Sanat özgürleşmesi II | Ege Can Özgür

“Sanatçı görünenle yetinmeyip, görünenin ardındaki sorunlar üzerinde düşünmeye başladı mı, işlev sorunlarını bir bütün içinde ele alarak çözümlemeye çalışacaktı.”

Marksist sanat teorisini geliştirmek için yazdığım bu yazı serisinin başında sanatın ne olduğuna dair çeşitli yaklaşımlar sunmuş, konunun tarihsel olarak ele alınışını ve sınıflı toplumlar içindeki gelişim seyrini incelemiştim. Önceki yazıda sanata dair geliştirmeye başladığım yaklaşımı bugün daha da derinleştirip, özellikle sanatçı ve sanatsal düşünce üzerinden ele alarak ilerleteceğim. Ancak konunun anlaşılabilmesi adına henüz okumayanlar için Şubat 2023’te basılan Kaldıraç 259. sayıya bakılmasını öneriyorum.

Emek ve sanat

Önceki yazıda bahsettiğim konuyu kısaca özetleyecek olursam; sanatı, emeğin özgürleşmesiyle ortaya çıkan bir nitelik olarak tanımlayıp, emekçi özneyi sanatçı, üretim sürecini sanat ve üretilen ürünü de sanat ürünü olarak konumladım. Bu tanımlamaya göre emek, sanatın temel unsuru hâline gelmekte ancak özel mülkiyetin yarattığı yabancılaşma, daha net bir şekilde söylenecek olursa yabancılaşmış emek, sanat yapmanın önüne geçmektedir. Yabancılaşmanın ortadan kalkmasıyla icra edilebilen yabancılaşmamış emek ise sanat olma potansiyelini taşımakta, özgürleşebildiği ölçüde sanatlaşmaktadır. Yani yabancılaşmanın ortadan kalktığı yerde her türlü emek sanata dönüşmeye aday olup, üretilen ürünler de potansiyel olarak sanat ürünü hâline gelebilmektedir.

Sanata yönelik bu yaklaşım, sanatın günümüzdeki yerini yeniden ele almayı gerektirir. İlk olarak bugün herhangi bir eseri incelerken “Bu sanat mı?” sorusunu sormayı anlamsız hâle getirir. Çünkü eser sanat değildir, sanat ancak o eseri üretirkenki süreç olabilir. Dolayısıyla da eser olsa olsa sanat ürünü olur. Bu durumda da konu sadece eserin kendisi olmaktan çıkıp o eserin üretim sürecini de ele almayı gerektirir. Bugün galeri ve müzelerde sergilenen “sanatların” ardında görünmez kılınan üretim süreçleri açığa çıkarılabilir, yok sayılan emek görünebilir. Böylece sanat sadece estetik bir unsur olmaktan çıkıp çok daha kapsamlı bir olgu olarak ele alınabilir.

İkinci olarak bu yaklaşım, sanatın ardındaki giz perdesinin kaldırılmasını, sanat ile yetenek, hüner, deha, ilham gibi kavramlarla kurulan metafizik ilişkinin yıkılmasını sağlar. Sanatçıyı sanatçı yapan onun dehası değildir, sanatçının sanatını icra ederken kullandığı emektir. Emeğini ne kadar özgürleştirebilirse o kadar gelişkin bir ürün ortaya koyabilecektir. Örnek vermek gerekirse bir gitaristin müzik yapabilmesi için öncelikle gitarını tanıması, nereden hangi nota çıktığını bilmesi, notaların ve akorların kendi içlerindeki ilişkileri tanıması gerekir. Ancak bu da yetmez, bu bilgisini pratiğe dökebilmesi, aklında tasarladıklarını bedeniyle gitarında uygulaması gerekir. Yani müzik yapabilmek doğuştan gelen yeteneğin ürünü değil, teori ve pratiğin harmanlandığı bir emeğin ürünüdür.

Üçüncü olarak bu yaklaşım, sanat olarak tanımlanan bazı unsurları sanatın dışına iterken sanat olarak tanımlanmayan bazı unsurları sanatın içine alır. Örneğin bahçıvanlık da bir sanat olabilir. Eğer bahçıvan kendi isteğiyle kendi istediği gibi bahçıvanlık yapabiliyor, konuyu öğrenip emeğini örgütleyebiliyorsa, kendi kültürel yargılarını ve estetik kaygılarını işine katabiliyorsa onu sanatçıdan saymamak için hiçbir neden kalmaz.

Ancak bunun tersi de mümkün olabilir. Örneğin devlet operasındaki müzisyeni düşünelim. Neyi çalıp neyi çalamayacağını kendisinin seçemediği, süreç üstünde söz hakkının olmadığı, ondan tek beklenenin notaları harfiyen çalmak olduğu bir koşul içerisinde hayal edelim. Bu kişiye müzisyen desek de bu durum onu sanatçı yapmamaktadır. Ürünü ve üretim süreci hakkında herhangi bir söz hakkı olmayan bu emekçinin emeği, yabancılaşmış emektir. Yapabileceği tek şey bir sonraki parçayı kusursuz çalabilmek için hazırlanmak olabilir. Onu sanatçı yapabilecek olan, bu sürecin dışına çıkması olacaktır.

Dördüncü olarak bu yaklaşım, sanatın nasıl gelişebileceğine yönelik net bir bakış sunar. Sanat, emeğin bir niteliği olarak ele alındığından, üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin değişmesiyle beraber değişir. Yani ilkel komünal dönemde ortaya çıkan sanat ile feodal toplumda ortaya çıkan sanat arasında ciddi bir nitelik farkı olacaktır. Birinde sanat hayatta kalmak için savaş veren insanın üretim süreci olarak ortaya çıkarken birinde ise kilisenin ideolojik gücünü artırmak için kullandığı bir araç olarak kullanılabilir. Dolayısıyla tüm bu sürecin değişmesi, sanatı da değiştirecektir. Sanatçının araçları geliştikçe sanatı da gelişecek, sanatçının toplumdaki yerine göre sanatın içeriği ve biçimi değişecektir.

Son olarak bu yaklaşım, sanatçının sınıfsal konumunu daha net bir şekilde ortaya koyar. Sanatçının üretim aracıyla kurduğu ilişki, onu burjuvazi ile proletarya arasında salınan bir konuma sokmaktadır. İki ihtimal vardır. Sanatçı, özgürlüğünü sahip olduğu veya ona vaat edilen sermaye yoluyla edinebilir. Dolayısıyla sanatçı burjuva ideolojisiyle donanmış, burjuvazinin sözcülüğünü yapan bir konumda bulunabilir. Ancak tam tersi bir yerden, özgürlüğünü savaşımı yoluyla da edinebilir. Bu yolu seçen bir sanatçı, işçi sınıfının yanında olup sınıfının bir aydını, savaşçısı hâline gelebilir. Tabii bu iki cephe arasında salınan sanatçılara bakarken sınıf savaşımının o anki konumunu görmek elzemdir. Keza para ettiği için Brecht oynamak da vardır, para olmadığı için banka reklamında oynamak da.

Emeği sanatın merkezine koymanın muhtemelen şu an görülemeyen pek çok başka etkileri de olacaktır. Keza ben de bu yaklaşımı derinleştirmeye çalıştığım için bu seriye yapılacak eleştirileri bekliyorum. Şimdilik bu yazı içerisinde tartıştırmak istediğim temel birkaç noktayı, özellikle de sanatçıyı ele alacağım. Keza emek, sanata içkin olarak ele alındığında, özgürleşmiş emeğin öznesi olan emekçinin, yani sanatçının da konuya dâhil edilmesi gerekiyor.

Özgürleşen emekçi

Emeğin özgürleşmesi, emekçinin özgürleşmesinden bağımsız olarak tartışılamaz. Dolayısıyla da ortada bir sanat olduğu sürece sanatçı da var olacaktır. Bu bilgi basit gibi görünse de önemli bir noktanın netleşmesi açısından kritiktir. Sanatı yapan sanatçıdır ve sanatçı sanatı sonucunda sanat ürünü üretebilir. Yani sanatçının kullandığı her türlü araç, uyguladığı her türlü teknik ve üzerinde çalıştığı her türlü madde onun sanatının parçasıdır. Sanat ürünü, sanatçının tüm bu unsurları örgütlemesi yoluyla açığa çıkar.

Öyleyse resim yapan bir sanatçının fırçası, onun sanatının parçasıdır. Ancak fırçaya sanatçı denemez. Aynı şekilde bilgisayar yoluyla çizim yapan bir sanatçının kullandığı programlar da sanatçının sanatının parçalarıdır. Sanatçının işlediği madde değiştikçe kullandığı araçlar ve uyguladığı teknikler de değişmektedir. Konuya net yaklaşılmadığında sanatçının malzemesinin değişmesiyle sanatın ortadan kaybolduğu sanılabilir. Mesela fotoğraf makinasını ele alalım. Fotoğraf makinası, ressamın gerçekçi çizmeye çalışmasını gereksizleştirir. Çünkü ressamın günler boyu çalışıp yaptığı işi fotoğraf makinası çok kısa bir sürede üretebilmektedir. Öyleyse ressamlık bozulmuş, sanatçılık ortadan kaybolmuş mudur? Hayır. Ressamların gerçekçi çizmesi yönündeki eğilim zayıflamış ve üstüne fotoğrafçılık adında yeni bir sanat türü oluşmuştur.

Şimdi aradaki ilişkiyi güncel bir tartışma olan yapay zekâ sanatçılığında arayalım. Bugün yapay zekâ hızla gelişmekte, kullanıcının istediği türden bir ürünü saniyeler içinde üretebilmektedir. Örneğin kırmızı kazak giymiş kübik bir penguen resmi istenince bunu üretebilmekte, bu penguenin hikâyesini yazabilmekte, hikâye boyunca geçirdiği maceralara uygun müzik üretip kolayca bir beste çıkarabilmektedir. Kısacası yapay zekâ hızlanarak gelişmekte, bugünün sanatçısının yerini sallandırmaktadır.

Tartışma da buradan çıkmaktadır. Artık sanatçılık bitmiş, yapay zekâ sanatçı mı olmuştur? Ressamlık, yazarlık, müzisyenlik bitecek, şiir makinalaşacak mıdır? Cevap yine hayır. Yapay zekâ yoluyla yeni bir sanat kapısı açılmaktadır. Sıkıntı bu sürecin kapitalizm içerisinde gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Sanatçının işsiz kalma korkusu oldukça gerçek olsa da sanat yok olmayacak, araç sanatçıya dönüşmeyecektir.

Yapay zekâ sanatçının yeni bir aracı olmuştur. Artık sanatçı günler harcayarak çizdiklerini birkaç kelime yazarak çizebilmekte, bunlara uygun müdahaleleri çok daha hızlı bir şekilde gerçekleştirebilmektedir. Tıpkı tarımda makinalaşmanın köylü ihtiyacını ortadan kaldırması gibi, eskiden onlarca kişinin birlikte yürüttüğü bir süreç artık birkaç kişi tarafından örgütlenebilir hâle gelmiştir. İnsanlığın bin yıllar boyu biriktirdiği bütün teknikler, sanatçının parmağının ucundadır.

Tüm bunlardan hareketle yapay zekânın sanatçı olmadığı, sanatçının yeni bir aracı hâline geldiğini söyleyebiliriz. Hele de çok daha büyük bir parçayı örgütleyebilmeyi, daha kısa zamanda daha nitelikli ürünler üretmeyi olanaklı kılan bir araç. Bu durum verimlilikte büyük bir artış demek olduğundan dolayı pek çok emekçi işini kaybedecek, işini koruyabilenlerin üzerindeki sömürü oranı artacak da demektir. Sanatçıların proleterleşmesi hızlanacak, çelişkiler derinleşecektir. Ancak bundan istifade etmememiz, bu araçları kullanmamamız için hiçbir neden yoktur. Bize gereken, bu yeni araçları kullanmayı öğrenmektir.

Bu tartışmanın bir diğer ucunda da kimlere sanatçı denildiği yatmaktadır. Bir film setini ele alalım. Yönetmen, yazar ve oyuncular sanatçıdır diyebiliriz. Peki ya ışıkçılar sanatçı mıdır? Peki ya kameramanlar? Ortada bütün bir ekibin emeğiyle çıkan bir ürün varken neden asistanlar sanatçıdan sayılmazlar? Ses teknisyenleri sanattan anlamazlar mı mesela? Film çekmek sanat işiyse neden tüm unsurlar sanatçı değildir? Bir de filmcilik sanatsa neden sanat filmi vardır kısmına hiç girmiyorum.

Bu konu, üretim ilişkilerine dair önemli bir noktayı açımlar. Ürün üretilirken emeğe farklı değerler yüklenir. Yönetmen, yazar ve oyuncunun emeği emekten sayılmaz, onlar sanat yaptıkları için yüceltilirler. Geriye kalan çoğu kişinin yaptığı iş de emek gücü gerektirdiğinden değersiz kılınır. Ürün hakkında çok kısıtlı söz hakları bulunur ve çoğu zaman yönetmenin arzusu dışında hiçbir şeye müdahale edemezler. Dolayısıyla da yabancılaşmış emekleri, onların sanatçı olmalarına engel olur. Tüm film ekibinin sanatçı olabilmesi için bu ekibin tamamen başka bir biçimde örgütlenmesi şarttır. Ekip yönetmenin tekelinden çıkartılmalı, kolektif bir zemine çekilmelidir.

Başka bir yerden konuyu ele alalım. Bir ürünü tasarlamak, pek çok unsuru birlikte ele alabilmeyi, estetikten ergonomiye, statikten mekaniğe pek çok şeyi bilmeyi gerektirir. Bu durumda bu ürünü tasarlayan kafa emeği önemli hâle gelir. Tasarımcının sahip olduğu özgürlükle kıyaslanınca bu ürünü üretecek olan işçinin sahip olduğu özgürlük arasında çok büyük bir fark bulunur. Ürün, bir şaheser olabilir, hatta bir sanat dehasının elinden çıktığı iddia edilebilir. Ancak onu üreten işçilerin esamesi okunmaz ve sanat ürünündeki etkileri yok sayılır. Öyleyse işçilerin yabancılaşmış emeklerinin sanata dönüşmesi demek, hem üretim sürecinin baştan bir organizasyonunu gerektirir hem de toplumsal bir dönüşümü koşullar. Dünya emeğin etrafında dönmediği sürece bu bakış mümkün olamayacaktır.

Görüyoruz ki işçi makinanın yaşayan bir uzantısı iken, sanatçı için her makina yeni bir uzuvdur. Yani sanatçı özne olabilen, yönetebilen, örgütleyebilen, özgürleşmiş bir emekçidir. Bu durum sanatçının kendi konumunun farkında olup olmamasıyla alakalı değildir, maddi koşulları dolayısıyla durum budur. Bu nedenle bu özgürlüğünü hangi cephe için kullanırsa kullansın sanatçı, hareketi örgütleyebilen ve dünyayı şekillendirebilen bir yapıya sahiptir.

Sanatçı, emeğiyle kurduğu ilişki nedeniyle devamlı bir öğrenme hâli içerisindedir. Maddeyi işledikçe öğrenir ve daha nitelikli işlemeye başlar. Madde üstündeki yetkinliği arttıkça ürününü daha nitelikli kılar. Aynı şekilde emeğini diğer sanatçılarla birleştirebildiği ölçüde daha nitelikli işler çıkarabilmeye, tek bir kişinin üretemeyeceği ürünleri üretebilmeye başlar. Bu noktada sanat her daim gelişmektedir ve bu gelişimi yakalayamayan sanatçı zaman içerisinde tarihe karışır.

Sanatsal düşünce

Beni bu yazıyı yazmaya iten nedenlerden biri, sık sık kullanılan ancak muğlak bırakılan “sanatsal düşünce” kavramıydı. Özellikle Kaldıraç sayfalarında görülen bu terim, sıkça gündelik düşüncenin karşısına konarak bilimsel düşünceyle birlikte kullanılır. Örneğin Aysun Sadıkoğlu’nun Kaldıraç 253. sayıdaki yazısına bakalım.

Bilim ve sanat, günlük düşüncenin sınırlarını aşarak, bize, gerçeklik hakkında daha derin bilgiler sunar. Bilim, bize hareketin yasalarını anlama şansı verir. Ve eğer bunları anlarsak, neyin, o hareketin içsel zorunluluğu olduğunu kavrayabiliriz. (…) Bilimsel ve sanatsal düşüncenin, düşünce tarihinde günlük düşünceden ayrılmak demek olduğunu yukarıda kısaca belirttik. Günlük pratikten doğan, nihaî kaynağı günlük pratik olan, insanların kendi yaşamlarını sürdürmek için maddi malların üretimi ve kendi neslini devam ettirmesi olan bilimsel ve sanatsal düşünce, o pratikten kopar, gelişir. Böylece, gerçeği daha farklı olarak görmeyi sağlar. Bundan sonra ise bilimsel ve sanatsal düşüncenin, tekrar o günlük pratiğe gelmesi, dönmesi gerekir. Bu nedenle, bilim insanları ve sanatçılar, toplumsal düşüncede önemli bir rol oynarlar. Böylece, diyelim ki, bir sanatçının, kendi üretimini topluma aktarması gerekliliği ortaya çıkar.

Yani özetle bilimsel ve sanatsal düşüncenin pratikten doğan, devamında pratikten kopup gelişen ve pratiğe geri dönen bir düşünce biçimi olup gündelik düşünceden daha gelişmiş olduğu söylenmektedir. Buraya kadar tamam diyebiliriz, keza bilim için söyledikleri doğrudur. Ama yazı boyunca sanatsal düşünceye doğrudan değinmek yerine örnekler hep bilimsel düşünce üzerinden verilmekte ve sanat konuya sonradan dâhil edilmektedir. Bu noktada ortaya şu soru çıkmaktadır; nedir bu sanatsal düşünce?

Sadıkoğlu’nun yazısında bu soru, etik ve estetik terimlerinin günlük yaşamda kullanılan ahlâk ve güzellik kavramlarından farklı olmasıyla açıklanmıştır. Sadıkoğlu’nun deyimi ile; “Günlük dilde ‘güzel’ ile sanatta veya eylemde estetik aynı şey değildir. Günlük dilde ‘çirkin’ denilenin kendine has bir estetiği vardır.”

Bunlar doğrudur elbet, ancak konumuz estetik değil, sanattır. Sanatı eğer estetiğe indirgemiyorsak, ki bu serinin başından beri bunun kapitalizmin ürettiği bir yanılgı olduğunu irdelemekteyiz, bu cevap oldukça eksik kalacaktır. Öyleyse sanatsal düşüncenin tek işlevi gündelik düşüncede güzel olmayan şeylerin estetiğini bulup çıkarmak olmamalıdır.

Bu noktada tarih boyunca sanatsal düşüncenin nasıl işlediğine ve bizim bu işlevi nasıl değiştireceğimize odaklanabiliriz. Ancak sadece bu meselenin üzerine bile onlarca kitap yazılabileceğinden ötürü, konuyu başka bir yazıda detaylandırıp bugün sadece ana hatlarıyla üzerinden geçeceğim.

Sanatsal düşünce konusunda ilk bakılabilecek yerlerden birisi Antik Yunan’da ortaya çıkan mimesis veya yansıtma kuramıdır. Sanatçı, gerçeğin bir tür yansıtıcısı olarak ele alındığı için sanatsal düşünce de gerçeğin esere yansıması, ürünün gerçekle kurduğu bağın niteliğini tanımlar.

Örneğin, Platon, İon ile olan konuşmasında, tüm tiyatrocuların sahtekâr olduklarını anlatır. Çünkü tiyatrocu, sahnede gerçeğin sadece bir taklidini üretmekte, gerçeğin bilgisini vermemektedir. Gerçek, Platon için zaten bir illüzyon olduğu için tiyatro iki kat daha yalandır. Bu nedenle de Platon’un devletinde tiyatroculara yer yoktur.

Aristoteles ise Platon’un bu yaklaşımını kırarak; tiyatro sadece olmuş olanı değil aynı zamanda olabilecek olanı da gösterir, der ve tiyatroyu gerçeğin idealize edilmiş hâllerinin sergilenebileceği bir sanat olarak ele alır. Bu anlamda sanatsal düşünce, tiyatro ile sınırlı kalınırsa, Platon’da gerçekten uzaklaşmak, Aristo’da gerçeğin özünü göstermek anlamına gelebilir.

Marksizmde de yansıtma kuramı kendisini gösterir. Ancak bu sefer çok daha nitelikli bir şekilde, sanatçının toplumsal koşullarını sanatına yansıtması üzerinden ele alınmaktadır. Sanattan beklenti, toplumsal koşulların eserde ne kadar başarılı yansıtılabildiği ve tipik olanı gösterebildiği ile ilgilidir. Dolayısıyla da sanatsal düşünce, gündelik hayatta tipik olanı görebilmek, görünenin ardındaki koşulları anlayabilmek ile alakalıdır.

Öte yandan kapitalizmin gelişmesiyle beraber yansıtma dışında yaratma kavramı da devreye girmeye başlar. Sanatçı, metafizik bir şekilde (deha, yetenek, bilinçaltı, tanrı vergisi, kutsaliyet, kendiliğindenlik vs.) sanat eseri yaratabilen üstün birey olarak ele alınır. Sanatçıya atfedilen bu üstünlük, sanatın artık burjuvazinin tekeline girişini, sanat eserinin metalaşmasını gösterir. Bu nedenle de sanatsal düşünce ne kadar yaratıcı bir fikrin ortaya atıldığı, ürünün nasıl süslenebileceği veya kavramın nasıl pazarlanabileceği ile alakalıdır.

Bu sırada sanatçının yaratıcı değil üretici olduğuna yönelik bakışlar da gelişmeye başlar. Örneğin Caudwell’in çalışmaları bu anlamda önemlidir. Bir yandan da 20. yy’ın ilk çeyreğinde akılcı avangardlar sanatı üretimden doğru okumuş, özellikle Rus fütüristleri, Konstrüktivistler ve Bauhaus bu yaklaşımın en önemli temsilcilerinden olmuştur. Bu yönde sanatta makinalaşma, sanatçının mühendisleşmesi ve tekniğin en ileri düzeyde uygulanması gibi yaklaşımlar boy göstermeye başlamıştır. Sanatsal düşünce bu dönem için hayata mühendis olarak yaklaşabilmekle, hayatı yapı kurarcasına irdeleyebilmekle özdeşleşir.

Kısacası yansıtan sanatçıdan üreten sanatçıya pek çok farklı sanatsal düşünce modeli ortaya çıkmış, sanatın ele alınışına dair pek çok fikir ortaya atılmıştır. Ancak tarihî bilgiyi bu yazıda daha fazla derinleştirmeyeceğim. Bu anlamda Ali Artun’un Sanat Manifestoları – Avangard Sanat ve Direniş kitabının, 20. yy’daki sanata yaklaşıma dair güzel bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

Öyleyse şimdi sanatsal düşüncenin ne olduğuna dair, öne sürdüğüm emek özgürleşmesi yaklaşımının neler vaat ettiğine bakabiliriz.

Öncelikle sanat, emeğin üst bir niteliği, emeğin özgürleşmiş hâli olarak tarif edildiği zaman, sanata yaklaşım sadece üründen doğru olamaz. Elbette içerisinde estetiği de barındırır ancak konu sadece bu olamaz. Aynı zamanda konu sanatçının neyi ne kadar yansıttığı ile de sınırlandırılamaz. Çünkü kişinin her eylemi zaten toplumsal koşullarının bir yansımasıdır.

Öyleyse sanata yaklaşım, üretim sürecinden doğru okunmalıdır. Yani sanatçının ele aldığı maddeden, maddeyi işlemekte kullandığı araçtan ve bunu yaparken kullandığı emek gücünden bağımsız bir okuma yapılamaz. Devamında üretim süreci boyunca emeği ve ürünü ile kurduğu ilişkiden, ürününü ürettiği bağlamdan, ürünün işlevinden de bahsetmek gereklidir. Son olarak ürünün hangi ihtiyaca yönelik yapıldığı, hangi koşullar altında üretildiği ve ihtiyacı ne şekilde karşıladığı da incelenmelidir. Aynı zamanda bütün bu üretim süreci içerisindeki diğer öznelerle kurduğu ilişkiden de soyut ele alınmamalıdır.

Tüm bunlar, bizi önemli bir noktaya çıkartmaktadır. Sanatsal düşünce dendiğinde, dünyayı emekten doğru okumak anlaşılmalıdır. Bilimsel düşünce hareketin yasalarını anlamayı ve dolayısıyla da onu nasıl değiştireceğimizi kavramayı sağlıyorsa, sanatsal düşünce bu değiştirme sürecini, bu yolda verilecek emeğin anlaşılmasını sağlar. Dolayısıyla sanatsal düşünce, bilimsel düşünce ile doğrudan bağlıdır. Anlamayı ve değiştirmeyi hedefleyen bilimsel düşünce ile beraber, değiştirme sürecinin bilgisi ile birlikte dünyaya emekten doğru bakmanın olanağını sunar.

Sanatsal düşünce dendiğinde bir ihtiyacın saptanması, o ihtiyaca yönelik üretimde bulunulması ve üretimin işlevi ile sınanması akla gelmelidir. Bu durum sanatçının kullandığı araçlardan, ele aldığı maddeden, kısacası neyi nasıl ürettiğinden bağımsız değildir. Bir fotoğrafçı, gördüğü trajik durumu dünyaya nasıl göstereceğini düşünür ve ona uygun bir fotoğraf çeker. Bir müzisyen halkının kahramanlıklarını daha iyi anlatmanın yolu olarak bir marş yazar. Bir ayakkabıcı, zor koşullarda giyilecek ayakkabıyı üretmek için yeni teknikler geliştirir ve bir bot yapar. Bir matbaacı, toplumun en ücra köşelerine gidecek bir gazeteyi, bölgenin koşullarına uygun olacak bir kâğıda, oranın toplumunun okuyabileceği harflerle hazırlar.

Emekçi, emeğini nasıl örgütlüyorsa hayata da o şekilde yaklaşma eğilimindedir. Bir ressamın manzaraya bakması ile ressam olmayan birinin manzaraya bakması arasında bir fark bulunmaktadır. Aynı şekilde ressamın bakışı ile yönetmenin bakışı arasında da farklar bulunur, çünkü ikisinin de elindeki malzemeye yaklaşımı başkadır. Ressam resmini çizmek, yönetmen ise filmini çekmek için baktığından dolayı aynı manzaradan farklı ürünler elde edilebilir. Öyleyse sanatsal düşünce, aynı malzemeyi farklı yorumlayabilmeyi, ihtiyaca göre dünyayı şekillendirebilmeyi ve bunu özgün bir biçimde ele alabilmeyi de tarifler.

Madde üstünde yetkinlik kurmanın, yaşama egemen, doğayla uyumlu olmanın, sınıf savaşımına göre uygun örgütlenmenin, geleceği kurmak için hazır olmanın yolu hayatı emek ekseninde okumaktan geçmektedir. Dolayısıyla güzeli veya çirkini yaratmanın da, istenen estetiğe uygun ürün hazırlamanın da, kitleleri harekete geçirmenin veya kendini ifade etmenin de yolu budur. Sanat bunlardan sadece birisi değildir. Sanatın anlaşılamamasının nedeni, içindeki emeği görmemektir.

Sonuç

Yazının sonuna gelirken tüm bu dediklerimi özetlemeye kalkarsam, sanatçının özneleşen, özgürleşen, yöneten emekçi hâline geldiğini söyleyebilirim. Sanatın özgürleşmekle ne kadar ilgisi varsa, sanatçılığın da yönetmek ile o kadar ilgisi vardır. Sanatçının önemi, onun salt estetik olmasından, görünür olmasından, güzel işler yapmasından doğru değildir. Sanatçının önemi, emeğini özgürleştirebilmiş olması ve bu yolla da ihtiyaca ve isteğe yönelik çevresini örgütleyebilmesindendir. Öyleyse bugün sanatçı olduğunu bilmeyen pek çok yoldaşımız varken, sanatçı olmadığının farkında olmayan pek çok sanatçı arkadaşımız da bulunmaktadır.

Sonuç olarak, sanatçının yapması gereken şey ihtiyacı görebilmek, çevresini buna uygun örgütleyip işleve uygun bir ürün ortaya koyabilmektir. Yaratıcılığın kaynağı burasıdır. Sanatçı, Maholy-Nagy’nin dediği gibi tekniğe karşı değil, teknikle beraber çalışmalıdır. Bilim bilmeli, tekniği geliştirmeli, ihtiyaca yönelik daha gelişkin ürünler verebilmelidir. Sadece kendi sanatında saplanıp kalmamalı, emeğini özgürleştirebileceği başka alanlara da yönelmelidir. Böylece sanatçı sadece kendi emeğini özgürleştirmekle kalmayacak, toplumun özgürleşmesi için de savaşacaktır. Verdiği emekle hem yeni bir sanat hem de yeni bir toplum kuracaktır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz