“Dünyanın bütün işçileri, ezilen halklar ve mülteciler birleşin!”* | Ercüment Akdeniz

G20 zirvelerinde küresel iklim değişikliği ve göçler giderek daha fazla yer tutuyor. Dünya son 120 bin yılın en sıcak yılını yaşadı. Kuraklık, su kaynaklarının kuruması, bu nedenle tırmanan hastalık ve salgınlar kitlesel göçleri büyütmeye başladı. Ve bizler 2023 yılında henüz buz dağının görünen yüzüne bakarak endişe içindeyiz. Oysa dipte büyük, yerküreyi yiyip bitiren bir çölleşme görünüyor. Dipte yığınsal göçler mayalandı ve göç hareketleri tarihî rekorlar kırmaya aday.

Dünyanın, dolayısıyla insanlığın geleceği tehdit altında. Fakat bu kendiliğinden gelişen bir felaket değil. Emperyalistler eliyle büyütülen savaş ve işgaller, nükleer başlıklı silahlar modern barbarlık alametleri olarak karşımızda. Su kaynaklarına el koyan kapitalist şirketler, susuz ve bitap milyonlarca insanı umursamıyorlar. Pandemide aşıyı üreten Hindistan halkından aşılama esirgenebildi örneğin. Kapitalizm milyarlarca yoksul insanın felaketi olurken sömürü katmerlendi, dolar milyarderleri çoğaldı. Eşitlik ve özgürlükler dünyası bize ne kadar uzaksa ve kapitalizm ne kadar kendini “sürdürülebilir” kılarsa insanlar yerinden yurdundan olmaya devam edecek. Göçler durmayacak, daha da artacak.

Rusya ve Çin’i çevreleyen NATO, “2030 soğuk savaş” konseptini açıkladı. Son Ukrayna ve Suriye savaşıyla birlikte düşünüldüğünde 2030 tarihi, büyük savaş ve göçlerin de habercisi.

Suriye savaşı emperyalistlerin fiilen işgali ve vekâlet savaşlarıyla bugüne geldi. Savaş yangınına odun atanlar kitlesel göçlerin sorumlusu. Türkiye hükümeti de bu savaşa dâhil oldu ve göçü demografik siyasi bir enstrüman olarak kullanmaktan çekinmedi. Akabinde Türkiye’deki mülteci nüfus AB emperyalizmi ile pazarlık konusu yapıldı. Türkiye AB ile imzalanan Geri Kabul Anlaşması’ndan sonra adım adım “göçmen deposu”, “mülteci bekçisi” ülke hâline getirilecekti. Elbette burada canı en çok yananlar yine Suriyeli mülteciler oldu. Türkiye’nin dış politikası değişmediği sürece göç sorunu bütün ağırlığıyla sürmeye devam edecek. Öncelik tüm tarafların Suriye’den çekilmesi, barış ve demokrasi ortamının sağlanması olmalı. Aksi hâlde mültecileri geri göndermeye zorlamak insanlık suçlarına ortak olmak demek. Göç sorunu politik bir sorun, çözümü de politik olmak durumunda.

Bu süreçte Kale Avrupası’nı “göç akınlarına” karşı korumak adına AB Yeni Göç ve İltica Paktı imzalandı. Sınır güvenliğine para akarken göç ve iltica hakları ayaklar altına alındı. Geri gönderme mekanizması AB’den daha az gelişmiş ülkelere doğru yayıldı. Balkan ülkeleri AB’nin iç göçmen depoları olarak kurgulandı. AB mültecilere karşı adı konmamış bir muharebe başlattı. Mülteciler deport edilirken sözleşmeli göçmen işçiler ikâme edilmeye başlandı. Türkiye Libya gibi ülkelere nitelikli göçmen işçi yetiştirme görevi verildi.

Böylece 1951 Cenevre Mülteciler Sözleşmesi delik deşik edildi. Ki o sözleşmenin kazanımları önemliydi ve taraf devletlerden biri SSCB idi. Bu stratejilerin önünü açmak için kapitalist merkezler neofaşist parti ve akımların önünü açtı. Bu nedenle sosyalist demokratik ilerici güçler emperyalizmin inceltilmiş göç stratejilerine de ırkçı faşist propagandaya da cüretle ve karşı stratejiyle yanıt vermeli, kitleleri boş bırakmamalı.

Kapitalistler talep etmeden göçmen emeği transferi kendiliğinden gerçekleşmez. Düzensiz göçle mücadele adına göçmen kaçakçılarına merceği tutmak aslında biraz da aldatıcı. Çünkü göçmen emeği transferinde patronlarla kaçakçı ağının güçlü bağlantıları var. Van’da batan göçmen teknesi bu tespitimizi doğruladı. O teknede kaybolan Afganistanlı genç hâlâ bulunmadı. Hedefinde İstanbul’da bir ceket dikim atölyesinde çalışmak vardı. Yani Afganistan’dan çalışmak için yola çıkan genç işçilerin İstanbul’da nerede yatıp nerede çalışacakları bile önceden ayarlı. Dünyada 300 milyon göçmenin 170 milyon kadarı işçi. Dolayısıyla göçmenler meselesi büyük oranda uluslararası işçi sınıfı meselesi. Bu konu sınıf mücadelesinin konusu. Göçmen işçiler Türkiye işçi sınıfının parçası.

Türkiye’deki göçmen profiline bakıldığında tekstil, tarım ve ayakkabıcılıkta daha çok Suriyelilerin, taşıma işkolunda Afrikalıların, fındık işinde Gürcistanlıların, çanta saraciye işinde Ermenistanlıların, çocuk yaşlı hasta bakımında Türkmenistanlı kadınların, geri dönüşümde Afganistan ve Pakistanlıların çalıştıkları görülür. Bu da bize göçmen emeğinin sektörel bazda adeta endüstrileştiğini söyler. Sosyalistler din, dil, ırk ayrımı yapmadan, yerli göçmen ayrımına düşmeden, tüm işçileri ortak talepler etrafında ve ortak hak mücadelesinde örgütlemeli. Bu devrimcilerin enternasyonal görevidir.

Ülkemizde yabancı işçiler için düzenlenen kanun son derece yanlıdır. Çünkü göçmen işçinin çalışma izni işveren rızasına bağlı. Göçmen ancak 8 yıl çalıştıktan sonra emeğini satma özgürlüğüne kavuşuyor! Tarım iş kolunda patrona, kanunla istediği sayıda işçiyi muafiyet belgesiyle sigortasız çalıştırma yetkisi verilmiş. Valilikten onay belgesi almak bunun için yeterli!

İşçi cinayetlerinde göçmen işçiler her yıl daha fazla ölüyor. Örneğin fabrikada hayatını kaybeden Mustafa el Recep isimli Suriyeli işçi battaniyeye sarılı hâlde Tarsus’ta bir portakal bahçesine atılı bulundu. Bu tıpkı Magdoff’un dile getirdiği “kullan at işçileri”ni hatırlatıyor. Mülteci işçilerin ölüsü, dirisi kadar değerli hâle gelmiş. Böylece patronlar tazminat ve ceza yükünden sıyırıyor. Kapitalist çürüme işte bu seviyeye kadar inmiş durumda. Göçmen ve yerli işçiler aynı iş cinayetlerinde can veren, kanları birbirine karışan sınıf kardeşleridir.

Geçtiğimiz günlerde İzmir Işıkkent Sanayi Sitesi’nde çekimler yaptım. Sizlere göstereceğim fotoğraflar mülteci çocuk işçilerin nasıl meslek hastalıklarına, yıllar içinde nasıl ölüme sürüklendiğini gösteriyor. İşin daha vahimi, bakanlık ve iş müfettişlerinin denetim raporu en son 2006’da yapılmış! Oysa saya, saraciye iş kolunda çocuklar zehir soluyor, derilerinden organlarına zehir akıyor.

Fakat elbette her şey umutsuz değil. Saya işçileri 2017 ve 2019’da Suriyeli Türkiyelisiyle birleştiler ve grev yaptılar. Haklarını kazandılar. 16 büyük kentte 50 bin sayacının greviydi bu. Tarım işçileri içinde de bir günlük benzer grev yaşandı. İşte bu tutum ve eylem birlikleri ne kadar güçlenirse Türkiye’nin ve Ortadoğu haklarının geleceği o kadar ışır. İşçi sınıfının enternasyonal mücadele geleneği yakın coğrafyalara yayılır.

Öyleyse bu sunumu “Dünyanın bütün işçileri, ezilen halklar ve mülteciler birleşin!” çağrısıyla bitirebiliriz.

* 18. Kaldıraç Öğrenci Kampı’nda “Savaş politikaları ve halkların ortak mücadelesi” oturumunda yapılan sunumdur.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz