Masallar ve gerçekler

Masal, hikâye ve roman, yazın türü olarak birbirinden çok ama çok farklıdırlar. Masal ile hikâye, birbirine daha yakın iken, roman, tamamen farklıdır. Roman, toplumsal olay ve süreçleri, insan ilişkilerini, bir kurgu ile ele alır. Bu açıdan roman, sadece yazılı değil, aynı zamanda “bilimsel”dir. Romanda, her şey uydurulmaz, uydurulan şeyler arasında bir bağ olur, öğeler keyfince sıralanamaz vb. Yani daha bir bütünlüğü vardır romanın. Gelişmiş bir edebiyat türüdür ve bilim ile edebiyat ilişkisi tartışıldığında, akla mutlaka roman gelir. Öyle, üfle üfle diz ipe tarzından “roman” olamaz. Bu nedenle, Orhan Pamuk, bir roman yazarı değildir. Yazdıkları roman değildir anlamında. Yalçın Küçük’ü bu noktada anmak gerekir, son derece yerinde olarak, Orhan Pamuk “roman”larını ele almıştır, katılmamak mümkün değil. Birçok metin, sanki İngilizceden çevrilmiş gibidir.

Masal, daha az yazılıdır. Bir tarihsel belge olarak mesela İran masalları ya da La Fontaine’den masallar kayda geçebilir. Ama aslında bu yazılı masallar, belge niteliğindedir, masalların toplanmasıdır. Tıpkı, bir yöre halkının söylediği türküleri derleyen bir çalışma gibidir, ikincisi daha kapsamlı bir çaba olması koşulu ile.

Masal ağızdan ağıza dolaşan, belki bu arada yıllar içinde farklılaşan, hani “az gittik uz gittik” gibi tekerlemelerle başlayan, içinde gerçek üstü kahramanların bulunduğu, devlerin, cinlerin cirit attığı türlerdir.

Burada gerçeklik önemli değildir.

Masalcı teyzeler ya da amcalar, dedeler veya nineler, bu masalları bazan eğlence için, bazan da bir çeşit kısadan hisse gibi anlatırlar.

Uydurmadır masallar ve uydurucusu, bilinmeyendir. Daha anonimdirler.

Hikâye, sözlü veya yazılı olarak bir olayı anlatır. Onu, roman gibi, görünmeyen yönleri ile ele almaz. Roman, olayları, süreçleri, karakterleri, görünen yönleri ile ele almakla yetinmez, onların bulunduğu sahneyi de ele alır, olayların tarihsel ve toplumsal yönlerini de ele alır. Oysa hikâyede buna gerek duyulmaz.

Edebiyat ve bilim ilişkisi içinde, masal ve hikâye, roman gibi ele alınmaz. Roman, elbette edebiyat biliminin içindedir.

Biz, günlük yaşamımızda, masal ve hikâyeyi daha çok birbirinin yerine, daha az özenle kullanırız. Ama roman söz konusu olduğunda bu durum biraz değişir. Bu bilincin oluşumunda, kuşku yok ki, klasik romanların çok büyük rolü vardır.

Günümüz kapitalist sistemi, tekelci ilişkiler ağı, hâkimiyet ilişkileri ve onun gerektirdiği şiddet, romanı, zayıflatmaktadır. Ancak, sanat ve edebiyat, muhaliflerin ellerinde bir anlam ifade ediyor. Direnen, mücadele eden, roman ve edebiyat, sanat alanında kalıcı eserler yaratabiliyor. Müzikte de bu böyledir, resimde de. Günümüzün büyük reklamlar ve tirajlarla satan ve pompalanan romanları, bir zerre iz bırakmadan, kısa sürede yok olup gidiyorlar. Hak ettikleri de budur.

Belki de bu nedenle, hikâye ve daha çok da masal, günümüz düzen yazarları için daha uygun kaçıyor. Onlar da roman yazıyorum adı altında, masallar yazıyorlar. Her şeyin içine, biraz din, biraz gizem, biraz zenginlik vb. koyarak, mistik düşünceyi besleyecek tuhaf metinler yazıyorlar. Adına roman demek ne mümkün. Aynı şey sinemada da örneklerini veriyor. Gizem, din, zenginlik, biraz psikoloji, al sana roman. Ne kurgu var, ne zemin, ne zaman. Zamansız kahramanlar, zeminsiz olaylarda roller alıyorlar ve o hızla yok oluyorlar.

Belki de bundandır, bizim siyasal sahnede gördüğümüz, olağanüstü rejimlerin, egemenin devlet örgütlenmelerinin temsilcileri, masallara yakışır tipler oluyorlar. İmalat ürünü oldukları için, öyle masalcı ninelerin ve dedelerin ağız tadı ile anlattıkları tarza da bir türlü ulaşamıyorlar, laboratuvarda üretilmiş, sentetik saç türleri gibi oluyorlar, cansız, ruhsuz ama “başarılı”, “standartlara uygun”. Birer maldırlar ve bu meta oldukları anlamının ötesinde, “mal gibi bakmak” anlamında da maldırlar. Efendileri neye bakacaksın diyorsa oraya bakıyorlar ve rol aldıkları masalları, yaşamın gerçekliği sanıyorlar.

Kavramlar önemlidir.

İnsanın bilgi edinme süreci, toplumsal bir süreçtir. Hem bilgiyi edinen özne toplumsaldır hem bilgisi edinilen şey toplumsal bilgi edinme sürecine konu olması nedeni ile öyledir hem de bilgi edinme bir eylemlilik sürecidir ve o da toplumsal karakter taşır. Yani, güneş enerjisini elektriğe çevirme işi kimin tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, hem belli bir tarihsel ve toplumsal koşullarda bilgi edinmenin konusu olmuştur hem de bir kere öğrenildi mi, herkesin bunu bir kere daha öğrenmesi gerekmiyor. Diyelim ki, dünyanın kendi etrafında ve güneşin etrafında aynı anda dönmekte olduğu bilgisini, herkesin sıfırdan keşfine ihtiyaç yoktur.

Bu bilgi edinme süreci, önce en dıştan, görünüşten başlar. Görünüş ve öz kategorisi bu açıdan önemlidir. Bilgimiz, çeşitli eylemlerle, görünüşten şeyin özüne doğru bir yolculuğa çıkar. Daha fazlasını öğrenmek böyle gerçekleşir. Böylece görünüşün yanıltıcı yönünü her süreçte, kendine özgü öğreniriz.

Bu öğrenme sürecinde, bazı kavramlara ulaşırız. Öz ve görünüş gibi mesela. Kavramlar düşüncemizi ilerletmek ve ifade etmek için zorunludur. Kavramlar, öğrenme sürecinin önemli aşamalarını da gösterir. Dile de yansır bu. Mesela bir orman köyünde, ağaçlar ve bitkilerle, ormanla ilişki, birçok kelimenin ortaya çıkmasına yol açar. Bir tarım toplumunda da başka bazı kelimeler dili zenginleştirir.

Kavramlar, düşünce sürecinin, bilgi edinme sürecinin önemli taşlarıdır. Masal, hikâye ve roman gibi. Kişiye masalcı denildi mi, çok da makbul bir şey söylenmez. Hikâyeni anlat bakalım denildi mi, aslında bir çeşit gösteri yapması istenir. Ama her insan bir romandır denildi mi, iş değişmiş demektir.

Saray Rejimi, bize farklı masalcı teyzeler, amcalar, nineler, dedeler vb. gösteriyor.

Bugünlerde, tüm sahneyi dolduran burjuva politikacılar, onların yavukluları, onların avanesi, topu birden masalcı kesilmiştir.

Gerçeklik ile halkın ilişkisini kesmek için, sistem, öne çıkardığı bu masalcılara da gerçekle ilişkisini kesme zorunluluğu getirmiş olmalıdır. Bir tek, ceplerini doldurmak konusunda, bir tek mülkiyet konusunda, bir tek efendilerine hizmet etme konusunda gerçekçidirler. Onun dışında hep masalcıdırlar.

Sadece iktidardan söz etmiyoruz elbette, aynı zamanda muhalefetten de söz ediyoruz.

Kılıçdaroğlu, masalcılar içinde en üfürükçü olanıdır.

Üfürükçü, bir yandan mesnetsiz atıp tutan anlamındadır, bir yandan da hastalara okuyup üfleyerek şifa dağıtma iddiasındaki yalancı din adamı anlamındadır.

Üfürükçü, bu noktaya gelmek için, bir hikâyeye sahip olmalı idi. Öyle CHP’nin başına geçmek ile bu hikâye oluşmuyor. Kahramanımız, CHP’nin başına geçirilirken, aslında görevlendirilmiştir. Bu görevi kendisine efendiler vermiştir ve vaatleri, bir gün sen iktidar olacaksın şeklinde olmalıdır. Kendisinin buna ne zaman ve ne kadar inandığı ayrı bir konudur. İnandığı şey, bu görevi yapmasının gereğidir. Şişeyi bulmuş ve içinden cin çıkmıştır. Cin kendisine “dile benden ne dilersen” demiştir, ama hayalleri sınırlıdır ve ancak bu kadarını dilemiş olmalıdır; ey cin bana %48 ile kazanmayı nasip et demiş olmalıdır. Zira, ortada bir seçim var ve aslında her şeyi sahte olan bir seçim sürecini, halka, “gerçek seçim” diye yutturmak için olağanüstü bir görev yapmıştır. Sonunda ise, %48 ile seçimi kaybettiği hâlde, kazandım demektedir.

Zavallı değil ise, aklını peynir ekmekle yememiş ise, aslında %48 ile seçimi kaybettiğini anlaması gerekirdi. Ama bu masalda, kaybetmek yoktur. Herkes kazanmıştır, %52 aldığı ilan edilen de kazanmıştır, %48 ile kaybeden de kazanmıştır. Masalımız, işlevi gereği, mutlu sonla bitmiştir.

Hepsi birer tarikatçıdır. Kılıçdaroğlu, üfürükçülük konusunda sınavdan geçmiştir. Solu, okuyup üflemiş ve kendi arkasına sıraya dizmiştir.

Ama elbette, üfürükçüler, hiçbir zaman hastalıkları iyileştiremezler. Bazan üfürükçülerin elinde otlar, merhemler de olur, ama Kılıçdaroğlu’nun böylesi merhemleri yoktur ve o nedenle güçlü üfürmek zorundaydı, başarmıştır. Bunu kazanmak olarak adlandırması ise, üfürükçülüğün karakterinden gelmektedir. Zaten üfürükçü, hiçbir zaman kaybetmez. O tanrı nezdinde, kutsal bir iş yapmaktadır ve bu nedenle efendisinden alacağı ödül, onun her zaman kazancıdır.

Bugünlerde CHP’de bir “değişim” tartışması vardır. Zira, üfürükçü, %48 ile kaybettiği seçimi, kazandım demektedir. Aslında, kalkıp açıklasa, %53 ile kazandım ama efendi baba %48 aldın dedi ben de kabul etmek zorunda kaldım dese, neden kazanmış hissettiğini de açıklamış olurdu. Ama bu durumda, seçimi gayrimeşru ilan etmesi gerekirdi ki, efendi-babası buna izin vermemektedir.

Tüm seçim sürecinde, marazlı hastalara konuşur gibi, marazlı-hastaları üfler gibi söylem tutturmuştur; kavga istemiyoruz, niye kavga edelim, barışmak varken kavga niye edelim, toplumu ayrıştırmayalım, ayrıştırmak iyi değildir, biz birleşelim, evinizde oturun, olağanüstü hâl ilan edilmesin, sokağa çıkmayın, hakkınızı bize emanet edin, siz oy verin, biz gerisini hâllederiz, oylarınızı merak etmeyin, kimsenin hakkını yedirmeyeceğiz, bir çocuk niye aç yatağa girsin vb. vb. Tam bir üfürükçü söylemidir.

Tarikatçılık konusunda yol almak istese de, maalesef bu konuda kendisinden çok önde olanlar vardır. Ama o da CHP tarikatını oluşturmakta, Baykal’dan bir adım ileri gitmeyi, şimdilik başarmış gibidir.

Daha seçim öncesinden, efendileri ona, delegelere hâkim ol demiştir ve tarikatın şeyhlerinden Erdoğan Toprak, bu işi onun için yapmıştır.

İngiltere’den 300 milyar dolar bulmuştu ve 418 milyar doları geri getirecekti, ama kimse ile kavga etmeyecekti. Kavgasını halka karşı verdi ve diğerleri masalın süsleri olarak kaldı.

Şimdi CHP içinde değişimden söz edip öne çıkan İmamoğlu, ona benzemek istiyor. Üfürükçülüğün bir başka versiyonunu devreye sokmuştu, ama yetmiyor. İmamoğlu, umut dağıtıcısı olmak istedi, ama dağılan umutlar, onun umut vaatlerini çabuk sildi. “Her şey güzel olacak”, masalların sözleri gibidir. Mücadele etmeyeceğiz, gerçekleri söylemeyeceğiz, ama her şey güzel olacak. Erdoğan’ın diplomasını açıklamayacağız, ama her şey güzel olacak. Öznesi, nesnesi olmayan cümleler ile, her şey güzel olacak masalını anlattı, anlatıyor.

Oysa Kılıçdaroğlu, “o daha yeterli değil” diyor. Efendileri adına konuşuyor. Efendileri, İmamoğlu olmaz diyor, o da buna uygun bir masal anlatıyor. Oysa kendisi CHP’nin başına gelirken, istemeden geldim diyordu, demek liyakatli imiş. İmamoğlu, bakalım o liyakati ne zaman alacak.

Masallar, daha çok “kısadan hisse” olarak anlatılsa da, çok yalan ve abartı ile doludurlar. Saray Rejimi’nin tüm masalcıları, tamamen yalan konusunda uzmanlaşmışlardır. Mesela MB başkanı, mesela yeni Hazine Bakanı Şimşek. Yakında Şimşek’in, gökten şimşekler çaktırarak enerji ürettiği, Gabar Dağı’ndaki petrolü, havadan uçurarak benzin depolarına aktaracağı olayları da göreceğiz.

İnsanın düşünme mekanizmalarını yok eden, aklı yıkan bir mistik söylemle, masallarla tüm halk uyutulmak istenmektedir. Bu sadece sarayın işi de değildir, muhalefeti de içinde, hepsi bu görev için ninniler söylemektedir. Biri masal anlatırken, diğeri hadi uyu anlamında ninnileri kızgınlıkla söylemektedir. Yaptıkları tam da budur.

Biri haraçlar açıklıyor, zamlar açıklıyor, diğerleri, “zam yapıyorlar, vergileri artırıyorlar, çünkü maaşları ödemeleri lazım” diyerek, aslında eleştirir gibi gözüküp, yapılanı aklamaya çalışıyor. Saray her ne adım atarsa, Selvi ve diğerleri, her gün bu adımı alkışlamak ve açıklamak için, şekilden şekile giriyor. Aynı işi, tüm burjuva muhalefet, egemenden yana aydınlar da yapıyor. Bunu en iyi yapana, en güzel masalcıya, Saray, en yüksek bahşişi verecektir. İşte bu durum, özel bir teşvik olarak, hepsini harekete geçiriyor.

Ama, masalcıların masalları, o kadar uzun ömürlü olmazlar. Sonsuza kadar masal iş görseydi, mesela roman diye bir edebiyat türü ortaya çıkmazdı. masallar, dinlenmesi hoş gelmez her zaman. Zaman gelir, masalcı anlatmaya devam eder, ama dinleyicisi azalmaya başlar. Mesela açlık uyku uyutmaz. Masal ne kadar güzel olsa da, hayatın gerçekliği farklı bir etkiye yol açar.

Ne ki, dünya ve ülkemizin durumu, masallarla gerçekliği karartma olanaklarını azaltmaktadır. Çıplak olarak çelişkiler orta yerde durmakta ve masalı dinleyenler, karşılarında copu, TOMA’yı bulmaktadır, mahkemeyi, karanlığı, hapisi bulmaktadır. Masallar, çocuk kalma garantisi olmayan halkları uyutmakta, sonsuz bir güce sahip değildir.

Umutları, beklentileri, işçilerin, emekçilerin, kadınların ve gençlerin, düşünme yeteneklerini yok etmeye dayalıdır. Bunu yapabilmeleri mümkün değildir.

Tüm bu güç gösterisinin ardında, çürümüş, dökülmekte olan, korku ile titreyen bir egemenlik gerçeği vardır. Bu egemenlik, er ya da geç yıkılacaktır.

Direnenler, masalların karın doyurmadığını anlamakla kalmıyor, aynı zamanda sistemin korkularını, gerçek yüzünü de görme olanağı yakalıyor. Eylemli insan öğreniyor. Direnen işçi öğreniyor. Direnen kadın için gerçek başka bir anlama gelmeye başlıyor. Direnen öğrenci, çok büyük bir hızla olgunlaşıyor ve toplumun geleceği ile ilgili olmaya başlıyor.

Mücadele masallar dünyasını parçalıyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz