Direniş ve Birleşik Emek Cephesi

Başlarken belirtmek gerekir ki; bugün işçi sınıfı iktidarı mümkündür… Tüm tartışmamız bu olanak üzerinedir.

 Dünya toplam işçi sayısı                                

                                      1992                2000                2010                2019

2.314,7            2.617,5            2.985               3.294,8

Sanayi %                       21,6                 20,8                 22,6                 23,1

Hizmetler %                  34,7                 39,2                 44,4                 50,1

Tarım %                         43,7                 40,0                 33,0                 26,8

Dünya işsizlik (mil.)    118,7               160,0               187,8               187,7

Not: İşsiz sayısı, iş arayan ve eğer iş bulursa girecek olanları içermektedir

Kaynak: ilo.org/wesodata

Yukarıda ILO’nun 2019 yılı resmî verilerine göre, dünya nüfusunun yarısı kayıtlı olarak işçidir. Kayıtsız çalıştırılan işçiler ile birlikte dünya nüfusunun 15 yaş üstü ve 65 yaş altı çalışan nüfus olarak düşünüldüğünde, yaklaşık dünya nüfusunun %75’i işçidir. Bu veriler proleterleşmenin boyutunu göstermesi açısından çarpıcıdır.

Bu tablo aynı zamanda üretimin toplumsallaşması ile mülkiyetin özel karakteri arasındaki çelişkinin boyutunu göstermesi açısından da önemli veriler sunmaktadır.

A- Dünya kapitalist-emperyalist sistemi

Dünya kapitalist sistemi, kapitalist-emperyalizm büyük bir kriz içindedir. 2008’de başlayan ve ’29 Bunalımı ile karşılaştırılan bu kriz derindir ve aşılması kolay değildir. Üstüne gelen Covid-19 pandemisi krizi derinleştirmiştir. Fikret Başkaya’nın “Kapitalist uygarlığın çöküşü” vurgusu yabana atılacak bir tespit değildir.

Kapitalist-emperyalist sistem, dünyanın işçi-emekçilerine, halklarına, velhasıl insanlığa hiçbir gelecek vaadinde bulunamamaktadır. Ne “yeni dünya düzeni” kalmıştır, ne “küreselleşme”, ne “AB vizyonu”… Sistem tel tel dökülmekte ve dünya çapında cehennem gibi bir yaşama mahkûm edilen işçi-emekçiler, halklar, dalga dalga isyan etmektedir.

Çöküş süreci, sistemin krizi, bizzat emperyalist merkezlerin, uluslararası tekellerin organize ettiği toplantıların gündemidir. Ne Sanayi 4.0, ne “iklim anlaşmaları”na göre ekonomik sistemin yeniden organize edilmesi, büyük bir dönüşümü, dünya çapında uygulanacak ekonomik-siyasi modeli tarif edememektedir. Kapitalist emperyalist sistemin işleyiş yasaları gereği dünya hızla paylaşım savaşının daha sıcaklaşacağı bir döneme girmektedir.

 Paylaşım savaşı

İkinci Dünya Savaşı’nda topraklarında savaş görmeyen ABD, Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’nı yenilgiye uğratması sonrası “sosyalizm tehdidi”ne karşı, kapitalist-emperyalist dünyanın hegemon gücü hâline gelmişti. Savaşın yaşandığı Sovyet ve Avrupa coğrafyası gibi yıkıma uğramamış, ekonomik ve askerî olarak güçlü olan ABD, hegemonyasını sosyalizm tehdidine karşı zorlanmadan kurabilmiş, DB, IMF ve NATO örgütlenmeleri ile kapitalist dünyanın merkezine oturmuştu.

90’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve sosyalizmin yenilgisi sonrası ABD’nin merkezinde durduğu emperyalist dünyayı bir arada tutan çimento dağılmış oldu. O günden bu yana, öncesini bir yana bırakarak diyebiliriz ki, ABD hegemonyası tartışılır durumdadır ve giderek çözülmektedir. Bu noktada, ABD savaşı dayatarak, askerî olarak güçlü durumda iken hegemonyasını korumaya, kabul ettirmeye çalışmaktadır. İslâm’ın düşman ilan edilmesi, “medeniyetler savaşı” ile Afganistan işgali, ardından, “demokrasi götürmek” üzere Irak işgali, dağılan koalisyonu toparlamak üzere Libya’nın Fransa ve İngiltere’ye altın tepside sunulması ve ardından Suriye savaşı çözülen hegemonyayı durdurmak bir yana çözülüşü hızlandırıcı etkide bulunmuştu.

NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğinin söylendiği, Avrupa Ordusu’nun tartışıldığı bir dönemde, ABD, Biden ile birlikte NATO’yu toparlamaya girişti. ABD, sosyalist geçmişlerinden kaynaklı bağımsız hareket edebilen ve ABD hegemonyasının emperyalist rakipleri tarafından sorgulanmasına yol açan Rusya ve Çin’i düşman ilan ederek rakiplerine paylaşılacak pastalar olarak sunmuştu. Arkasından İngiltere ile birlikte Ukrayna kışkırtması ile Ukrayna topraklarında NATO eli ile Rusya ile savaşa girmesi hegemonyasını devam ettirmenin bir yolu olarak planlarına devam ettiğini göstermektedir. Ukrayna’nın hemen ardından Tayvan üzerinden Çin ile askerî gerilimi tırmandırma girişimleri şimdilik sonuç vermiş gözükmektedir. Savaşın geldiği boyutta ilk darbe alan AB olmuş, beyin ölümü geçekleştiğine dair yapılan tespitler hızla rafa kalkarken ABD, NATO’yu tahkim etmeyi şimdilik başarmış görünmektedir.

Kapitalist-emperyalist sistemin krizden çıkış yolu olarak savaşı görüyor olması, sistemin doğası gereğidir. Dünya çapında savaş politikaları artarak devam edecektir.

B- Direnişin dünyası

Yukarıda sözünü ettiğimiz, ekonomik, siyasi ve ideolojik krize karşı dünya çapında işçi sınıfı tüm renkleri ile dalga dalga isyan hâlindedir. ABD’de George Floyd’un polis tarafından öldürülmesi sonrası öne çıkan “Siyah yaşamlar değerlidir” sloganının yanında, sömürgecilerin heykellerinin tüm dünyada yıkılması eylemleri ile birlikte, “bu bir sınıf savaşıdır” sloganı da öne çıkmaya başladı.

Evet yaşanan bir sınıf savaşıdır. Öncesini bir yana koyarak, 2008 krizinden bu yana üçüncü isyan dalgasının içinde olduğumuzu söyleyebiliriz. 2008 krizi sonrası Yunanistan ve İspanya’dan başlayan isyan dalgası, 2011’de Tunus ve Mısır’da ikinci dalga olarak devam etti. Pandeminin hemen öncesinde başlayan fakat pandemi nedeniyle bir süre yavaşlayan ancak pandeminin ortasında yeni bir dalga olarak çıkan isyanlar dünyanın her yanını gezer durumdadır.

İlk iki isyan dalgasının talepleri, kapitalizmi aşmayan, sosyal devlet ufku ile sınırlı kalmıştır. Son isyan dalgası ise ekonomik ve siyasi krizlerin gölgesinde yoksulluğa, yolsuzluğa, geleceksizliğe ve baskıya karşı “Hepiniz defolun” isyanlarıdır. Potansiyel olarak kapitalizmden umudunu kesmiş, farklı bir dünyanın arayışının net olarak görüldüğü ancak adının konmadığı isyanlardır. Sistemden kopuş çok güçlü ancak, “biz yöneteceğiz” düzeyine gelmiş değildir. Sonuç olarak kendiliğinden isyan dalgasının varacağı en ileri nokta dersek yanlış söylemiş olmayız. Daha ötesi, örgütlü mücadelenin başarabileceği bir durumdur.

Dünya nesnel olarak devrime çok yakınken öznel olarak da bir o kadar uzağındadır. Ancak toplumsal mücadelelerin sıçramalı geliştiği de akılda tutulmalıdır.

İşte tam bu noktada, biz diyoruz ki, tüm dikkatimizi dünya çapında gelişen isyanlara ve direnişlere vermeliyiz. İşçi sınıfının, tüm ezilenlerin tek kurtuluşu, tek çıkışının burada olduğunu görüyor, ısrarla ifade ediyoruz. Dünya çapında devrim mayalanmaktadır, gözümüzü buraya diktiğimizde, enerjimizi buraya harcadığımızda her türlü “çatlağı” değerlendirme olanağının olduğunu, dahası “çatlakları” değerlendirmenin tek yolunun da bu olduğunu söylüyoruz.

Bugün tablo budur ve bu tablo, dünyanın, içinde yaşamın süreceği bir gezegen olarak varlığını sürdürmesinden başlayarak, “başka bir dünya” isteyenlere önemli sorumluluklar yüklemektedir.

Bugün bırakalım bir geçiş toplumu olarak sosyalizmi, komünist bir toplumun önündeki tek ve yakıcı engel üretim araçları üzerindeki özel mülkiyettir. Bırakalım 6 saatlik işgününü çok daha az çalışarak, gezegenin kendini yenilemesine de fırsat vererek üretecek altyapıya sahibiz. Komünizmin şafağında adeta Orta Çağ karanlığında yaşamamızın tek nedeni verili üretim ilişkileridir. Bu gerçek, hiç bu kadar çıplak görünür olmamıştı.

 

C- Saray Rejimi ve direniş

Yukarıda ifade ettiğimiz, sistemin kriz içinde olması, hegemonya ve paylaşım savaşı, hem bölgemizde hem de bu topraklarda yakıcı olarak kendini göstermektedir.

Türkiye coğrafyasında da ekonomik ve siyasal kriz tüm derinliği ile yaşanmakta, krizin tüm yükü işçi-emekçilerin sırtına yıkılmaktadır. Kapitalist dünya ekonomisinin neoliberal düzeninde kendisine “ihracata dayalı ekonomi” modeli düşen Türkiye sermayesi ve devleti, ihracat yapmak için, ihracatından fazla ithalat yapan bir ekonomik model içinde kriz yaşamaktadır. Sıcak para bolluğunda yağma ve rant üzerinden organize edilen sistem, paranın darlaşması ile kriz yaşamaktadır. Özellikle Suriye savaşı ile birlikte büyüyen savaş ekonomisi, yağma ve rantın yanına eklenmiş ve Saray Rejimi ile birlikte, yağma, rant ve savaş ekonomisi ortaya çıkmıştır. Saray Rejimi, aynı zamanda ABD’nin bölgemizdeki savaş politikalarında bir tetikçi olarak organize edilmesinin adıdır.

TC Devleti, Sovyetler’in varlığında, ekonomik olarak AB’ye siyasi olarak ABD’ye bağlı bir NATO ülkesi olarak organize edilmişken, bugün paylaşım savaşına bağlı olarak kimin elinde kalacağı bir kavga konusudur.

TC Devleti çözülmektedir ve Saray Rejimi bu çözülüşe çare olarak organize edilmiş olağanüstü bir rejimdir. Ancak bu da çözülüşe bir çare olamamıştır. Saray Rejimi çözülmektedir.

Çözülüşün üç temel dinamiği vardır. Birincisi, yukarıda bahsedilen emperyalistler arası paylaşım savaşıdır. İkincisi, onlarca yıldır süren Kürt halkının direnişi ve mücadelesidir. Üçüncüsü, egemenlerde ciddi bir kırılmaya neden olan Gezi Direnişi ile birlikte yayılarak devam eden direniştir. Bu üç dinamik Saray Rejimi’ni çözmektedir.

Saray Rejimi, sadece AK Parti-MHP ittifakı değildir. Saray Rejimi’nin organize edilmesi aşamalarında, referandum ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhalefetin tutumları hatırlandığında bu rejimin elbirliği ile kurulduğunu rahatlıkla görebiliriz. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına, kayyumlara, tezkerelere girmiyoruz bile.

Saray Rejimi, yağma, rant ve savaş ekonomisine uygun olarak, içeride ve dışarıda savaş politikalarını hayata geçirirken, sömürü ve yağma düzeni ile sermayenin her kesimi muazzam kârlar elde etmektedir. Bankalarından büyük şirketlerine kârını ikiye üçe katlamayan sermaye kesimi yoktur. Buna karşı gelişen her itiraz ise karşısında çıplak devlet zorunu bulmaktadır. Tam bir iç savaş hukuku devrededir.

Buna rağmen direniş sürmekte, işçi-emekçilerde, tüm ezilen kesimlerde ciddi bir öfke birikmektedir. Gezi Direnişi yayılarak, inişli-çıkışlı toplumun neredeyse tüm kesimlerinde sürmektedir. Doktorlardan avukatlara, öğretmenlerden sanatçılara, kadınlardan öğrencilere, doğasını yaşamını savunanlara kadar süren bir direniş vardır. Direnişi kırmak için, başta ABD olmak üzere tüm emperyalist merkezlerin desteğinin alınmasına rağmen Kürt halkının direnişi kırılamamaktadır. Tüm bunlarla birlikte, özellikle son birkaç yıldır işçi direnişleri daha fazla öne çıkmaktadır. İşçi sınıfı giderek çekilmez hâl alan yaşam koşullarına ve geleceksizliğe karşı işyerlerinde direnişe geçmekte ve direnişlerdeki kararlılık giderek artmakta, direniş biçimleri fiilî grev, fabrika işgali gibi daha ileri boyutlara gelmektedir.

Önümüzdeki dönem, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de yaşam koşularının giderek ağırlaşmasına paralel olarak direnişler artacak, daha kararlı hâle gelecektir.

D- Seçimler ve Birleşik Emek Cephesi

Bugün, burjuvazinin içinde “kurtuluş” arayışları gelişmektedir. Bunlardan birisi, “iktidarı sürdürmek”, ne pahasına olursa olsun Saray Rejimi’ni devam ettirmektir. Bunu Bahçeli, biraz daha güçsüz bir şekilde Erdoğan dile getirmektedir. İkincisi “devletin yıprandığını” söyleyen, kişileri değil de devleti kurtarmayı öneren “burjuva muhalif” görüştür. Bunu Kılıçdaroğlu, Akşener dâhil, tüm burjuva partiler söylemektedir. Buna göre, “güçlendirilmiş parlamenter sistem”e dönmek üzere, devleti kurtarma projesi devreye sokulmalıdır. Üçüncüsü, burjuva demokratik muhalefet ve liberallerin savunduğu, “demokrasi”ye dönüş alternatifidir. Bu görüş, aslında ikincisi ile aynıdır, sadece yeni anayasanın demokratik olması için ilave öneriler içermektedir. İkinci görüşte “devleti kurtarmak” egemen iken, bu “demokrasi”ye dönüş projesinde bazı hakların üzerinde durulması daha öndedir.

Peki işçi sınıfının görüşü nedir?

Tam da işçi sınıfının çözümünün tartışılması gereken bir noktadayız.

Krizin faturasını işçilere yıkıyorlar. Peki “güçlendirilmiş parlamenter sistem” olsa, işçilere yıkmayacaklar mı? “Demokrasiye dönüş” olsa, yıkmayacaklar mı? Krizin faturasını kim ödeyecek, patronlar mı?

Krizin faturasını kapitalistlere, patronlara ödetecek tek şey, işçi sınıfının iktidarıdır. Öyle ise krizin faturasını samimi olarak reddetmek demek, devrimci mücadeleye katılmak, direnmek demektir.

İşçi sınıfına dönük baskıların artması, acaba, Erdoğan gidince, kendiliğinden bitecek mi? Erdoğan’ı biz işçiler indirirsek, evet, ama efendiler “senin süren doldu, şimdi de şu gelsin” dedikleri için inecekse, baskı ve zülüm bitmez.

Demek oluyor ki, işçi sınıfı, kendi eylem cephesini oluşturmak zorundadır.

Biz buna Birleşik Emek Cephesi diyoruz. Birleşik Emek Cephesi; (a) Birleşik mücadeleye çağrıdır. Yani, tüm sol örgütleri, tüm kitle örgütlerini, kadın hareketini, çevre hareketini vb. mücadele etmekten yana olan herkesi kapsar. (b) Emekten yana tutum almaya çağrıdır. Yani, burada ilke, “demokrasi” gibi her yere çekilen kavramlarla yürümek değil, işçi ve emekçiden yana, emekten yana tutum almaktır. (c) Buna bir cephe diyoruz, platform vb. değil, çünkü, bu sadece bugünlük mücadele için gerekli değildir, uzun bir mücadeledir bu ve işçi sınıfının cephesinin tüm farklılıklarına rağmen yerini belirtmek amacı güder.

Diyelim ki bir kişi “demokrasi” mücadelesini, burjuva anlamda değil de, işçi sınıfının ve emeğin dünyasından bakarak tarif ediyor ve buna “demokrasi mücadelesi” demeyi seçiyor, bizim açımızdan bir sakıncası yoktur. Ama liberallerin, burjuvaların, hatta faşistlerin “demokrasi” diyebildiği bir dünyada, demokrasi kavramına çok da yaslanmak bize doğru gelmiyor. ABD, Irak, Afganistan, Libya gibi ülkelere “demokrasi” götürüyordu. Bugün, ABD Kürtlere Barzani’nin terziliğini yaptığı bir “demokrasi” elbisesi giydirmek istiyor.

Diyelim ki, bir kişi, artan baskılara dikkat çekerek “anti-faşist” mücadele ile meseleye yaklaşıyor olsun. Eğer burada anti-faşist mücadele, burjuva demokrasisi için bir mücadele anlamına gelmiyorsa, bizim için emekten yanadır ve Birleşik Emek Cephesi’nin içindedir.

Diyelim ki, bir kişi, dinin rant ve yağma için kullanılmasına vb. karşıdır ve mücadele etmek istiyor. Eğer dine, burjuva sistemin bir yapıştırıcısı, sömürünün gizlenmesinin aracı olarak değil de, insan inancı olarak yaklaşıyorsa, eğer mücadelenin din üzerinden değil de, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, sermaye ve emek üzerinden yürüdüğünü anlıyorsa, bizim açımızdan yeri Birleşik Emek Cephesi’dir.

Barolara yönelik saldırılar, Tabipler Birliği’ne dönük saldırılar, Mimar ve Mühendis Odalarına dönük saldırılar, işçi sınıfının geniş bir tanımı olduğunu da göstermektedir. Hem avukatların hem doktorların hem mühendislerin çok büyük bir kesimi işçidir. Kendilerini işçi olarak görmeyenleri, aslında bu mücadeleden uzak olmaları nedeni ile, bazı ayrıcalıkları abartmalarından kaynaklı yanılgı içindedirler. Kısa sürede bu konular, sınıf savaşımına bağlı olarak netlik kazanacaktır. Elbette ki, avukatlar, hekimler, mühendisler, mimarlar vb. bu Birleşik Emek Cephesi’nin içindedir. Durakoğlu yönetiminde bir baronun Birleşik Emek Cephesi’ne gelmeyeceğini öngörebiliriz, ama baronun içindeki gruplar da, Birleşik Emek Cephesi’nin içinde yer bulacaktır.

Bunu uzatmak mümkündür.

Birleşik Emek Cephesi, işçi sınıfının kendi alternatifinin öne çıkartılması demektir. İşçi sınıfının, emekçilerin derdi, “devleti nasıl kurtarırız”, bu yasa tanımayan Saray Rejimi’nden nasıl bir “normal” burjuva düzene geçeriz değildir. İşçi sınıfının, emekçilerin derdi, sömürüsüz, savaşsız bir dünya kurmaktır.

“Demokrasi mücadelesi” için samimi olanlar, Birleşik Emek Cephesi’nden korkmaz. Çünkü işçiler ne kadar örgütlü, Birleşik Emek Cephesi ne kadar güçlü olursa, haklar o kadar genişlemiş olacaktır.

Birleşik Emek Cephesi, işçi sınıfının, emeğin alternatifidir. Bizim gibi devrim isteyenlerden değilseniz bile, başka bir mücadele yolu yoktur.

Birleşik Emek Cephesi, geçici, birkaç eylem yapmayı hedefleyen, ortak mücadeleyi bununla sınırlayan bir öneri değildir. Birleşik Emek Cephesi, uzun süreli bir mücadele arkadaşlığına davettir.

Birleşik Emek Cephesi, en başta, farklı siyasal ve toplumsal hareketlerin varlıklarını, farklılıklarını kabul eder. Ama, işçi sınıfı cephesinden, iktidarı alma sürecine bir müdahaleyi içerir. Bize lazım olan da budur; iktidar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz