TC devleti, NATO ve paramiliter örgütlenmeler

Ülkemizin sadece liberali değil, sadece işçisi ve emekçisi değil, solu da devleti tanımak konusunda sınıfta kalmıştır.

Sıradan insan için devlet “baba”dır ve bunun bir anlamı “koruyucu” gibi görünse de, esas anlamı, dayakçıdır, despottur. Bu açıdan, sıradan insanlar, liberallerden, okuryazar takımından (OYT) ve maalesef solculardan daha iyi hissederler devleti.

Sol ve liberal sol için, sisteme tam karşı cepheden savaş açmamış ama kendine solcu diyen, kendine demokrat diyen, kendine devrimci diyen için devlet, içinde iyi ve kötünün birlikte yer aldığı, bir toplum üstü mekanizmadır. Onlara göre devlette iyi paşa, kötü paşa vardır; iyi devlet adamı ve kötü adam vardır. Ve nerede bir suç varsa bunları hep kötüler yapmıştır. Süryani kıyımı mı; bunu kötüler yapmıştır. Ermeni kıyımı mı; bunu Hamidiye Alaylarını kullanan demokrat olmayan kötüler yapmıştır. Mustafa Suphilerin katliamı mı; bunu kötü paşalar yapmıştır. Pontus kıyımı mı; bunu Topal Osman çeteleri gibi kötü adamlar yapmıştır. Devlet de böyle açıklar. Arada birileri bu kötü adamları “kahraman” ilan ederse eğer, onu da görmemezlikten gelin, derler. Hep kötü adamların işidir bunlar. Hrant’ın katilini karakolda övgü ve sevgi gösterileri ile karşılayanlar, aslında devleti “temsil” etmezler, hep kötü adamların işidir bunlar. Ve devlet, aslında iyi adamların olduğu bir yerdir.

İşte Türkiye solu, bu masala büyük ölçüde inanmıştır. Belki tek tek olaylara bakarsanız, devletin bu işlerin içinde olduğunu size söyleyeceklerdir. Ama yine de, hep kötü adamların işi diyeceklerdir. Mesela Maraş katliamı, mutlaka kötü olanların, faşistlerin işidir, devletin işi değildir. Elbette bunu yapanlar faşisttir ama, devlettir. 1 Mayıs katliamı mı; kötü adamların işidir. Peki ya Sivas katliamı; kötü adamların işidir.

Aslında bu düşünüş tarzı, farkına varsın varmasın, devleti “aklayan” bir akıl yürütmedir ve buna uygun da bir pratik ortaya çıkar.

12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde, birçok sol örgüt, Kenan Evren’in CHP’ye oy verdiğini ileri sürerek, 12 Eylül’ün karakterini görmezlikten gelmişlerdir.

Bu sol anlayış, mücadeleyi de böyle ele alır. Aslında bu, devletçi, Kemalist anlayışın bir uzantısı, ortaya çıkış hâlidir.

Onlara göre, legal mücadele, düzenin yasal alanlarının kullanılması da, bu mantıkla ele alınır. Devlete bir çeşit biat edilir, çizilen kırmızı çizgilerin içinde kalınacağı sözü arka planda verilir; böylece legal bir statü elde edilir. Oysa bu doğru tutum değildir. Legal alanın, parlamenter alanın kullanılması, devletin iznine tabi olarak ele alınamaz. Tersine, mücadele gelişirken, legal olanakları zorlar ve mücadele için meşru alanlar yaratır. O yasal alanda, devlete biat edilerek, illegal alanda devlete karşı sosyalizm için savaşılamaz. Böylesi bir ikili yaşam yoktur. Legal olanakları kullanırken, devrimci ve sosyalist kimlikten taviz verilemez. Kişinin siyasal görüşleri, ideolojisi, fikirleri illegal olmaz. İllegal olmak bu değildir, olamaz.

Konumuza dönelim.

Herkes üzerine alınmak zorunda değil. Ama, devletin içinde iyi paşa, iyi bürokrat vb. aramak, aslında devleti tanımamaktır.

Devlet, bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki baskı aracıdır. Devlet, egemenlerin en gelişmiş siyasal mekanizmasıdır, örgütüdür. Devlet, egemen sınıfın, düzenin devamı için organize ettiği, silahlı güçler, yargı, diğer yönetim organları, ideoloji üretim merkezleri vb.den oluşur. Devlet, egemen sınıfın devletidir.

Toplumun devleti olmaz. Bizim devletimiz diye bir şey yoktur. Bu sözü ancak, burjuvalar, tekeller, onların ardındaki güçler söylerler. Devlet, onların devletidir.

Bizim ülkemizde devlet sadece Koçların, Sabancıların vb. devleti değildir. Sadece parababalarının, sadece tekellerin devleti değildir. Çünkü, Türkiye bir sömürgedir ve bu tekeller, bu bankalar, uluslararası sermayenin, onların devletleri olan emperyalist devletlerin ajanı, uzantısıdırlar.

Bizim ülkemizde, devletin örgütlenmesinde, en başından beri iki şey önemli rol oynamıştır. İlki, Ekim Devrimi’nin karnının altında bir burjuva devlet organize edilirken, sömürge karakterine de uygun olarak, anti-komünist bir karakterde, emperyalist cephenin bir ileri karakolu olarak organize edilmiştir. Bu, emperyalist efendilerin isteğidir. Aynı zamanda, gelişen Ekim Devrimi’nin halkları özgürleştirerek, Karadeniz sınırlarına kadar gelmesi, TC devleti için, en başından başlayarak halklara düşman bir organizasyonun ortaya çıkması ile karşılanmıştır. Bu nedenle, TC devleti en başından beri, bu topraklarda yaşayan tüm halkları, ayrımsız tümünü, sadece Ermenileri, sadece Rumları, sadece Süryanileri, sadece Müslüman olmayanları değil, dayandığını söylediği Türkmenleri de düşmanı olarak görmüştür.

Bu nedenle, en başından beri katliamlar planlamış, gerçekleştirmiştir. Bu katliamlar için, her zaman uygun kesimleri kullanmıştır, katilleri devreye sokmuştur. Ermeni katliamında, Pontus katliamında, askerlerin yapamayacağı tarzda katliamları, özel çetelere yaptırmıştır. Topal Osman, hem Karadeniz’de hem Koçgiri’de aktif olmuştur. İşi bitince de bunları ortadan kaldırmıştır.

Bu katliamcı yapı, ırkçıdır ve Nazizmi aratmayacak kadar ırkçıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, SSCB’nin zaferi, Kızıl Ordu’nun faşizmi yenmesi ile, tüm dünyada bir sol dalga gelişmeye başlamıştır. Bu dalgayı yenmek için, ABD emperyalizmi öncülüğünde, Marshall Planı ve Truman Doktrini devreye sokulmuş, komünizme karşı cadı avı başlamıştır. 1950’li yıllarda Türkiye’deki cadı avı hatırlanabilir kadar tazedir.

İşte bu dönem, emperyalist kamp, bir yandan IMF, Dünya Bankası, Bretton Woods anlaşmaları gibi ekonomik organizasyonlar devreye sokarken, öte yandan NATO gibi bir militer örgüt, bir savaş organizasyonu devreye sokmuştur.

NATO, birçok ülkede, İtalya’da adı Gladio olan, bizde Gladio, Ergenekon vb. adlarla anılan özel savaş örgütleri organize etmiş ve iç savaş için devlet mekanizmalarını yeniden organize etmiştir. Adeta faşizmin dişlileri kadife ile kaplanmış ve devlet, bizim adlandırmamızla, faşizmi aratmayacak bir tekelci polis devleti yapılanmasına bürünmüştür.

Bu elbette bizde de etkili olmuştur.

Ekonomik olarak AB’nin, daha çok Almanya ve Fransa’nın sömürgesi olan Türkiye, siyasal alanda, NATO mekanizmaları ile, ABD sömürgesi hâline gelmiştir.

İkinci Dünya Savaşı daha yeni bitmişti ki, mesela Türkeş, NATO adına, ABD’de özel kontrgerilla eğitimine alınmıştır. Bizim ünlü Ergenekon ya da iç savaş örgütü, kontrgerilla örgütlenmemiz, işte o dönemden başlar. Kore’ye asker gitmeden çok önce, TC devleti NATO için hazırlanmıştır. Görünüşte “demokratik” bir parlamenter sistem için kollar sıvanmış, CIA denetiminde Türk-İş kurulmuş, Diyanet İşleri buna göre organize edilmiş, İslamcı hareket ve tarikatlar yeniden organize edilmiştir.

Latin Amerika’da kurulan paramiliter örgütler, hem devlet adına iş yapan hem de gerektiğinde devlet oldukları reddedilen yapılar olarak organize edilmişti. Bu devleti sürekli aklıyor ama devlet, katliamlarını illegal örgütlenmelerle yapıyordu. Bu örgütler aslında yasal olarak vardı ama halktan gizli idi. Korku salıyorlardı ama işler karıştı mı, devlet bunları reddediyordu.

Bizde, eski Topal Osman vb. çetelerin durumu gibi. Bu gelenek, NATO mekanizması ile şekil değiştirmiş, yeniden organize edilmiştir. Derin devlet denilen şey, işte bu NATO mekanizmasına dayalı örgütlenmedir. Bu örgütlenmeyi finanse etmek için örtülü ödenekler, uyuşturucu paraları vb. kullanılmıştır.

İşte MHP, bu paramiliter örgütlenmenin bir parçasıdır. Görünüşte bir yasal partidir. Ama gerçekte bir paramiliter örgütlenmedir. Devlet, mesela “damga pulu” basım işini, mesela porno işini, mesela eroin işini vb. bunlara pay verecek şekilde örgütlemiştir.

MHP, hiçbir zaman bir gerçek siyasal parti olmamıştır. 12 Eylül sonrasında bazı MHP’liler, eski misyonun tamamlandığını düşünüp, bir siyasal parti olmaya çalışmışlardır.

Sanırım 2003 yılı olmalıdır. Bush ile Erdoğan, eski yapıyı tasfiye edip, yeni bir organizasyona yönelme kararı almıştır. ABD emperyalizmi, Avrupalı ortaklarına artık ihtiyaç duymayacağını, dünyanın tek hâkiminin kendisi olacağını hesaplamış olmalıdır. Bunun için, TC devleti bir tetikçi hâline getirilmiştir. Bu açıdan, Gülen ve Erdoğan, birlikte devreye sokulmuştur. Bu durum, aslında, düne ait “kötü”lerin temizlenmesi ve yeni “kötü”lerin organize edilmesidir. Yoksa “temiz eller operasyonu” değildir.

İşte SADAT, bu yeni dönemin bir paramiliter gücü olarak organize edilmektedir.

Yeni dönemde, NATO mekanizması içindeki çatlaklar da etkili olmuştur. Susurluk’un patlatılması, aslında ABD’nin bu yapı ile iş yapmasından sıkılmış olan AB’nin işidir. Ve henüz, bu çatışmalar devam etmektedir. AK Parti, ki artık bir parti değildir, içinde birçok gücü taşımaktadır, Almanya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin, İsrail ve ABD’nin, ayrı ayrı AK Partileri vardır. Gülen Hareketi için de bu böyledir. Dahası her tarikat içinde de bu durumun yansımaları vardır. Ve devletin her kurumu, diyelim ki Maliye Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı vb. de böyledir. Emperyalist güçlerin her biri, bu kurum ve organizasyonlarda kendi egemenliklerinin peşinde koşmaktadır ama her biri, duruma göre dinci, duruma göre milliyetçi görünmektedir.

TC devleti, Kürtlere karşı azgınca bir saldırıyı devreye koyduğu yıllarda, mesela Lice’yi yerle bir etmek için uğraşırken, aslında ABD’li efendileri, onlara “saldırın, daha şiddetli saldırın” komutunu verirken, aynı zamanda Kürtleri kendi denetimine geçirmek için onlarla da ilişkiler kurmakta idi. Bu politikanın devamıdır, Ankara Garı katliamı, Suruç katliamı. IŞİD çeteleri, ABD ve NATO ve TC devleti ile yakın ilişkili çetelerdir. IŞİD kötü, ABD ve NATO, TC devleti iyi demek, aslında bu durumu hiç kavramamak olur.

Bugün, güncel olarak karşımıza SADAT çıkmıştır.

SADAT, aslında bundan 10 yıl kadar önce, ABD’nin Türkiye’yi tetikçi olarak kullanmasının da içinde yer aldığı bir ortamın ürünü olarak organize edilmiştir.

En son Beyoğlu’ndaki patlamada, Soylu’nun ABD’ye köpürmesi, aslında kendi güçleri yerine SADAT’ın kullanılmasına kızgınlığın ifadesidir.

SADAT, sol hareket tarafından, 10 yıl önce deşifre edilmiş, tüzüğü yayınlanmıştır. Bir şirket olarak ne kadar yasal olduğu o günlerde çok dar bir sol çevrede tartışılmaktaydı.

Oysa şimdi, iki olay üst üste geldi ve SADAT gündem oldu. Biri, SADAT’ın, İslam devleti fikrini ilan etmesidir. İkincisi ise, Kılıçdaroğlu ile ilgili olaylardır.

Kılıçdaroğlu, SADAT’ın kapısına dayanmıştır. Ama aynı Kılıçdaroğlu, kendisine dönük linç girişiminin faillerini deşifre etmek için hantal kalmıştır.

SADAT’ın kapısına dayanınca, bir TV kanalında Uğur Dündar’a konuk iken, Kılıçdaroğlu’nun konuşması sırasında, bir alt reklam bandında SADAT devreye girmiştir. Görünüşe göre SADAT bir reklam vermiştir. Reklamı gören insanlar, SADAT ürünleri almak için sıraya girmemiştir. Reklam ölçümlerinde, reklamın satışa etkisi ölçülmemiştir. SADAT’ın ne denli korku yaratacağı belki ölçülmüştür. Belki de bu ölçüm de sonraya bırakılmıştır.

Burjuva muhalefet, Beyoğlu bombalamasının ardındaki gücü deşifre etmemiş, devleti korumayı seçmiştir. Ama aslında bu saldırının kimin tarafından yapıldığı bilinmez değildir. Bu durumda SADAT, açıktan devreye girmiş, Kılıçdaroğlu’na “gol atmış”tır. SADAT’ın sorumluları bunu söylüyor. Gol attık diyorlar. Oysa ortada bir maç yoktur. Ortada var olan şey, SADAT’ın, burjuva muhalefet üzerinden, tüm topluma, tüm mücadele edenlere bir korku salma isteğidir.

Saray Rejimi, TC devletinin olağanüstü örgütlenmesidir. Böyle olduğu için, her gün, ayrı bir olağanüstü gün hâline gelmiştir. İşçilerin her hak arama eylemine, kadınların ve gençlerin her eylemine saldıran devlet, artık bu saldırılarla korku salma işinin de sonuna gelmiştir. Şimdi, TC devleti, Saray Rejimi, eski MHP kadrolarını katlederek, Kılıçdaroğlu’na tehditler savurarak, Akşener’i dövdürme organizasyonları yaparak, yasaklı siyasetçiler ilan ederek, kayyum politikasını yaygınlaştırarak korku salmaya çalışmaktadır.

Kılıçdaroğlu, zaman zaman ağzından kaçırıyor, “devletle görüştüm” diyor. O görüştüğü devlet, ona bir görev vermiştir, “halkı evinde tut, işçileri sokaktan uzak tut, gençleri provokasyon ile korkut, olağanüstü hâl ilan ederler, silahlılar ve iç savaş ilan ederler de” demişlerdir. Öyle anlaşılıyor. Kılıçdaroğlu bunları yapmaktadır.

Ama halkı sokaktan uzak tutacak bir muhalefet, işçilerin direnişine Saray kadar duyarsız bir muhalefet, hiçbir şey yapamaz.

İmamoğlu yasaklanınca, CHP, miting yapılmasına bile karşı çıkmıştır. İmamoğlu, o mitingi, Kılıçdaroğlu’na rağmen yapmıştır ve daha ileri gitmemiştir.

SADAT reklam olayından sonra ise, Kılıçdaroğlu, “aklınızı alırım” demiştir. Aklınızı alırım, sizin dosyalarınızı açıklarım mı demektir? Aklınızı alırım, “sizi eşek sudan gelinceye kadar döverim” mi demektir? Bunu bilmiyoruz.

Kılıçdaroğlu’nun SADAT’ın aklını nasıl alacağını merakla bekliyoruz. Ama SADAT yönetimi, Kılıçdaroğlu’na bir gol attığını ilan etmiştir. Yani, pek de akılları alınmış gibi değildirler.

Devlet, Saray Rejimi, yasaklamalar, suikastler, çeşitli saldırılar ile, aslında açık bir iç savaş yürütmektedir. Bu iç savaşta, işçi sınıfı muhataptır. Bu savaş, CHP’ye karşı değil, bu savaş, burjuva muhalefete karşı değil, işçilere, emekçilere, kadınlara, gençlere, direnenlere karşı bir savaştır. İşçilere, kadınlara, gençlere, direnişlere ne denli saldırırlarsa saldırsınlar, artık işe yaramıyor. Bu nedenle, bazı simge isimlere dönük saldırılar planlıyorlar.

Bunu görmek için, devleti doğru anlamak gerekir. Bu yağma, rant ve savaş ekonomisi, içeride ve dışarıda savaş politikalarına dayanmaktadır. Bu, emperyalist efendilerin isteği olduğu kadar, tekelci sermayenin, bankaların vb. de isteğidir. Parababalarının isteğidir.

Öyle ise, SADAT vb. paramiliter örgütlenmelerin var olduğu, başkalarının da var olduğu bir gerçektir. Soylu’nun trolleri gibi, Gülsuyu çetesi gibi, Külünk’ün çeteleri gibi, Altun’un çeteleri gibi, tarikatların mafyatik örgütlenmeleri gibi.

Tüm bunları, açık olarak bir devlet örgütlenmesi olarak ortaya koymak gerekir. Soylu trolleri, jandarma ve polis sosyal medyalarını kullanmaktadır. İş bu kadarla sınırlı değildir. Burjuva muhalefet, elindeki bilgileri bile, açık ve net bir tutumla açıklamamaktadır. Ankara Belediyesi’nde Gökçek ekibi ve dosyaları, İstanbul Belediyesi’ndeki Erdoğan dosyaları bu nedenle açıklanmamaktadır.

Mesela Çakıcı organizasyonu, Ağar organizasyonu vb. neden açıklanmamaktadır? Mesela İnan Kıraç dosyaları neden açıklanmamaktadır?

CHP, altılı masa, bunları, bu dosyaları, pazarlık konusu yapmaktadır. Oysa bunlar, halkın bilmesi gereken, açık suçlardır. TC devleti, tam da budur. Birileri suç işler, diğerleri bu suçların ortaya çıkması durumunda, bunun devletin işi olmadığına halkı ikna etmek ister. “Troller devlete sızmış” açıklamaları, tam bu anlamda devleti aklama girişimleridir.

Bu devlet, işçilerin, milyonların, kadınların, emekçilerin, halkların, gençlerin devleti değildir. Bu devlet, emperyalist efendilerin, yerli tekellerin devletidir. Bu devlet için halk, her türlü isteği ile bir düşmandır.

SADAT vb. olaylar sonrasında, savcıları göreve çağırmak, hiçbir rolü kalmamış parlamentoda sözde araştırma komisyonu kurma teklifleri ile oyalanmak boşunadır. Halkın gözünü boyama girişimleridir.

İşçiler, emekçiler, direnen herkes, sokaklara çıkma hakkına sahiptir. Direnmek için, yaşamı savunmak için, haklarını almak için, kimseden izin istenemez. İşçiler sokaklara çıkmadıkça, kendi bağımsız sınıf çizgileri ile siyaset sahnesine müdahale etmeden, devrimci sosyalizm çizgisinde mücadele etmeden, bir çıkış yolu yoktur. Bu devlete karşı her yol ve araçla mücadele etmek, hem zorunludur hem de meşrudur.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz