez. Aslında tüm bunlar, burjuva devletlerin doğuşunda vardır. Yani bunları savunmak için, ille de komünist olmaya gerek yoktur.

Siz laiklik adına kalkıp, cemevlerinin elektrik paralarını devletten isterseniz, kendinizi cami imamı ile aynı yere koyarsınız ve bu doğrusu devletin işine gelir.

Osmanlı, bazı fethettiği bölgelerde, etkili ailelerden bir kişiyi devlet memuru yapardı. Bu sayede, o kişi ve ailenin geliri devlete bağlanmış olurdu. Buna “gırtlağı kontrol etme politikası” da denir. TC devleti, Kuzey Kıbrıs’ı işgal ettikten sonra, Kıbrıslı ailelerin etkin olanlarından birini, hiç çalışmasa da devlet maaşına bağladı. Böylece, tüm adayı kontrol etmeyi başardı. İşte bu çok eskilere dayanan politika, şimdi, Aleviler için uygulanmaktadır.

İzzettin Doğan gibi zaten devlete bağlı Alevi dedelerinin sayısını artırmak, Alevi derneklerinin devlet tarafından tam kontrolünü sağlamak için “inanç önderlerinden talep edenlere” maaş bağlanması kararı almaktadırlar.

Tüm Alevi dernekleri, Kültür Bakanlığı bünyesinde bir merkeze bağlanacaktır. Böylece, devlet maaşı ile “boğazların kontrolü” sağlanmış olacaktır. “Boğazlar” derken, İstanbul ve Çanakkale boğazlarından söz etmiyoruz, ailelerin geçiminden söz ediyoruz.

Proje ciddidir.

Projeye karşı çıkan Alevi dernekleri vardır elbette. Ama bu projeye yatacak çok sayıda Alevi dedesi vardır. Eğer İzzettin Doğanlar istisnadır diye düşünen varsa, 12 Eylül denilen şeyi ve TC devletini hiç anlamamışlar demektir.

Saray Rejimi, Erdoğan eli ile, aslında Alevileri sisteme bağlayacak adımlar atmaktadır. Bu adımlara CHP dünden razıdır. Nasıl ki, Saray Rejimi, başörtüsü konusunda CHP eli ile adımlar atmaya kalktığında AK Parti bunlara dünden razı ise.

“Milli birlik beraberlik projesi” budur. CHP eli ile başörtüsü, AK Parti eli ile Alevi meselesi gündeme taşınmaktadır. Bu yolla, herkes, “ortaya” toplanmak istenmektedir. CHP buna “helalleşmek” adını veriyor. Erdoğan buna, “milli birlik ve beraberlik projesi” diyor. Her iki adım da, devlet adımıdır ve Saray Rejimi’ni güçlendirme adımlarıdır.

Başörtüsü ile “dinden soğuma” sürecini durdurmak istiyorlar, Alevi açılımı ile Alevi asimilasyonunu geliştirmek istiyorlar. Her iki kanal da devlet denetimine gider. Devlet, tüm örgütlenmeleri, tüm dernekleri vb. 12 Eylül ile başlattığı kontrol sürecini ilerleterek, tam denetime almak istiyor. Devletin başörtülüsü, kadın sorununa kadar ulaşıyor. Devletin Alevisi, halklar sorununa kadar ulaşıyor. Devlet, Saray Rejimi, her yolla, hem iktidar hem de muhalefet aracılığı ile restore edilmeye çalışılıyor.

Elbette bu “ılımlı İslam” politikasına uygundur. Gülen Hareketi de bu politikanın bir ürünü idi. Ilımlı İslam ve Yeni Türkiye projesi, ABD projesidir. Bu proje Saray Rejimi’ni doğurmuştur. Ve bu projenin ürünlerinden biri Erdoğan-Bahçeli ittifakı ise, biri de Kılıçdaroğlu-Akşener ittifakıdır.

Saray Rejimi, iktidarda olanları ile, muhalefette olanları ile, tüm burjuva partileri kapsamaktadır. Mesela yurtdışı tezkerelerine hepsi onay verir, mesela milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasına hepsi birlikte onay verir.

Erdoğan, bir eski Ergenekon sanığı subayı partisine katarken, çocuk sayısı üzerinden PKK’ye göndermeler yapmıştır. Demek ki, Erdoğan, bir devlet projesi olarak, “milli birlik ve beraberlik” projesi kapsamında, dinî kesimlerin, Sünnilerin vb. 3 çocuk yapmasını bir nüfus planlaması olarak ele almaktadır. Artık, dili fren tutmadığı için, her şeyi kusmaktadır, itiraf etmektedir. Bu kusmuklu itiraflar, arka plandaki düşüncenin iğrençliğini çok daha net ortaya koymaktadır.

Başörtüsü ve Alevilik üzerindeki bu tartışmalar da, aynı şeyin, Saray Rejimi’nin, TC devletinin çürümüşlüğünün itirafları gibidir.

Üçüncü hamle, iktidardan meclise havale edilen sansür yasası ile ortaya çıkmıştır. Sosyal medyanın kontrolü için bir yasa devreye sokulmuştur. Elbette, tüm aklı evvel solcularımız, “aydınlarımız” bu yasayı “seçim hazırlığı” olarak ilan etmiştir. Zaten her ne gelişme olursa olsun, onlar seçim hazırlığı diyorlar.

Okuryazar takımı (OYT), Aralık 2021 ortalarında asgarî ücretin 4250 TL olarak ilan edilmesini, “seçim hazırlığı” olarak yorumladılar.

Kayıtlar ortadadır. Biz Kaldıraç Hareketi olarak, birçok devrimci grup ile birlikte, bu asgarî ücret artışını, “sosyal patlamayı” önleme hamlesi olarak yorumladık. Ve dedik ki, zaten bir ay sonra, tüm artış, enflasyonla geri alınmış olacak. Ama bu maaş artışının yanılsaması bir-iki ay sürecek. Haziran 2022’de yeniden asgarî ücret artırıldı, 5500 TL oldu. OYT, muhalif burjuva kanat, bunu da seçim hazırlığı olarak ilan etti. Aynısı oldu. Kârlarına kâr katan bankaların, emekli maaşları için promosyon vermesini ve bu promosyonun yükseltilmesini bizzat devlet, Saray Rejimi emretmiştir. Bu yolla, emekli maaşları çok artmadan, bankaların onlara “rüşvet” dağıtması sağlanmıştır. Aslında bankalar bu işten de zarar etmemiştir. Bu da “seçim yatırımı” değildir. Bu da, sosyal patlamaları önleme hamlesidir ve tüm devlet adına yapılmıştır. Nasılsa enflasyonla bu gelir artışları, fazlası ile geri alınmaktadır.

İşte aynı şekilde, bu yeni sansür yasasını, sosyal medyanın susturulması yasasını, “seçim” için yaptıklarını iddia ediyorlar.

Elbette, bu yasa, iktidarda olanlar için, eğer seçim olursa, orada da işe yarayacaktır. Ama esas kullanım yeri sadece seçimler vb. değildir. Bu yasa, her alanda kullanılacaktır. Amacı, sosyal patlamaları, sosyal medya üzerinden gerçekleşen organizasyonları önlemektir.

Bunun için korku ortamı yaratmak istiyorlar. Bu nedenle yasa, KHK ile cumhurbaşkanlığı tarafından yayınlanmıyor, mecliste tartışılıyor.

Daha yasa çıkmadan, yürürlüğe girmeden, şimdiden sosyal medyada sansür etkisini göstermiştir.

Bu yasa, Takrir-i Sükûn yasasına benzemektedir. Olağanüstü hâl zaten var. Varolan olağanüstü hâli, “taze” bir görüntü ile daha fazla korku salarak, kitleleri susturmayı hedefliyor.

Olağanüstü hâl, zaten vardır. Uzun süre olağanüstü hâlde yaşarsanız, o olağanüstü hâl, olağan hâl hâline gelir. Bu yeni olağan hâl, devletten korkuyu da azaltmaya başlar. Bunu tazelemek gerektiği kanaatindedirler. Buna, aynı zamanda, Saray Rejimi güçlendirmek de diyebilirsiniz.

Tekrar olacak, bu üç gelişme, Saray Rejimi’nin restorasyonu programı içindedir. Erdoğan’ın ağzından çıktığı şekli ile, “milli birlik ve beraberlik projesi” kapsamındadır.

Biliniyor ki, Saray Rejimi, Erdoğan ile devam edebileceği gibi, Erdoğan’sız da devam edebilir. Asıl olan Saray Rejimi’dir, yoksa onun başında kimin olduğu değildir. Bugün sorun, bu Saray Rejimi’nin artık yürütülemez olmasıdır. Bunu, restore etmek, bunu güçlendirmek istiyorlar. Erdoğan ile veya onsuz, bu ikinci konudur.

İşte bu aynı nedenle, biz devrimci işçilerin ana sorunu, Saray Rejimi’ni yerle bir etmektir, Erdoğan’ın devrilmesi çok daha kolay olanıdır.

Bu adımlara “seçim adımı” diyenler, tümden, tamamen hatalıdır diyemeyiz. Elbette, bunlar seçimde de kullanılacaktır. Diyelim ki, yeni TOMA alındı, bu elbette seçimlerde de işe yarayacaktır. Bu üç adım, seçim adımı değildir. Bu üç adım, seçimlerde de kullanılabilir. Ama bu üç adım, esas olarak Saray Rejimi güçlendirme adımlarıdır.

Saray Rejimi, rant, yağma ve savaş ekonomisi demektir.

Bu alanda bir geri adım yoktur. Bu rejimin devamı için, kitlelerin her hak arama eylemine copla, TOMA ile saldıran devlettir.

Bu durumun bizzat kendisi, yeni tarzda bir Takrir-i Sükûn yasasını, bu sosyal medya sansür yasasını gerekli kılmaktadır.

Seçim için diyenlere sormak isteriz, savaş için bu yasa işe yaramıyor mu? Buyurun, Kürt halkına karşı, PKK’ye karşı kimyasal silah kullanıldığını söyleyin, bunu yayın. Bakalım, karşınıza hangi yasalarla çıkacaklar?

İşte mesele buradadır.

Artık, hiçbir yasa işe yaramıyor. İnsanlar, yasaların, hukukun vb. işe yaramadığı fikrindedir. İşte bu nedenle, yeni yasa da işe yaramayacaktır. Bu nedenle, uzmanlar, bu yasayı KHK ile çıkartmıyor, tartıştırmak istiyor, tüm kanallarda bu yasanın ne demek olduğunun adeta “eğitimi”ni veriyorlar. Yani, yasayı, aslında hiçbir yetkisi, hükmü vb. olmayan mecliste tartıştırmalarının nedeni, korkuyu bulaştırmak isteğidir. Yoksa, devletin iplemediği yasaları, halkın da iplememe eğilimi zaten vardır ve sürecektir.

Aklımızı seçimlerin olacağı fikri ile bu denli bozmamak gerekir.

Ortada, fiilî bir gündem vardır. İşçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, öğrenciler, kısacası nüfusun büyük çoğunluğu için yaşam dayanılmazdır. Bu gerçeği, bunun nedenlerini, kapitalist sistemin çözümsüzlüğünü, olağanüstü bir devlet örgütlenmesi olan Saray Rejimi’ni ve bu rejimin de ayakta durmakta zorlandığını tüm çıplaklığı ile, işçi ve emekçilerin gündemine taşımak gerekir. Gündem, bu Saray Rejimi’nin, işçi ve emekçiler eli ile yıkılması gündemidir.

Savaşın bu denli yakın olduğu bir coğrafyada, Saray Rejimi gibi bir devlet yapılanması koşullarında, seçim olacak diye bu denli kendini bağlamak, hayal kırıklıkları yaratacaktır. Seçim olursa yapılacak olan zaten bellidir. Saray Rejimi’ni yıkma hedefi, canlı ve güncel bir hedeftir. İşçi ve emekçilerin gündemi bu olmalıdır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz