Devrimci Yaşam – İşçi Sınıfı Partisi Üzerine

Önceki Bölüm: İçindekiler

Marksizm, toplumsal hareketi, toplumsal gelişmeyi “evrimci” tarzda ele alanlardan ayrılır. O, bir yandan toplumsal hareketin yasalarını inceler, tarihin akışını ele alır; ama bunları, değiştirmek hedefi ile yapar. “Filozoflar, dünyayı tanımlamakla yetindiler, oysa asıl olan onu değiştirmektir.” sözü tam da bu gerçeği ifade eder.
Değiştirmek isteği, insanoğlunun yaşamsal faaliyetidir. Doğa ile mücadelenin gereğidir bu. Doğayı değiştirmek, ayakta kalmak için gereken ihtiyaçları gidermek faaliyetinin zorunlu sonucudur. Eylem, üretim aletleri yapmaya, yani insanın daha önceden harcamış olduğu emeğin ürünlerini yeni üretimde kullanmaya başlaması ile dönüştürücü-değiştirici yönü de çoğaltır. Yani insan daha planlı ve daha örgütlü bir eylemlilik sürecine girer. Giderek eylem, salt üretim faaliyeti olmaktan da çıkacaktır elbette.
Demek oluyor ki, değiştirmenin esas olması, bir tercih meselesi olmanın ötesinde pratik bir zorunluluktur. Bugün eserlerini saygıyla okuduğumuz filozoflar, mesela Aristo, eserlerini yazarken köleler onun açlık sorununu, hiç de gönüllüce olmayan bir çark içinde, karşılayan eylemin içindedirler. Filozoflar, Marx ve Engels’e kadar, yorumlamakla yetinirken, aslında insan yine eylemiyle değiştirmekteydi.
Fakat bu pratik, ne zaman ki, teorik bir ifade bulur, teori ışık haline gelir, işte o zaman insanın eyleminin daha da örgütlü olma yönü öne çıkar. Ve bu kez insan, “değiştirmek için” dünyayı (yani, doğayı, toplumu ve düşünceyi) ele almaya başlar. Bir çalışma, tanımak için yapılıyorsa ufku dardır ve baştan sınırlıdır. Oysa başından değiştirmek hedefi varsa, bakış daha da berraklaşacak, metot daha da geliştirilecektir. Marksizm’in farkı da buradadır.
Burada değiştirmek için yola çıkanın da değişeceği açıktır. Bu olgu Marx’ta, Engels’te ve Lenin’de çok açıktır. Kaldıraç’ın logosuna giren söz, bu gerçeği anlatır: “İnsan tarihin öznesidir, değişir, değiştirir.” Üstelik değiştirmek için yola çıkan, değişme sürecine de giriyor demektir. Burası kritiktir; değişme sürecine girmek; değiştirmek için yola çıkmakla başlar. Fakat değişme sürecine giren herkesin değişime o kadar açık olduğu tartışılır. Daha açıkçası, her “öğretmen” öğrenmeye de açık olur düşüncesi otomatik olarak hayat bulmuyor. Tersine, değiştirmenin gerektirdiği ufuk, inanç, eylem “dar” mantıkla ele alındıkça, öğretmen, öğrenmekten korkar haline gelebiliyor. Bunun hem örgütler bazında, hem de insan bazında örneklerinin çok olduğu toplumda yaşıyoruz. Onun için, belki daha ileride tekrarlayacağımız bir şeyi şimdiden söylemeliyiz: Öğrenmekten korkan devrimci değildir. Bunun örgüt içinde uygulanışı şöyledir: İyi bir örgütçü, iyi bir ajitatör, iyi bir propagandacı; eylemden, halktan, sınıftan öğrenmesini bilendir. Öğrenmeyen, öğretemez de.
Tarihin öznesi olarak insan, tarih boyunca, giderek daha etkin bir rol oynamakta, kendi gerçeğini ve yaşam koşullarını eline almaya yönelmektedir. Doğrusu, bu karanlık dönemde bu iddiamı aşırı bulanlar olacaktır. Şimdilik, yazının bu aşamasında onlara, içinden geçilen bu dönemin etkilerini azaltmaları için, tarihe daha uzun bir süreci ele alarak bakmalarını öneririm. İlkel-komünal toplumdan sınıflı topluma geçiş, insanın doğanın kör yasalarını, kendisini kendisi yapan toplum içinde daha da körleştirerek uygulamaya başlaması demektir. Doğadan kopuşun gelişmesi demektir. Biliniyor ki Marksizm, insana toplumsal varlık olarak bakar. Toplumsal bir varlık olarak insan, kendi toplumu üzerinde bilinçli değiştirme faaliyetini daha sonraları öğrenecektir. Ve köleci, feodal ve kapitalist toplumlara geçişte, giderek insanın bilinçli ve örgütlü faaliyeti artar, gelişir. Üstelik bu üç toplum, aslında birbiri içinde bir sonrasını sadece maddi temel olarak, fiili olarak taşıyan toplumlardır. Köleci toplum, feodal toplumun sadece nesnel temelini değil, belli ölçüde varlığını da kendi içinde taşır. Feodal toplum içinde burjuvazi geleceğin egemen sınıfı olarak doğar ve belli düzeyde de gelişir. Bu elbette, bu üç toplumun da sınıflı toplum, yani bir bütünün aşamaları olması ile bağlantılıdır. Sosyalizm, maddi temelleriyle kapitalizmin içinde var olur (büyük çaplı üretim vb.) ama yukarıdaki gibi değil. Sosyalist devrim bugüne kadar görülenin ilerisinde bir bilinç ve örgütlülük istemektedir.
Demek ki, tarih boyunca insanın örgütlü ve bilinçli eyleminin daha da geliştiği ve her yeni evrede daha ileri bir örgütlülük ve onun gerektirdiği bilince ihtiyaç duyulduğu kabul edilebilir durumdadır.
Konumuz toplum olduğuna göre, toplumsal alanda değişimin üzerinde de kısaca durmamız gerekecek. Marksizmi “evrimci” görüş ve teorilerden ayıran ana nokta; onun, devrimlere yer vermesidir. Bu temelde toplumsal tarih, evrim içinde devrimci sıçramalarla akmaktadır. Devrimci sırçamalar onlarca yıla sığan değişmeleri bir anda yaratmaktadır. “Olağan” akışı, sıçramalarla keserek değiştirmekte, tarih akışını “hızlandırmaktır”.
Devrim, toplumsal mücadele ve toplumsal değişimin en önemli sürecidir. Yani, devrimsiz bir toplumsal süreç analizi doğru değildir. Örneğin; Fransız Devrimi’ni yok sayarak, bugünün Fransız toplumunu ve dahası geleceğin Fransız toplumunu anlamak olanaklı olmaz. Devrim, yani kesiklik ve sıçrama, evrimle birlikte ele alınır. Marksizmi, bir evrimci teori haline sokmak isteyenler, devrime yaklaşımını yok sayar ya da unuturlar. Marksizme “akıllıca” saldırılar, (akıllıca derken, doğrudan düşman cephesinden gelen açık saldırılar yerine, “dost” cepheden gelen saldırıları anlatmak istiyoruz) her zaman, Bernstein ve Kautsky’den beri, Marksizmin devrimci yönüne saldırmışlardır.
Toplum, sınıflara, çıkarları uzlaşmaz sınıflara bölündüğünden beri, iki sınıf arasındaki savaş, toplumsal yaşamın her alanında sürmektedir. İki sınıf arasındaki savaş, en gelişmiş biçimlerini, kapitalist toplumda bulmuştur. Birbirine sıkıca bağlı üç sınıflı toplumun başında başlayan bu sınıflar arası savaşımın gelişimi, dolaysız biçimde devletin evriminde izlenebilir. Devlet; egemen sınıfın diğer sınıf ve katmanları baskı altında tutuğu zor aygıtıdır, egemenlik aracıdır. Sınıfların itirafıdır devlet ve onun gelişiminde sınıflı toplumların tarihini bir ölçüde görmek olanaklıdır. Sınıflar arası savaşımın bir cephesinin örgütüdür devlet. Elbette bu tanım eksik olur; çünkü devlet egemen sınıfın sadece bir örgütü değil, en gelişmiş örgütüdür. Egemen sınıfın birden fazla örgütü vardır ve devlet, bunların en gelişmiş olanıdır.
Sınıf savaşları deneyleri, egemen sınıf adına, devlet örgütlenmesinde içerilir, maddeleşir. Örneğin; burjuvazi, sınıf savaşımlarından elde ettiği deneyleri, hangi ülkede olursa olsun, devlet örgütlenmesine yansıtır. Mesela Alman devleti, Hitler döneminin deneylerine göre daha ileri deneylerle donanmıştır. ABD’de devlet, Hitler döneminin mirasına doğrudan konarak örgütlenmiştir. Demek ki, sınıflı toplum boyunca egemen sınıf devleti geliştiriyor.
Devlet o ölçüde gelişmiştir ki, toplumsal yaşamın her alanına doğrudan müdahale etmektedir. Mesela yatak odaları, bugün, doğrudan devletin denetimi altındadır. Mesela aileye etkisi daha da gelişmiştir. Mesela ideolojik etkisi gelişmiş bir denetimi hayatın her alanında kurumlaştırmaya dönük, insanı sürüleştiren niteliktedir ve günümüz Tekelci Polis Devleti, önündeki sınıf savaşlarına göre hazırlanmaktadır. Geleceği yok etmek bunun için tek yol haline gelmiştir ve bunu sağlamak için, insanı insan olmaktan çıkartmaktadır.
Tüm bunlar egemen sınıf cephesindeki gelişmelerdir. Kuşkusuz, aynı sürecin, mevcut toplumu değiştirmekten çıkarı olan sınıflar açısından da ele alınması gerekir. Ve tabii ki, buraya kadar anlatılan egemen sınıfın, sınıf savaşından öğrenmesi, egemen sınıfın egemenlik aygıtı olarak devletin, sınıf savaşımı içinde şekillenmesi gerçeği, yeni toplumu kurmak için harekete geçen sınıf ve güçlerin asgarî örgütlülük düzeylerini belirleyecektir. Günümüz burjuva devleti, yatak odalarına kadar giren, insanı tüketim nesnesi haline getiren, korkaklaştırıp sürüleştiren bir iç savaş aygıtı olarak örgütlenmiştir. Buna bağlı olarak, devrimci güçlerin, düzeni değiştirmek isteyen, burjuva egemenliği yok etmek isteyen güçlerin asgarî örgütlülük düzeyini de oluşturur.
Örneğin; burjuva devletin kullandığı zor ve şiddet, ister istemez devrimci şiddetin başlangıç düzeyini belirleyecektir.
Kapitalizm üzerine konuşalım. Sınıf savaşımının en gelişkin ve en yaygın halini bulduğu toplum, kapitalizmdir. Hem en gelişmiş biçimleri günümüzde ortaya çıkmaktadır -bu anlamda ideolojik, politik, ekonomik düzeyler birbiri içine girmiştir- hem de toplumsal yaşamın her alanına yayılmaktadır. Ve aynı zamanda iktidar için savaş çıplak bir gerçek olarak kendini dayatmaktadır. Bunun dışındaki mücadele, yürütücülerini tam bir komik-adem haline getirirken, mücadelenin kendisi de canavarın midesine öğütülüp hazmedilir hale getirilmektedir. Yeşil hareket (ki başlangıcı şüphelidir) bazı birimleri ile barış hareketi vb. bunun en somut kanıtlarıdır. SSCB döneminde bir savaş ihtimali çok uzaktı. Bugün ise bin kat daha yakın. Dünyada tek nükleer silah kullanmış ülke ABD’dir ve bugün de her yeri bombalamaktadır. Almanya, 2. Dünya Savaşı’ndan beri, ilk kez Avrupa’nın ortasında bir savaşa girmiştir; ama tüm bunlara rağmen “barış hareketi” en geri dönemini yaşamaktadır.
Bu noktalar çok önemli olduğundan bir kere daha tekrarlamak sakıncalı değildir.
1. Kapitalizmde iki sınıf arasındaki savaş toplumsal yaşamın her anını kapsar. Bu anlamıyla, bazı Marksistlerin ağızlarından düşürmedikleri “sivil toplum” günümüz burjuva toplumunda yoktur, olamaz.
2. Sınıf savaşımının biçimlerini iç içe geçmiştir. Bu durum politik savaşımı öne çıkartır. Buna bağlı olarak iktidar savaşımı, ilk ağızdaki istem olarak öndedir.
3. Her devrim, dünya çapında gelişme olanaklarını da içinde barındıracaktır. Küçülen dünya içinde sınıf savaşımının uluslararası karakteri daha da sivrilecektir. Burjuva düzenin geldiği bugünkü aşamada, o burjuva egemenliği dünya kapitalist sistemi içinde ele almamak, başından rotayı şaşırmak, ufku sınırlandırmaktadır.
4. Ufkun artan genişlemesi ihtiyacı, ideolojinin de önemini arttırmaktadır. Dünya çapında her devrim, güçlü bir ideolojik kalkışı, burjuva egemen ideolojinin parçalanmasını gerektirir.
İşte devrim için yola çıkan bir partinin şekillenişi de bu koşullarda gerçekleşecektir. Devrim, bugün, işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi, burjuva devleti parçalaması ve komünizme gidişi hazırlaması demektir. Bunun yerine getirilmesi için, işçi sınıfının bu amacı gerçekleştireceği örgütlülüğe ihtiyacı vardır. Lenin, “işçi sınıfının burjuvaziye karşı savaşımında tek gerçek silahı partisidir” derken tam da bu durumu ifade etmektedir. İşçi sınıfı, uzun yıllar yönetilen, ezilen ve sömürülendir. O ve onun kurtuluşunda çıkarı olan diğer toplumsal kesimler, iktidarı, burjuva sistemin işleyen kuralları içinde alamazlar.
Hatta yürüttükleri sınıf savaşımının yönetilmesi, strateji ve taktiklerin saptanması için bir siyasal örgüte, yani iktidarı almak için organize edilmiş bir örgüte ihtiyacı vardır.
Yukarıda saydığımız dört madde, gerçekte işçi sınıfının devrimci partisinin (işçi sınıfının nihaî çıkarlarını her koşulda önde tutan bir partinin) asgarî koşullarıdır.
Kuşku yok ki, kapitalist sistem içinde işçi sınıfı, düzenin yıkılması için gerekli araçları otomatik olarak bulmaz. Hatta kendi yaşadığı koşulların olmasa bile, kurtuluş koşullarının gerektirdiği bilinç, ona ancak “dışarıdan” ulaştırılabilir. İşçi sınıfı ile bütünleşen aydınların görevi de budur. Burjuva sistem, öylesine ağır yaşam koşulları ile işçileri tüketmekte, sarmaktadır ki, işçiler ancak bilinçle bu koşulları aşan eylemlere yönelebilir ve kendi çıkarlarının gereklerini yapmaya koyulurlar.
Görülüyor ki, sınıf savaşımı, burjuvazinin, işçi sınıfını bir örgüte sahip olana kadar beklediği koşullarda başlamaz. Tersine, burjuvazi, işçi sınıfını örgütsüz kılmak için uğraşır, böylece onu silahsızlandırmış olur. Bu burjuva egemenliğin garantisidir. Örgütsüz işçi sınıfı iktidarı alamaz, tehdit oluşturamaz, hatta ve hatta “ekonomik bir sınıf” olmanın da ötesine geçemez.
Demek ki, işçi sınıfın devrimci partisi, onun burjuvaziye karşı savaşta tek gerçek silahıdır. Parti, işçi sınıfını iktidara taşıyacak bir araçtır. Bu aracın asgarî koşullarının sınıf savaşımı içinden çıktığını belirttik. Şimdi, devrimci partinin araç olmasının anlamı üzerine tartışalım.
“Kaynaşmış bir grup halinde, sarp ve zorlu bir yolda, birbirimizin ellerine sıkı sıkıya sarılmış olarak ilerliyoruz. Düşman tarafından her yandan sarılmış durumdayız ve bunların ateşi altında hemen hemen hiç durmadan ilerlemek zorundayız. Özgürce benimsediğimiz bir kararla, düşmanla savaşmak amacıyla daha başında kendimizi tek başına bir grup olarak ayırdığımız için ve uzlaşma yolu yerine mücadele yolunu seçmiş olduğumuz için, bizi suçlayan kimselerin bulunduğu yakınımızdaki bataklığa çekilmemek amacıyla birleşmiş bulunuyoruz. Ve şimdi aramızdan bazıları şöyle bağırmaya başlıyorlar: “Gelin bataklığa gidelim!” Ve onları ayıplamaya başladığımız zaman da, karşılıkları şu oluyor: “Ne geri insanlarsınız! Sizi daha iyi bir yola çağırma özgürlüğünü bize tanımamaktan utanmıyor musunuz?” Evet beyler! Yalnızca bizi çağırmakta değil, istediğiniz yere, hatta bataklığa bile gitmekte özgürsünüz. Aslında bize göre sizin gerçek yeriniz bataklıktır, oraya ulaşmanız için size her türlü yardımı yapmaya da hazırız. Yeter ki ellerimizi bırakın, yakamıza yapışmayın ve o büyük özgürlük sözcüğünü kirletmeyin, çünkü biz de dilediğimiz yere gitmekte “özgürüz”, yalnızca bataklığa karşı değil, yüzlerini bataklığa doğru çevirenlere karşı da savaşmakta özgürüz!
(LENIN / NE YAPMALI)
“… Parti mücadeleleri, bir partiye güç ve canlılık
kazandırır; bir partinin zayıflığının en iyi kanıtı,
dağınıklık ve açık-seçik sınırların bulanıklaşmasıdır;
bir parti kendisini arındırarak güçlenir…”
(Lassalie’in Markxs’a 24 Haziran 1852
tarihli mektubundan)

Sonraki Bölüm: Araç Olarak Parti