Futbolun “golsüzlüğü”nde yayıncının VARlığı

textured soccer game field with neon fog - center, midfield

“Gol, futbolun orgazmıdır. Orgazm gibi gol de modern yaşamda gitgide daha az görülmektedir.” diyor Eduardo Galeano*. Bana göre bu söz, sadece futbolun değil, kültür endüstrisinin içinde dönüşmek zorunda kalan tüm sportif ve sanatsal uğraşların hazin sonunu son derece güzel özetlemektedir. Sportif faaliyet, onu izleyenle buluştuğunda, belki de izleyene vaad ettiği en belirgin şey; yaratacağı öngörülemez, kestirilemez duygulardır ve anılaşacak büyük anlara canlı tanıklık etme şansıdır. Ancak kapitalist anlayış içinde spor, endüstriyelleştiği andan itibaren, bu duygular etrafında kurduğu alınıp satılabilir her şeyi, tüm bu duyguları da rekabete sokarak açığa çıkarmaktadır. Tıpkı zevkin alınıp satılabilir bir şey hâline geldiği bir toplumda, hazla bağlantılı tüm deneyimlerin birbiriyle kıyas hâlinde olması gibi. Tüm deneyimler ve dahi duygular kapitalist ekonominin değerleriyle -kapitalist rekabet, performans, maksimum verimlilik, kazanç- ölçülür hâle geldiğinden beri haz, ulaşılması daha zor olan ve fakat ulaşılması şart olan bir şey hâline gelmiş ve hazzın açığa çıktığı hemen her alanda “oyunun kuralları değişmiştir.” Ve oyunun kuralları değiştikçe oyun gitgide kaybetmemeye yönelik, keyifsiz, sası, öngörülebilir bir hâl alır. Kendi özgünlüklerinden daha çok, kapitalizmin değerlerine bağlı başka her şeyle temsil edilmeye daha çok yakınlaşır.

Bu “golsüzlük” artık futbolun kitleler üzerindeki etkisine de oldukça ket vurur hâlde. “Futbol A.Ş.” adlı kitabında Athiers “Küreselleşme akıntısına katılan, bütün sınırları (fiziksel, zihinsel ve ahlâkî) yıkan futbol, evrenselliğini yitirip akılcılaştırılmış ve sıradanlaştırılmış basit bir eğlence endüstrisine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu endüstrinin tek amacı azamî mali verimliliktir… Küreselleşmiş futbol bir emperyalizm biçimidir ve imparatorluklar er veya geç çökmeye mahkûmdur.” diyor. Bunun sonuçlarını, bugün futbolun dünya genelinde izlenirliğinin düşüşünde de görmek mümkün. Endüstriyel futbol hiçbir zaman sadece sahada olandan ibaret olmadı elbette; ancak oyunun -aslen rekabetin- heyecan üretebilmesi futbolu seyredilebilir -sürdürülebilir- kılan birincil şeydi. Ancak bugün endüstriyel futbolun kendisini getirdiği noktada, kulüpler arasındaki fark finansal açıdan her geçen gün daha da artıyor. Bu da hem büyük liglerle diğerleri arasındaki farkı hem de büyük liglerdeki büyük kulüplerle diğerleri arasındaki uçurumu artırarak liglerin rekabetçiliğini oldukça düşürüyor. Dolayısıyla gelirlerin çok büyük kısmı belli başlı birkaç kulüp üzerinden elde edilirken, diğerleri adeta yük olur hâle geliyor. Ve hâl böyle olunca tekelleşme başlıyor. Bu rekabetçiliği artırma meselesi temelde kulüplerin finansal gücüyle orantılı olarak “kalitelerinin” dengeleneceği organizasyonlar ve ortaklıklarla çözülmeye çalışılıyor. Bugün daha yoğun şekilde Avrupa Süper Ligi gibi organizasyonların tartışılıyor oluşu da bu olası çöküşü engellemenin bir parçası olarak açığa çıkıyor.

Futbolun kuşkusuz en keyif veren tarafı öngörülemezliğinde ve bu da oyunun hatalara, kendiliğindenliğe, şansa açık oluşundan geliyor. Futbol tarihinde en büyülü anlar, bu öngörülemezliklerin yarattığı heyecanlardan açığa çıkıyor. Ve futbolu canlı izlemeyi anlamlı ve hatta gerekli kılan da bu öngörülemezliğin ta kendisi. Ancak endüstriyelleşmenin kendisi, futbolun bu özelliğini de tahrip etmeyi neredeyse zorunlu kılıyor ve oyunun biçimini de sürekli olarak değiştiriyor.

Futbolun seyir açısından kitleler üzerindeki etkisinde oyunun biçimsel özelliklerinin, “top küçüldükçe sınıfsal konum yükselir ilkesi” gereğince sportif etkinlikler içerisindeki yeri açısından çok daha geniş bir kitleyi kapsamasının vb. payı oldukça yüksek elbette. Ancak futbolun ciddi bir seyirci kitlesi yaratmasındaki en temel unsur, onu kültür endüstrisinin en güçlü parçalarından biri hâline getiren ana araç medya, özellikle de televizyon yayıncılığıydı. Televizyonu ise, yaygınlaştığı günden bugüne dek, hâlâ geçerli olmak üzere hayatta tutan temel unsur, canlı yayındır. Televizyonun kitleler üzerindeki en büyük etkisi, “sahici zamana” bağlı oluşu, canlı yayın imkânının yarattığı, herkesle birlikte orada olma hissidir. Bugün aslında dijital yayıncılığın da en büyük kozlarından biri canlı yayın (livestreaming) olanağıdır. Bu açıdan, dijital yayıncılıkla birlikte bant yayınlar üzerinden eski cazibesini yitiren televizyon yayıncılığı için de hâlâ büyük sportif müsabakalar, seyirciyi tekrar canlı yayın büyüsüyle ekrana çekmek açısından değerlidir. Ve medya-futbol ilişkisi futbol pazarının en güçlü dinamiğidir. Dolayısıyla gelişimi itibariyle endüstriyel futbol yayıncılıktan bağımsız düşünülemez. Bugünse televizyon futbolunun yerini, içine dijital yayıncılığı da katan bir yayıncılık futbolunun aldığını söylemek mümkün.

Serbest piyasa ekonomisinin sektörde yarattığı uçurum bir yana, endüstriyel futbolun belkemiği olan yayıncılık yönü, kitleleri futbola bağlamakta ciddi başarılar elde ettiği gibi, zamanla oyunun kurallarının ve öngörülemezliğinin de değişmesine sebebiyet vermeye başlıyor. Ve bu da oyunu daha durağan ve heyecansız hâle getirerek reytingini düşürüyor.

Gittikçe daha fazla futbol medyası yaratma isteği, oyunu seyirlik olmaktan çıkarıp, bir tartışma, bir analiz malzemesi olarak ekrana taşımaya başlıyor. Bu daha fazla futbol medyası yaratma isteğinin ana reytingi -bilhassa spor kültürü olmayan ülkelerde- spor üzerine söz söyleme kültürü yaratılarak ilerliyor. Doksan dakika seyirciyi ekrana bağlamakla sınırlı kalmama isteği, maç önü, maç sonu tartışmaları, özetler vs. derken futbol medyası üretme “maratonu” magazin “vole”siyle de voliyi vuruyor.

Oyunun “kalitesi” -esasen sportif niteliği- düştükçe, futbol üzerinden tartışma ve gündem yaratma isteği, oyunun içeriğinden çıkıp, oyunun sonucuna odaklanıyor. Her ne kadar spor medyası, kendisine çalışan yorumcuları, yazarları ve bugün sosyal medya aktörleriyle yayınlanan oyunu müthiş bir şey gibi sunmaya çalışsa da, bugün artık çoğu ligde izlenenin genel niteliğinin seyircinin gözünden kaçamayacak kadar vasat oluşu, futboldaki nitelik sorununu, sürdürülebilirliğin önünde ciddi bir engel olarak ortaya koyuyor. Nitelik düştükçe de maç yayınının ötesinde yaratılan futbol medyası, saha dışı tartışmalar, spekülasyonlar ve “maçın kaderini değiştiren hatalar” üzerine daha çok odaklanmaya başlıyor, bu da yine niteliğin gelişimi önünde engel hâline geliyor ve bu dehliz derinleşiyor.

Futbolun yarattığı pazarı ve reytingleri her geçen gün daha da büyütmek üzere, futbol yayınının da merceğinin büyümesi -statlarda dahi dev ekranlarla ölçeğin büyütülmesi- oyunu daha da içinden izleme deneyiminin kendisi, futbolun içerisinde olan hata payını da ekrana daha büyük taşıyor. Hakemin ve oyuncunun açısıyla, seyircinin açısı arasındaki uçurum açıldıkça, elbette bu tartışmaların başrolü ve günah keçisi spor medyasının da çabasıyla hakemler oluyor. Eski hakemlerin hakem taşlama yarışına dayanan sonlanmaz “maraton”, her geçen gün adeta oyunun saha içinden yönetilmesine karşı çıkan bir biçim kazanıyor. Bahisti, reytingdi, yayıncı gelirleriydi, kulüplerin hisseleriydi, müşteri memnuniyetiydi derken, oyunun kaderinin saha içinde belirlenmesinin yarattığı huzursuzluk, kendisine yeni biçimler bulmaya başlıyor. Futbola VAR (video yardımcı hakem) sisteminin getirilmesinde bu tablonun etkisi azımsanamaz.

Sporu egemen ideolojilerin meşrulaştırılması ve rıza üretiminde bir araç olarak kullanmanın vazgeçilmez etkisi ve futbol gündemi üzerinden elde edilen gelirlerin baş döndürücülüğü, bir noktadan sonra futbolun kitleler üzerindeki etkisinde oyunun biçimi ve niteliğinin de tuttuğu yeri unutup, oyunu futboldan adeta dışlayarak ve dahi oyunu bozarak, sermayenin kendi kalesine de gol atmaya başlıyor.

Bana göre keyfî bir çeviri sonucu açığa çıkan “futbol, sadece futbol değildir” sözünde olduğu gibi, futbol kendinden -oyundan- başka hemen her şeyleştirildikçe, futbol olmaktan daha çok uzaklaşıyor ve futbola dair olmayan tüm değerlerin de içine sıkıştırıldığı ve seyirciye verebileceklerinden çok daha fazlası beklenen bir başka “şey” hâline geliyor. Futbol kendinden uzaklaştıkça, ona dair olmayan her kavram da içine rahatlıkla entegre edilebilmeye başlanıyor. Mükemmeliyetçilik ve hatasızlık fikri futbolun odak noktalarından biri hâline getirilebiliyor. Oyunun aktörleri saha içinden saha dışına kaydıkça, sektörleştikçe; asıl otoriteleri yöneticiler, yayıncılar, bahisçiler, müşteriler hâline geldikçe, oyunu oyun kılan bu öngörülemezlik, sektörün istikrarını bozan bir unsura dönüşüyor. Ve fakat bunun engellenmesi çabası da artık izlenen şeyi futbol olmaktan ve heyecanından uzaklaştırıyor. Skor ve puan odaklılık ve buna bağlı futbolda hatasızlık arayışının bir sonucu olarak VAR sistemleri devreye giriyor. Üstelik VAR oyunun heyecanını da alıp götüren, gol sevinçlerinin dahi şüpheyle ve gecikmeyle yaşandığı bir aksak seyir yaratarak ve dahi oyunun hatalarını telafi etmek yerine, orta hakem kararlarıyla gecikmeli VAR müdahalelerinin yarattığı boşlukta daha da hatalar açığa çıkararak, oyunun seyrini bozup reytingini de düşürüyor.

Bu paradoks, derinleşerek sürüyor. Bir yanda yıllardır, futbol yayınlarını, canlı yayın sınırlarının ötesine taşımak isteyerek futbol üzerine kurulmuş yorumcu yayıncılık anlayışının bir sonucu olarak türemiş “hakem taşlama” kültürü, bir yanda futbolun büyüsünü, cezbediciliğini en iyi gösteren “Tanrı’nın eli” fenomeni kol kola ilerliyor. Futbolun endüstriyelleşmesiyle açığa çıkan, kapitalizmin krizleriyle örtüşen bu paradokslar birçok yerden açığa çıkıyor. Tıpkı beklenenin aksine televizyon izlenirliğinin yayın sayısına ve çeşitliliğine bağlı olarak artması yerine azaldığının araştırmalarda görüldüğü gibi, futbol yayıncılığında da bu fazlalığının ve çeşitliliğinin yarattığı bir durgunluk olduğundan söz etmek mümkün. Üstelik liglere hatta paketlere göre bin parçaya bölünmüş futbol yayıncılığının içindeki yayıncı kuruluş ve ücretli platform çokluğunun yarattığı tercih ve pahalılık sorunu, kaçak yayın izleme alışkanlığını da artırıyor. Sunulanın “kalitesi”nin düşük olduğu, buna bağlı olarak sunuma yapılan yatırımın da düşük olduğu Türkiye Süper Ligi gibi liglerde, izleme deneyiminin “kalitesi” de artık genel seyirci için eski gerekliliği taşımıyor. Ve bu konforsuz izleme deneyiminin kendisi de futbol izleme alışkanlığının daha da düşmesine sebep oluyor. Keza futbol camiasında maç sürelerinin kısaltılması üzerinden yapılan tartışmalar da yine reytinglerin düşüklüğüyle bağlantılı bir tartışma olarak karşımıza çıkıyor ve yayıncılık-futbol ilişkisinin oyunun kuralları üzerinde belirleyiciliğini ortaya koyuyor.

Elbette bugün futbolla ilgili hiçbir şey bahisten bağımsız tartışılamaz. Futbolda artan bu öngörülebilirlik isteğinin, skor -artık sonuç değil, skor- odaklılığın ve hatalara tahammülsüzlüğün en büyük etkenlerinden biri bahistir. Tıpkı yayıncılık gibi bahis de oyunun kurallarını değiştirmiştir. Metin Kurt ve Veysel Atayman modern sporun ilkelerinin kökenini açıklarken boksun kurallaştırılması eğiliminden yola çıkarak “sportif oyunları kesin kurallar içinde belirleme eğiliminin ‘dürüstlük’ (fairplay) ya da herhangi ‘haksızlık’ kaygılarından beslenen motiflerle değil de bahse girenlerin parasal angajmanlarını koruyabilmek amacıyla ortaya çıkmış olduğu unutulmamalıdır” diyerek oyunun biçiminin bahis üzerinden şekillenişine vurgu yapmıştır. Bugün de bahisin oyun içi kararlar üzerindeki denetimin artırılması konusunda yarattığı baskı apaçık ortadadır. Ve üstelik bu denetim, artık saha içindeki hakem otoritesinden yayıncının tarafından sağlanan VAR sistemine kaymaktadır. VAR’ın kullandığı görüntüler yayıncı kuruluşun kameraları üzerinden sağlanan görüntüler olduğundan, beklenen denetim de yayıncının lige yapmak istediği yatırımla sınırlı kalmaktadır. Ne kadar kâr, o kadar denetim. Öte yandan, ligin rekabetçiliğinin reytingin ana unsuru olduğu gerçeğini düşünürsek, denetimin VAR sistemi üzerinden yayıncıyla ilişkisi, yayıncıya rekabete müdahale edebilme olanağı da sağlamaktadır. Esasen kâğıt üzerinde orta hakem sahanın asıl otoritesiyken, hakemlerin futbol medyası üzerinden baskı ve şiddetle kıskaca alınışı arttıkça, hakemler de otoriteyi VAR’a bırakmak konusunda oldukça isteklidir. Bu açıdan, hakem taşlamaların ve spekülasyonların önde koşturanlarının da yine yayıncı kuruluşların programları olması şaşırtıcı değildir. Yayıncı kuruluşların, oyunun değil, hakem kararlarının tartışmasını ana reyting malzemesi yapmaya çalışmasına rağmen, yayına daha çok yatırım yapma gereği görmemesi de. Üstelik, yayın haklarını elinde bulundurmayan kanallarda dahi tekrarı gösterilemeyen pozisyonlar üzerinden saatlerce pozisyon tartışılabildiğini düşünürsek, görüntüye sahiden de ne gerek vardır? Öte yandan, VAR sisteminin futbola dâhil edilmesiyle, tüm maçların yayınlanması zorunluluğunun doğması özellikle rekabetçi olmayan liglerde gelirlerin de yüksek olmamasıyla birlikte yatırımı daha da azaltmaktadır.

Futbolun kitleler üzerindeki cazibesini yitirmesinin sadece ekonomik değil, politik sonuçları da azımsanamayacak ölçüde. Bu noktada parantez açıp şunu belirtmekte fayda var; son yıllarda popülerleşen “sportswashing” tarifi de esasen modern futboldan da önce var olan futbol-siyaset ilişkisinin ta kendisi. Sporla aklanma denen bu hadise sporun, özellikle milli müsabakalar düzeyinden beri ezelî bir hadisedir. Bugünlerde “sportswashing” kavramının popülerleşmesi bana kalırsa daha çok Ortadoğu sermayesinin futbola girişine verilen bir garip tepkidir. Daimi olan futbol-sermaye-siyaset ilişkisinde Batı’yla Doğu arasına çizgi çekmeye çalışan, kullanılan bir kavram, futbolun “soylulaştırılması” içinde Arap sermayesinin -ve belki Araplığın- “soylulaştırılmasına” karşı verilen alerjik bir reaksiyon gibidir. Zira uzun yıllardır futbolun lokomotifi olan ülkelerin tarihleri son derece kirli ve kanlı olduğu gibi, futbolun en büyük kulüplerinin ve örgütlerinin içi de uzun yıllardır yolsuzlukla var olmaktadır. Belki de bugün “sportswashing” kavramı üzerinden yalnızca Arap sermayesi tartışmak, futbol üzerinden siyaset yapmanın bir başka küresel biçimidir. Arap sermayesinin futboldaki atılımlarını kapitalist-emperyalist sistemden ve sermaye transferlerinden bağımsız tartışmak büyük hatadır.

İlginçtir, futbolun geldiği bu noktada, bir garip örnek açığa çıkmış ve siyaseti mi sporla aklasak, sporu mu siyasetle saklasak denilen bir hadise yaşanmış ve son dönem Avrupa trendine uyarak Suudi Arabistan’da yapılmasına karar verilen Türkiye Süper Kupası finalinde yaşanan organizasyonel kriz, bir anda millî marş, Atatürk tişörtü falan filan derken “hamını da mamını da” millî duygular ve millîleşmiş Arap düşmanlığıyla tek hizaya çekip “sol” baştan başlamak üzere saydırmıştır.

Futbol siyasi gündeme müdahale edecek gücü eskisi kadar elinde tutamadığından olsa gerek, beceriksizlik ve iş bilmezliğin üstüne millî birlik beraberlik örtüsü atılıp geçilmiş, üretilen söylemler bizzat aktörleri tarafından çabucak unutulmuş, futbolla yeni milliyetçilikte ortaklaşmanın yerini kısa sürede takım üzerinden taraf olmak siyaseti almıştır. Aslında izletilen üzerinden siyaset yapabilme gücünü kazanmak için, önce eldeki malzemeyi izletebilmek gerekliliği hatırlanmış, bu uğurda rekabet ve reytingi artırmak daha önemli hâle gelmiştir; ancak oyunun futbol içinde böylesine dışlanmışlığı, artık o niteliği geri getirmeden oyunu izletmek konusunda pek başarı elde edemiyor gibi görünmektedir. Gittikçe daha da sirayet eden çürüme; yöneticilerin hakem dövdüğü ve hakem linçlemeyi salık verdiği, futbolcuların taraftar dövdüğü bir biçimle doğrudan saha sınırları içerisine yayılmıştır. Böylesi bir ortamda ligin niteliksizliğini deşifre etmek pahasına da olsa kulüp yöneticilerinin yaptığı açıklamalar, rekabeti saha dışında taraflar arası tartışmalarla kızıştırmak çabasının bir sonucu gibidir. Üstelik yıllardır ligin yayın haklarının adeta yalvar yakar “üç kuruş” az olsun ille de yabancı sermaye olsun denilerek BEIN Sports’a satılmasıyla, siyasi ilişkiler üzerinden yaratılmış yayın garantisi de nitelik üzerine tartışmanın ötelenebildiği kadar ötelenmesine fırsat vermektedir. Bir yandan borçlar birikip bir yandan gelirler daralırken, yapılan açıklamalarla yaratılan atmosfer, ürünü iyisiyle kötüsüyle tükettirecek takım-taraftar bağını en kesin en kutuplaştırıcı dille uyandırma çabasının bir sonucudur.

Adeta reyting için ligdeki şampiyonluk yarışının yayıncı eliyle -VAR dahliyle olması önemlidir- göze parmak sokarcasına manipüle edildiği bir tabloda dahi günah keçisi hakemler ilan edilerek işin içinden çıkılmaktadır. Öyle ki daha önce skandal bir kararla VAR odası kayıtlarının kamuoyuyla paylaşılması ve akabinde geleneksel hâle gelmesi gibi, bu kez de esasen eğitim semineri olması sebebiyle ciddiye alınmaması gereken tartışmaları ve sözleri barındıran yayınlar servis edilmiştir. Bu, bir bütünde saha hakemlerinin otoritesinden huzursuzluk duyulduğunun, eğitim alanlarında dahi kendilerini ifşa ederek, ne gelişimlerine ne de karar yetkilerine izin vermek istemeyerek, kesinkes hakemleri abluka altına almak isteğinin bariz göstergesidir. Bu tabloda, birkaç ay önce saha içinde kulüp yöneticisi tarafından dayak yemiş bir hakemin tekrar ligin en gergin deplasmanlarından birinde görevlendirilmesi de adeta bir gözdağı gibidir.

Bu söylemlerin üretilmesi ve algı yönetiminde kendiliğinden mi bilinmez büyük rol üstlenen Ali Koç’un ligden çekiliriz tehditleri de kamuoyunu futbol gündemiyle meşgul eden birçok tartışma gibi içi boş ve havada kalmaktadır. Transfer sözleşmelerinin, sponsorluk ve yayıncı anlaşmalarının, borsadaki kulüp hisselerinin, bahis gelirlerinin futbolu işgal ettiği bir tabloda Ali Koç’un “dedesinin çiftliğinde” at koşturmaya alışkın üslubu, 2018 genel seçimlerine denk gelen Fenerbahçe başkanlık seçimlerinden beri özel olarak oynadığı kitlede “zaferde değilse mağduriyette birleşiriz” yaklaşımının tutacağına olan inançla taraftarı takıma bağlamaya çalışan bir dil üretmeye çalışmaktan öteye geçemez. Tıpkı kendi rızasıyla oturmadığı koltukta kendi istifasını verme yetkisi de olmadığı apaçık bilindiği hâlde, ortaklaşa bir şekilde TFF başkanının istifasını vermediği üzerinden yapılan boş ve samimiyetsiz tartışmalardaki gibi.

Özetle, futbol, kültür endüstrisinin tamamında olduğu gibi, ideolojik hegemonya için güçlü bir araçtır. Yalnızca kapitalistler değil, sosyalist devletler de sporun kitlesel gücünü önemseyerek sportif başarı ile sosyalist değerleri birleştirmeye çalışarak ideolojik bir hegemonya yaratmak istemiştir. Futbolun eskisi kadar rağbet görmemesi, hâliyle bu etkisini de yitirmesine sebep olmaktadır. Kapitalizmin krizlerinden elbette futbol da payını almaktadır ve buna göre dönüşmektedir. Futbol ekonomisinin çevresinde biriken toplumsal etkileri de buna göre şekillenmektedir. Endüstriyel hâliyle futbol imparatorluğu Athiers’in sözündeki gibi çökmeye mahkûmdur.

Son yıllarda futbol, daha çok sermaye ihraçları, yolsuzlukları, skandallarının ikincil kazançları ve endüstriyelleşmeden yediği tüm darbelere rağmen hâlâ içinde barınan büyülü anları ve cambaz futbolcularıyla, oyuna dair hâlâ barındırdığı detaylarla hayata tutunuyor. Galeano’nun dediği gibi “futbolun öyküsü, zevkten zorunluluğa uzanan hüzünlü bir öyküdür.” Peki bu öyküde oyunun ve oyuncunun payına düşen nedir? Futbolun “golünü” nerede yitirmeye başladığını daha iyi anlamak için, bu öyküye bir başka yazıda detaylıca değinmek üzere…

* Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol, Çev. Ertuğrul Önalp-Mehmet Necati Kutlu, Can Y.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz