İsyandır, başkaldıran sanat!

“Gerçek sanat ve bilim boyunduruk kaldırmaz.[1]

John Berger’in, “Dünya bugün öyle bir durumdadır ki, eğer bu durumu olduğu gibi kabul eder ve kökünden değiştirme yolunda kesin ve kararlı bir sabırsızlık gösterecek olmazsak, bütün değerlerimizin anlamdan yoksun hâle geldiğini göreceğiz,”[2] uyarısını dillendirdiği kaotik güzergâhta “Sanatın ne olup, olmadığının sorgulandığı” bir kesitten geçiyoruz.

Kimileri gayet kötümser! Hatta şunları diyebilecek kadar:

“Çağdaş Marksizm sanatın hâlâ toplumsal hareketlerde direngen olabileceği başkaldırının bir kullanım nesnesi olabileceğine inancını yitirmiş değil. Şeytanın avukatı olmakta hiçbir beis yoktur gerçek apaçık karşımızda durmaktadır… XXI. yüzyılda Marksizmin tek övünç kaynağı olan sanatın bir nekrofili nesnesi hâline geldiğini söylememiz işten bile değildir… Sanatın bugün bir ölü olduğunu söylemeliyiz. Çünkü sanatın artık insanlığa verebileceği hiçbir şey kalmamıştır.”[3]

Ne çağın getirdiği karamsarlıktan kaçınamamak, ne de “Sanat doğaya eklenmiş insan,”[4] gerçeğini kavramaktan uzaktaki diğer “iddia”lar onun, insanı, yaşamı, toplumu, doğayı yansıtıp; tümüne bir ayna tutan bir “olmazsa olmaz”lık olduğunu kavrayamıyor.

Kaldı ki “Estetik haz mı yoksa toplumsal fayda mı sağladığı” sorusu Platon’dan beri tartışılagelen bir gündem olarak, “Sanat insanın dünyayı tanıyıp değiştirebilmesi için gereklidir. Ama salt özünde taşıdığı büyü yüzünden de gereklidir.”[5] Ursula le Guin’in, “Direniş ve değişim sanatla başlar,” notu ve Terry Eagleton’ın, “Sanat bir toplumun ideolojisinin parçasıdır,”[6] vurgusundaki üzere…

* * * * *

Georg Lukacs’ın, “Sanat, sosyal gerçekliğin yansıtılmasıdır”;[7] Friedrich Nietzsche’nin, “Dinler pençelerini gevşettiğinde sanat başını kaldırır.” “Dinin azaldığı yerde sanat yükselir”;[8] Lev Nikolayeviç Tolstoy’un, “En yüce sanat, hayatın sanatıdır”;[9] Theodor Adorno’nun, “Sanatın bilgi olabilmesi, sınırlar koymadan kendi malzemesi üzerinde çalışmaya yönelmesiyle mümkündür,”[10] notunu düştükleri sanat yalnızca bir hikâye anlatma yöntemi değil, özellikle dilin aktarma yeteneğinden kaçan duygusal ve ruhsal durumların ifade edilmesi için bir yoldur.

“Sanat, olanı ele alır ve ondan, olacak olana biçim vermek için, yoğun bir şekilde özünü çıkarır; bu öz, tam çıkarıldığında, olması gerekenin özüdür.”[11]

Biçimleri, araçları ve tanımları tarih boyunca çok çarpıcı biçimde değişen ve çok çeşitli türleri kapsayarak her şeyi kaydeden sanat, Bulgaristan’daki Magura Mağarası’ndakiler gibi mağara resimleri, bizi avcı-toplayıcılar arasında hissedebilmemiz için binlerce yıl öncesine götürür.

Hem iç hem de dış dünyamızı görünür, duyulabilir, okunabilir ve algılanabilir hâle getirmemizi sağlayan sanat bir meydan okumadır aynı zamanda: Bir şeyleri anlamamızı karmaşıklaştırma, sorunsallaştırma ve statükoyu bozma, yüzleşme, politik eylemde bulunup dünyayı değiştirme eylemine hizmet gücüne sahiptir; gerçeğin tercümesidir.

İnsanın insanlaşma mücadelesinden çıkıp gelişmiş ve biçimlenmiştir; çalışmanın ürünü sanat, bir toplumsal bilinç biçimidir ve o biçimi belirleyen insanın toplumsal varlık koşullarıdır.

Nesnel dünyayı yansıtan sanat, sadece onu yansıtmakla kalmaz, değişimine katkıda da bulunur.

Sanat, gerçekliğin bilinmesine, değerlendirilmesine ve insanın yeni bir zeminde hareket etmesine olanak sunar, hizmet eder. Malûm, V. İ. Lenin’in ifadesiyle, “İnsan bilinci nesnel dünyayı yalnızca yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda onu yaratır da.”

Sanat insanın kendi deneyimlerinin sınırlılığını aşmasını sağlar, yaşamamış olduğumuz şeyleri, bizim kadar bütün çağdaşlarımız ile bizden sonrakilerin de yaşamasına olanak verir.

Sanat taraflıyken; sanatçı da yaşadığı nesnel dünyadan kaçıp kurtulamaz, bu nesnellik üzerinde hareket ederek eserini ortaya çıkartır. Sanat eserinin içeriğinden, maddi-tarihsel şartlara uyup uymadığından bağımsız olarak sanatçı, yarattığı sanat eseri üzerinden hangi tarafta olduğunu ortaya koymuş olur. Her ne şekilde üretilirse üretilsin, içinden çıktığı toplumun lekelerinin, sosyal ilişkilerinin ve sosyal psikolojisinin damgasını taşımayan bir sanat eseri olanaklı değildir. Çok açık ki, sınıflı bir toplumda, politika için olduğu gibi sanat için de tarafsızlık, yalnızca egemen sınıfın tarafında olmak anlamına gelir.

* * * * *

“Sanat acıyı yok saymaz, sayamaz, başkalarının acısına kayıtsız kalamaz”ken;[12] “Sanatının pusulası insan”(lık)dır[13] ve de “Hiçbir sanat, gerçeğin kendisiyle yarışmaz”![14]

Sanat yapıtı sadece hakikâti yansıtmakla sınırlı kal(a)maz; dünyayı ve insan(lık)ı değiştirmeye çağrıdır o; bunun için de, gerçekliği yansıtırken yaşamla sarmaş dolaştır.

Ezilenlerin, sokağın sesine ses katan sanat, onlara aittir; hiçbir şekilde başkalarına devredilemez.

“Nasıl” mı?

Örneğin “Akademizm, sanatın, toplumsal ve sanatsal nedenlerden ötürü, doğal olarak bir merkezden uzaklaşma ve çeşitlenme eğilimini sergilediği bir zamanda, sanatı konformist ve birörnek yapmak isteyen bir çabadır. Akademizm, bazı durumlarda ilerici görünebilir, ama sanat adına her zaman öldürücüdür.”

“Akademiler, geçmişte olduğu gibi günümüzde de devletin araçları olarak kurulur. Görevleri de sanata, devlet siyasetine uygun biçimde yön vermektir; bu yön verme, keyfi bir diktayla değil, devlet görüşlerini yansıtan geleneksel sanatı devam ettirecek sanat kurallarını bir sistem olarak tespit etmekle yapılır. Bu ideoloji tutucu da olabilir, ilerici de. Fakat, bütün akademik düzenlerin değişmez özelliği, teoriyi yapılandan ayrı tutmasıdır. Her şey kuralla başlayıp kuralla biter.”[15]

Ancak “Hakiki sanat, onunla karşı karşıya kaldığımızda, olduğumuz ‘Ben’e meydan okur”ken; “Sanatın hafifletemeyeceği acı yoktur. Bazıları için müzik, bazıları için resim, benim içinse en başta şiir, ister mısralarda İster düz yazılarla olsun, gürültüyü ve acıyı delip geçer, yarayı açıp içini temizler ona yavaş yavaş kendini iyileştirmeyi öğretir. Yaralara kendi kendilerine iyileştirmelerini öğretmek gerekir.”[16]

* * * * *

Oscar Wilde’ın, “Duygu ile boyanmış her portre bakıcının değil, sanatçının portresidir”; Umberto Eco’nun, “Sanat alaya alır bizi, içimizi rahatlatır, dünyayı, sanatçıların olmasını istedikleri gibi gösterir,”[17] notunu düştüğü -ezilenlerin, sokağın sesine ses katan- sanatçıya gelince, o bir “zanaatçı” değildir; John Berger’in tarifindeki üzere:

“İki heykelci taşı yontarak küre biçimine sokmaktadırlar. Aralarından biri kusursuz bir küre biçimi elde etmek istemektedir; çalışmasının anlamını büyük bir taş parçasını kusursuz bir küreye dönüştürmekte bulmaktadır. Öbürü de bir küre yontmaktadır, fakat bu işi yaparken güttüğü amaç, patlama noktasına varmış doluluktaki bir kürenin biçimde dile gelen iç gerilimini aktarabilmektir. Birinci küre bir zanaatçı, ikinci ise bir sanatçı eseri olacaktır.”[18]

Sınıflar mücadelesi tarihi, düşünen ve düşündükleri doğrultusunda yaratırken; hayata dokunup, toplumun/yerkürenin dertlerinde ezilenlerden yana saf bağlayanların öyküsüdür.

Bu bağlamda sanatı, sanatçıyı yaratan koşullar yaşadığı toplumun ürünüdür.

Toplumsal değişimler, sanatçıyı da değiştirir; ama sanatçıların da toplumları değişiminde önemli rolleri vardır, olmuştur.

Haksızlıklara, adaletsizliklere, yoksunluklara, eşitsizliklere karşı olmak sanatın, sanatçıların göreviyken; sanatın onurunu koruma, toplumun öfkesi, vicdanının çığlığı olma sorumluluğunu yükler onlara.

Sürdürülemez kapitalist yıkım ve yalanın, korkunun, metalaşmanın, yabancılaşmanın, bellek yitiminin, postmodern saldırısıyla karşı karşıya kalan sanatın, sanatçının sorumluluğu yaşamı savunurken; devrimci politikayla iç içe olmaktır.

* * * * *

Bu “olmazsa olmaz”dır. Çünkü “Modern dünya, Zaman’ın soytarısıdır,” vurgusuyla Jeanette Winterson’un belirttiği gibi, “Müzeler gün geçtikçe resimleri ne zaman ve ne kadara satın aldıklarını vurgular oldu… Milyonlar! İzleyiciler tuvalin üstündeki renkleri değil, paranın rengini görüyor,”ken;[19] kapitalist piyasanın sanata dayattıkları, Avelina Lésper’in eleştirilerindeki[20] üzere orta yerdedir!

Eleştirmen ve sanat felsefesi uzmanı Arthur Coleman Danto, kaleme aldığı metinleri şu iki soru(n) üzerine inşa etmişti: “Bir şeyin sanat olup olmadığına kim, nasıl karar verir?” ve “Sıradan şeylerle sanat ürünleri, hangi ölçülere göre birbirinden ayrılır?” Bu sorulardan hareketle Paolo Virno, “sanat, toplumun içinde suda eriyen tablet gibi seyreldi gitti” diyerek post-endüstriyel ekonominin çağdaş sanatı kabullere, dogmalara ve alış-satış fetişine sıkıştırdığına dair bir eleştiri getirmişti. Bu sistemin başlıca paradoksu, eser yaratma ve eseri üretip pazarlamaydı. Dolayısıyla Danto’nun bu bağlamdaki yorumu da yeniden hatırlanmalı: “Bir şeyi sanat olarak görmek, göze görünenlerden fazlasını gerektirir; sanat kuramı atmosferini, sanat tarihi bilgisini yani bir sanat dünyasını…”

Jean Baudrillard, hiper gerçekliğin hüküm sürdüğü dünyada, “derinlikten sıyrılmış” ve reklamcılık kokan sanatı eleştirirken “bayağılıktan doğan trans-estetik”i gündeme getirmişti.[21] Don Thompson, bu estetiğin ve bayağılığın “değerini” sanatçıların, tacirlerin, markaların ve yüksek egolu koleksiyonerlerin belirlediğini not ederken Jean-François Lyotard, konuya felsefi bir açıdan yaklaşıp “bir sanat yapıtının değeri, onun gelecek üretme kapasitesine bağlı” demişti. Filozof, sanatı ve kültürel mirası beslemek yerine pazara oynayan, salt sponsorluk ve kâr için işverenlere yönelen, bienalleri ve müzeleri kazanç kapısı hâline getiren, akım ve moda yaratma derdiyle yanıp tutuşanlara şüpheyle bakarken neoliberal makineye göbekten bağlanan çağdaş sanata eleştiriler yöneltiyordu.

Bu çerçevede Avelina Lésper dogmaları ve estetikten uzak üretimleri irdelerken “Yoksa çağdaş sanat bir kandırmacadan mı ibaret?” sorusuna yanıt(lar) arar ve “Sanatçının sanat addettiği her şey sanattır ve elbette küratör sanatçıdan üstündür,” saçmalığına karşı çıkıp; kavramların içi boşaltılarak oluşturulan dogmalara itiraz eder. Hem devletle hem de iş çevreleriyle kâr odaklı ilişkiler kurup birer vaiz gibi davranan “sanatçılara” kuşkuyla yaklaşır.[22]

Bu elbette “sanat adına”(?!) topluma zerk edilen “Kültür Endüstrisi”nin de mahkûm eden eleştiridir.

Malûm, “Kültür Endüstrisi”yle iç içe geçen “Modern sanat, toplumsal gerçekliğin çelişkilerini örten, bilinçleri yanıltan bir etkinliğe dönüştüğü için olumsuzlanır. Bu olumsuzlanma yönünü onun kültür endüstrisinin bir nesnesi hâline getirilmesinden alır”ken;[23] “Gösteride büyüleyici olan nesne, tüketicisinin evine girer girmez sıradanlaşır.” “Gösteri, kendini tartışılmaz ve erişilmez devasa bir olumluluk olarak sunar. ‘Görünen şey iyidir, iyi olan şey görünür’ der, başka bir şey demez.”[24]

Theodor W. Adorno’nun tespitleri bugünü, içinde bulunduğumuz hâli anlamak için yaşamsal önem taşır; ona göre “Kültür Endüstrisi” insanı düşünme, eleştirme, itiraz etmeden uzaklaştırmaktadır. Çünkü kapitalizm için insan düşünen değil, salt arzulayan varlıktır. “Kültür endüstrisinin en önemli yasası, insanların arzuladıkları şeylere kavuşmamalarını ve bu yoksunluk içinde gülerek doyuma ulaşmalarını sağlamaktır.”[25]

* * * * *

Herbert Marcuse’ün, “Sanatın evrenselliği tikel bir sınıfın dünyasında ve dünya görüşünde temellendirilemez, çünkü sanat somut bir evrenseli, insanlığı (Menschlichkeit) öngörür ki, hiçbir tikel sınıf, giderek proletarya, Marx’ın ‘evrensel sınıfı’ bile ona katılamaz. Sevinç ve üzüntünün, kutlama ve umutsuzluğun, Eros ve Thanatos’un acımasızca içiçe geçişleri sınıf savaşımının sorunlarına çözündürülemez,”[26] zırvası bir yana; “Sanat bir yansıtmadır” diyerek, sanatı yansıtma kuramı çerçevesinde ele alan Georg Lukacs’ın Marksist estetik içinde özgün ve önemli bir yeri vardır. O, “Sanatın kökeni iştir,” vurgusuyla özetlenebilen görüşüyle, sanatların doğuşunun insanların yaşamaları için yapmaları gereken etkinliklerden kaynaklandığını belirtir.

Georgi Plehanov’a göre, egemen sınıf ilerici bir sınıf olma özelliğini yitirirse, sanat yozlaşır, özünden kopar, sanat özü bir yana bırakıp, biçime/biçimselliğe odaklanır; bu da sanatçıyı ya “sanat için sanat” anlayışına ya da mistisizme götürür.

Sanatın üretim sürecinde ideolojiyle ilişkisinin tam olarak açıklanmasına ilişkin sorunun çözümü Marksist eleştirinin üzerine düşen bir görevdir, elbette.

Terry Eagleton’a göre Marksizm, insan toplumlarına ve onların dönüşüm pratiğine ilişkin bilimsel bir kuram; çok daha somut bir biçimde söylersek, Marksizm anlatısı insanların kendilerini sömürü ve baskıdan kurtarma mücadelesine dair bir hikâyeyken;[27] ideoloji, politika ve sanat gibi bir toplumun üst yapısını oluşturan öğeler o toplumun ekonomik yapısı tarafından belirlenirken Karl Marx, “Sanat nesnesi -herhangi bir başka ürün gibi- sanattan anlayabilen ve güzelliğin zevkini duyan bir topluluk yaratır. Demek ki üretim, yalnızca özne için bir nesne yaratmakla yetinmez, aynı zamanda, nesne için bir özne de yaratır,”[28] der ve insanın diğer canlılardan farklı olarak güzellik yasalarına göre de üretiyor olmasının altını çizer.

Bu bağlamda sanat nesnelerini, doğa bilimlerinin nesneleri yanında dünya bütünlüğünü oluşturan iki nesne alanından biri olarak belirler. Diyalektiği doğa ve tarihin materyalist kavranmasına bilinçli olarak aktaran Karl Marx ile Friedrich Engels bununla birlikte estetiği de idealizmin “saf sanat” anlayışından kurtarır.

Marksist estetik kuramın en karakteristik özelliği sanatın “ne”liğinin “insan eylemi”yle ilişkili olduğu düşüncesiyken; Karl Marx’ın ahlâki perspektifi özgürlük, insan topluluğu ve kendini gerçekleştirmeyi kapsayıp; kişinin hayatı üzerinde dış müdahalelerin olmamasını, hayatını etkileyen toplumsal karar oluşturma süreçlerine katılım hakkını ve kendini gerçekleştirme araçlarına ulaşabilme hakkına sahip olmayı da içerir.[29]

Diyalektik materyalizm Karl Marx’ın öğretisi olup; bu teori, bilgi kuramsal düzlemde tarih felsefesi, siyasal felsefe ve toplum felsefesini içine alan ve Marksist estetiğin özü olan insanın toplumsal bir varlık olarak sanatsal üretimini simgelemektedir. Ontolojik bir varlık olan sanat objesi, estetik bir nesnedir ve aynı zamanda insana özgü olan fikirlerin ve ideolojilerin temsiliyetini içermektedir.

İdeolojik estetik, toplumsal olgularla ilgilenmesi nedeniyle; toplum ideolojilerini yansıtan bir araç ve toplumsal sorumlulukları olan işlevsel bir yapıya da dönüşmüş ve hem işlevsel anlamda bilimsel maddeci kuramın işlevselliğini arttırmak hem de tarihsel açıdan toplumları çözümlemek için bir yöntem olarak kullanılmıştır. Toplumun hem estetik eğitimi açısından hem de toplumu dönüştürme gücü olarak önemlidir.

Tam da bu noktada Karl Radek, “Gerçekçilik çöken kapitalizmi yansıtmak değildir yalnızca; aynı zamanda yeni sınıfın ve yeni bir kültürün doğuşunu yansıtmaktır. Gerçekliği yalnızca bilmek değil, toplumun nereye doğru gittiğini de bilmek gerekir; bu türlü sanat yapıtları toplumsal çelişkilerin nereye varacağını bildiren yapıtlardır,” derken ekler John Berger de:

“Bütün sanat eserlerinin ideolojik bakımdan etkili olduğu doğrudur; hatta sanat dışında başka bir amaç gütmediklerini açıkça söyleyen sanatçıların eserlerinin bile.”[30]

* * * * *

İnsanın insanlaşmasının bir ürünü olarak sanat gelişip, toplumsallaştıkça; sınıflı sömürücü yönetimlerin sanata garezi, öfkesi, saldırganlığı artar. Çünkü sanat devrimci, sınıflı sömürücü yönetimler tutucudur.

Yaşar Kemal’in de belirttiği gibi, “Sanat insanların dünyaya bağlılığının, sevincinin büyük türküsüdür… Gerçek sanat, yalanın, tüketici oburluğunun, zulmün, şiddetin, bitip tükenmeyen anlamsız savaşların, bütün kötülüklerin karşısındadır. O, her çağdaki çarpıklıklara karşı savaşım vermiştir. Çünkü, ne olursa olsun, her biçim sanatın birinci işi başkaldırıdır. Biliyoruz, bu karşı çıkma hiç de kolay değil. Bütün değerleri aşındıran, tüketen yaşayış önce sanata vuracak, gerçek sanatı boy hedefi yapacaktır.”[31]

Çünkü isyandır başkaldıran sanat…

Protesto sanatının gücü malumken; aslî işlevi başkaldırıdır onun!

Kolay mı? “Sanatın gerçekliği hayalgücünün gerçekliğidir. Sanatın gerçekliği yaşantının gerçekliği değil”ken;[32] estetik bir zevk, ruhsal bir haz olmasının yanı sıra sanat, dünyayı kuşatan anlayışsızlıklara, savaş çığırtkanlıklarına, anlaşmazlıklara karşı bir başkaldırı ve güçlü bir dayanışma yoludur.

Nihayetinde isyan, direniş güzel sanatlardan biri olması yanında sanat ve hayat birken; “İnsana yaşadığı koşullar biçim veriyorsa, o zaman insan yaşadığı koşullara biçim vermelidir”![33]

Sanatın gerçekleşmesi, ancak gündelik hayatta kesintisiz devrimle imkân dâhilindedir ve sanat da ancak böyle devrimcileşir.

12 Ocak 2023, İstanbul.

[1]    Wilhelm Reich, Dinle Küçük Adam, çev: Zekeriya Tiğrek, Öteki Yay., 1999, s. 106.

[2]    John Berger, Sanat ve Devrim, çev: Bige Berker, Agora Kitaplığı, 2007, s. 149.

[3]    Doğuş Furat, “Bir Ölüm İlanı Olarak Sanat ve Gösteri”, 7 Temmuz 2022… http://sinedebiyat.com/2022/07/07/bir-olum-ilani-olarak-sanat-ve-gosteri-dogus-furat/

[4]    Vincent Van Gogh, Theo’ya Mektuplar, çev: Pınar Kür, Yapı Kredi Yay., 2012, s. 17.

[5]    Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği, çev: Cevat Çapan, Payel Yay., 2005.

[6]    Terry Eagleton, Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi, çev: Utku Özmakas, İletişim Yay., 2019.

[7]    Georg Lukacs, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, çev: Cevat Çapan, Payel Yay., 1969.

[8]    Friedrich Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca 1, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., s. 118.

[9]    Lev Nikolayeviç Tolstoy, Sanat Nedir ve Edebiyat Üzerine Yazıları-Tolstoy Bütün Eserleri 15, çev: Sabri Gürses, Alfa Yay., 2022, s. 27.

[10]  Theodor Adorno, Edebiyat Yazıları, çev: Sabir Yücesoy-Orhan Koçak, Metis Yay., 2004, s. 59.

[11]  John Berger, Sanat ve Devrim, çev: Bige Berker, Agora Kitaplığı, 2007.

[12]  John Berger, İstanbul’dan Gelen Telefon-Müzik Eşliğinde Bir Söyleşi, çev: Yücel Göktürk, Metis Yay., 2016, s. 20.

[13]  İbrahim Karaoğlu, “Sanatının Pusulası İnsan”, Birgün Pazar, No: 821, 4 Aralık 2022, s. 15.

[14]  Stefan Zweig, Bir Zanaatla Beklenmedik Karşılaşma, çev: Gülperi Sert, İş Bankası Yay., 2020, s. 14.

[15]  John Berger, Sanat ve Devrim, çev: Bige Berker, Agora Kitaplığı, 2007, s. 13-12.

[16]  Jeanette Winterson, Sanat Başkaldırır: Coşku ve Cüretkârlık Üzerine, çev: Zeynep Baransel, Sel Yay., 2017, s. 26-158.

[17]  Umberto Eco, Foucault Sarkacı, çev: Şadan Karadeniz, Can Yay., 2003, 661.

[18]  John Berger, Sanat ve Devrim, çev: Bige Berker, Agora Kitaplığı, 2007, s. 86.

[19]  Jeanette Winterson, Sanat Başkaldırır: Coşku ve Cüretkârlık Üzerine, çev: Zeynep Baransel, Sel Yay., 2017, s. 95-19.

[20]  Avelina Lésper, Çağdaş Sanatın Sahtekârlığı, çev: Emrah İmge, Tellekt Yay., 2022.

[21]  Jean Baudrillard, Sanat Komplosu, çev: Elçin Gen-Işık Ergüden, İletişim Yay., 2010.

[22]  Ali Bulunmaz, “Sanat Piyasasına Eleştiriler”, Birgün Kitap, No:251, 2 Aralık 2022, s. 4.

[23]  Didem Yıldırım Delice, “Kültür Endüstrisinin Üretim Nesnesi Olarak Sanat”, Felsefe-Yazın Dergisi, No: 10, 2007.

[24]  Guy Debord, Gösteri Toplumu, çev: Ayşen Ekmekçi-Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay., 2014.

[25]  Theodor W. Adorno Kültür Endüstrisi-Kültür Yönetimi, çev: Nihat Ülner – Mustafa Tüzel – Elçin Gen, İletişim Yay., 2009.

[26]  Herbert Marcuse, Estetik, çev: Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, 1997.

[27]  Terry Eagleton, Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi, çev: U. Özmakas, İletişim Yay., 2012, s. 8.

[28]  Karl Marx, Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisinin Temelleri-I, çev: Arif Gelen, Sol Yay., 1999, s. 30.

[29]  Rodney G. Peffer, Marksizm, Ahlâk ve Toplumsal Adalet, çev: Yavuz Alogan, Ayrıntı Yay., 2001.

[30]  John Berger, Sanat ve Devrim, çev: Bige Berker, Agora Kitaplığı, 2007, s. 44.

[31]  Deniz Alan HeldTrondheim, “Yaşar Kemal: Sanatın Birinci İşi Başkaldırıdır”, 14 Kasım 2013… https://m.bianet.org/bianet/sanat/151287-yasar-kemal-sanatin-birinci-isi-baskaldiridir

[32]  Jeanette Winterson, Sanat Başkaldırır: Coşku ve Cüretkârlık Üzerine, çev: Zeynep Baransel, Sel Yay., 2017, s. 151.

[33]  Karl Marx-Friedrich Engels, Kutsal Aile, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2003.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz