Ana Sayfa Blog

Emperyalist saldırganlığa, aşağılanmaya, açlığa, yoksulluğa, işsizliğe karşı genel grev ve genel direniş! Haydi kitlesel bir 1 Mayıs için Taksim’e!

1 Mayıs 2026’nın gündemi belli olmuştur. Bugünden, içinde yaşadığımız coğrafyanın ve ülkemiz işçi sınıfının gündemidir.

Emperyalist saldırganlık, bölgemizde sürekli savaşlar kundaklamaktadır. En sonuncusu, 28 Şubat’ta başlayan İran’a dönük saldırıdır. Bu haydutluk, bu sınır tanımaz saldırganlık, ABD ve İsrail başta olmak üzere, NATO ve ortaklarının, Batı’nın birkaçı hariç tüm ülkelerinin ortak arzularının ifadesidir. Venezuela’nın nasıl yönetileceğine ben karar veririm, diyen uluslararası sermayenin temsilcileri, İran’a da saldırmışlardır. Hem petrol hem de doğal kaynakların yağmasını hedefleyen bu sömürgeci saldırganlık, dün Irak’ta milyonlarca insanı öldürdü; ardından Suriye’de paramiliter İslamcı çeteleri organize ettiler ve şimdi de İran’a saldırmaktadırlar. Savaş, daha savaşın 17. gününde, ABD ve İsrail cephesinin aldığı şiddetli darbelerle anılmaya başlanmıştır bile. Dünyanın çavuşu rolüne bürünmüş ABD, öyle anlaşılıyor ki, savaş nasıl gelişirse gelişsin, büyük yaralar almış durumdadır.

Emperyalizmin aldığı her darbe, dünyada ve bölgemizde, işçi sınıfının sisteme karşı savaşımının önünü açma potansiyeline sahiptir.

Bu nedenle, emperyalizmin savaş arayışlarına karşı, bölgemizde, ülkemizde ve dünyada anlamlı bir karşı çıkış olanaklıdır. İşçi sınıfı, tüm dünyada, bölgemizde ve ülkemizde, savaşı kökünden çözecek, kapitalizmi yıkacak tek devrimci sınıftır.

Ve işçi sınıfı, dünyada, bölgemizde ve ülkemizde, bu savaş koşullarında sahneye çıkmak, devrimci bir sınıf olarak alanlara çıkmak zorundadır.

İşçi sınıfı devrimci olmadığı sürece, örgütlü de olamıyor. Örgütsüz olduğu sürece, her yol ve araçla aşağılanmaktadır. Saray Rejimi, işçi sınıfını, emekçileri aşağılamaktadır. Onların kalemşörleri, her türden uzman zevat, işçi sınıfını aşağılamaktadır. Açlık, yoksulluk, işsizlik girdabındaki milyonları hesaba katmamayı alışkanlık hâline getirmişlerdir. İşçilerin, açların, emeklilerin, yoksulların, kadınların, gençlerin gözlerinin içine baka baka, dalga geçmekte, meydanı boş bulmuş kabadayılar gibi fütursuzca dolaşmaktadırlar. Utanmadan, 20 bin TL ile nasıl geçinilir hesapları yapmaktadırlar. Utanmadan, “sabır” demektedirler, fütursuzca “yoksul olmak öbür dünyada cennete erken gitmenin yoludur” demektedirler.

Sendikacıları (bunlar işçi sendikacıları değil, patron, devlet sendikacılarıdır, sendika mafyalarıdır), aynı biçimde işçi sınıfını, emekçileri aşağılamaktadırlar.

Bunun ana nedeni, işçi sınıfının örgütsüzlüğüdür.

İşçi sınıfı, örgütlenmek, devrimcileşmek, siyasal mücadele sahnesinde yerini almak zorundadır.

Bize, bir sonraki seçime kadar sabredin, demektedirler. Oysa Saray Rejimi, zaten hiçbir yasayı tanımamaktadır. Baskı ve şiddet, devlet terörü kol gezerken, liberaller, devletçi sosyal demokratlar, uzmanlar bize, seçime kadar bekleyin, demektedirler. Saray sürekli olarak saldırırken, onun gizli ittifakları bize seçimi bekle demektedir, bizi oyalamaktadır. Bu saygısız, bu aşağılayıcı tutum, bizim, biz işçilerin devrimcileşmemesi, örgütsüz olmasının sonucudur.

İşte bu sonucu değiştirmek için olanaklar vardır.

Yeter ki kararlı olalım. Yeter ki sınıf bilinci ile, bir sınıf olduğumuz bilinci ile örgütlenelim, yeter ki devrimcileşelim.

İşte 1 Mayıs 2026, bu açıdan bir adımdır.

1 Mayıs 2026, emperyalist saldırganlığa karşı, bölgemizin tüm işçi sınıfının enternasyonalist dayanışmasını haykırmanın yeridir.

Bunun en kitlesel, en görkemli yapılacağı yer İstanbul’da Taksim’dir. İşçi sınıfı, tüm devrimciler, Taksim’de kitlesel ve görkemli bir 1 Mayıs kutlaması organize etmelidir.

Ülkenin her yerinde sürmekte olan işçi, kadın, gençlik direnişlerinin, eylemlerinin daha da örgütlü, daha da gelişmiş ve yayılmış hâle gelmesinin yolu, kitlesel bir 1 Mayıs kutlamasından geçmektedir.

İşçi sınıfı, bir bütün olarak, kendi sınıfsal varlığını ortaya koymalı, sendikaların tereddütlerini aşarak, Taksim’e ve diğer şehirlerde büyük meydanlara akmalıdır.

İşçi sınıfı, bu kitlesel 1 Mayıs kutlamaları ile, kendi sınıf kardeşlerini, kendi sınıfsal gücünü de tanımış olacaktır. Bu açıdan bu yıl 1 Mayıs, çok daha önemlidir.

1 Mayıs 2026, işçi sınıfının taleplerini, tüm toplumsal talepleri haykırmanın yoludur. Bu açıdan, işçi sınıfı, 1 Mayıs alanı olan Taksim’e kitlesel olarak akmalıdır.

Emperyalist saldırganlığa dur demek için, kitlesel 1 Mayıs’a!

İşçi sendikaları diye ortada dolaşan sendikalar, birkaçı hariç, olduğu gibi, işçi sınıfının önünde kurulan devlet barikatının içindedirler. Burjuvalar, patronlar, devlet ve sendika mafyası, işçi sınıfının kanının emilmesi için, işçi sınıfının karşısındadır. Bu nedenle, grevler yasaklanmakta, ertelenmektedir. Bu nedenle sendikal örgütlenme çalışmaları baltalanmaktadır. Bu nedenle, her direnişin, en küçük bir hak arama eyleminin karşısına, basını, yargısı, polisi, sendika mafyası vb. ile devlet dikilmektedir.

İşçi sınıfının içinde yaşadığı açlık, yoksulluk, sefillik, aşağılanma koşullarını değiştirmenin tek yolu, genel grev ve genel direniştir. 1 Mayıs 2026, genel grev ve genel direnişin haykırılması gereken bir 1 Mayıs’tır.

Genel grev ve genel direniş talebi, sadece işçilerin talebi değildir, emeklilerin de talebidir, öğrencilerin de talebidir, memurların da talebidir, gençlerin de talebidir. Kısacası tüm toplumun talebidir. Devletin iç savaş hukukuna karşı, genel grev ve genel direniş dışında bir çıkış yolu yoktur.

Kitlesel direniş, yaşamın her alanında acil bir ihtiyaç, tek çıkış yolu olarak ortaya çıkmaktadır.

İşçi sınıfı ve direnenlerin ihtiyacı, “direniş, dayanışma ve örgütlenme”dir. Bu slogan etrafında 1 Mayıs 2026, Taksim başta olmak üzere, ülkenin ana meydanlarında kutlanmalıdır. İşçi sınıfının taleplerini dile getirme hakkı, çeşitli meydan yasakları ile engellenemez.

İşçi sınıfı, tüm güçleri ile, sendikaları aşarak, Taksim yasağını kırmak zorundadır. Taksim 1 Mayıs alanı olarak tescillenmiştir. Bundan vazgeçenler, toplu sözleşme haklarını da yok edenler, işçilerin grev haklarını da elinden alan iktidarı seyredenlerdir.

Kitlesel ve görkemli bir 1 Mayıs, işçi sınıfının birkaç adım bir anda ilerlemesinin, kendi gücünü görmesinin, sınıf dayanışmasını geliştirmesinin, direnişleri büyütebilmesinin ve en sonu örgütlenmesinin yoludur.

Bu doğrultuda her devrimci güç, her sendika, her devrimci işçi, her sol parti ortak hareket etmenin ciddiyetini kavramalıdır.

İşçi sınıfı, ağır bir siyasal, ekonomik saldırı ile karşı karşıyadır. Siyasal olarak işçilerin örgütlenmesinin önü kesilmekte, her hak arama eylemi kolluk kuvvetleri, basını ve yargısı ile bastırılmakta, devlet terörü işçilerin işyeri cinayetlerinde kurban edilmesinin aracı hâline getirilmektedir. Kadınlara karşı saldırlar her gün daha da boyutlanmaktadır. Öğrenciler, barınma sorunu ile karşı karşıyadırlar ve üniversiteler, liseler polis yöneticilerle yönetilir hâle gelmektedir.

Bu gidişe dur demenin tek yolu, kitlesel direniştir, genel grev ve genel direniştir. İşte 1 Mayıs bu taleplerin sokaklarda yankılanacağı bir gün olmalıdır.

İşçiler, önlerine, karşılarına kurulan barikatı iyi tanımalıdırlar. Bu barikatın en arkasında kolluk kuvvetleri, yargısı, basını ile devlet, Saray Rejimi vardır. Onların önünde, sendika mafyası, bizim elimizi kolumuzu bağlamaya çalışan balta sapları, işçi hareketine ihanet edenler, uzmanlar, satılmışlar vardır. Eğer işçiler, en çok da devrimci işçiler, eğer öğrenciler, eğer kadınlar, kendi iradelerini kararlılıkla ortaya koymazlarsa, 1 Mayıs, görkemli bir 1 Mayıs olamaz. 1 Mayıs’ın görkemi, işçilerin, emeklilerin, memurların, öğrencilerin, kadınların kararlılığına bağlıdır.

Devletin her türlü baskısına, aşağılanmanın her türüne, azgınca sömürüye, işsizliğe, açlığa, yoksulluğa karşı durmak, “yeter” demek için, eller şalterlere gitmelidir. Genel direniş ve genel grev, güncel ve acil bir taleptir. Bu açıdan 1 Mayıs 2026 çok önemlidir.

Emperyalist saldırganlığa, savaşa karşı dayanışma ve direniş!

Haydi, direnişi yayalım, büyütelim.

Haydi, yaşamın her alanında örgütlenelim. İşçi sınıfı devrimci ise, örgütlü ise her şeydir.

Haydi, sendika mafyasına dur demek için, yeter demek için Taksim’e!

The US and Israel’s attack on Iran; Every strike against the US paves the way for “revolutionary destruction”

Deniz Adalı

March 17, 2026

When discussing, speaking or writing about war, one must avoid clichés like “war is war.” Every war must be examined within the context of the specific conditions of the era in which it occurs. The US-Israeli aggression against Iran cannot be discussed by resorting to general statements about war.

War, ultimately, will exist as long as class-based societies exist. The existence of classes is, of course, the source of what is called the state. The state, if it is not a socialist state, is today a bourgeois state. Whether in a colonial country, such as Turkey, or in an imperialist country, such as the United States, it is the instrument of the bourgeoisie’s domination; and in today’s bourgeois society, the state is, of course, the state of the monopolies and monopoly capital. This is true in a colony, and it is true in an imperialist country. Although the two are different, they are both bourgeois states, states of the monopolies.

A war between two bourgeois states is, in essence, a war fought in the interests of the bourgeois ruling classes. Suppose we are talking about a war between two imperialist powers, such as the United States and Britain; this war is different from, say, a US attack on Iran. In the first case, two imperialist powers are in conflict,and regardless of how it unfolds, it is a war of partition. But the US’s war against, say, Venezuela is, in reality, a war to plunder Venezuela and seize its resources. It is imperialist banditry and colonialism itself.

If two imperialist powers are engaged in an indirect war in their colonies, they use the people there. But when the two imperialist powers finally engage in an open war against each other, the working class in both countries turns its weapons against its own state. They strive to establish the foundations of the socialist revolution that will emerge from the ruins of war and the working class in both countries stands on the same side. This is not an easy task; it requires internationalist consciousness and organization.

But the aggression of an imperialist power against an independent country is a different kind of war. As in the case of Venezuela.

In Venezuela, the Bolivarian government was viewed as a factor limiting US control over oil resources. This, of course, is the US perspective. Today, a war has been launched against Iran for the same reasons. This, of course, is a new move in imperialist aggression. Although there is no Bolivarian force in Iran as there is in Venezuela, the Iranian government is viewed as an obstacle to US regional and global hegemony.

In Venezuela, the Bolivarian government was viewed as a factor limiting US control over oil resources. This, of course, is the US perspective. Today, a war has been launched against Iran for the same reasons. This, of course, is a new move in imperialist aggression. Although there is no Bolivarian force in Iran as there is in Venezuela, the Iranian government is viewed as an obstacle to US regional and global hegemony. Judging from the character of the current regime in Iran, to frame the situation as anything other than a war of imperialist aggression and plunder, a war of colonization, is—if not sheer stupidity—to take the side of the “stronger” imperialist aggressor. Imperialist aggressors do not wage war to punish a country’s “bad governance, such as in Venezuela or Iran, in the name of divine justice. Such a thing does not exist. To claim otherwise is to take a stance in favor of the imperialist aggressor under the guise of so-called neutrality. Cheering on US aggression in Venezuela, Iran or Cuba, which they frequently mention, means acting as a collaborator with imperialism.

To explain the stance of US imperialism as “opposing the mullahs” is, at the very least, a sign of intellectual deficiency. While the US President was gathering “energy” for war through an evangelical religious ceremony (perhaps during this ceremony, in the Oval Office of the secular US government, they were striving to reach another realm. This is the clearest expression of decay and a more religious stance than that of the Iranian government), to frame the issue as a war against religious extremists while ignoring the religious structure of the Israeli state is, in fact, the result of a Western-oriented perspective in colonized countries. Ultimately, it amounts to openly supporting imperialist aggression. If you treat a state like Israel—a state that ruthlessly exploits religion—as if it were fighting against a religious state, then you are, in fact, only opposed to a form of religious fundamentalism rooted in Islamic ideology. This means you cannot possibly understand Zionism. However, it is possible to see that religion is exploited ruthlessly and without limit in Israel as well as in the US. Israel is a radical religious state, and Trump, with the Evangelicals’ hands on his shoulders, is “a person appointed by God.” They openly say this. This is decay. The age of monopolies is an age of decay and as this age drags on, the capitalist world displays the most advanced and repulsive forms of decay.

It is the United States that has been using Islamist paramilitary groups against the Soviet Union since the Green Belt Project era. ISIS and Al-Qaeda were created as organizations of the US government and have been used as such. Today’s Shara administration in Syria is a continuation of these groups, and no one doubts that it operates under U.S. orders. Those who do have doubts may be considering the possibility that the Sharia regime has also been used by Britain. This means that the US is adept at using any religion—whether Judaism, Islam, or Christianity—without distinction. The bourgeois ruling class sees no problem with this.

If the Iranian government were to surrender to the US, comply with its demands and hand over control of its oil and natural resources to the US, such a government would be the best possible outcome for the US, which would thereby gain a major advantage against China. The Saudi Arabian government is under its own control, and it does not have a problem with that country’s Sharia laws. Why should it have a problem? Looking at the issue this way is, in the truest sense, a sign of intellectual deficiency.

Without seeing this stark reality, anyone who applauds US and Israeli aggression simply because they dislike the Iranian government can only be cited as an example of a colonized human character. In colonized countries, people who conform to the colonial process adopt that character and are loved by their masters to that extent.

The Unraveling of US Hegemony and War

We need to look at the issue from a broader perspective. US hegemony has been losing ground economically for quite some time. In the world order established after World War II, the United States has been the hegemonic power of the capitalist world economy. This hegemony is expressed through economic organizations such as the IMF, the World Bank and the dollar’s status as an international reserve currency. Additionally, numerous political and military organizations, including NATO, are expressions of this hegemony. Signs of the dissolution of U.S. hegemony first began to emerge in the economic sphere. This process can be traced back to the 1970s. The 1971 crisis was resolved through the “petrodollar” system, whereby all Middle Eastern oil was sold in dollars and the proceeds were deposited in US banks. In this way, the U.S. once again overcame an economic crisis.

The current order in the Middle East was actually shaped during this period. Countries like Kuwait and Qatar were organized as a kind of oil well state. Both before and after this, the organizations known as “Arab Socialism” and their regimes were eliminated. In countries like Egypt and Iraq, this process had not been successful. In Syria, however, it was not achieved. In Iran, the revolution that developed in 1979—with the support of the working class and the TUDEH (Iranian Communist Party)—was handed over to the Islamic movement. The source of Iran’s problems with Western powers began to emerge after the overthrow of the Pahlavi regime.

After the dissolution of the Soviet Union, the United States first declared its global hegemony. With this goal in mind, it launched its invasion program against Afghanistan and Iraq. But these actions did not fuel the US’s dreams of a global empire. While a united anti-communist coalition against the Soviet Union declared the final victory of capitalism in the absence of the Soviet Union, a struggle for the redivision of the world among the five major imperialist powers (the U.S., Germany, Japan, Britain, and France) also came to the fore. Yugoslavia was thus fragmented and divided. Libya, and later Syria, were also fragmented, albeit through different means. Western aggression, led by the US, began to emerge in all its nakedness. In Iraq, they were “bringing democracy,” but they no longer feel the need for that. In Venezuela, they openly state that the issue is oil.

Because in the meantime, two developments occurred. First, Russia entered the fray in the Syrian war, and in 2014, during the Syrian conflict, Ukraine was brought into the picture with the aim of dismantling Russia and inflicting a “strategic defeat” upon it. But as these wars unfolded, it became clear that Russia was no easy target.

Second, beginning from the 1980s, China was viewed as a market where capital could find cheap labor, serving as the “world’s factory”; however, by the 2010s, China’s process of entering the global market with its own brands had begun. Despite the influx of capital, China, which could not be colonized, emerged as a major economic power and became a “threat.” Furthermore, an alliance began to take shape between Russia and China. Russia’s efforts, which began before 2010, to remove the dollar from its status as a reserve currency, combined with China’s economic and technological advancements, began to pose a serious problem for the United States.

Today, Trump—who promised “peace” on his way to power in the US—declared China and Russia to be enemies during his first term. Twenty-five years after the dissolution of the Soviet Union, it has once again been added to the list of enemies. The sanctions previously announced and imposed against Iran have been expanded and implemented against Russia and China this time.

While Trump, on the one hand, delivered speeches about peace in Ukraine to keep Russia at bay, on the other hand, he launched a fierce economic war against China. But all of this is far from being a solution. For this reason, the US has begun to launch attacks against two of China’s largest energy suppliers. The first was Venezuela and the second is Iran. 

This is the real reason for the war.

Whether it’s the MAGA supporters in the US or the neocons, those who want this war are the representatives of capital. The differences between them are merely insignificant.

War is not “the doing of madmen”

Daily thinking operates solely on the basis of what is seen, what is visible to the eye. An expression of this is: “The sun has risen or set”. Our eyes just see the sun and its disappearance. But, as science tells us, we know that the sun does not actually rise or set; rather, the Earth rotates both on its own axis and around the sun. This is how sunrises and the seasons come about.

When it comes to sunrise and sunset, resorting to and using daily language instead of scientific language may not be much of a problem. But for a physicist, this is a problem. However, when it comes to social events such as war, using the correct language—scientific language—becomes very important.

It is commonly said that the war is the doing of Netanyahu and Trump. From the outside, this is how it appears. But this is only a very small part of the truth. The real cause of the war is the crumbling US hegemony, the current state of the US and the capitalist-imperialist world, the deepening crisis and the monopolies’ desire for profit and dominance. To put it more broadly, the cause of the war is the capitalist system, imperialism and the exploitation of human beings by other human beings.

Leaders like Trump, Macron, Merz, Starmer and Netanyahu are not the cause of war; on the contrary, the ones that see the war as the only way out is the international monopolies, the monopoly rule itself. The ruling class creates “leaders” to carry out their agenda during the era they are navigating. These leaders are, in fact, there to serve the will of the ruling class. It is not the other way around. World War I was not caused by the assassination of the Austrian heir to the throne; that was merely a trigger. World War II was not the product of the psychopathy of a man named Hitler. It was a joint operation by the entire imperialist front aimed at destroying the Soviet Union.

The attack on Venezuela is not a product of Trump’s “narcissistic” personality. The war against Iran is not the product of the personalities known as Netanyahu and Trump. On the contrary, capital finds the most suitable individuals for its purposes. For the US, Erdoğan is the most useful person in our country and once his usefulness has run its course, he will be swiftly discarded. 

For this reason, those on our side who oppose US-Israeli aggression but cling to notions that portray the war as the work of these crazy, deranged individuals need to be more careful.

War is not the doing of Trump, a man described as a “narcissistic boor.” Before him, there was Biden, and he was no less pro-war. We are now on the 10th day of the attacks against Iran, and if the war continues like this, and if Iran can keep resisting like this, Trump will remain in office, and in that case, we will not see an anti-war administration in the US. An anti-war administration in the US can only become a reality through mass resistance in the US, through the masses and the working class taking to the streets. Which would be a completely different situation.

Trump may well be a narcissist. But we cannot reach a conclusion by using psychoanalytic methods to analyze the individuals placed at the helm of the Western front. After all, the capitalist system itself is rotten, and the leaders they have chosen are, in fact, proof of this rot. 

Trump and Netanyahu’s personality disorders are not the cause of the war. Their personalities, if anything, are one of the reasons why capital—which desires war—deems them suitable. Presenting the war as a product of these individuals’ personality disorders (though this may not be the intention of those making such emphases) carries the risk of inadvertently obscuring the war’s true causes. 

Capitalist-imperialism, capital, has no solution other than war. In other words, capital and the monopolies have no other way out.

Similarly, it would be a mistake to view those organizing the attack against Iran as an “Epstein coalition.” This implies that they are orchestrating this aggression to cover up the Epstein case. In reality, they are quite adept at covering up the Epstein case. After all, they have explicitly declared that they do not recognize written bourgeois law. If those accused of trampling on international law are said to do so, why wouldn’t they trample on the law in their own countries as well? They already do. It would be accurate to describe ICE’s attacks as civil war law and US aggression as the law of war. Undoubtedly, these aggressors are also part of the Epstein project, which is a kind of slave-training program; they are its creators.

When Trump declares he decides how Venezuela should be governed and who Iran’s new leader will be, thereby deserving the label “narcissistic boor, what legal basis is he relying on? Of course, this is the law of plunder, the law of colonization, the law of war, the law of force. This has always existed within the capitalist system; it’s just that today everything is coming to light; to put it bluntly, all the filth is being exposed. 

While in conflict with Hungarian leader Orbán, Zelenskyy is making threats and openly stating that he will provide Orbán’s address to neo-Nazi groups. This, of course, is the law of war conditions that compels everyone to take a stance. 

They say, “The eye must see quickly, but the tongue must act slowly.”

Iran’s Resistance

Iran is clearly facing an imperialist aggression that is beyond any doubt. The fact that this attack was launched on February 28 must be linked to intelligence regarding the assassination of Iran’s leader. Otherwise, this attack was already on the horizon. Not just because of the US warships and other military assets stationed in the region. Developments on the ground also provided clear evidence of this. The transfer of ISIS detainees to Iraq, the “guarantees” given to Kurdish groups aligned with the US, the relocation of US bases from Syria to Iraqi Kurdistan, and the guarantees given to Erdoğan regarding the “Halkbank case” were all preparations for this war. 

It is impossible for Iran and its allies not to see what we can see. This means they, too, were aware that an attack is coming. 

The fact that the Iranian leader chose to work openly in his office rather than hide, and was killed there, cannot be because he did not consider the possibility of such an attack. Is it honorable for Netanyahu to travel from country to country to protect himself? Is the Iranian leader’s refusal to stop working in his office a sign of weakness? It is not right to make such claims. This is just Western propaganda.

Iran is resisting, and today, on the 10th day of the war, images of burning oil refineries and dark clouds blocking out the sun in Tehran are, in fact, overshadowing Iran’s resistance. On the contrary, is the bombing of schools and hospitals, the ban on broadcasting footage from Israel, and heavy censorship a display of power? Is punishing those reporting from Israel a display of power? 

The black propaganda of the US and Israeli front is becoming increasingly ineffective day by day. As Iran’s resistance continues, this will become even more evident. This serves as a good example. An American dissident journalist, Tucker Carlson, states: “If you wake up in a country where killing not only military personnel but also young girls is considered normal… that country isn’t worth fighting for.” This is a stance that should give pause to those among us who believe in US and Israeli propaganda.

War “experts” and all manner of so-called “experts” are discussing on TV channels how Iran will be torn apart, exploring all sorts of scenarios. These scenarios do have their basis. The Iranian state, of course, is not a structure that stands with the people or the working class. These scenarios are actually based on the thesis that a US victory is inevitable. But what does “victory” even mean? How many children must be killed, how many refineries must be burned to constitute a victory?

The Iranian Foreign Minister is being asked questions in the Western media. One of the questions is, “Why are you attacking US bases?” These are the moments when stupidity turns into a tragicomedy. The Iranian Foreign Minister simply replied, “Well, but you attacked us.” Iran has no chance of directly attacking the US. In this situation, US leaders are hoping for Iran’s unconditional surrender. If Iran does not surrender immediately, the number of soldiers’ bodies being transported to the U.S.—currently via Germany—will rise rapidly. In this case, what consequences will the process of bringing the war into the US entail?

Many experts are rightly calculating the costs of war. They are weighing a $20,000 Iranian drone against $1 million defense missiles. These calculations will only make sense as the war drags on—that is, as long as Iran continues to resist. 

But it appears that US capital and its rulers are currently treating this as a secondary issue. The primary objective before them is to win the war. For this reason, they have opened the door to discussing the use of nuclear weapons. Furthermore, they wish to bring the Turkish state into the equation.

Every strike against the US paves the way for “revolutionary destruction”

Iran’s attack on US bases is changing the course of the war.

The question of whether the war will spread to the region is only meaningful in terms of the actual extent to which it will spread. After all, it has already spread to the region. It appears that Iran has a defense strategy. This defense strategy, it seems, is based on sustaining resistance for an extended period. 

The US goal of “regime change” through the assassination of the leadership was proven futile on the 10th day of the war. In any case, their primary objectives are oil and the breaking of Iran’s will. For this reason, they seek to convince the broad masses dissatisfied with the Iranian regime that they are the “saviors.” No savior emerges from an imperialist aggressor and only insecure fools would hope for such a thing. Those who, with the attitude of “great strategic experts,” hope to side with the US—which they believe will win the war—and thereby snatch up the crumbs, will of course side with the US victory. These people will side with the US even if it massacres children (the Iraq War doesn’t cross their minds, millions of children were killed and maimed there) and they present this as a defense of human rights.

On the contrary, the issue has now changed.

Now, a more realistic question than regime change in Iran is on the table: Will regime change come up in other countries? For example, is regime change possible in the US? Will the growing public reaction in the US turn into a new Vietnam syndrome as the number of military casualties rises?

Or in which countries in the region will regime change occur?

Iran is careful not to attack Turkey and Azerbaijan in particular. We do not know if there is a US base in Azerbaijan, but there is one in Turkey. Despite this, Iran is not attacking Turkey. However, in both countries, attacks are being staged, likely organized by Israel. These attacks—or Israel’s “false flag” operations—could escalate the conflict further. Turkey’s pro-US stance on this matter is quite clear. Turkey has not condemned the US for openly attacking a neighboring country—a country with which it has not experienced border disputes or war for centuries. The Palace Regime has not uttered a single word against the US. It is waiting, watching for Iran’s defeat. Foreign Minister Fidan does not hesitate to speak openly against Iran. For this reason, the likelihood of Turkey’s rapid involvement in the war is high. Hakan Fidan is a person who once stated, “We’ll fire two missiles from the other side of the border and join the war,” during previous conflicts in the region while serving as head of the Turkish National Intelligence Organization (MIT).

The US will certainly spare no effort to send its allied forces into battle. The war is multifaceted and engulfing the region. The wounds sustained by the US and Israeli front may force them to pause the war. However, the threats of nuclear war are not without merit. Should they pause the war, they will strive to cover up their defeat and then begin preparations for new attacks.

However, Iran’s resistance is causing the US to suffer strikes. Aircraft carriers are being withdrawn, and US radar systems are being targeted. Every strike the US suffers—as the hegemonic power of the imperialist front—will shake it to the core, and to that extent, it will bring about revolutionary destruction. This will increase the potential for revolutionary uprisings throughout our region. As the US suffers attacks and the war drags on, it will face a new Vietnam syndrome. This situation will foster resistance within the US.

The US speaks of a new attack against Cuba every time, in every statement and every day. This aggressive stance is, in fact, proof that they have no intention of limiting themselves to Iran. They claim that Iran’s missile stockpile is running out, yesterday, today, and tomorrow. But with each passing day, the timeline they set for the war keeps getting pushed back, and their lies are being exposed. During the 12-Day War—that is, in June 2025—Trump declared, “We have eliminated Iran’s nuclear capabilities.” Yet they claim that the reason for this war was that Iran would produce nuclear weapons in just two weeks. Which of these claims is true is now a topic of discussion even in the US. While Trump says, “We didn’t attack the school,” it has come to light that the missiles used were actually US missiles.

It seems that patience is a key factor in this war. Trump is seeking patience in Evangelical prayers in the Oval Office. It’s not hard to imagine that he’s started doing this every day. In Iran, however, there is a solid justification: defending the country against an attack. This situation should shed some light on which government is more spiritual. Iran’s patient resistance is yielding results with every small or large blow the US takes. 

Those who, believing in the US’s victory, have prematurely declared victory on behalf of the US are now a bit more cautious.

We workers, we revolutionary workers, must be concerned with fanning the flames of revolution. Not only we, but all revolutionary workers in our region and throughout the world must follow the same path. It is essential to oppose imperialist aggression with a clear and unequivocal stance. This aggression cannot be applauded simply because of the nature of the ruling power in the country it attacks. On the contrary, every strike against the imperialist monster that has descended upon the world like a nightmare is worthy of applause. And of course, we must emphasize that opposing imperialism is only consistent with organizing the socialist revolution. The only way to completely eliminate war is through the socialist revolution. Of course, we revolutionaries must explain to the workers that the only way to end war is by consigning the capitalist system to history. Today, the world revolutionary movement faces the task of organizing along the internationalist path of the working class and advancing the struggle. This is our path.

Imperialist aggression will make itself apparent in many parts of the world. The US will not abandon this approach. This aggression will continue even if Trump leaves office. The US working class must fight with this awareness. Workers across the world must rise up and re-enter the arena of struggle as a revolutionary class. The conditions for this do exist. Peace is impossible without consigning the capitalist system to the rubbish bin of history. A ceasefire is not lasting peace. Therefore, lasting peace will come only with the overthrow of bourgeois rule and the establishment of a communist world. Workers must act with this awareness, no matter what conditions they live under.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, ABD’ye vurulan her darbe, “devrimci yıkım”ın önünü açar

Savaş üzerine tartışırken, konuşurken, yazarken, “savaş savaştır” gibi beylik sözlerden uzak durmak gerekir. Her savaş, içinden geçilen dönemde kendi şartları altında ele alınmalıdır. İran’a karşı ABD-İsrail saldırganlığı, savaş üzerine genel sözler söyleyerek ele alınamaz.

Savaş, nihayetinde, sınıflı toplumlar var olduğu sürece var olacaktır. Sınıfların varlığı, elbette devlet denilen şeyin de kaynağıdır. Devlet, eğer bir sosyalist devlet değil ise, günümüzde burjuva devlet demektir. İster sömürge bir ülkede olsun, mesela Türkiye gibi, isterse bir emperyalist ülkede olsun, mesela ABD gibi, burjuva sınıfın egemenliğinin aracıdır ve günümüz burjuva toplumunda devlet, elbette tekellerin, tekelci sermayenin devletidir. Sömürgede de böyledir, emperyalist ülkede de böyledir. Her ikisi farklı olsa da, burjuva devlettir, tekellerin devletidir.

İki burjuva devlet arasındaki savaş, aslında sonuçta burjuva egemenlerin çıkarları için savaştır. Varsayalım ki, ABD ve İngiltere gibi iki emperyalist gücün savaşımı söz konusu ise, bu savaş, mesela ABD’nin İran’a saldırmasından farklı bir savaştır. Birincisinde iki emperyalist güç çatışmaktadır ve gelişim şekli ne olursa olsun bir paylaşım savaşımıdır. Ama ABD’nin diyelim ki Venezuela’ya karşı savaşı, aslında Venezuela’nın yağmalanması, kaynaklarının ele geçirilmesi savaşıdır. Emperyalist haydutluğun, sömürgeciliğin kendisidir. 

İki emperyalist güç, eğer, sömürgelerinde, dolaylı bir savaşa tutuşmuş ise, oradaki halkları kullanırlar. Ama nihayetinde iki emperyalist güç, gerçekten birbirine karşı açık bir savaşa tutuşursa, işçi sınıfı her iki ülkede de silahlarını kendi devletine çevirir. Nihayetinde savaşın yıkımları arasında yükselecek olan sosyalist devrimin temellerini atmaya çalışırlar ve her iki ülkedeki işçi sınıfı, aynı cephededir. Bu kolay bir organizasyon değildir, enternasyonalist bilinç ve örgütlenme gereklidir. 

Ama emperyalist bir gücün, bir bağımsız ülkeye dönük saldırganlığı, farklı bir savaştır. Venezuela örneğindeki gibi. 

Venezuela’da Bolívarcı yönetim, ABD’nin petrol kaynakları üzerindeki kontrolünü kısıtlayıcı bir faktör olarak görülüyordu. Bu elbette ABD bakış açısıdır. Bugün, aynı nedenlerle İran’a karşı bir savaş başlatılmıştır. Bu elbette emperyalist saldırganlığın yeni bir hamlesidir. İran’da Venezuela’da olduğu gibi bir Bolívarcı güç olmasa da, İran’daki yönetim, ABD’nin bölge ve dünya egemenliği için bir engel olarak görülmektedir. İran’da var olan yönetimin karakterine bakarak, durumu emperyalist saldırganlık ve yağma savaşı, sömürgeleştirme savaşı olmaktan başka bir çerçevede ele almak, eğer hamkafalılık, ahmaklık değilse, “güçlü olan” emperyalist saldırgandan yana tutum almak demektir. Emperyalist saldırganlar, bir ülkedeki mesela Venezuela’da ya da İran’da oradaki devletin “kötü yönetimi”ni cezalandırmak, yani ilahi adalet için savaş yürütmezler. Böyle bir şey yoktur. Bunu ifade etmek, sözüm ona tarafsızlık adı altında, emperyalist saldırgandan yana tutum almak demektir. Ne Venezuela’da, ne İran’da, ne de sık sık adını andıkları Küba’da ABD saldırganlığını alkışlamak, emperyalizmin işbirlikçisi olmak demektir. 

ABD emperyalizminin tutumunu, “mollalara karşı olmak” olarak açıklamak, en hafifinden zekâ geriliğidir. ABD Başkanı, Evanjelist bir dinî ayin ile savaş için “enerji” toplarken (belki de bu ayinde, laik ABD devletinin oval ofisinde, başka bir âleme ulaşmak için uğraşıyorlardı. Çürümenin en açık ifadesidir ve İran’daki yönetimden daha dinci bir tutumdur), İsrail’deki devletin dinî yapısı göz ardı edilerek, meseleyi dincilere karşı savaş olarak ele almak, aslında sömürgeleşmiş ülkelerdeki Batıcı bakış açısının sonucudur. Sonuçta emperyalist saldırganlığı açıkça desteklemek anlamına gelir. Eğer İsrail devleti gibi bir devleti, dini acımasızca kullanan bir devleti, dinci bir devlete karşı savaşıyor gibi ele alıyorsanız, demek ki, sadece İslamî ideolojiye dayanan bir dinciliğe karşısınız demektir. Demek ki sizin siyonizmi anlamanız da mümkün değildir. Oysa dinin İsrail’de de, ABD’de de acımasızca ve sınırsızca kullanıldığını görmeniz mümkündür. İsrail, radikal dinci bir devlettir ve Evanjelistlerin ellerini omzuna koyduğu Trump, “tanrının görevlendirdiği bir kişi”dir. Bunu açıkça söylüyorlar. Çürüme budur. Tekeller çağı çürüme çağıdır ve bu çağda ömrü uzadıkça kapitalist dünya çürümenin en gelişmiş ve iğrenç biçimlerini sergilemektedir.

İslamcı paramiliter grupları, yeşil kuşak projesi döneminden başlayarak SSCB’ye karşı kullanan ABD’dir. IŞİD, El Kaide, ABD devletinin organizasyonu olarak doğmuştur ve öyle kullanılmıştır. Bugün Suriye’deki Şara yönetimi, bunların devamıdır ve ABD’nin emrinde olduğundan kimsenin kuşkusu yoktur. Kuşkusu olanlar ise, belki Şara’nın İngiltere tarafından da kullanılmış olma ihtimalini göz önüne almaktadır. Demek ki, ABD, hangi din olursa olsun, Yahudilik, İslam veya Hıristiyanlık fark etmez, her dini kullanmakta marifetlidir. Burjuva egemenlerin bu konuda bir sorunu olmaz. 

Eğer İran yönetimi, ABD’ye teslim olmuş olsa, ABD’nin istediklerini yerine getirse, petrol ve doğal kaynaklarının kontrolünü ABD’ye peşkeş çekse, Çin’e karşı büyük bir olanak elde edecek olan ABD için, oradaki yönetim en iyisi olacaktır. Suudi Arabistan yönetimi, kendi kontrolündedir ve onun için o devletin şeriat kuralları sorun değildir. Neden olsun ki? Meseleye böyle bakmak, gerçek anlamı ile bir zekâ geriliğidir. 

Bu çıplak gerçeği görmeden, ABD ve İsrail saldırganlığını, İran’daki devlet yönetiminden hoşlanmadığı için alkışlayan kişi, ancak sömürgeleşmiş insan karakterine bir örnek olarak sunulabilir. Sömürge ülkelerde, sömürge sürecine ayak uyduran insanlar, o karakteri edinirler ve bu ölçüde de efendileri tarafından sevilirler.

 

Çözülen ABD hegemonyası ve savaş

Meseleye biraz daha geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. ABD hegemonyası, ekonomik anlamda uzun bir süredir irtifa kaybetmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya düzeninde, kapitalist dünya ekonomisinin hegemon gücü ABD olmuştur. Bu hegemonyanın ifadesi, IMF, Dünya Bankası, doların uluslararası bir rezerv para olması gibi ekonomik organizasyonlardır. Bunun yanında, birçok siyasal uluslararası organizasyon ve askerî organizasyon olarak da NATO, bu hegemonyanın ifadeleridir. ABD hegemonyasının çözülme eğilimleri, öncelikle ekonomik alanda ortaya çıkmaya başlamıştır. Süreç, 1970’lere kadar uzatılabilir. 1971 krizi, “petro-dolar” olarak adlandırılan, bütün Ortadoğu petrollerinin dolarla satılması ve paraların ABD bankalarına yatırılması sistemi ile çözüme kavuşmuştur. Böylece ABD, bir kere daha ekonomik krizi aşmıştır. 

Bugün Ortadoğu bölgesindeki düzen, aslında bu dönemde şekillenmiştir. Kuveyt, Katar gibi ülkeler, bir çeşit petrol kuyusu devletleri olarak organize edilmiştir. Bunun öncesinde ve sonrasında, “Arap Sosyalizmi” olarak adlandırılan örgütlenmeler ve bunların iktidarları yok edilmiştir. Mısır gibi, Irak gibi vb. Suriye’de bu süreç başarılamamıştı. İran da ise, 1979’da, gerçekte işçi sınıfı ve TUDEH’in (İran Komünist Partisi) desteği ile gelişen devrim, İslamî harekete bırakılmıştır. İran’ın Batı güçleri ile problemlerinin kaynağı, Pehlevi’nin devrilmesi sonrasında gelişmeye başlamıştır. 

SSCB çözüldükten sonra, ABD, önce dünya egemenliğini ilan etti. Bu amaçla, Afganistan ve Irak’a karşı işgal programını devreye soktu. Ama bunlar, ABD’nin dünya imparatorluğu hayallerini beslemedi. SSCB’ye karşı birleşmiş anti-komünist koalisyon, SSCB’nin olmadığı koşullarda kapitalizmin nihaî zaferini ilan ederken, aynı zamanda başlıca beş emperyalist (ABD, Almanya, Japonya, İngiltere ve Fransa) arasında dünyanın yeniden paylaşılması savaşımı gündeme geldi. Yugoslavya böyle parçalandı ve paylaşıldı. Libya ve sonrasında da Suriye, daha farklı yollarla da olsa parçalandı. ABD başta olmak üzere Batı saldırganlığı tüm çıplaklığı ile sahneye çıkmaya başladı. Irak’ta “demokrasi taşıyor”lardı, ama artık buna gerek duymuyorlar. Venezuela’da konunun petrol olduğunu açıkça söylüyorlar.

Çünkü bu arada iki şey ortaya çıktı. Birincisi Suriye savaşında Rusya sahaya indi ve Rusya’yı parçalamak, ona “stratejik bir yenilgi” yaşatmak üzere, Suriye savaşı döneminde, 2014’te Ukrayna devreye sokuldu. Ama bu savaşlar sürecinde Rusya’nın kolay bir lokma olmadığı anlaşılmaya başlandı.

İkincisi, Çin, 1980’lerden başlayarak “dünyanın fabrikası” olmak üzere sermayenin ucuz emek bulduğu bir pazar olarak düşünülmüş iken, 2010’lara gelindiğinde Çin’in dünya pazarına kendi markaları ile girme süreci başladı. Sermaye akınına rağmen sömürgeleştirilemeyen Çin, büyük bir ekonomik güç olarak bir “tehdit” hâline geldi. Ve dahası, Rusya ve Çin arasında bir ittifak şekillenmeye başladı. 2010 öncesinde başlayan Rusya’nın doları rezerv para olmaktan çıkartma girişimleri, Çin’in ekonomik ve teknolojik atılımları ile ABD için, ciddi bir sorun olmaya başladı.

Bugün, ABD’de iktidara gelirken “barış” sözleri veren Trump, birinci döneminde Çin ve Rusya’yı düşman olarak ilan etti. SSCB, çözüldükten 25 yıl sonra, yeniden düşman listesine alınmış oldu. Daha önceden İran’a karşı dillendirilen ve uygulanan yaptırımlar, çeşitlenerek, bu kez Rusya ve Çin’e karşı devreye sokuldu. 

Trump, bir yandan Ukrayna’da barış nutukları atarak, Rusya’yı oyalarken, diğer yandan Çin’e karşı sert bir ekonomik savaş başlattı. Ama tüm bunlar çare olmaktan oldukça uzaktır. Bu nedenle, ABD, Çin’in en büyük enerji tedarikçilerinden ikisine karşı saldırılar ortaya koymaya başladı. İlki, Venezuela oldu ve ikincisi İran’dır. 

Savaşın esas nedeni budur.

İster ABD’deki MAGA’cılar, ister neoconlar olsun, bu savaşı isteyen, sermayenin temsilcileridir. Aralarındaki farklılık, bir yere kadardır. 

 

Savaş, “çılgın adamların işi” değildir

Günlük düşünce, sadece görülen, gözle görülen üzerinden hareket eder. Güneş doğdu veya battı, bunun ifadesidir. Göz Güneş’i görür ve Güneş’in kaybolduğunu. Ama biz biliriz ki, bilim bize der ki, Güneş doğup batmıyor, tersine Dünya hem kendi etrafında hem de Güneş etrafında dönüyor. Gün doğumu ve mevsimler böyle oluşuyor. 

Konu gün doğumu ve batımı olunca, burada bilimsel dil yerine günlük dile sığınmak, onu kullanmak, çok da sorun olmayabilir. Ama bir fizikçi için bu bir sorundur. Oysa söz konusu olan savaş gibi toplumsal olaylar ise, doğru bir dil, bilimsel bir dil kullanmak çok önemli oluyor.

Yaygın bir biçimde, savaşın Netanyahu ve Trump’ın işi olduğu söylenmektedir. Görünen budur. Ama bu, doğrunun çok küçük bir parçasıdır. Doğrusu savaşın nedeni, çözülen ABD hegemonyası, ABD’nin ve kapitalist-emperyalist dünyanın içinde bulunduğu durum, artan kriz, tekellerin kâr ve hâkimiyet istekleridir. Daha da genellersek, savaşın nedeni kapitalist sistemdir, emperyalizmdir, insanın insan tarafından sömürülmesidir. 

Trump, Macron, Merz, Starmer, Netanyahu gibi liderler savaşın nedeni değildir, tersine savaşı tek çıkış olarak gören uluslararası tekellerin, tek kelime ile tekelci egemenliğin kendisidir. Egemenler, içinden geçtikleri dönemde, kendi işlerini yürütecek “liderler”i yaratırlar. Bu liderler, aslında egemenlerin istekleri için oradadırlar. Tersi değildir. Birinci Dünya Savaşı’nı, Avusturya veliahdının öldürülmesi çıkartmamıştır, o bir neden olmuştur. İkinci Dünya Savaşı, Hitler denilen kişinin psikopatlığının ürünü değildir. SSCB’yi yok etmek için tüm emperyalist cephenin ortak organizasyonudur. 

Venezuela saldırısı, Trump’ın “narsist” kişiliğinin ürünü değildir. İran’a karşı savaş, Netanyahu ve Trump denilen kişiliklerin ürünü değildir. Tersine, sermaye, bu amaç için kendisi için en uygun kişileri bulmaktadır. Erdoğan, ABD için, ülkemizdeki en kullanışlı kişidir ve işi bittiğinde hızla gözden çıkarılacak kişidir. 

Bu nedenle, bizim cepheden olup da, ABD-İsrail saldırganlığına karşı çıkıp da, savaşı bu çılgın, aklını yitirmiş kişilerin işi olarak gösterebilecek kavramlaştırmalara sarılanların daha dikkatli olması gerekir.

Savaş, “narsist hödük” olarak nitelenen Trump’ın işi değildir. Ondan önce orada Biden vardı ve daha az savaş yanlısı değildi. İran’a karşı saldırıların bugün 10. günündeyiz ve eğer savaş böyle giderse, İran böyle direnebilirse, Trump yerinden olacaktır ve bu durumda ABD’de, savaş karşıtı bir yönetim görmeyeceğiz. ABD’de savaş karşıtı bir yönetim, ancak ABD’de kitlesel direniş ile, kitlelerin ve işçi sınıfının sahaya çıkması ile gerçeklik hâline gelebilir. Bu da bambaşka bir durum demek olur. 

Kuşkusuz Trump narsist olabilir. Ama biz, psikanalist yöntemlerle Batı cephesinin başına getirilmiş kişileri analiz ederek bir sonuca varamayız. Zaten, kapitalist sistemin kendisi çürümüştür ve doğrusu buldukları lider isimler de bu çürümüşlüğün kanıtlarıdır. 

Trump ve Netanyahu’nun kişilik bozuklukları savaşın nedeni değildir. Onların kişilikleri, olsa olsa, savaş isteyen sermayenin onları uygun görmesinin nedenlerinden biridir. Savaşı, bu tiplerin kişilik bozukluklarının ürünü olarak sunmak (bu vurguları yapanların amacı bu olmayabilir elbette), istemeden de olsa savaşın gerçek nedenlerini gölgede bırakma riskini besler. 

Kapitalist-emperyalizm, sermaye, savaş dışında bir çözüme sahip değildir. Yani, sermayenin, tekellerin başka çıkış yolu yoktur. 

Aynı biçimde İran’a karşı saldırıyı organize edenleri bir “Epstein koalisyonu” olarak görmek de hatalı olur. Sanki, Epstein dosyasını örtmek için bu saldırganlığı organize ediyorlar sonucu çıkmaktadır. Oysa Epstein dosyasını örtmekte oldukça mahirdirler. Nihayetinde yazılı burjuva hukuku tanımadıklarını açıkça beyan etmektedirler. Uluslararası hukuku “ayaklar altına” aldıkları söylenenler, neden kendi ülkelerinde de hukuku ayaklar altına almasınlar? Zaten alıyorlar. ICE’ın saldırılarına iç savaş hukuku, ABD saldırganlığına da savaş hukuku demek doğru olur. Kuşku yok ki, bu saldırganlar, aynı zamanda bir çeşit köle yetiştirme programı olan Epstein projesinin de içindedirler, yaratıcılarıdırlar. 

Trump, “narsist hödük” lakabını hak edecek şekilde Venezuela’nın nasıl yönetileceğine, İran’ın yeni liderinin kim olacağına “ben karar veririm” derken, hangi hukuku temel almaktadır? Elbette bu, yağma, sömürgeleştirme hukukudur, savaş hukukudur, güç hukukudur. Ki bu zaten kapitalist sistemin içinde vardır, sadece bugünlerde her şey açığa çıkmaktadır, deyim uygun düşerse tüm pislikler ortaya çıkmaktadır. 

Zelenski, Macaristan lideri Orban ile sürtüşürken, tehdit etmekte ve açıkça, Neonazi gruplarına Orban’ın adresini vereceğini söylemektedir. Bu elbette ki herkesin tutum almaya itildiği savaş koşullarının hukukudur. 

Derler ki, göz hızlı görmelidir ama dil yavaş işlemelidir. 

 

İran’ın direnişi

İran, açık olarak, hiçbir şekilde tartışılmayacak şekilde bir emperyalist saldırganlıkla karşı karşıyadır. Bu saldırının 28 Şubat’ta devreye sokulması, İran liderinin öldürülmesi için alınan istihbaratla ilgili olmalıdır. Yoksa bu saldırı zaten geliyorum diyordu. Sadece bölgeye yığılmış olan ABD savaş gemileri vb. nedeniyle değil. Sahada meydana gelen gelişmeler de bunun açık kanıtları idi. IŞİD tutuklularının Irak’a taşınması, ABD ile hareket eden Kürt gruplara verilen “garantiler”, ABD üslerinin Suriye’den Irak Kürdistanı’na taşınması, Erdoğan’a “Halkbank davası için” garanti verilmesi bu savaşın hazırlıklarıdır. 

Bizim görebildiğimizi İran ve dostlarının görmemesi mümkün değildir. Demek ki onlar da saldırının geldiğinin farkındadırlar. 

İran liderinin saklanmak yerine açıktan ofisinde çalışmayı tercih etmesi ve orada öldürülmesi, aslında bu saldırı ihtimalini düşünmemesi nedeniyle olamaz. Netanyahu’nun ülke ülke dolaşarak kendini koruması onurlu mudur? İran liderinin ofisinde çalışmaya ara vermemesi zaaf mıdır? Bunları söylemek doğru değildir. Bu Batı’nın propagandasıdır. 

İran direnmektedir ve bugün savaşın 10. gününde, yanan petrol rafinerilerinin görüntüleri ve Tahran’da kara bulutların güneşi engellediği görüntüler, gerçekte İran’ın direnişini gölgelemektedir. Tersine, okulda öğrencilerin bombalanması, hastahanelerin bombalanması, İsrail’den görüntü çıkarılmasının yasaklanması ve ağır sansür, bir güç gösterisi midir? İsrail’den haber verenlere cezalar verilmesi bir güç göstergesi midir? 

ABD ve İsrail cephesinin kara propagandası, her geçen gün işlevsizleşmektedir. İran’ın direnişi sürdükçe, bu daha da ortaya çıkacaktır. İyi bir örnek sayılır. ABD’li bir muhalif gazeteci, Tucker Carlson, “Sabah uyandığınızda, sadece askerî görevlileri değil, kız çocuklarını da öldürmenin normal sayıldığı bir ülkede yaşıyorsanız… O ülke uğruna savaşmaya değmez,” demektedir. Bizde ABD ve İsrail propagandasına inananları düşündürecek bir tutumdur. 

Savaş “uzman”ları, her türden “uzman” zevat, TV kanallarında İran’ın nasıl parçalanacağını tartışmakta, türlü türlü senaryoları ele almaktadırlar. Bu senaryoların dayanak noktaları da vardır. İran devleti, elbette halktan, işçi sınıfından yana bir yapı değildir. Bu senaryolar, aslında ABD’nin zaferinin kaçınılmaz olduğu tezine dayanmaktadır. İyi de “zafer” ne demektir? Kaç çocuk öldürmek, kaç rafineri yakmak zafer olur? 

İran Dışişleri Bakanı’na, Batı medyasında sorular sorulmaktadır. Sorulardan biri, “siz niye ABD üslerine saldırıyorsunuz?” şeklindedir. Aptallığın trajikomediye dönüştüğü anlar böylesi anlardır. İran Dışişleri Bakanı, “iyi ama siz bize saldırdınız,” demekle yetinmiştir. İran’ın, doğrudan ABD’ye saldırma olanağı yoktur. Bu durumda ABD egemenleri, İran’ın şartsız teslim olmasını ummaktadırlar. Eğer bir an önce teslim olmazsa, ABD’ye gidecek asker cesetleri, ki Almanya üzerinden taşınmaktadır, hızla artacaktır. Bu durumda savaşın ABD içine taşınması süreci nasıl sonuçlar verecektir? 

Birçok uzman savaşın ekonomisini, haklı olarak, hesaplamaktadır. 20 bin dolarlık bir İran dronuna karşı, milyon dolarlık savunma füzelerini hesaplamaktadırlar. Bu hesaplar, savaş uzadıkça, yani İran direnmeye devam ettikçe anlamlı olacaktır. 

Ama görünen o ki, ABD sermayesi, egemenleri, bunu şimdilik ikinci bir konu olarak düşünmektedir. Esas mesele, savaşı kazanmak olarak önlerinde durmaktadır. Bu nedenle, nükleer silah kullanmayı tartışmaya açmışlardır. Ve dahası, TC devletini devreye sokmak istemektedirler. 

 

ABD’ye vurulan her darbe, “devrimci yıkım”ın önünü açar

İran’ın ABD üslerine saldırısı, savaşın seyrini değiştirmektedir.

Savaş, acaba bölgeye yayılır mı düşüncesi, aslında fiilî olarak hangi boyutta yayılır anlamında anlamlıdır. Yoksa zaten bölgeye yayılmıştır. İran’ın bir savunma stratejisi olduğu anlaşılmaktadır. Bu savunma stratejisi, öyle anlaşılıyor, uzun süre direnmek üzerine kuruludur. 

ABD’nin lider kadroyu katlederek “rejim değişikliği” hedefi, savaşın 10. gününde boşa çıkmıştır. Zaten esas amaçları, petrol ve İran’ın iradesinin kırılmasıdır. Bu nedenle, İran rejiminden rahatsız olan geniş kitleleri, kendilerinin “kurtarıcı” olduğuna inandırmak istiyorlar. Bir emperyalist saldırgandan kurtarıcı çıkmaz ve bunu uman ancak kendine güvensiz avanaklar olabilir. “Büyük strateji uzmanları” edası ile savaşı kazanacak olan ABD’nin yanında yer almayı, bu yolla kırıntılar kapmayı umanlar, elbette ABD’nin zaferinden yana olurlar. Bunlar, ABD çocukları katletse de (Irak savaşı akıllarına gelmez, orada milyonlarca çocuk katledilmiş ve sakat bırakılmıştır), ABD’den yana olurlar ve bunu da insan hakları savunusu olarak gösterirler. 

Tersine, şimdi sorun değişmiştir.

Şimdi İran’da rejim değişikliğinden daha gerçekçi bir soru ortadadır: Acaba başka ülkelerde bir rejim değişikliği gündeme gelecek midir? Mesela ABD’de bir rejim değişikliği mümkün müdür? ABD’de gelişen kitlesel tepki, acaba asker cesetlerinin çoğalması ile bir yeni Vietnam sendromuna dönüşecek midir? 

Ya da bölgede hangi ülkelerde rejim değişecektir? 

İran, özellikle Türkiye ve Azerbaycan’a saldırmamaya dikkat etmektedir. Azerbaycan’da var mı bilmiyoruz ama Türkiye’de ABD üssü vardır. Buna rağmen Türkiye’ye saldırmamaktadır. Ancak her iki ülkede de, muhtemelen İsrail tarafından organize edilen saldırılar sahneye konmaktadır. Bu saldırılar ya da İsrail’in “sahte bayrak” operasyonları, savaşı daha da boyutlandırabilir. Bu konuda Türkiye’nin ABD yanlısı tutumu açıktır. Türkiye, kendi komşusu olan bir ülkeye, yüzyıllardır sınır sorunu ve savaş yaşamadığı bir ülkeye, açık bir saldırganlıkla saldıran ABD’yi kınamamıştır. Saray Rejimi, ABD aleyhinde tek söz bile etmemektedir. Beklemekte, İran’ın yenilgisini gözetlemektedir. Dışişleri Bakanı Fidan, İran aleyhinde açıkça konuşmaktan geri durmamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin savaşa hızla dâhil olması ihtimali yüksektir. Hakan Fidan MİT başkanı iken, “sınırın öbür tarafından iki füze atarız ve savaşa dâhil oluruz,” sözlerini, bölgedeki önceki savaşlar döneminde söylemiş bir kişidir. 

ABD, elbette kendine bağlı güçleri savaşa sürmek için elinden geleni yapmaktan geri durmayacaktır. Savaş çok boyutludur, bölgeyi sarmaktadır. ABD ve İsrail cephesinin aldığı yaralar, belki savaşa bir ara vermelerine neden olabilir. Ancak, nükleer savaş tehditleri boşuna değildir. Olur da savaşa ara verirlerse, bu yenilgiyi örtmek için uğraşacaklardır ve ardından yeni saldırı hazırlıklarına başlayacaklardır. 

Ancak İran’ın direnişi, ABD’nin darbeler almasına yol açmaktadır. Uçak gemileri geri çekilmekte, ABD radarları hedef olmaktadır. ABD’nin alacağı her darbe, emperyalist cephenin hegemon gücü olarak, onu ne derece sarsarsa, o derece bir devrimci yıkım meydana getirecektir. Bu, tüm bölgemizin devrimci bir kalkışma olanaklarını artıracaktır. ABD darbe aldıkça, savaş uzadıkça, yeni bir Vietnam sendromu ile karşı karşıya gelecektir. Bu durum ABD’de direnişi besleyecektir. 

ABD, her seferinde, her açıklamasında, her gün Küba’ya dönük bir yeni saldırıdan söz etmektedir. Bu saldırgan tutum, aslında İran ile yetinmeye niyetleri olmadığının kanıtıdır. İran’ın füze stokunun dün, bugün, yarın biteceğinden söz etmektedirler. Ama her geçen gün savaş için biçtikleri süre artmakta, söyledikleri yalanlar su üstüne çıkmaktadır. 12 Gün Savaşı’nda, yani Haziran 2025’te, “İran’ın nükleer kapasitesini yok ettik,” sözleri Trump’ın ağzından çıkmıştı. Oysa bu savaşın nedeni olarak, yine 2 haftada nükleer silah üreteceklerdi, demektedir. Bunların hangisinin doğru olduğu artık ABD’de de gündem olmaktadır. Trump, “okula biz saldırmadık,” derken, kullanılan füzelerin ABD füzeleri olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Öyle anlaşılıyor bu savaşta sabır önemli bir unsur gibidir. Trump, sabrı, Oval Ofis’te Evanjelist ayinlerde aramaktadır. Bugünlerde bunu her gün yapmaya başladığını tahmin etmek zor olmasa gerek. İran’da ise, saldırı karşısında ülkenin savunulması gibi bir sağlam gerekçe vardır. Bu durum, hangi iktidarın daha mistik olduğu konusunda aydınlatıcı olsa gerek. İran’ın sabırlı direnişi, ABD’nin aldığı her küçük ya da büyük darbe ile sonuç vermektedir. 

Bugün ABD’nin zaferine inanarak, ABD adına erkenden zafer ilan edenler, biraz daha temkinlidir. 

Biz işçiler, biz devrimci işçiler, devrim ateşini körüklemekle meşgul olmalıyız. Sadece biz değil, bölgemizdeki, dünyadaki tüm devrimci işçiler, aynı yolu izlemelidir. Emperyalist saldırganlığa açık ve net bir tutumla karşı çıkmak gereklidir. Bu saldırganlık, saldırdıkları ülkenin iktidarının niteliği nedeniyle alkışlanamaz. Tersine dünyanın üzerine bir kâbus gibi çökmüş olan emperyalist canavarın aldığı her darbe, alkışa değerdir. Ve elbette biz, sosyalist bir tutumla, emperyalizme karşı olmanın, sosyalist devrimi örgütlemekle tutarlı olacağının altını çizmeliyiz. Savaşı tümden ortadan kaldırmanın tek yolu, sosyalist devrimdir. Elbette biz devrimciler, savaşa son vermenin tek yolunun kapitalist sistemi tarihe gömmekten geçtiğini işçilere anlatmalıyız. Bugün dünya devrimci hareketi, işçi sınıfının enternasyonalist rotasında örgütlenmek, mücadeleyi geliştirmek görevi ile karşı karşıyadır. Bizim rotamız budur. 

Emperyalist saldırganlık, dünyanın birçok yerinde kendini gösterecektir. ABD bu yoldan vazgeçmeyecektir. Bu saldırganlık, Trump giderse de devam edecektir. ABD işçi sınıfı, bu bilinçle mücadele etmelidir. Tüm dünyanın işçilerinin ayağa kalkması ve devrimci bir sınıf olarak mücadele sahnesine yeniden çıkması gereklidir. Bunun olanakları vardır. Kapitalist sistemi tarihin çöplüğüne göndermeden barış mümkün değildir. Savaşa ara vermek, kalıcı barış değildir. Bu nedenle kalıcı barış, burjuva egemenliğin yok edilerek, komünist bir dünyanın kurulması ile gelecektir. İşçiler, hangi koşullarda yaşarlarsa yaşasınlar, bunun bilincinde olarak davranmalıdırlar. 

ABD’de işçi sınıfı mücadelesi, Filistin mücadelesi ve güncel direniş I Filistin İçin Emek’ten Michael Letwin ile röportaj

Filistin İçin Emek’ten Michael Letwin ile röportaj

Üçüncü nesil bir siyasi aktivist ve 1960’lardan beri devrimci bir sosyalist olan Michael Letwin, 1 UAW 2325’in eski başkanı (1990-2003) ve New York City Labor Against the War (2001), Labor for Palestine (2004), Jews for Palestinian Right of Return (2013), Labor for Standing Rock (2016) ve UAW Labor for Palestine (2023) kuruluşlarının kurucularından biridir.

Kaldıraç: Uzun süredir bir sendikacı ve savaş karşıtı bir aktivist olarak, Filistin için Emek (Labor for Palestine) örgütünün de eş kurucususunuz. Bu örgütü okuyucularımıza bir tanıtabilir misiniz? Ne zaman ve nasıl kuruldu, şu anda nasıl işliyor?

Filistin için Emek, 2004 yılının nisan ayında, New York Şehri Savaşa Karşı Emek Hareketi (New York City Labor Against the War) ve Al-Awda NY: Filistin’e Geri Dönüş Hakkı Koalisyonu (Al-Awda NY: The Palestine Right to Return Coalition) tarafından, 1969 yılında Devrimci Siyah İşçiler Birliğinin çığır açan açıklamalarında ve 1973 yılında Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) liderliğinin İsrail’e verdiği desteğe karşı yapılan grevlerde ortaya konan, işçi sınıfı tabanının Filistin ile dayanışmasının mirasını geri kazanmak amacıyla kuruldu.

LFP (Labor for Palestine), işgal ve apartheidin sona erdirilmesini, herkes için tam eşitlik ve Filistinli mültecilerin sürüldükleri evlerine ve topraklarına geri dönme hakkını talep eden, Filistinliler tarafından 2005 yılında başlatılan Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) eylemini destekliyor.

Bu, Filistin sendikaları, Güney Afrika Sendikalar Kongresi (COSATU) ve dünyanın dört bir yanındaki diğer sendikacıların İsrail mallarını taşımayı reddetme çağrılarını desteklemeyi ve işçi örgütlerini İsrail Tahvillerinden yatırımlarını çekmeye ve İsrail’in ırkçı işçi federasyonu Histadrut ile bağlarını kesmeye çağırmayı da içerir.

Ocak 2024’te, ABD destekli İsrail’in Gazze ve Filistin genelinde işlediği soykırıma karşı yükselen protestolar sırasında, L4P, şu anda 55’ten fazla üye örgütü olan Filistin Ulusal İşçi Ağını topladı ve işçilerimizi ve işçi örgütlerini “Filistin Sendikalarının Acil Çağrısı: Bütün Suç Ortaklığını Durdurun, İsrail’i Silahlandırmayı Bırakın”ı tam olarak benimsemeye, tüm suç ortaklığını sona erdirmeye ve Filistin’in kurtuluşu ve geri dönüşü için verilen mücadeleyle şu şekilde dayanışma içinde olmaya çağırdı:

  • Gazze’ye uygulanan ablukanın ve İsrail’e sağlanan tüm ABD askerî yardımının derhal sona erdirilmesini talep etmek.
  • Block the Boat, ILWU (Uluslararası Kıyı ve Ambar Sendikası) Batı Kıyısı liman işçileri ve İsrail’e gönderilecek silahların üretimini veya nakliyesini reddeden dünyanın dört bir yanındaki işçilerin izinden gitmek.
  • Filistinlilerin önderlik ettiği Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) grev hattına saygı göstererek, İsrail’in ırkçı işçi federasyonu Histadrut ve onun ABD’deki sözcüsü Yahudi İşçi Komitesi ile bağları koparmak ve İsrail Tahvilleri ile siyonist yerleşimci sömürgeciliği ve işgaliyle bağlantılı endüstrilerden yatırımları geri çekmek.

Denizden Nehre, Özgür Filistin!

Filistin meselesinin tüm işçi sınıfı için sorun olduğunu söylememiz aşağıdaki sebeplerdendir:

  • Birine yapılan zarar, herkese yapılan zarardır. İsrail’in yerleşimci-sömürgeci rejimi, dünya çapında yerli, Siyahi ve beyaz olmayan ırkları ve işçi sınıfını zulüm altında tutan, ABD destekli ırkçı devlet şiddetinin bir parçasıdır. İsrail’in boyunduruğu altında nefes alamayan Filistinlilerle, tıpkı onların Black and Brown Lives, Standing Rock, göçmen hakları ve daha fazlası için verdiğimiz mücadelelerde yanımızda oldukları gibi, biz de koşulsuz olarak yanlarında duruyoruz.
  • Vergi gelirlerimiz İsrail’e fon sağlıyor. İsrail’in suçları, iki partinin desteğiyle sağlanan yıllık 3,8 milyar doların üzerinde (veya günlük 10 milyon doların üzerinde) ABD askerî yardımıyla işleniyor. Bu vergi gelirleri, yoksul ve çalışan kesim için acil ihtiyaç duyulan iş, gıda, barınma, sağlık, eğitim ve ulaşım hizmetlerine harcanmalı.
  • İşyerlerimiz İsrail’i silahlandırıyor. Sendikalı fabrikalarımızın, lojistik, akademi, teknoloji ve diğer işyerlerimizin çoğu, bizim rızamız olmadan, soykırımcı İsrail rejimi için silah, ulaşım, araştırma, teknoloji ve diğer malzemeler üretiyor.
  • Sendikalarımız İsrail’e finansman sağlıyor. Sendikalarımız hâlihazırda bu işin içinde – ama yanlış taraftan. 1920’ler ve 1930’larda, üst düzey sendika yetkilileri, 1948’de İsrail devletinin kurulmasına yol açan Nakba (Felaket) dâhil olmak üzere, Filistinlilerin mülksüzleştirilmesi, apartheid ve etnik temizlik hareketlerinin öncüsü olan siyonist işçi federasyonu Histadrut’a milyonlarca dolar bağışladı. 70 yılı aşkın bir süredir, sendika aidatlarımızı ve emeklilik fonlarımızı milyarlarca dolarlık İsrail Tahvili satın almak için kullanıyorlar. Bugün, Filistinlilerin korkunç kayıplarına rağmen, çoğu sendika yetkilisi sessiz kalıyor ya da daha kötüsü.
  • İşçiler İsrail’in soykırımını durdurabilirler. Elli yıl önce, Arap ve Siyahi otomobil işçileri, UAW’nun İsrail ile işbirliğini protesto etmek için grev ve diğer eylemler düzenlediler. Bugün, onların örneğini takip ederek Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) grev hattını takip edebiliriz. Güney Afrika, Hindistan, İsveç, Norveç, Türkiye, İtalya, Belçika ve ABD’nin Batı Kıyısı’ndaki ILWU’nun liman işçilerinin yaptığı gibi, protesto gösterileri düzenleyerek, sendika kararları alarak ve her şeyden önce işyerinde kolektif gücümüzü harekete geçirerek. ILWU, aynı zamanda, İsrail’e ait malları taşımayı reddederek Block the Boat’un topluluk-işçi grev hattına saygı göstermiştir.

ABD işçi hareketinde Filistin dayanışmasının mevcut durumunu, güçlü yanlarını ve zorluklarını nasıl değerlendirirsiniz? Bu dayanışmada uzun süredir aktif olan biri olarak, bu dayanışmanın nasıl ilerlediğini düşünüyorsunuz? Özellikle, İsrail’in Ekim 2023’te başlattığı son soykırım savaşından sonra ABD işçi hareketindeki Filistin dayanışmasının nasıl değiştiğini veya geliştiğini düşünüyorsunuz?

7 Ekim 2023’ten bu yana ABD işçi sınıfının çoğu, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü yok etme savaşına karşı kitlesel protestolara katıldı. Bu önemli bir değişimdir. Siyonizm hiçbir zaman işçi sınıfının kitlesel desteğini almamış olsa da, ABD işçi sınıfı temsilcileri uzun süredir siyonizmi ve Filistinlilere karşı apartheid, mülksüzleştirme ve Nakba dâhil etnik temizlik hareketinin öncüsü olan siyonist işçi federasyonu Histadrut’u desteklemiştir.

Bu işçi siyonizmine karşı savaş sonrası dönemde ortaya çıkan ilk büyük meydan okuma, 1960’ların Siyah Güç hareketinden geldi. Ocak 1969’da, Detroit merkezli Devrimci Siyahi İşçiler Birliği, ırkçılık ve sömürgeciliğe karşı dünya çapındaki direnişin bir parçası olarak Filistin mücadelesini destekledi. 1973’te, Detroit’teki üç bin Arap otomobil işçisi, 1973 savaşı sırasında Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) yetkililerinin İsrail’e verdiği desteğe karşı protestolar ve grevler düzenledi. 2004’te, bu temeli geri kazanmak ve BDS grev hattına saygıyı teşvik etmek için Filistin İçin Emek kuruldu.

7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım saldırısının hemen ardından, çoğu ABD’li işçi yetkilisi sessiz kaldı ya da daha kötüsünü yaptı. Ancak yıllar içinde işçi hareketinde yavaş yavaş büyüyen anti-siyonizm, Black Lives Matter gibi sosyal hareketler ve tabandan gelen aktivizmin hızla yayılmasıyla birleşince, katliama karşı eşi görülmemiş bir işçi protestosu ortaya çıktı. Örneğin, yedi büyük ABD sendikası ateşkes çağrısında bulundu ve daha sonra İsrail’e silah ambargosu uygulanmasını talep etti. 

Ancak bu yukarıdan aşağıya doğru değişim, Filistinlilerin işgale karşı direnişini desteklemedi, İsrailliler ve Filistinliler arasındaki “can kaybı” ve “savaş”ı eşit gördü ve binlerce Filistinli rehineden bahsetmeden İsrailli rehinelerin serbest bırakılmasını talep etti. “Filistin Sendikalarından Acil Çağrı: Tüm Suç Ortaklığını Sonlandırın, İsrail’i Silahlandırmayı Durdurun” başlıklı çağrıyı görmezden geldiler ve BDS’ye herhangi bir atıfta bulunmadılar. Ve ateşkes ve silah ambargosu sağlanması için hiçbir şey yapmadılar.

Tüm bu nedenlerle, giderek artan sayıda taban işçi grubu Filistin sendikalarının çağrısını benimsedi ve birçoğu Filistin İçin Emek Ulusal Ağına katıldı.

İç politika açısından, ABD’deki işçi sınıfı mücadelesinin şu anki durumunu nasıl tanımlarsınız? İşçiler ne tür sorunlarla karşı karşıya ve hareket bu sorunlara nasıl yanıt veriyor?

İşçi sınıfı, hem dünya genelinde hem de ABD’de, 1960’lardan itibaren yoğun bir saldırı altında kalmıştır. Bu durum nispeten refah dolu bir dönemi sona erdiren II. Dünya Savaşı’nın kalıcı silah ekonomisinin gerilemesi ve 1970’lerin ortasındaki enerji krizi aracılığıyla gelişti. Burjuva sınıfı, krizin bedelini işçi sınıfına ödetmek için saldırdı. Bu durum, 1970’lerin sonlarında Demokrat Partili Carter yönetimi döneminde hızlandı ve 1980’lerin başında Reagan yönetiminin daha da sert saldırılarına kapı açtı. Bu saldırılar, işyerlerinde geri adımlara, PATCO hava trafik kontrolörleri sendikasının parçalanmasına yol açtı ve bu saldırı işçi sınıfı örgütlülüğüne yönelik genel saldırıyı simgeliyordu. 1970 yılında, ABD özel sektör sendika yoğunluğu yaklaşık %30’du. Bugün ise sadece %6. Buna, Siyahların özgürlük mücadelesi ve diğer sosyal hareketlere karşı artan bir tepki eşlik etti.

Kayıtsız, kapitalizm yanlısı emek bürokrasisi bu saldırıya karşı çok az direnç gösterdi ve işçi sınıfını geri çekilmeye zorladı. Bugün, aynı emek bürokrasisi, Trump’ın işçi sınıfına yönelik saldırılarına da karşı direnmekte de başarısız olmuştur. Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) gibi bazı sendikalar, işçi sınıfını uluslararası düzeyde bölerek ülkede işten çıkarmalara yol açan gümrük vergilerini destekliyor. Benzer şekilde, belgeli, belgesiz, sendikalı ve sendikasız işçilere yönelik ICE’ın acımasız saldırılarını durdurmak için de pek bir şey yapmadı.

Yine de, aşağıdan gelen umut ışıkları var. Son on yılda, Chicago, Batı Virginia, Kaliforniya ve başka yerlerdeki “Red for Ed” öğretmen grevlerinde de görüldüğü gibi, sendikalara yönelik halk desteğinde büyük bir artış yaşandı. Bu grevler, Black Lives Matter, #MeToo ve Filistin dayanışması hareketleriyle örtüştü. Bu nedenle, birçok kişi tüm bu mücadelelerin birbiriyle bağlantılı olarak görüyor. Bu durum, kendilerini bir şekilde sosyalist olarak gören gençlerin ezici desteğiyle New York’ta Zoran Mamdani’nin seçilmesinde de yansıma buldu.

Los Angeles, Minneapolis ve diğer yerlerde ICE’a karşı keskin bir direniş var. Bu direniş, ABD emperyalizminin iki yüzyıldan fazla bir süredir baskısı altında olan Latin Amerika kökenli göçmen işçi sınıfı toplulukları tarafından yönetiliyor, ki bu emperyalist tarih, onların birçoğunu buraya göç etmeye sürükleyen faşist darbeler ve ölüm mangalarını da içermektedir. Bu göçmen topluluklar yüksek düzeyde siyasi bilinç ve mücadele geleneğine sahiptir. Bu nedenle, sendika yetkililerinin harekete geçmemesine rağmen, ICE’a, Gazze soykırımına ve işyerlerinde işçilerin direnişini ateşleyebilecek bu gibi sosyal hareketlerimiz var.

İkinci Dünya Savaşı sonrası tarihinden bahsettiniz. ABD işçi hareketi de, Dünya Sanayi İşçileri (IWW) veya Sanayi Örgütleri Kongresi (CIO) gibi çok güçlü dönemler yaşadı. Bu hareketin nasıl bastırıldığını, Soğuk Savaş döneminde ABD’deki anti-komünist mücadelenin işçi hareketi üzerinde ne gibi bir etkisi olduğunu ve bugün geldiğimiz noktayı da anlatabilir misiniz?

Anti-komünizm, ABD tarihinde uzun ve çirkin bir geçmişe sahiptir, buna 1886 yılında Chicago’da sekiz saatlik çalışma günü için mücadele eden sosyalist ve anarşist Haymarket şehitlerinin infazı dâhildir. Onlar, Kızıl Panik (Red Scare)’in ilk dalgasının kurbanlarıydılar. On yıllar boyunca, Pinkertons, polis, eyalet milisleri ve ordu tarafından gerçekleştirilen, grevcileri rutin şekilde öldüren, sistematik anti-işçi devlet şiddeti yaşandı hepsi ırkçılık ve/veya anti-komünizm bayrağı altında. ABD’de anti-komünizmin sıklıkla daha sonradan geldiğini düşünüyoruz, ancak aslında o zamandan başlamıştı. 

Sosyalist Parti ve IWW, 20. yüzyılın başlangıcına kurulmuştu. Yani yeniden, büyüyen militan bir işçi hareketi vardı, ve bu hareket de baskılarla karşılaştı. Örneğin, hem IWW hem de SP’nin önde gelen üyesi Eugene Debs, I. Dünya Savaşı’na karşı çıktığı için hapse atıldı ve 1919-1920’deki ikinci Kızıl Panik sırasında binlerce yabancı uyruklu aktivist sınır dışı edildi. 

1930’ların başında, Büyük Buhran, yeni bir işçi örgütlenmesi dalgasını tetikledi. Bu dalga, 1934’te CIO’nun kurulmasına yol açan üç önemli olayı da içeriyordu: Toledo Auto-Lite Grevi (Amerikan İşçi Partisi sosyalistleri tarafından yönetildi), Minneapolis Teamsters ve Genel Grev (Amerika Komünist Birliği Troçkistleri tarafından yönetildi) ve San Francisco Genel Grevi (Komünist Parti üyeleri ve diğer radikaller tarafından yönetildi).

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, hareket birkaç nedenden dolayı sönümlendi. Birincisi, savaş, benzeri görülmemiş iş imkânları ve ücretler yaratarak Büyük Buhran’ı sona erdirdi. İkincisi, Komünist Parti ve emek bürokrasisi grev yapmama taahhüdü dayattı. 1946’da, birikmiş şikayetler kısa süreli bir işçi militanlığı patlamasına yol açtı. 1947’de, egemen sınıf buna Taft Hartley Yasası’nı yürürlüğe koyarak yanıt verdi ve bu yasa, ikincil boykotlar gibi işçi sınıfı eylemlerini keskin bir şekilde kısıtladı. Buna, McCarthyizm olarak bilinen bir başka Kızıl Panik eşlik etti. Komünistler ve diğer radikaller, ABD emperyalizmi ve anti-komünizmle ittifak hâlinde olan sendika bürokrasisinin aktif işbirliğiyle sendikalardan tasfiye edildi. Bu, ABD işçi hareketinin muhafazakâr vasıflı işçi liderlerinin sömürgeciliği ve I. Dünya Savaşı’nı destekleme geleneğinin bir devamıydı. 

Kapitalizmi ve emperyalizmi desteklemek, radikalleri tasfiye etmek ve işyerlerinde sendika kontrolünü teslim etmenin karşılığında, egemen sınıf, iş ve daha yüksek ücretler sağlayan kalıcı bir silah ekonomisi sundu. Afroamerikan sivil haklar hareketine kadar, Siyahi işçiler bu ekonomiden büyük ölçüde dışlandılar. Ancak 1960’larda tüm bunlar çözülmeye başladı. Giderek daha yüksek teknolojiye dayalı hâle gelen silah ekonomisi daha az iş imkânı yaratıyordu. Siyahilerin özgürlük ve savaş karşıtı hareketleri, mevcut duruma keskin bir şekilde meydan okudu. Ancak emek bürokrasisi, en iyi hâliyle tüm bu hareketlere tepkisiz kaldı, en kötü hâliyle ise aktif olarak saldırgan davrandı.

Vietnam Savaşı işçi sınıfı üzerinde büyük bir etki yarattı. Johnson yönetiminin ırkçılığı ve yoksulluğu sona erdireceğine dair vaatlerine rağmen, egemen sınıf hem ekmek hem de silah sunamadı, bu nedenle sosyal yardım programları yetersiz finanse edilirken, enflasyon ve vergiler yükseldi. Bu sırada, savaşın çirkin gerçekleri genç askerleri hayal kırıklığına uğrattı ve radikalleştirdi; askerler savaşmayı reddetmenin yanında, kendi subaylarını öldürüyorlardı. 1971’de Pentagon, bu asker isyanının ABD kara kuvvetlerini güvenilmez ve etkisiz hâle getirdiğini bildirdi. Ancak, her zaman bir karşı tepki vardı. Sivil haklar savunucuları, Kara Panterler, öğrenci protestocular, Attica mahkûmları, yerli halk ve diğerleri hapsedildi veya öldürüldü.

1970’lerin ortalarında ekonomi krizdeydi, bu da sanayileşmenin gerilemesine ve işten çıkarmalara yol açarken, emek bürokrasisi felç olmaya devam etti, hatta 1981’de Reagan yönetimi hava trafik denetimcileri sendikasını dağıttığında bile.

20. yüzyılın sonundan bahsettiğimize göre, belki de günümüze biraz daha yaklaşabiliriz. ABD’de Trump’tan önce Obama yönetimi ve Biden yönetimi vardı. İşçi sınıfına yönelik saldırıların 1970’lerden beri sürdüğünü söylediniz. Demokratlar iktidardayken, işçi hakları ve işçi hareketleri açısından Trump’tan önce neler oluyordu? Bu dönem, Trump yönetiminin yolunu nasıl hazırladı?

Demokratlar, işçi sınıfına yönelik neoliberal saldırıya tam olarak ortak oldular. Jimmy Carter, Chrysler Corporation’ı finansal olarak kurtardı ve havayolu ve kamyon taşımacılığı sektörlerini özelleştirdi. Bill Clinton, NAFTA “serbest ticaret” anlaşmasını yürürlüğe koydu. Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu’na işçi dostu isimler atamasına rağmen, Obama ve Biden yönetimleri işçilerin giderek artan yoksullaşmasını büyük ölçüde görmezden geldi ve böylece Trump’a kapıyı açtı. Demokratlar, Trump’ın işçi sınıfına yönelik sınırsız saldırısına anlamlı bir direniş göstermedi.

Daha geniş bir açıdan bakıldığında, ABD emperyalizmi ve İsrail’in soykırımı tamamen iki partili projeler. Görev süresinin bitimine kısa bir süre kala İsrail’e silah yardımını önemli ölçüde artıran Obama’ydı. 

Tüm bu sebepler ve çok daha fazlası yüzünden Filistin İçin Emek, Demokrat Partiyi desteklememektedir.

Trump yönetimine gelince, militarizasyon, sınır dışı etme kampanyası, ICE’nin güçlendirilmesi ve Ulusal Muhafızların işçi sınıfı ve göçmenler üzerinde federal bir güç olarak seferber edilmesinin nihai amacı nedir? Bu, belki de daha fazla savaş, iç savaş veya hattâ emperyalist savaşlar için bir hazırlık olup, bunlar sırasında da iç istikrarı sağlamak için olabilir mi? Tanık olduğumuz şeyin arkasında ne tür sınıf çıkarları var?

ABD emperyalizmi uzun dönemli bir krizin içindedir. 2001 yılından bu yana Irak, Afganistan, Filistin ve diğer bölgelerde sürdürdüğü savaşlar milyonlarca insanın hayatına mal olmuş, ancak ABD Ortadoğu’yu gerçek anlamda kontrol altına alamamıştır. ABD’nin desteklediği soykırıma rağmen İsrail, Filistin direnişini ezmeyi başaramamıştır.

Ayrıca, ABD’nin şu anda dünyayı, tıpkı 1945’te Yalta’da Stalin, Roosevelt ve Churchill’in dünyayı aralarında bölüştürdüğü gibi, yeniden bölüştürdüğü Rusya ve Çin gibi rakiplerin yükselişi de var. Ancak, ticaret, petrol, madenler ve etki alanlarının kontrolü konusunda emperyalistler arası çatışmalar ve çatışmalar devam edecek.

Bu bağlamda Trump, yurtdışında ve yurt içinde saldırılarını şiddetlendiriyor ve militarizasyonu normalleştiriyor. Bir bakıma bu yeni bir şey değil, ABD her zaman askerî fetihlere ve baskıya dayanmıştır. Ancak bu, steroidlerle güçlendirilmiş yenilenmiş bir militarizmdir. Hiçbir ABD yönetimi, 1960’larda veya 70’lerde her türlü darbeyi gerçekleştirirken ve 1980’lerde Nikaragua veya El Salvador’da ölüm mangalarını desteklerken, Monroe Doktrini’ni savunduklarını açıkça söylemezdi. “Hayır, bunu yapmıyoruz, sadece demokrasiyi destekliyoruz,” derlerdi. Ancak bugün, ICE terör kampanyasında da görüldüğü gibi, yurtdışında açık bir emperyalizm, yurt içinde ise militarizm söz konusudur. 

Tekrar belirtmek gerekirse, yurtdışında savaş ve soykırım, toplu sınır dışı etme, Filistin dayanışmasına karşı sistematik devlet şiddeti ve anti-siyonizmi anti-semitizm olarak suçlama gibi uygulamaların kökleri Demokrat Parti iktidarına kadar uzanmaktadır. Bugün, Minneapolis’in Demokrat belediye başkanı ICE’ı kınıyor, ancak kendisi de mevcut soykırım sırasında Belediye Meclisinin BDS kararını veto eden coşkun bir siyonist. Minneapolis polisi George Floyd ve birçok kişiyi öldürdü. Ve ICE karşıtı söylemlerin ötesinde, Minnesota’nın Demokrat valisi, ICE’ı kitlesel protestolardan korumak için Ulusal Muhafızları çağırdı. Trump tüm bunları kullanarak daha da ileri gitmektedir. Bu yüzden Los Angeles ve Minneapolis’te inanılmaz bir kitle direnişi görüyoruz ve bu yüzden anti-ICE hareketi, işyerlerinde ve sendikalarda direnişi ateşlemek ve ilham vermek için eşsiz bir potansiyele sahip. Çünkü işçiler bu amaçla örgütlenirse, sadece ICE’ı değil, Gazze’deki soykırımı, ABD’nin Venezuela’ya karşı savaşını ve diğer birçok adaletsizliği de durdurabiliriz. Sosyalistler her zaman işçi sınıfına gözlerini dikmişlerdir, çünkü işçi sınıfı, sınıf varlığının doğası gereği, sadece kapitalizme direnmek ve onu yıkmakla kalmayıp, toplumu yeni ve demokratik bir şekilde yönetmek gibi eşsiz bir yeteneğe sahiptir, ki bu da sosyalizmin özüdür. Her zamanki gibi, bunların gerçekleşmesi işçi sınıfı tabanına bağlıdır.

The working-class struggle in the U.S., the Palestinian struggle and the current resistance

An Interview with Michael Letwin of Labor for Palestine

A third-generation political activist, and a revolutionary socialist since the 1960s, Michael Letwin is former president of UAW 2325 (1990-2003), and a cofounder of New York City Labor Against the War (2001), Labor for Palestine (2004), Jews for Palestinian Right of Return (2013), Labor for Standing Rock (2016), and UAW Labor for Palestine (2023).

  1. As a long-time labor unionist and anti-war activist, you are also the co-convener of Labor for Palestine. Can you introduce this organization to our readers? When and how was it formed, how does it currently function?

Labor for Palestine was launched in April 2004 by New York City Labor Against the War and Al-Awda NY: The Palestine Right to Return Coalition to reclaim the legacy of rank-and-file working class solidarity with Palestine in the United States, as reflected in groundbreaking statements by the League of Revolutionary Black Workers in 1969, and wildcat strikes against the United Auto Workers (UAW) leadership’s support for Israel in 1973.

LFP endorses the 2005 Palestinian-led Boycott, Divestment and Sanctions (BDS) picket line, which demands an end to occupation and apartheid, full equality for all, and Palestinian refugees’ right to return to the homes and lands from which they were expelled.

This includes support for calls from Palestinian trade unions, the Congress of South African Trade Unions (COSATU), and other trade unionists around the world to refuse to handle Israeli cargo, and calling on labor bodies to divest from Israel Bonds and cut ties with the Histadrut, Israel’s racist labor federation.

In January 2024, amid the rising outcry against US-backed Israeli genocide in Gaza and across Palestine, L4P convened the Labor for Palestine National Network, which now has 55+ member organizations, to call on our workers and labor bodies to fully embrace the Urgent Call from Palestinian Trade Unions: End all Complicity, Stop Arming Israel, and to stand in solidarity with the struggle for Palestinian liberation and return, by:

From the River to the Sea, Palestine Will be Free!

We say that Palestine is an issue for the entire working class for the following reasons:

  • An injury to one is an injury to all. The Israeli settler-colonial regime is part of the same US-backed system of racist state violence that brutalizes BIPOC and working class people around the world. With Israel’s knee on their neck, Palestinians can’t breathe, and we unconditionally stand with them, just as they have stood with our struggles for Black and Brown Lives, Standing Rock, migrant rights, and beyond. 
  • Our tax dollars fund Israel. Israel’s crimes are committed with more than $3.8 billion a year (or $10+ million per day) in bipartisan US military aid, tax dollars that should be spent instead on badly-needed jobs, food, housing, healthcare, education, and transportation for poor and working people at home.
  • Our workplaces arm Israel. Many of our unionized factories, logistics, academia, tech, and other workplaces—without our consent—produce weapons, transportation, research, technology, and other materials for the genocidal Israeli regime. 
  • Our unions fund Israel. Our unions are already involved—on the wrong side. In the 1920s-1930s, top labor officials donated millions to the Histadrut, the Zionist labor federation that spearheaded anti-Palestinian dispossession, apartheid, and ethnic cleansing, including the Nakba (Catastrophe) that established the Israeli state in 1948. For more than 70 years, they have used our union dues and pension funds to buy billions in Israel Bonds. Today, despite horrendous Palestinian casualties, most labor officials remain silent—or worse. 
  • Workers can stop Israeli genocide. Fifty years ago, Arab and Black auto workers led a wildcat strike and other actions to protest UAW complicity with Israel. Today, we can follow their example in respecting the Boycott, Divestment and Sanctions (BDS) picket line by protesting, bringing union resolutions, and—above all—by mobilizing our collective power at the workplace, as shown by dockers in South Africa, India, Sweden, Norway, Turkey, Italy, Belgium, and the ILWU on the West Coast of the United States, which has respected Block the Boat’s community-labor picket line by refusing to handle Israeli cargo. 
  1. How would you assess the current condition, strengths, and challenges of Palestine solidarity within the US labor movement? As someone active within this solidarity for a long time, how do you think it has progressed? Especially, how do you think the Palestine solidarity in the US labor movement changed or developed after the beginning of Israel’s most recent genocidal war in October 2023?

Many in US labor have joined the massive outpouring against Israel’s war of extermination in Gaza since October 7, 2023. This is a significant shift. Although Zionism never had a mass working class following, US labor officials have long supported Zionism, the Histadrut, the Zionist labor federation that spearheaded anti-Palestinian apartheid, dispossession, and ethnic cleansing, including the Nakba.

The first major postwar challenge to this Labor Zionism emerged from the Black Power movement of the 1960s. In January 1969, the Detroit-based League of Revolutionary Black Workers championed the Palestinian struggle as part of worldwide resistance to racism and colonialism. In 1973, three thousand Arab autoworkers in Detroit led protests and strikes against United Auto Worker (UAW) officials’ support for Israel during the 1973 war. In 2004, Labor for Palestine was established to reclaim this foundation, and promote respect for the BDS picket line.

In the immediate wake of Israel’s genocidal assault on Gaza since October 7, 2023, most US labor officials remained silent—or worse. But the slow growth of labor anti-Zionism over the years, combined with mushrooming rank-and-file activism and social movements like Black Lives Matter, produced unprecedented labor outcry against the carnage. For example, seven major US unions called for a ceasefire, and later called for an arms embargo against Israel. 

However, this top-down shift failed to support Palestinian resistance to occupation, equated “the loss of life” and “warfare” between Israelis and Palestinians, and demanded the release of Israeli hostages without mentioning thousands of Palestinian hostages. They ignored the “Urgent Call from Palestinian Trade Unions: End all Complicity, Stop Arming Israel,” and omitted any reference to BDS. And they have done nothing to actually bring about a ceasefire and arms embargo.

For all these reasons, a growing number of rank-and-file labor groups have embraced the Palestinian trade union call, and many have affiliated with the Labor for Palestine National Network.

  1. In terms of internal politics, how would you describe the current condition of the working class struggle in the US? What kind of problems are workers facing and how is the movement responding to them? 

The working class, both around the world and in the US, has been under intense attack coming out of the 1960s. This developed through the decline of the permanent arms economy of World War II which brought an end to a relatively prosperous era, and the energy crisis of the mid 1970s. The ruling class turned on the working class to make it pay for the crisis. This accelerated during Carter’s Democratic administration in the late 1970s, which opened the door to even sharper attacks by the Reagan administration in the early 1980s, leading to givebacks at the workplace, breaking of the PATCO air traffic controllers union, which symbolized the overall attack on organized labor. In 1970, US private sector union density was nearly 30 percent. Today, it’s only six percent. This was accompanied by a growing backlash against the Black freedom struggle and other social movements 

The complacent, pro-capitalist labor bureaucracy offered little resistance to this onslaught, leaving the working class in retreat. Today this same labor bureaucracy has failed to resist Trump’s onslaught against the working class. Some unions, like the United Auto Workers, support tariffs, which divide the working class internationally and lead to layoffs at home. It has similarly done little to stop the vicious ICE attacks against documented, undocumented, unionized, and non-unionized workers. 

Yet, there are beacons of hope from below. In the last decade, we have seen a major increase in popular support for unions, and “Red for Ed” teacher strikes in Chicago, West Virginia, California, and elsewhere. These have overlapped with Black Lives, #MeToo and Palestine solidarity movements. As a result, many see all these struggles as connected. This is also reflected in the election of Zoran Mamdani in New York City with overwhelming support from young people who regard themselves as socialists of one kind or another.

There is sharp resistance to ICE in Los Angeles, in Minneapolis, and elsewhere. These are led by migrant working-class communities from Latin America that have been subject to US imperialism for more than two centuries, including US-backed fascist coups and death squads, which have driven many here. These migrant communities have a high level of political consciousness and traditions of struggle. Despite the lack of action from the labor bureaucracy, these social movements can spark rank-and-file worker resistance to ICE, the Gaza genocide, and at the workplace. 

  1. You talked about Post World War II history. The US labor movement also had its very strong moments, like the Industrial Workers of the World (IWW) or Congress of Industrial Organizations (CIO). Can you also talk about how that movement was crushed, and what influence the anti-communist crusade in the US during the Cold War had on the labor movement and where we are today?

Anti-communism has a long, ugly history in US history, including the execution of socialist and anarchist Haymarket martyrs fighting for the eight-hour day in Chicago in 1886. They were victims of the first Red Scare. For decades, there was system anti-labor state violence from Pinkertons, police, state militias, and the army, who would routinely murder strikers—all under the banner of racism and/or anti-communism. We often think of anti-communism in US labor coming much later  but it started way back then. 

The Socialist Party and IWW were founded in at the turn of the 20th century. So once again, there was a growing militant labor movement, which was met with ongoing  repression. For example, Eugene Debs, a leading member of theSP, was infamously imprisoned for opposing World War I, while a second Red Scare in 1919-1920 deported thousands of foreign-born activists. 

In the early 1930s, the Depression spurred renewed labor organizing including three pivotal events in 1934 that sparked creation of the CIO: the Toledo Auto-Lite Strike (led by socialists of the American Workers Party), the Minneapolis Teamsters and General Strike (led by Trotskyists of the Communist League of America), and the San Francisco General Strike (led by members of the Communist Party and other radicals).

With the onset of World War II, the movement quieted for a couple of reasons. First, the war ended the Depression by generating unprecedented jobs and wages. Second, the Communist Party and the labor bureaucracy imposed a no-strike pledge. In 1946, pent up grievances led to a brief explosion of labor militancy In 1947, the ruling class responded by enacting the Taft Hartley Act, which sharply restricted working class action like secondary boycotts. This was accompanied by yet another Red Scare, which came to be known as McCarthyism. Communists and other radicals were purged from the unions, with the enthusiastic collaboration of a union bureaucracy that was allied with US imperialism and anti-communism, in the tradition of conservative skilled trades leadership of US labor supporting colonialism and World War I. 

In exchange for supporting capitalism and imperialism, purging radicals, and surrendering union control at the workplace, the ruling class delivered a permanent arms economy with jobs and higher wages, from which Black workers were largely excluded until the civil rights movement. But during the 1960s, this all started to unravel. An increasingly high-tech arms economy generated fewer jobs. The Black freedom and antiwar movements sharply challenged the entire status quo. The labor bureaucracy, however, was at best non-responsive to all these movements, and at worst actively hostile.

The Vietnam war had a huge impact on the working class. Despite the Johnson administration’s promises to end racism and poverty, the ruling class couldn’t offer both butter and guns, so social programs were underfunded, while both inflation and taxes went up. Meanwhile, the ugly realities of the war disillusioned and radicalized young GIs, who not only refused to fight but were “fragging” their own officers. By 1971, the Pentagon reported that this GI mutiny had made US ground forces unreliable and ineffective. However, there was always backlash. Civil rights workers, Black Panthers, student protesters, Attica inmates, native people, and many others were imprisoned or murdered. 

By the mid-1970s, the economy was in crisis, leading to de-industrialization and layoffs, while the labor bureaucracy remained paralyzed, even when the Reagan administration broke the the air traffic controllers union in 1981.

  1. Since we talked about the end of the 20th century, maybe we can move closer to today. In the US, before Trump, we saw the Obama administration and the Biden administration. You mentioned that the attacks on the working class have been going on since the 1970s. What was happening before Trump, in terms of workers’ rights and workers’ movements, when Democrats were in power? How did this term set the stage for the Trump administration?

The Democrats have fully participated in the neoliberal attack on the working class. Jimmy Carter bailed out the Chrysler Corporation, and deregulated the airline and trucking industries. Bill Clinton instituted the NAFTA “free trade” agreement. Despite appointing pro-labor appointees to the National Labor Relations Board, the Obama and Biden administrations largely ignored the deepening worker impoverishment, thereby opening the door to Trump. And the Democrats have offered no meaningful resistance to Trump’s unrestrained attack on the working class.

More broadly, US imperialism and Israeli genocide are thoroughly bipartisan projects. It was Obama who dramatically increased weapons funding for Israel just before he left office. 

For all those reasons and more, Labor for Palestine does not support the Democrats.

  1. Turning to the Trump administration, what is the ultimate aim of the militarization, the deportation campaign, building up the ICE, and mobilizing the National Guard as a federal force over the working class, the immigrants? Is this perhaps a preparation for further wars, a civil war, or even imperial wars, to secure stability internally for these wars? What kind of class interests are behind what we are witnessing?

US imperialism is in long-term crisis. Its wars in Iraq, Afghanistan, Palestine, and beyond since 2001 have taken millions of lives yet the US does not really control the Middle East. Despite the US-backed genocide, Israel has been unable to crush Palestinian resistance.

There is also the rise of rivals like Russia and China, with whom the US is now redividing the world, just as Stalin, Roosevelt, and Churchill divided the world between them at Yalta in 1945. However, there’s still going to be inter-imperialist conflict and clashes over trade, and control of oil, minerals, and spheres of influence.

In that context, Trump is escalating attacks and normalizing militarization—abroad and at home. On one level, that isn’t new, and the US has always relied on military conquest and repression. But this is a renewed militarism on steroids. No US administration would’ve openly said, when they were carrying out all kinds of coups in the 1960s or ‘70s, and supporting death squads in Nicaragua or El Salvador in the 1980s, that they were upholding the Monroe Doctrine. They would’ve said, “no, we’re not doing that, we’re just supporting democracy.” But today, it’s naked imperialism abroad and militarism at home, as reflected in the ICE terror campaign. 

Again, this had its roots in Democratic administrations, including war and genocide abroad, mass deportation, systemic state violence against Palestine solidarity, and demonizing anti-Zionism as anti-Semitism. Today, the Democratic mayor of Minneapolis is denouncing ICE, but he himself is an ardent Zionist who vetoed a City Council BDS resolution during the current genocide. The Minneapolis police murdered George Floyd and  many others. And beyond anti-ICE rhetoric, the Democratic governor of Minnesota just called out the National Guard to protect ICE against mass protests. Trump has run with all that and is taking it even further. That’s why we see incredible grassroots resistance in Los Angeles and in Minneapolis, and why the anti-ICE movement has the unparalleled potential to inspire and ignite resistance in the workplace and unions. Because if workers were organized to do so, we could shut down not only ICE, but also the genocide in Gaza, US War on Venezuela, and any number of other injustices. Socialists have always looked to the working class, because the working class, by virtue of the nature of its class existence, has the unique ability, not only to resist and to bring down capitalism, but also to rule society in a new and democratic way—which is the essence of socialism. As always, it’s up to the rank and file to make any of that happen.

Daha fazla Gazi Daha fazla direniş

12 Mart 1995’te devletin 12 Eylül 1980 darbesiyle oluşturduğu korku duvarlarının yıkıldığını, sokaklarda yeniden barikat ateşlerinin yakıldığını, panzerlere karşı taş ve sopayla direnebileceğimizi gördük. Bu direniş sırasında şehit düşen yoldaşlarımızı güneşe uğurladık; anıları, mücadeleleri, kavgaları bizimle. Üzerinden 31 yıl geçmesine rağmen Gazi Direnişi bize yol göstermekte, tıpkı 15-16 Haziran büyük işçi direnişi gibi, tıpkı Gezi gibi. Bugün sokaklarımız, korku duvarlarını yeniden örmeye çalışan devletin ablukası altında. Yozlaşma, çeteleşme devlet eliyle beslenip büyütülmekte; bununla beraber devrimci, demokrat kişi ve kurumlar başta olmak üzere, bir bütün olarak tüm mahalle topyekûn saldırı altındadır.

Suriye’de HTŞ tarafından Alevilere, Dürzilere, Hıristiyanlara ve Kürtlere karşı katliamlar sürmekte. ABD, İsrail, Türkiye başta olmak üzere NATO üyesi devletlerin ve bölgedeki Suudi Arabistan, Katar gibi petrol zengini uydu devletlerin desteğini alan çeteler eli ile halkların bir arada yaşadığı Suriye’de saldırılar teşvik edilip organize edilmektedir.

ABD, İsrail ve işbirlikçi bölge devletleriyle başa geçirilen bu çeteler Suriye topraklarını İran’a saldırı için bir üs olarak kullandırmaktadır. İktidara gelmesi ile birlikte bu konudaki fikirlerini açıkça tüm kamuoyuyla paylaşan Colani, ABD-İsrail’in yaptığı son saldırılardan sonra da İran’ı kınayan bir açıklama yapmıştır. 

Bu saldırılarla büyüyecek olan ne işçilerin ücretleri ne de halkların özgürlükleridir. Bu çeteler ABD’nin ve siyonist İsrail’in bölgedeki aparatlarıdır, Türkiye de NATO üyesi ve tetikçidir.

Saflar nettir işçiler, emekçiler ve ezilen halklar buna göre saf tutmalıdır.

Egemenlerin açlığa, yoksulluğa, sefalete karşı biriken öfkeyi halkları birbirine düşman etmek için kullanmasına izin vermeyelim.

Bugün hepimize düşen görev, bir araya gelmektir. Haksızlığa, baskıya, zulme karşı sesimizi birleştirmek, ortaklaşmak ve cesaretle özgür yarınlara yürümektir.

Biz sizi örgütlü mücadeleye, direnişin parçası olmaya, Kaldıraç saflarında örgütlenmeye çağırıyoruz.

Biz sizi Gazi Direnişi’nin 31. yılında 12 Mart’ta şehitlerimizin adını haykırmaya, direnişi sahiplenmeye, sokağa, eyleme çağırıyoruz!

KATİLLERDEN HESABI DEVRİMCİLER SORACAK!

 

12 MART PERŞEMBE

11.00

GAZİ CEMEVİ ÖNÜ 

 

KALDIRAÇ

10 Mart 2026

Savaşı durduracak güç biziz!

ABD ve Siyonist İsrail’in İran’a dönük başlattığı saldırı tüm Ortadoğu’yu içerisine aldı. Yetmezmiş gibi ABD, NATO’ya seferberlik çağrısı yapmakta, tehditler savurmaktadır. İsrail ise savaşı büyütmek adına bölgede henüz savaşa katılmamış ülkelere SİHA saldırıları düzenlemekte ve suçu İran’a atmaktadır.

Türkiye, her ne kadar, “temkinli” açıklamalar yapsa da daha ilk günden ve hatta çok öncesinden bu savaşın parçasıdır. Kürecik üssü İsrail’e senelerdir istihbarat sağlamaktadır. İncirlik’ten havalanan AVACS uçakları İran’da bombalanacak noktaları tespit etmektedir. Mersin, İzmir, İskenderun limanları NATO için hayati ikmal limanlarıdır. Ancak görünen o ki bu savaş kolay kolay sona ermeyecektir ve Türkiye’den çok daha fazlası istenmektedir. Kore’de 23 cent olan asker fiyatı acaba bugün ne kadardır? İran sınırında temizlenen mayınlar bunun göstergesidir. Savaşa dönük yeni kararnameler, sığınak hazırlıkları bunun göstergesidir. Bölgemizde ve dünyada yükselen savaşın ekonomik sonuçlarını zaten senelerdir hissediyoruz. Biz her geçen gün daha fazla sömürülürken, ülkenin her yanı yağma edilirken tüm kaynaklar savaş hazırlıklarına aktarılmaktadır.

Saray Rejiminin “itidal” çağrıları ne kadar gerçek değilse bizi içerisine sokmak istedikleri savaş o kadar gerçektir. İşçiler bir kez daha emperyalizmin askeri yapılmak istenmektedir. “İç cepheyi tahkim” çağrısı işte tam bu yüzdendir. İç cephenin bir tarafı AK Partisi, MHP’si, muhalefeti, yargısı, bürokrasisi ile Saray Rejiminin ta kendisidir. Peki ya diğer tarafı?

“Her savaş bir iç savaştır” doğru bir saptamadır ve bu ülkenin işçileri, gençleri, kadınları, halkları olarak biz istesek de istemesek de bu savaşın bir tarafıyız. İran işçileri, halkları bizim düşmanımız değildir ve bugün İran’a karşı emperyalizmin askerliğini yapmamızı engelleyecek tek güç yine kendimiziz. Saray Rejimi bunun gayet iyi farkında. Irak tezkeresine karşı yüzbinlerin direnişi hala akıllarında. Saray Rejimi yeni 1 Mart’ları engellemek için kurulmuştur. Bunun için “iç cepheyi” dillerinden düşürmüyorlar. Bu cephe, savaşın bize karşı olan cephesidir. Saray Rejimine karşı mücadele emperyalizme karşı mücadeledir.

Irak savaşını; ABD’nin, İsrail’in senelerdir dünya halklarını yaşattığı acıyı hatırlayalım, emperyalizmin dünyamıza çektirdiği ızdırabı unutmayalım. Madem bir iç cephe var biz de safımızın direnen İran, Filistin, Lübnan, Yemen işçi-emekçilerinin, halklarının safı olduğunu bilelim. Bu savaşı durdurmak için yeni bir tezkereyi yahut cepheye çağrılmayı bekleyemeyiz. Nitekim zaten bir cephedeyiz. Bugün yapmamız gereken safımızın bilinciyle bu ülkenin işçileri, kadınları, gençleri, halkları olarak bir araya gelmek ve dört bir yandan NATO üslerini, emperyalizmin elçiliklerini kuşatmaktır. Bu savaşı durdurmanın içinizdeki savaşı kazanmaktan başka çaresi yoktur.

Katil ABD bölgemizden defol!

NATO’nun askeri olmayacağız!

NATO’dan çıkılsın, emperyalist üsler kapatılsın!

Siyonist soykırımcı İsrail’e tam ambargo!

Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği!

9 Mart 2026

Kaldıraç

Kapitalizmin Ücretli Kölesi, Emperyalizmin Askeri Olmayacağız! NATO Defol!

 “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.” der, Marx. Tarih, bu savaşım doğrultusunda şekillenir. Köleler ve köle sahipleri, serfler ve toprak ağaları, işçiler ve burjuvazi. Yani tarihte sadece egemenler yoktur. Tarihte ezenler olduğu gibi ezilenler de vardır. Ezenlerin baskısı, zulmü, sömürüsü olduğu gibi ezilenlerin de bu baskıya, zulme ve sömürüye karşı direnişi vardır. Pek tabii, ezenler bu direnişi göstermek istemezler. Kendilerinin yenilmez, ulaşılamaz olduklarına ikna etmek isterler. Tarih kitapları sadece egemenleri yazar. Spartaküs’ten kimse söz etmek istemez ya da Bedreddinlerden. Egemenlere isyan edenlerin tarihini görünmez kılmak isterler. Kısaca, “Bu düzen böyle gelmiş, böyle gidecek.” derler. Bize de bu yalanı tekerleme gibi söyletmek isterler. Sorgulamadan inanmamızı, kaderimize boyun eğmemizi isterler.

Peki biz, egemenlerin istediklerini mi yapacağız? Yalanlarına inanıp, bizim için yazdıkları kaderimize razı gelip, boynumuz eğik mi gezeceğiz? Yoksa başımızı kaldırıp gözlerinin içine mi bakacağız? Özgür yarınlar için, egemenlere karşı mücadele mi edeceğiz?

Bugün bölgemizde ve tüm dünyada savaş büyümektedir. Başta ABD olmak üzere, tüm NATO, savaşı boyutlandırmak için hamleler yapmaktadır. ABD çözülen hegemonyasını geri kazanmak, kapitalist-emperyalist sistemin krizinden çıkmak için yeni sömürgeler yaratmak amacıyla NATO eliyle, diğer emperyalist devletleri de arkasına alarak Rusya ve Çin’i hedefe koymuştur. Rusya ve Çin’i sömürgeleştirmek adına savaş planlarını adım adım ilerletmek istemekte, savaş makinası NATO ile savaşı kışkırtmak için her yolu denemektedir.

ABD emperyalizmi savaş planının bir parçası olarak bugün tetikçisi İsrail ile birlikte İran’a dönük saldırılarını sürdürmektedir. Bölgede kendisine karşı olan bütün güçleri temizlemek, Rusya’nın sömürgeleşmesinin yolunu hızlandırmak adına İran’a saldırmaktadır. Türkiye ve Azerbaycan’da kendi düzenledikleri saldırılar ile NATO’yu tümüyle bu savaşa dahil etmek istemektedirler. Türkiye bir NATO ülkesi olarak bu savaşa girmekten geri durmayacaktır. Irak’ta savaşa girmek için meclise tezkere sunanların, İran’a dönük savaşta tarafsız kalacağını düşünmek hatalı olacaktır. 2003’te yüzbinlerin direnişiyle tezkereyi nasıl geri çektirmeyi başardıysak, bu kez de İran’a dönük savaşta Türkiye’nin savaşa girmesini engellemek bizim görevimizdir. Tüm bu savaş planlarıyla birlikte hala Filistin’de soykırım sürmektedir. Suriye’de Esad’ı devirerek yerine cihatçı çeteleri yerleştirmişlerdir ve bölge halklarına katliamlar sürmektedir. Venezüella’ya korkakça saldırıp Maduro’yu kaçırmış ve petrollerine çökmüşlerdir. Küba’ya dönük ambargoyu arttırmışlardır. Tüm dünyada savaş planlarını hızlandırmaktadırlar.

Bu savaş kapitalist-emperyalist devletlerin, onların sahipleri burjuvazinin savaşıdır. Bu savaştan dünya halklarının hiçbir çıkarı yoktur. Aksine emperyalist devletler, silah tüccarları, sermayedarlar zenginleşirken işçi sınıfı ve dünya halkları savaşlarda açlık, yoksulluk ve ölüme mahkûm edilmektedir. Fakat burjuvazi kendi çıkarlarını bize ulusal çıkar adıyla sunmaktadır. Milliyetçiliği körüklemekte, dünya halklarını birbirine düşmanlaştırmaya çalışmaktadır. Biz bugün emperyalizmin kana susamışlığını en açık şekilde görüyoruz. Filistin’de katledilen bebeklerden, İran’da savaşın başlamasıyla ilk vurulan yerlerden birinin okul olmasından görüyoruz. Gerçek düşmanın kim olduğu artık saklanılamaz haldedir. İşçi sınıfı birbirine düşman değil kardeştir. Asıl düşman kapitalist-emperyalist sistemdir. Bu sistemi yıkmak ve savaşı durdurmak da işçi sınıfı ve dünya halklarının direnişi ile mümkündür.

“Onlar çok güçlü, tankları, füzeleri, nükleer bombaları var. Teknik olarak bizden çok güçlüler. Her istediklerini yapabiliyorlar. Onlara karşı nasıl duracağız, bu savaşı nasıl durdurabiliriz ki?” Bazı arkadaşlarımız böyle düşünmektedir. Ama tarih göstermiştir ki “silaha karşı taş ve sopayla bile savaşılır ve kazanılırmış”. Filistin’de, Gazze Hapishanesi’nde, 7/24 katil İsrail’in gözetiminde, Filistin direnişçileri inşa ettikleri yer altı tünelleriyle, direnişi ilmek ilmek örerek “Asla delinmez” denilen İsrail’in Demir Kubbesi’ni, 7 Ekim günü paramotorlarla delik deşik etmiştir. Vietnam halkı, ABD’nin tüm teknik ve askeri üstünlüğüne karşı geliştirdikleri yöntemlerle Vietnam’ı ABD askerlerine mezar yapmıştır. Küba’da, Fidel Castro, Che ve yoldaşları Sierra Maestra Dağları’ndan ellerindeki eski püskü tüfeklerle zafere yürümeyi başarmıştır. Egemenlerin yenilmez olduklarını düşünen arkadaşlarımız için daha kaç tane kanıt lazım? Brecht dizelerinde şöyle seslenmektedir:

Tankınız ne güçlü generalim,
Siler süpürür bir ormanı,
Yüz insanı ezer geçer.
Ama bir kusurcuğu var;
İster bir sürücü.

Bombardıman uzağınız ne güçlü generalim,
Fırtınadan tez gider, filden zorlu.
Ama bir kusurcuğu var;
Usta ister yapacak.

İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var;
Bilir düşünmesini de.

Bizim gücümüz, teknik üstünlüğümüzden değil, örgütlülüğümüzden gelmektedir. İşçi sınıfının dünyayı yaratan ellerinden, tüm dünya halklarının savaşa karşı verdiği ortak mücadeleden gelmektedir. Tıpkı Vietnam halkı katledilirken, tüm dünyada başta öğrenci gençliğin başlattığı direnişle birlikte işçilerin de greve çıkmasında göründüğü gibi.

Bugün ise öğrenci gençliğin önünde duran görev yeniden anti-kapitalist ve anti-emperyalist mücadeleyi büyütmektir. Bu sistem bizi geleceksizliğe mahkûm etmekte, ölümden başka bir yol sunmamaktadır. Emperyalist devletlerin savaşında NATO askeri olarak ölmek ya da üzerine düşen bir bombayla katledilmek, kapitalizmin yarattığı çürümüşlükte giderek yalnızlaşarak, geleceksizleşerek depresyona itilerek intihara sürüklenmek, bozulan asansörlerde katledilmek… bu sistemde ölmenin birçok yolu vardır. Yaşamanın ve yaşatmanın ise tek bir yolu: Direnmek ve direnişi büyütmek.

Öğrenciler olarak bizim, kendi kaderimizi ellerimize almamızın vakti gelmiştir ve geçmektedir. “Böyle yaşamak istemiyorum” diyenler olarak, 19 Mart direnişi, bir araya gelince ne kadar güçlü olabildiğimizi göstermiştir. Artık nasıl yaşamak istediğimize karar vermenin vaktidir. Bu sistemden kurtulmanın tek yolu örgütlenmekten, direnişi büyütmekten geçmektedir. Özgür yarınları yaratmak ancak böyle mümkün olacaktır.

Öğrenci gençlik olarak emperyalizme karşı direniş tarihimiz güçlüdür. Bu topraklarda başta ABD olmak üzere emperyalistler bizi iyi tanımaktadır. Tarihimiz 6. Filoyu denize döken Denizlerin, katil Elroum’u kaçıran Mahirlerin, “Biz ODTÜ’de ingilizce üç kelime öğrendik: Yankee GO Home” diyen Sinan Hocaların tarihidir. Tarihimizden devraldığımız mirasla mücadeleyi büyüteceğiz. Emperyalistlerin savaşına ortak olmayacak, halkaların katledilmesine geçit vermeyeceğiz. Bu yıl 7-8 Temmuz tarihlerinde Türkiye’de gerçekleştirmeyi planladıkları NATO zirvesine karşı tüm kampüsleri, sokakları, meydanları “NATO Defol!” haykırışlarıyla dolduracağız!

Emperyalistler, İşbirlikçiler 6. Filoyu Unutmayın!

NATO’nun Askeri Olmayacağız! NATO Defol!

9 Mart 2026

Özgür Üniversite Hareketi

Kadına yönelik şiddetin yatağı kapitalizmdir*

“Kadınların başkaldırması, insanlığın başkaldırması demektir.”[2]

Birleşmiş Milletler Örgütünün son verileri (19 Kasım 2025), yeryüzünde 840 milyon kadının -yani 15 yaş üzeri yaklaşık her üç kadından birinin- yaşamlarında en az bir kez, partneri ya da başka birinden cinsel ya da fiziksel şiddet gördüğünü gözler önüne seriyor. İşin daha da vahim yanı, bu oranın, onca “farkındalık” gösterisine, onca uluslararası ve ulusal karara, düzenlemeye, onca yayına rağmen son 20 yıldır hemen hiç değişmemiş olması. Fiziksel ve cinsel şiddetin, kurbanlarında yol açtığı depresyon, kaygı bozuklukları, istenmeyen gebelikler, cinsel yoldan bulaşan hastalıklar ve HIV gibi, uzun vadeli yıkıcı sonuçlar da cabası…

Yaşamı boyunca en az bir kez partneri olmayan bir kişiden cinsel şiddet gördüğünü bildiren 15 yaş üzeri kadınların sayısı ise, tüm dünyada 263 milyonu buluyor: dünya 15+ yaş kadın nüfusunun yüzde 8’i…

Şiddetin en üst boyutu, kadın cinayetleri de bir afet boyutunda: Yalnızca 2024 yılında dünyada 50.000 kadının partneri ya da bir aile bireyi tarafından öldürüldüğü bildiriliyor: günde ortalama 137 kadın… Orta çapta bir savaş zayiatı!

Kadına yönelik şiddet ya da son yıllarda kullanıma giren “toplumsal cinsiyet temelli şiddet” (nihayetinde şiddetin bu türü yalnızca kadınları değil, LGBTI+ bireyleri de etkiliyor) bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye değişkenlik göstermekte: Düşük gelirli kesimlerde, çatışmalardan etkilenen ve iklim risklerine açık bölgelerde toplumsal cinsiyet temelli şiddetin çok daha yüksek oranlarda seyrettiği gözlemleniyor.[3]

Feministler ne diyor?

Bu noktaya bir mim koyalım; çünkü bu değişkenlik “toplumsal cinsiyet temelli şiddet”in kamuoyunun ve de devletlerin gündemine gelmesinde aslî rol oynayan feminizmin şiddete ilişkin tanımlarının zaaflarını açığa çıkartıyor.

Nedir bu tanım(lar)? 1995’teki Pekin Konferansına katılan bir feministin ağzından dinleyelim: “Pekin Konferansına katıldığımızda, ataerkinin ikinci sınıf yurttaşlar sayılmalarına sağlayacak ölçüde kadınları ezen ve baltalayan bir sistem olduğu konusunda çok nettik. Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet (KKÇYŞ) konusunda politize bir anlayışımız vardı. Bu, bir vakum içinde kadınların başına gelen bir şey değildi, kadınlar ona erkeklere ilişkin olarak maruz kalıyorlardı. Birileri bundan yararlanmaktaydı. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği erkeklerle kadınlar arasında eşitsiz güç demekti. KKÇYŞ’den söz etmek bu güç eşitsizliğinden kimin yararlandığını açıklamıyordu, bu nedenle vites değiştirip kadınların madunluğunun merkezinde yer alan güç politikasını vurgulamak amacıyla toplumsal cinsiyetten söz etmeye başladık. Toplumsal cinsiyet terminolojisine erkeklerle kadınlar arasındaki güç ilişkilerini, bunların erkekleri nasıl ayrıcalıklı kıldığını ve nasıl eril-merkezli bir dünya yarattığını vurgulamak üzere başvurulmaktaydı.”[4]

Klasik feminist yaklaşım, evrensel ve “tarihdışı” bir “kadın-erkek” çelişkisinden kalkınıp “patriyarka” adını verdikleri bir sistemde istisnasız bütün kadınların erkeklerin tahakkümü altında olduğunu ve/veya onlar tarafından sömürüldüğünü bir önkabul olarak benimser. Feminist tahlile göre erkeklerin kadınlar üzerinde uyguladığı şiddet bireysel, rastlantısal ya da arızî değil, bu tahakkümü/sömürüyü sürdürebilmek amacıyla erkeklerin kolektif olarak uyguladığı sistemli bir yaptırımdır.

Ancak bu tahlili benimsediğinizde, BMÖ’nün bile gözünden kaçmayan belirgin bir çapraşıklığı çözümsüzlüğe mahkûm kılmış olursunuz: eğer şiddet topyekûn erkeklerin bütün kadınlar üzerindeki tahakkümünü sürdürmenin aracıysa, farklı ülke, sınıf ve etnisiteden kadınların farklı ölçülerde şiddet görmesi, bazılarının hiç görmemesi durumunu (unutulmasın; BMÖ verilerine göre her üç kadından biri yaşamı boyunca en az bir kere, toplumsal cinsiyet temelli şiddet görüyor. Üçte iki ise bu şiddetten pay almıyor!) açıklamak zorlaşacaktır. Ya da LGBTI+ bireylerin (kimi zaman aynı biyolojik cinsten olan partnerleri tarafından) uğradığı şiddet böylesi bir açıklama çerçevesinde görünmezleşmektedir.

Feminist hareket içinde yer alan kadınların bir kesimi (anaakım feminizm içinde yer almayan “beyaz-orta sınıf-Batılı” olmayan kız kardeşlerinin haklı itirazları sonucu) bu bariz çelişkinin farkına vararak yeni arayışlar içerisine girdi. “Siyahi feminizm”, “Hıristiyan-Müslüman vb. feminizm”, “sosyalist feminizm”, “queer feminizm” vb. “azınlık feminizmleri” anaakım feminizmiyle yollarını ayırırken, feminist kuramcıların bir kısmı, hareket içerisindeki bu krizi aşmak için “kesişimsellik” (intersectionalism) olarak adlandırılan bir çerçeveye müracaat eder oldular.

“Kesişimsellik” kuramı, kişilerin konumlandığı farklı kategorilerin/statülerin birbiriyle kesişmesinin, onların iktidar karşısındaki konumlarını farklılaştırdığını ve sömürü ve tahakküme farklı ölçülerde maruz kalmalarına yol açtığını öne sürer. Kesişimsellik kuramcılarından Patricia Hill Collins bu kuramı “ırk, toplumsal sınıf, toplumsal cinsiyet, cinsellik, etnisite, ulus ve yaş sistemlerinin, Siyah kadınların deneyimlerini şekillendiren ve onlar tarafından şekillendirilen bir toplumsal örgütlenişin karşılıklı olarak birbirini inşa eden hatlarını oluşturduğunu” söylemektedir.[5]

Kimlik eksenli açıklamalar yeterli mi?

Bu kuramla, örneğin kırsal kökenli, yoksul ve yaşlı bir Kürt kadının, kentli, yüksek öğrenimli, meslek sahibi, orta sınıf mensubu genç bir “Beyaz Türk” kadına göre çok daha yoğun ve katmanlı tahakküm altında yaşayacağını, şiddete çok daha açık olacağını öngörmek olanaklı olmaktadır.

Buna karşın, kesişimsellik kuramı, mücadele ekseninin, sınıf paradigmasından kimlik paradigmasına doğru kaymasında etken olmuştur: farklı aidiyet alanlarının kesişmesiyle biçimlenen bir hâl, kaçınılmaz olarak tikelleşmiş (giderek tekilleşmiş), atomize olmuş kimlik modalitelerini çıkartacaktır ortaya: genç, lezbiyen, siyahi işçi kadın; kaçak göçmen, çocuklu, dul, heteroseksüel, işsiz kadın; kentli, yüksek eğitimli, serbest meslek sahibi, orta-üst sınıf mensubu kadın; bedensel engelli, dul, yaşlı, yoksul kadın; Müslüman, tarikat mensubu, kasabalı ev kadını…

“60’lı, 70’li yılların kimlik politikaları kapitalizm ilişkilerindeki tikel bir moment ya da belirleyici bir noktayı potansiyel bir evrenselle karıştırır. Dahası, tezahürle öz arasındaki kopukluğu yeniden üretir. Kapitalizm koşullarında tikel ile evrensel, öz ile tezahür arasında bir çelişki vardır. Yabancılaşmış bireyler olarak görünürüz (otobüs sürücüsü, kuaför, kadın, vb.) oysa özde pek çok emek biçimine yetili çok yönlü bireylerizdir. Kimlik politikaları bu çelişkinin bir yönünü destekler ve “kadınlık”, “siyahilik” ya da “siyahi lezbiyenlik” temelinde kolektif mücadeleyi öngörür. (…) Başlangıç noktası ve hedef tek yönlü ise, ırksallaşmış ya da toplumsal cinsiyetlendirilmiş toplumsal ilişkileri lağvetme olanağı yoktur. Kimlik politikalarının destekçileri için (aksi iddialarına karşın) toplum içinde bir tezahür biçimi olan kadınlık, doğal, statik bir ‘kimlik’e indirgenmiştir. ‘Kadınlık’ gibi toplumsal ilişkiler, statik nesneler ya da ‘kurumlar’ hâline gelir. Toplum bu nedenle doğal özelliklere dayalı bireyler ya da sosyolojik gruplar hâlinde örgütlenir. Bu nedenle de, kimlik politikaları altında tek olası mücadele eşit dağıtım ya da bireycilik üzerine temellenir…”[6]

Bir başka deyişle, kimlik politika ve mücadeleleri, doğaları gereği, -örneğin kişi ya da grupların tikel bir yönünü (etnisite, sınıf, ulus, toplumsal cinsiyet, yaş, bedensel durum ya da bunların olası kesişmelerinin meydana getirdiği statü) vurgulayarak onlar için eşitlik ya da tanınma talep etmenin ötesine geçemez. Kimlik mücadeleleri, sınıf temelli mücadeleler gibi nihai olarak sınıfların ilgasını değil, kimliğin konsolidasyonunu hedefler…

Kimlik vurgulu politikaların bir başka handikapı da, kesişen statüleri (ya da daha doğru bir deyişle tahakküm modalitelerini) birbiriyle ilişkinsiz, yalıtılmış kendilikler olarak ele almasıdır. Böylelikle “ırk/etnisite”, “(toplumsal) cinsiyet” ve “sınıf” birbirinden bağımsız olarak etkiyen ve rastlantısal olarak çakışabilen/kesişebilen kategorilerdir. Birinin diğeri üzerinde bir belirleyiciliği/biçimlendiriciliği yoktur, ancak farklı kesişim momentleri, farklılaşmış tahakküm biçimlerine yol açar.

Kapitalizm ve eşitsizlik

Oysa birer tahakküm modalitesi olarak ırk ve toplumsal cinsiyet kategorileri, tarihin dışında değil, üretim tarzı ve ilişkileri içerisinde biçimlenmiştir. Örneğin ırk/çılık doğrudan sömürgeciliğin ya da bir başka deyişle, kapitalizmin merkantil birikim evresinin ürünüdür. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği sınıflı toplum şafağında biçimlenmiş ve üretim tarzları değiştikçe sömürü ve egemenlik ilişkilerine uyarlanacak şekilde değişikliğe uğramıştır.

Bu nedenledir ki kadına yönelik (ya da toplumsal cinsiyet temelli) şiddete kimlik eksenli ya da kesişimsel (feminist) yaklaşımlar şiddetin bağlamını açıklamada eksik kalır. Şiddet görüngüsünü ekonomi politik bağlamında ve sınıfsal temelli olarak ele alan Marksist bir yaklaşımın bu konuda daha bütüncül bir kavrayış sunacağı kanısındayım. Bir başka deyişle, günümüzde bir pandemi gibi tüm dünyayı saran bu görüngüyü, “Kapitalizm ve Toplumsal Cinsiyet Temelli Şiddet” başlığı altında ele almak daha doğru ve açıklayıcı olacaktır.

Böylesi bir başlık altında da öncelikle, kapitalist üretim tarzında toplumsal cinsiyet temelli şiddeti mümkün ve de gerekli kılan yapısal nedenlere bakmak gerekecek.

Kadın-erkek eşitsizliği, hiç kuşku yok ki, kapitalizmle başlamadı. Kapitalizmi mümkün kılan tüm eşitsizlikler gibi (kır-kent, merkez-çeper, kafa-kol emeği…) kadın erkek eşitsizliğini de kapitalist sistem kendini önceleyen üretim tarzlarından devraldı ve kendi sürdürümünü sağlayacak biçimde dönüştürerek temellük etti.

Açımlayayım: Kadın-erkek eşitsizliğinin tarihi çok eskilere dayanır. Bu tarihi iklimin köklü biçimde değiştiği, soğuk iklime uyarlı iri av hayvanlarının ortadan kaybolduğu, dolayısıyla da avcı-toplayıcıların bir besin kriziyle karşı karşıya kaldığı Buzul Çağı sonlarına dek götürenler de vardır,[7] izini insan topluluklarının toprağı (ortaklaşa) temellük ettiği hortikültüralistlere dek sürenler de,[8] F. Engels’i izleyerek özel mülkiyetin şafağına ve meta üretimine yerleştirenler de…[9] Açık olan, kadın erkek eşitsizliğinin küresel ölçekte, bir sınıfsal iktidar aracı olan devletle birlikte kurumsallaşıp yapısallaştığı. Ve tarih boyunca birbirinin yerini alan üretim tarzları tarafından yeniden üretildiği…

Sınıfsal iktidara ve spesifik (veya eklemli) bir sömürü biçimine dayanan tüm toplumlarda kadın erkek eşitsizliğinin, eril üstünlük ve tahakkümün özgül bir görünümünü teşhis etmek mümkündür. Ve bu eşitsizlik, söz konusu üretim tarzı içerisindeki sömürü ilişkilerini ve iktidar hiyerarşilerini destekleyecek bir tezahür edinir. Bu tezahür zaman içinde iktisadî, siyasal, toplumsal değişimler uyarınca değişebilmektedir elbette, ama bir sınıfın varlığını diğer sınıfları sömürmesine dayalı toplumsal formasyonlarda, tam bir kadın-erkek eşitliği söz konusu olamaz. Ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin kökeninde, bu yapısal eşitsizlik yatmaktadır.

Nasıl mı?

  1. yüzyıl sonlarında buharla çalışan makinaları devreye sokarak üretim kapasitesini eşi görülmemiş biçimde arttıran kapitalist üretim tarzı, toplumsal yaşamı, özellikle de toplumsal cinsiyet rollerini köklü biçimde değiştirdi. O güne dek esas olarak hane içinde gerçekleştirilen üretimci faaliyetler, haneden ayrılarak onlarca, yüzlerce, giderek binlerce işçinin çalıştığı atölyelere, fabrikalara taşındı. Böylelikle hane (ve içinde yaşayanlar, yani geniş ya da çekirdek aile) üretimci birim olmaktan çıkıyordu.

“Sanayi devrimi” olarak tanımlanan bu gelişmenin kadınlar açısından bir başka aslî getirisi de, önceleri kas gücü gerektiren üretimci faaliyetlerin makinalarca üstlenilmesi sonucu, kadınların bu yeni kitlesel üretime yığınsal olarak katılmasının önünü açmasıydı. Yeni “patronlar” sınıfı bu ince parmaklı, dikkatli, kanaatkâr, kaderci işgücüne çabucak ısındı.

Çünkü yığınlar hâlinde meta üretimine katılan kadınlar, yakın bir zaman önce kırsaldan koparak kentlere göçmüş, Tanrı’ya, (feodal) Efendi’ye, Koca’ya itaati görev bellemiş kırsal kesim kadınlarıydı. Erkeklere göre çok daha düşük ücretlerle, daha uzun süreler gıklarını çıkarmadan çalışıyor, özellikle buharlı makinaların ilk kullanıma girdiği dokuma atölyelerinde ince ve esnek parmakları ve dikkatli gözleriyle harikalar yaratıyorlar ya da bir başka deyişle patronları için muazzam bir artı-değer üretiyorlardı. Üstelik, sağlıkları hızla bozulduğu ya da sık sık doğum yaptıkları için, yerlerini daha ucuza, daha uzun süre çalışmaya razı yeni (kadın) emekçilere bırakarak hızla terk ediyorlardı istihdam piyasasını. Böylelikle de, süreç içinde işçi sınıfı mücadeleleriyle kazanılacak kıdem tazminatı, emeklilik hakkı, işsizlik sigortası gibi haklardan yararlanamıyor, hattâ bunları talep etmeyi dahi akıllarından geçirmiyorlardı. Ya da kriz zamanlarında ilk işten çıkartılanlar oluyorlardı.

Dedim ya, burjuvazi, bu eşitsizliği sevdi… O kadar çok sevdi ki, kadın işçi istihdamının (ki bu istihdam, kadınların ve 3-4 yaşından itibaren çocukların boğaz tokluğuna, havalandırmasız, rutubetli, izbe atölyelerde günde 13-14 saat çalıştırılması şeklinde gerçekleşiyordu) sosyal maliyetinin yüksek olduğunu gördüğünde, sözüm ona “kadın işçileri korumak” adına, erkeğin dışarıda çalıştığı, kadının ise ev işleriyle uğraşıp çocuklara baktığı “çekirdek aile modeli”ne dayalı “aile ücreti” kavramını geliştirerek kadın-erkek işbölümünü tescilledi. Kuşkusuz, “aile ücreti” uygulaması kadın işçilerin çalışmasını engellemedi; onlar kendilerini ve ailelerini kronik yoksulluğa karşı koruyabilmek için üç kuruşa yıpratıcı koşullarda çalışmayı sürdürdüler. Ama “aile ücreti” uygulaması kadın ücretlerinin düşüklüğünün yanısıra, bir de ideolojik bir işlev üstlendi: ücretli bir işte çalışsın-çalışmasın, kadınların aslî görevinin ev işleri olduğunu tescil etti. Bununla birlikte, erkeğin hanenin “ekmek getiricisi” rolünü de pekiştirerek erkek-kadın hiyerarşisini yeniden kurmuş oldu.

Kapitalist sistemin, buhar gücüyle çalışan makinaları devreye sokup üretim ölçeğini muazzam ölçülerde arttırmasının bir sonucunun, kadınların konumu açısından aslî önem taşıyan hane ile işyerinin birbirinden kesin hatlarla ayrılması olduğunu yukarıda vurgulamıştım. Bu aynı zamanda üretim ile tüketim, daha doğru bir deyişle “yeniden üretim”in ayrışması anlamına geliyordu. Prekapitalist çağlarda her ikisi de iç içe büyük ölçüde hane içinde, aile bireyleri tarafından gerçekleştiriliyorken, makinaların üretime dâhil olmasıyla birlikte üretim fabrikalara, atölyelere, yani hanenin dışına taşınmıştı. İşgüçlerini patronlara satarak karşılığında ücret alan (kadın ve erkek) işçiler tarafından gerçekleştiriliyordu. Bir işçinin ertesi gün işe gidebilmesi için gereken tüketimi mümkün kılan tüm faaliyetlerin yanısıra, gelecek işçi kuşaklarının da bakımı, yetiştirilmesi, üretim sürecinin dışına düşmüş yaşlı ve hastaların, engellilerin bakımını içeren yeniden üretim ise hanelerde ve büyük ölçüde kadınlar tarafından herhangi bir ücrete tâbi olmaksızın gerçekleştirilmekteydi. Bir başka deyişle;

“Yeniden üretim alanı, sadece sevgi, şefkat ve özveri biçimleri olmayıp, kendileri de birer iş tipi olan faaliyetlerden oluşur ve kapitalizmde bu faaliyetler, çoğunlukla kadınlar tarafından yerine getirilecek tarzda dayatılıp toplumsal olarak inşa edildiklerinden, cinsiyetlendirilmiş bir boyuta sahiptir. Ücretli emek biçimleri -yani metalar üretip kârın yaratılmasını mümkün kılan emek- üretimin formel-iktisadî alanında gerçekleştirilirken, işgücünü ve hayatı üreten yeniden üretimci iş biçimleri ancak kısmen o alanda, (kapitalizmin refah düzenlemelerine daha çok yöneldiği dönemlerde) kısmen kamusal-devlet alanında gerçekleştirilmektedir; ama çoğunlukla işçi sınıfı hanelerinde ücretsiz iş olarak kadınlara dayatılır. Bu nedenledir ki bu iş, esas olarak dar anlamıyla üretim sistemi dışında gerçekleşir, kadın denilen varlıklara işlenmiş, sözüm ona doğal bir şey olarak inşa edilir ve genelde iş olarak görülmezdir. Kadınların bulaşık yıkaması, yemek yapması, çocuk doğurup büyütmesi, bu arada hane içinde milyonlarca başka ayrıntıyla uğraşmasının emek değil, sevgi tezahürü olduğu sorgusuz sualsiz kabul edilir. Cinsiyetlendirilmiş olan ve bu hâliyle hane ve aile alanına daha fazla itilen yeniden üretimci iş, doğrudan sermaye için artı değer yaratmaz ama kapitalistlerin, ceplerinden bir kuruş çıkmaksızın işçilerin kendilerini yeniden üretmesine güvenebilecekleri olgusuyla, sermayeye destek olur. Düzenleme kârın büyümesini engellememek ve sermayeye avantaj sağlamak için tam da bu şekilde oluşturulmuştur. Toplumsal yeniden üretim kuramı böylelikle ücretli emekle yeniden üretimci iş arasındaki içkin ilişkiyi Marksist emek teorisi çerçevesine başvurarak açıklamaya çalışır. (…) Toplumsal cinsiyet temelli tahakküm bu nedenle kapitalizm içinde yapısal bir yere sahiptir ve -daima ırksallaşmış ve heteroseksüelleştirilmiş olan- sınıf sömürüsü ve sistemin olasılık ve süreğenliğinin koşulları olan diğer tahakkümlere kopartılamaz biçimde bağlıdır.”[10]

Yani kadınlar ucuz işgücü kaynağı olmanın yanısıra, çocuk doğurarak, çocukları yetiştirerek, yemek yapıp bulaşıkları yıkayarak, evi temizleyerek, çamaşır yıkayıp ütü yaparak, hasta ve yaşlılara bakarak ve daha nice işi herhangi bir ücret almadan gerçekleştirirken, kapitalist patron(lar) için sömürerek üzerinden devasa kârlar devşirecekleri işgücünü (işçileri), kapitalist devlet içinse savaşa süreceği askerleri, vergi salacağı mükellefleri üretmektedir: her ikisinin de cebinden tek kuruş çıkmadan… Tekrarlamakta fayda var; özgürlük ve kardeşliğin yanısıra, “eşitlik” şiarıyla feodaliteye başkaldıran kapitalist sistem, diğer eşitsizlik biçimlerini olduğu gibi, kadın-erkek eşitsizliğini de prekapitalist geçmişten devralarak, kendi işlerliğini sürdürmeyi sağlayacak bir tarzda yeniden biçimlendirmiştir.

O kadar ki, 19. ve 20. yüzyıl kapitalist Batı uygarlığının tarihi, kadınların sistem tarafından tescillenmiş eşitsizliğine karşı mücadeleleriyle doludur: kadınlar seçme ve seçilme, eğitim görme, meslek sahibi olma, kocanın izni olmadan çalışma, mülk edinme, miras, yalnız yolculuk yapabilme, boşanma, kürtaj, giderek pantolon giyme, spor faaliyetlerine katılma vb. hakları elde edebilmek için dişleri tırnaklarıyla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Kadın haklarına ilişkin yasal düzenlemelerin tarihi zorlu, mücadeleli bir tarihtir…

Dahası, kapitalist Batı’da kadın hakları ya da kadın eşitliğine yönelik yasal düzenlemeler ve toplumsal bilinçteki değişimler, kapitalizmde “kadın erkek eşitsizliği” sorunsalının çabalarla, mücadelelerle tedricen de olsa giderilebilecek bir “pürüz” olduğunu göstermez. Tersine, kapitalist ilişkiler yeryüzünü sarıp sarmaladıkça, yani küreselleştikçe, kadınlar üzerindeki sömürü ve tahakkümü de küreselleştirecektir.

Açımlayayım… Daha bol kaynağa, daha ucuz ve örgütsüz işgücüne, daha düşük vergilere erişerek üretim maliyetlerini daha da düşürme arayışında Kuzey’den Güney’e sermaye ihracı, Güney ülkeleri kırsalından milyonlarca genç kadını, boğaz tokluğuna denilebilecek ücretlerle, bu kez artık dev fabrikalarda değil, informel bir tarzda işleyen denetimsiz atölyelerde, merdivenaltı işliklerde, mahalle aralarındaki evlerde gerçekleştirilen üretime çekecekti.[11] Bu kadınların çalışma koşulları, sınai kapitalizmin şafağında, Batı Avrupa ülkelerinde görülenden farksızdır: havasız, izbe atölyeler, tuvalete çıkmanın bile sorun olduğu uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, sigortasız, güvencesiz, her türlü haktan yoksun çalıştırılma… Bu yetmezmiş gibi, evde bitmez tükenmez yeniden üretim faaliyetlerini gerçekleştirme.

Ya da göçmen kadınlar olarak, zengin metropollerde hizmetçilik, aşçılık, bakıcılık, dadılık gibi hizmetlerle, Batılı orta-üst sınıf kadınlarını “özgürleştirme”…

Kapitalizm yapısal şiddettir

“Buraya dek anlattıklarının toplumsal cinsiyet temelli şiddetle ilgisi ne?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Bu sorunun ilk yanıtı, “patronların işçileri olabilecek en düşük ücretlere, en uzun çalışma saatlerine, en sefil çalışma koşullarına mahkûm ederek kârlarını katladığı bir sistemin kendisi yapısal bir şiddettir,” olmalı. Bu öylesine açık ve ikircimsiz bir şiddettir ki, itiraz etmeye cüret eden işçilerin karşısına polis copu, biber gazı, kelepçe, gözaltı, hapishane olarak dikilir.

Bu yapısal şiddet günümüzde gelişmiş ülkelerde çoğunlukla daha “rafine” biçimlere bürünür: Örnek mi?

Danimarka’yı bilirsiniz. Kadın-erkek eşitliği şampiyonlarındandır. Toplumsal cinsiyet eşitliği endeksinde 71.8 puanla Avrupa üçüncüsüdür ve bu puanı her yıl arttırmaktadır.[12]

Peki, Danimarka’da yeni doğum yapan kadınlara, “bebeğe bağımsız olarak bakabilecek yeterli ebeveynlik yetkinliğine sahip olup olmadıklarını” saptamak üzere psikolojik testler uygulandığını biliyor musunuz? Testlerde başarısız sayılan kadınların çocukları ailelerinden alınarak bakımevlerine ya da koruyucu ailelerin yanına yerleştiriliyor. Testler Danca yapılmakta. Ve bilin bakalım, hangi çocuklar ailelerinden kopartılıyor?

Danimarka Sosyal Araştırmalar Merkezi, ülkeye göç etmiş Grönlandlı ebeveynlerin çocuklarının bakım altına alınma olasılığının Danimarkalı ebeveynlere göre 5-6 kat fazla olduğunu kaydediyor. Çocuğu zorla alınmış bir anne, kendisine “Rahibe Teresa kimdir?”, “Güneş ışınlarının Dünya’ya ulaşması ne kadar sürer?” gibi sorular sorulduğunu, eline bir oyuncak bebek tutuşturulup, “yeterli göz teması kuramadığı” için eleştirildiğini; psikologlara kendisine neden bu testin yapıldığını sorduğunda, “Yeterince medenî olup olmadığını, insan gibi davranıp davranamayacağını görmek için” yanıtını aldığını söylüyor.[13]

Salt Danimarka mı? “Uygar” kapitalist dünyanın “toplumsal cinsiyet eşitliği şampiyonları”, ABD, İsviçre, Finlandiya, Estonya, Kanada, Çek Cumhuriyeti, İzlanda, Norveç hâlen ya da yakın zaman öncesine dek, etnik azınlık, engelli, trans bireyleri zorla kısırlaştırma programları uygulamaktaydı…[14]

Evet, kapitalist devletler, kadınların en düşük ücretli, güvencesiz, gelgeç işlerde çalışmasının önünü açarak, sosyal bütçeleri kısıtlayarak, özelleştirmeler aracılığıyla yeniden üretim yükünün ağırlıkla kadınların sırtına yüklenmesini teşvik etmekle, nüfus politikalarıyla, toplumsal cinsiyet temelli şiddetin en çok gerçekleştiği mekân olan aileyi toplumsal değer sisteminin merkezine yerleştiren politikalarla, şiddetin zeminini hazırlamaktadır.

Bu nasıl mı oluyor? Adım adım ilerleyelim:

Vitrin görüntüsü ne olursa olsun, gelişkin kapitalist ülkelerde kadın işgücünün önemli bir kısmı, hâlâ “kadın işleri” olarak nitelenen, daha düşük ücretli ve daha az prestijli işlerde istihdam edilmektedir (bakım işleri, eğitim, sosyal hizmetler, idarî işler, sekreterlik, perakende satış elemanı, çağrı merkezleri…). Bu durum özellikle etnik azınlıklara mensup, göçmen ve alt sınıf kadınları için böyledir. Bir başka deyişle, (erkek) pilot-(kadın) hostes, (erkek) müdür-(kadın) sekreter, (erkek) doktor-(kadın) hemşire klişesi, esas itibariyle süregitmektedir.

Tüm sektörlerde yöneticilik pozisyonları erkeklerin elinde yoğunlaşırken kadınlar daha çok ast pozisyonlarda toplanmaktadır.

Geçici, yarı-zamanlı, güvencesiz pozisyonlarda kadın yoğunluğu fazladır.

Ücretli bir işte çalışsın-çalışmasın, yeniden üretim faaliyetleri ağırlıklı olarak kadınların sırtındadır. Bu, erkeklerle kadınların ev işlerine ayırdığı zamanı gösteren istatistiklerde de açığa çıkar. Örneğin İtalya’da kadınlar ev işlerinde erkeklerden 2 saat 47 dakika, Fransa’da 1 saat 11 dakika, Hollanda’da 1 saat 2 dakika daha fazla çalışmakta. OECD ortalamasında bu fark, 2 saattir (Türkiye’de: 3 saat 16 dakika).

Ve kadın ücretleri, “eşit işe eşit ücret” çoğunda yasal bir düzenleme olsa da, gelişkin kapitalist ülkelerde de erkek ücretlerinin ortalama yüzde 10-20 altında seyretmektedir.

Bu yapısal eşitsizlik, gelişmiş kapitalist ülkelerde de, dilek ve temenniler ne yönde olursa olsun, erkeklerin üstte, kadınların ise aşağıda yer aldığı toplumsal cinsiyet hiyerarşisini pekiştirmektedir. “Egemen sınıf ideolojisinin pratik bir ifadesi olarak machismo’nun birincil hedefi kadınların denetim altında tutulmasıdır,” diyor Yara Villaseñor. “Ama işçi sınıfı ve halk kesimleri söz konusu olduğunda, bu, bölünmenin sınıf hatları üzerinde temellendiği anlamına gelir: kadın ve erkek işçiler arasındaki rekabet. Ataerki ve machismo kadın ve kız çocuklarına aynı iş için daha düşük ücretler ödenmesini onayladığından, patronlar bu rekabeti işgücünün değerini düşürmek için kullanırlar. Bu bir bütün olarak ücretleri aşağıya çekmek için büyük bir tekniktir, çünkü bir erkek işçi düşük ücretle çalışmayı reddettiğinde, devasa kadın yedek işçi ordusunun rekabetiyle karşı karşıya kalır. ABD’deki göçmen işgücü için de durum aynı şekilde işler, bir bütün olarak işçi sınıfının yaşamı değer yitimine uğrar.”[15]

Bu kadar da değil, neoliberal modelle birlikte kapitalist dünyanın yöneldiği sosyal bütçelerin kısıtlanması, kadınlara destek politikalarının büyük ölçüde serbest piyasaya terk edilmesine yol açarken, “toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama”, “toplumsal cinsiyet temelli şiddete son verme” gibi hedefler, IMF, DB, BMÖ gibi günümüzde neoliberal politikaları küresel ölçekte kurumsallaştırma misyonuna soyunmuş uluslararası kurumlar ile hiçbir “hesap verme” sorumluluğu olmayan STK’ların eline terk edilmiştir. Netice? Her yıl onlarcası düzenlenen janjanlı uluslararası konferanslar, forumlar, zirveler; her yıl tekrarlanan ve birbirini tekrarlayan raporlar; saptanan ve asla ulaşılamayan uluslararası hedefler; kadın girişimciliğini teşvik, yerel önderler yetiştirmek, kadın siyasetçileri desteklemek, toplumsal cinsiyet temelli şiddete yönelik erkek eğitimi gibi, çoğu proje mezarlığında son bulan projelere ayrılan devasa fonlar… Ve her seferinde “ne yazık ki toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın hâlâ çok uzağındayız!” itirafı…

Evet, günümüzde kapitalist devletlerin toplumsal cinsiyet temelli şiddete son verme çabaları, “dostlar alışverişte görsün” gayretlerinin ötesine geçmiyor. Danimarka örneğini vermiştim, aynı ülkeden örneklemeye devam edeyim. Uluslararası Af Örgütü bildiriyor: “Kadınlara yönelik şiddete dair 2014’te Avrupa ölçeğinde yapılan bir ankete göre Danimarka, kadınlara ve 15 yaşın üzerindeki kız çocuklara tecavüzün yaygınlığı konusunda ilk sırada geliyordu (görüşme yapılan kadın ve kız çocukların yüzde 19’u). Ancak anket, polise bildirilen tecavüzlerin sayısının en düşük olduğu ülkelerden birinin de Danimarka olduğunu tespit etmişti. 2017 Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Endeksi için hazırlanan takip raporunda Danimarka, üye ülkeler içinde kadınlara yönelik cinsel şiddet de dâhil olmak üzere şiddetin en yaygın olduğu ülke olarak belirlendi.”[16] Polise bildirilen tecavüz suçları oranının düşük olmasının nedeni ise, “tecavüze uğrayanın bunu ispat zorunluluğu.” Ülkede yaşayan bir Türkiyeli feministin gözlemleri:

“Alımlı ve çekiciysen (namı diğer kırmızı ruj sürdüysen), şahıs sevgilinse, sarhoşsan, bu tecavüze bir gerekçe olabilir. Şikâyette bulunduğunuzda, karşılaşacağınız sorular, üstünüze ne giydiğiniz, içkili olup olmadığınız gibi aslında yakinen bildiğimiz sorulardan ibaret. O nedenle, burada da ‘makbul’ (!) olmak elzem. Sana tecavüz eden kişi sarhoşsa yaptığı davranış anlaşılabilir. O zaman, ne diye şikâyet edesin. Bir rivayete göre kıskançlık, sevgililer arası şiddette indirim sebebi…”[17]

Tabii Danimarka tek değil. İlk Kadın Hakları Bildirgesi’nin (Seneca Falls, 1848) yayınlandığı, bu nedenle de feminizmin anavatanı sayılabilecek ABD’de, “her iki dakikada bir, bir kadın cinsel saldırıya, her altı dakikada bir, bir kadın tecavüze uğruyor. Bu yılda 200.000 mağdura denktir. (…)

“En kırılgan konumlardaki kadınlar, genellikle şiddete en sık hedef olanlar. Tecavüz kurbanlarının yarısı kadarı en alt üçte birlik gelir dilimi içerisinde yer alıyor. Hapishanelerdeki kadınlar cinsel saldırıya, çıplak aramaya, doğum sırasında tıbbî destekten yoksun bırakılmaya, gardiyanların tecavüzüne uğrarken tecavüzcülerin pek azı kovuşturuluyor. Lezbiyen ya da trans gibi geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine uymayan kadınlar polis ve cezaevi görevlilerinin saldırılarına en sık uğrayanlar arasında yer alıyor.

“ABD’de ev içi suiistimalin ölçeği, dramatik. Her 15 saniyede bir, bir kadın, partneri tarafından dövülüyor; kadın cinayetlerinin üçte biri maktulün partneri tarafından işleniyor; tecavüz, taciz ya da saldırıya uğrayan kadınların yüzde 64’ünün faili eski ya da mevcut partneri.

“Günde üçten fazla kadın kocası ya da erkek arkadaşı tarafından öldürülüyor; hamile kadınlar arasında en yüksek oranlı ölüm nedeni, cinayet. ABD’li kadınların yüzde 31’i yaşamlarının bir noktasında partneri tarafından fiziksel ya da cinsel şiddete uğratılmış. Evli kadınların yüzde 14’ü kocasının tecavüzüne uğramış.

“Şiddet en çok yoksul kadınları etkiliyor. (…) Refah harcamalarının 1996’da kısıtlanmasının ardından bu kadınlar fiziksel ve iktisadi olarak hayatta kalabilme olanaklarını büyük ölçüde yitirdiler. Evlerinden kaçan yoksul kadınlar genelde evsizler arasına katılıyor.”[18]

“Madem öyle, uğradıkları şiddeti neden polise bildirmiyorlar?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Şu nedenle: “Kadınlar ve Güvenlik Ulusal Merkezine göre polis ailelerinde şiddet, ortalama ABD ailelerindeki şiddetin iki ila dört katı – polis ailelerindeki kadınların yüzde 24 ila 40 kadarı hane içi şiddet görüyor. Hane içi şiddet uygulamakla suçlananların yüzde 29’u sonradan terfi ettirildi. Bunların yüzde 30’u tekrarlanan şiddet failiydi. Ama olayı basına sızdıran kişi hapse gönderildi.

“Benzer bir durum ordu için de söz konusu. (…) Yakın zaman önce yayınlanan bir Pentagon raporu, 2003’ten 2004’e bildirilmiş cinsel saldırı suçlarında yüzde 25 oranında bir artış kaydedildiğini bildiriyor; 2002-2004 arasındaki artış oranı ise yüzde 41. Ev-içi şiddet askerî personelde sivil nüfustakinin 2-3 katı oranında gerçekleşirken faillerin pek azı yargılanıyor ya da disiplin cezası alıyor. Bu suçlar elit özel kuvvetler arasında daha yaygın.”[19]

Bir başka deyişle, “kimi kime şikâyet edeceksin?” durumu…

Kapitalizm koşullarında toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önüne geçil(e)memesinin bir başka veçhesi de, göçler, savaşlar ve birer “sermaye birikim aracı” olarak suç örgütlerinin sistemin aslî unsurlarından olmasının (sahi, mafyasız kapitalizm mümkün müdür?) kökleştirdiği fuhuş sektörüdür. En “seçkin” politikacıların, kalantor iş adamlarının, ünlü oyuncuların, belli başlı medya figürlerinin, yıldız futbolcuların vb. vb. Jeffrey Epstein’ın kötü şöhretli adasının müdavimleri olduğunu görüp de standart bir ABD’li erkeğin, “toplumsal cinsiyet eşitliği” söylemini ciddiye alması mümkün mü? Ya da dünyada yıllık cirosu 100 milyar dolar olarak hesaplanan (Wikipedia, 2010 değeri) bir “sektör”ün[20] ortadan kaldırılması? Dikkat, bu yalnızca “fuhuş” sektörü. Buna bir de pornografiyi eklerseniz, kadınları yalnızca emek olarak değil, beden olarak da aşağılayan bir sistemde “toplumsal cinsiyet eşitliği”ni sağlama, dolayısıyla da “toplumsal cinsiyet temelli şiddet”i önleme savlarının ciddiyetsizliği kendiliğinden gözler önüne serilir…

Tüm bunlara bir de kapitalist sistemin insanlara dayattığı “yabancılaşma” boyutu eklenmeli…

Kuşku yok ki sermaye egemenliği, kendisini yalnızca “ekonomik zor”la idame ettiremez. Bir sistemin süreğenliği, kitleleri haklılığına, doğruluğuna, alternatifsizliğine inandırma kapasitesiyle orantılıdır. Karl Marx, “Her çağın hâkim fikirleri, o çağın hâkim sınıfının fikirleridir,” derken bu duruma işaret eder.

Kapitalist sistem, ezilen, sömürülen kitleleri olası tek varoluş biçimi olduğuna inandırma konusunda çeşitli araçlara sahiptir: eğitim sistemi, dinsel kurumlar, ahlâk kavrayışı, medya, gelenekler, “bilim”… Bunu yaparken de “yabancılaşma” olgusundan bolca yararlanır: insana ait edimlerin insanın kapasitesinin dışına/üstüne yerleştirerek ona hükmeder hâle gelmesi ve bundan kaynaklanan güçsüzlük duygusu… “Sermayenin yaşamlarımız üzerindeki aktüel tahakkümü, sömürülenlerde güçsüzlük duygusu yaratır ve sömürü yapılarını gizemselleştiren bir şalın ardına gizler. Piyasa artı-emek yetimizin, yaptığımızın kalitesi ya da yararı için değil de saat hesabıyla ücretlendirilen bir meta olması olgusu, kapitalizmin işleyişini perdeler. Bu nedenledir ki kapitalizmin başat fikirlerini, toplumu örgütlemek için patronlara ihtiyacımız olduğu, her birimizin yaşamlarımızı biçimlendirmekten sorumlu olduğumuz, kadınların devlet işlerini yönetmeye yetili olmadığı, tek ‘doğal’ cinsel ilişkinin heteroseksüel ilişki olduğu gibi deneyimi yansıtırmış gibi gözüken sağduyu fikirleri reddetmek, zordur. Bu, kitlelerin yöneten sınıfın ideolojisinin şu ya da bu versiyonunu neden kabul ettiğini açıklar.”[21]

“Aile” hâkim ideolojilerin versiyonlarının sürekli olarak yeniden üretildiği “locus”lar arasında en önemlilerinden biri. Cinsiyet rolüne ve buna ilişkin beklentilere el kadar çocukken eline oyuncak bir bebek tutuşturularak sosyalleş(tiril)miş, annesinden “kadınlık görevleri”ni daha ilkokula başlamadan öğrenmiş, sık sık mini etek, dekolte bluz giydi diye babasının, ağabeyinin azarlarına, dayağına muhatap olmuş, mahallelinin ağzına düşmemesi konusunda sürekli uyarılmış, kocanın ilk dayağına “kocandır, döver de sever de” nasihatleriyle teskin edilmiş bir kadının, “kadınlık” denilen durumun nasıl bir mayınlı arazi olduğunu bellemesi ve varoluşunu bu arazide kazaya uğramayacak tarzda sürdürmesinde şaşılacak ne var?

Ve son yıllarda yükselişe geçen yeni-muhafazakârlığın da ilan ettiği üzere aile, kapitalizmin kutsallarından biridir…

Sonuç olarak…

Buraya kadar söylediklerimi toparlayacak olursam:

Kadına yönelik (ya da toplumsal cinsiyet temelli) şiddet, küresel bir olgu. Kadınlar, günümüzde dünyanın her yerinde faili büyük çoğunlukla erkekler olan fiziksel, cinsel, psikolojik vb. şiddetin mağduru oluyor, taciz-tecavüze uğruyor, çocuk yaşta evlendiriliyor, cinsel istismar amacıyla satılıyor, kadın sünneti uygulanıyor, katlediliyorlar… Dünya kadın nüfusunun üçte bir kadarı şiddetin bir biçimini yaşamında en az bir kez deneyimlemiş durumda.

Toplumsal cinsiyet temelli şiddete ilişkin en yaygın açıklama çerçevesini çeşitli versiyonlarıyla feministler sunuyor. Feminist tahlile göre bu şiddet türünün aslî yararlanıcısı, erkekler, sorumlusu ise, kadınların bedenlerini, emeğini ve kimliklerini denetim altında tutma girişimi olarak ataerki.

Ancak şiddet modalitesinin ülke, etnisite, toplumsal sınıf, yaş, bedensel durum, cinsel yönelim gibi etkenlere göre değişkenlik gösterdiği gerçeği, sorunun kadın-erkek dikotomisi çerçevesinde, tekil bir etkenle (erkek-egemenliği) açıklanamayacak kertede karmaşık olduğunu ortaya çıkarınca, feminist tahlil, farklı tahakküm biçimlerinin farklı koordinatlarda kesişmesinin kadınları farklı biçimde etkileyeceğini öngören “kesişimsellik” kuramına yönelmesine yol açacaktır.

Ne ki “kesişimsellik” kuramı feminizmi, zamanın ruhuyla da uyum içinde kimlik eksenine yerleştirmenin dışında bir işlev göstermeyecektir. Kadınlar ülkelerine, yaşlarına, etnik aidiyetlerine, sosyal sınıflarına, cinsel yönelimlerine vb. göre farklı biçimlerde ezilmekte, farklı ölçü ve biçimlerde şiddete maruz kalmaktadır. Feminizme düşen, farklı kimliklerdeki kadınların taleplerini kapsayarak devletleri bu taleplere karşı duyarlı kılmak için çabalamak olmalıdır…

Bu tahlil, kapitalist sömürüyü bir “işyeri ilişkisi” olarak algılarken, sınıfsal, etnik, cinsel vb. tahakkümleri eş düzleme yerleştirme yanılgısıyla maluldür. Oysa kapitalizm, kadınlar üzerindeki baskı ve tahakküm konusunda anaakım feminist tahlilin öngördüğünden çok daha belirleyici bir rol oynar. Bir başka deyişle, kapitalizm ve ataerki kesişmezler; kapitalizm ataerkiyi (kendi işlerliğini, süregenliğini sağlayacak biçimde) yeniden üretir.

Ataerki kapitalizm tarafından temellük edilmiştir, ona içkindir; çünkü kadınların ikincilliği, onları ucuz, kullan-at bir işgücü kaynağı, aile içindeki yeniden üretimci rollerini işçilere karşı birtakım zorunlu masraflardan sıyrılma aracı olarak gören kapitalizmin sömürü kapasitesini genişletmektedir. Hem üretici hem de yeniden üretimci rolleriyle kadınlar, işgücü maliyetini düşüren unsurlardır kapitalist sistem nezdinde…

Bu yapısal eşitsizlik, kadınları toplumda ikincil konuma mahkûm etmekte, onu erkek desteği olmaksızın yaşamını sürdüremeyecek bir varlık derekesine düşürmekte, bu ise toplum içindeki konumunu kırılganlaştırarak şiddete açık kılmaktadır. Bu, çalışıyor olsa da insanca yaşam olanaklarını sağlayacak bir gelir elde edemeyen, uğradığı şiddete rağmen hanesinde yaşamını sürdürmek zorunda kalan, şiddet failini şikâyet etmesiyle başına açılabilecek dertlerle baş etmeye yetecek “sosyal sermaye”si olmayan işçi-emekçi sınıf kadınları, hele ki onlar içinde yer alan etnik ve göçmen kadınlar için büsbütün böyledir.

Yanısıra, kapitalist devletlerin kadın bedenlerini serbestçe müdahale edebilecekleri bir “domain” olarak görmesi (zorla kısırlaştırma, kürtajın yasaklanması, LGBTI+ bireylere yönelik baskılar, cezaevlerinde, göçmen kamplarında kadınlara, akıl hastanelerinde, okullarda, dinsel kurumlarda yönetici ve görevlilerin cinsel istismar ve şiddet uygulamalarının kovuşturulmaması, tecavüz davalarında kadının giyim kuşamının, gece sokakta olmasının, içkili olmasının vb. fail lehine yorumlanması…) kapitalizmin toplumsal cinsiyet temelli şiddetteki suçortaklığını belgeler.

Dahası, kadın/kız çocuk ticareti, uyuşturucu, insan kaçakçılığı gibi sektörleri her geçen gün daha da dallanıp budaklanan, küreselleşen “yeraltı sermayesi” sisteme entegre oldukça, kapitalist dünya kadınları, özellikle de bu tür mafyatik örgütlerin hedefi olabilecek kırılgan kesimlerin kadınları (göçmenler, yoksul ülkeler, afet bölgeleri, serbest bölge çalışanları) toplumsal cinsiyet temelli şiddetten korumak bir yana, şiddeti kışkırtmakta, yoğunlaştırmaktadır.

Ve nihayet, maduniyet ve şiddet, sistemin yabancılaştırıcı ideolojileri aracılığıyla, madunlar ve kurbanlar tarafından kabullenilerek içselleştirilmektedir. Bu ideolojilerin içselleştirildiği birincil kurum olarak aile ise kapitalist sistemin vazgeçilmezidir…

O hâlde, Hırvat Marksistler, Maja Solar ve Karolina Hrga’nın sözleriyle tamamlayayım, diyeceklerimi:

“Bu anlamda toplumsal yeniden üretim kuramından çıkarsanabilecek olan şiddetin toplumsal cinsiyetlendirilmiş (gendered) biçimlerine karşı feminist mücadele, biyolojikleştirilmiş kendilikler olarak erkeklere değil, erkek, kadın ve diğerlerinin farklı toplumsal cinsiyetlendirilmiş şiddet biçimleri uygulamalarını olanaklı kılan sisteme olmalıdır.”[22]

8 Şubat 2026, Muğla.

 

*: 15 Şubat 2026 Pazar günü Fransa/Mulhouse’da Fransa Türkiyeli İşçiler Kültür Derneğinin düzenlediği etkinlikte yapılan konuşma.

[2] Angela Yvonne Davis.

[3]     UN Women, “Facts and Figures: Ending Violence Against Women”, https://www.unwomen.org/en/articles/facts-and-figures/facts-and-figures-ending-violence-against-women

[4]       COFEM Secretariat, “Is All Violence Against Women Also Gender-Based Violence (GBV)?” 22 Mart 2022, https://cofemsocialchange.org/violence-against-women-gender-based-violence/

[5]           Eve Michell, “I am a woman and a human: a Marxist feminist critique of intersectionality theory, a marxist-feminist critique of intersectionality theory”, http://gatheringforces.org/2013/09/12/i-am-a-woman-and-a-human-a-marxist-feminist-critique-of-intersectionality-theory/

[6]           Eve Michell, agy.

[7]           Örneğin bkz. Lionel Sims, “Rape and pre-state societies: A note on Sheila McGregor’s anthropology”, International Socialism 2: 49, Kış 1990.

[8]           Örneğin, Claude Meillassoux, Kadınlar, Ambarlar, Sermayeler, Heretik Yayıncılık, 2024.

[9]           Örneğin, Eleanor Burke Leacock ve Richard Lee, Politics and History in Band Societies, 1982.

[10]          Maja Solar ve Karolina Hrga, Gendered Violence as an Inextricable Thread of Capitalism, 2023, https://mronline.org/2023/03/14/gendered-violence-as-an-inextricable-thread-of-capitalism-1/

[11]          Ucuz olan sadece kadınların emekleri değil; hayatları da yok pahasına sayılıyor. Hatırlayın Bangladeş’te 24 Kasım 2012’de Ashulia bölgesindeki bir hazır giyim fabrikasında çıkan yangında, patronun işçilere çalışmaya devam etmelerini emretmesi üzerine çoğu kadın 112 işçi yaşamını yitirmişti. Bu olaydan beş ay sonra, yine Bangladeş, bu kez çok daha çaplı bir kadın işçi katliamına sahne olacaktı: 24 Nisan 2013’te Rana Plaza kompleksinin çökmesi sonucu yüzde 80’i 18-20 yaşındaki genç kadınlar olmak üzere 1138 işçi yaşamını yitirdi. Her türlü denetimden uzak bu “işyerleri”nde C&A, Benetton, Mango gibi dünya markalarının ürünleri üretilmekteydi. Ve ayda 30-40 dolar ücretle haftada 80 saat çalıştırılan bu kadınlar, Bangladeş’e yıllık 50 milyar dolar sağlıyorlar! (Filiz Karakuş, “24 Nisan 2013: Rana Plaza Katliamı”, Çatlak Zemin, 24 Nisan 2025, https://catlakzemin.com/24-nisan-2013-rana-plaza-katliami/).

[12]          Gender Equality Index, Denmark, https://eige.europa.eu/gender-equality-index/2025/country/DK#:~:text=Denmark%20scores%2071.8%20points%20out,in%20the%20domain%20of%20power.

[13]          Sofia Bettiza, “Danimarka: Bebekler ebeveynlik testleriyle ailelerinden alındı”, BBC Dünya Servisi, 23 Kasım 2025, https://www.bbc.com/turkce/articles/cr4dxq13nxqo

[14]          Ayrıntılı bilgi için bkz. “Compulsory sterilization”, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Compulsory_sterilization.

[15]          Yara Villaseñor, “Femicide: The Face of a Patriarchal Capitalist Society”, 31 Mart 2023, https://www.leftvoice.org/femicide-the-face-of-a-patriarchal-capitalist-society/

[16]          Uluslararası Af Örgütü, “Sorularla Danimarka’da tecavüz, rıza ve kadının beyanı”, 7 Mart 2019, https://www.amnesty.org.tr/icerik/sorularla-danimarkada-tecavuz-riza-ve-kadinin-beyani

[17]          Gökçe Avcıoğlu, “Dünyanın en mutlu ülkesi Danimarka’da kadınlar özgür mü?”, Çatlak Zemin, 15 Haziran 2018, https://catlakzemin.com/dunyanin-en-mutlu-ulkesi-danimarkada-kadinlar-ozgur-mu/

[18]          Donna Goodman, “Capitalism breeds violence against women”, 1 Haziran 2005, https://liberationnews.org/05-06-01-capitalism-breeds-violence-again-html/

[19]          Donna Goodman, ay.

[20]          “Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşegül Akbay, Türkiye’de kayıtlı ve kayıt dışı 100 binin üzerinde kişinin fuhuş yaptığının tahmin edildiğini, sektörün yıllık cirosunun ise 3-4 milyar dolar civarında olduğunu öne sürdü.” (Fuhuşla ilgili korkunç rakam: Yıllık cirosu 4 Milyar Dolar, Patronlar Dünyası, 12.10.2016, https://www.patronlardunyasi.com/fuhusla-ilgili-korkunc-rakam-yillik-cirosu-4-milyar-dolar).

[21]          Sandra Bloodworth, “The Roots of Sexual Violence”, Marxist Left Review, sayı 10, Kış 2015, https://marxistleftreview.org/articles/the-roots-of-sexual-violence/

[22]          Maja Solar ve Karolina Hrga, Gendered Violence as an Inextricable Thread of Capitalism, 2023, https://mronline.org/2023/03/14/gendered-violence-as-an-inextricable-thread-of-capitalism-1/

Devletçi “sol”, devletçi liberalizm ve Saray Rejimine karşı mücadele

Eğer bir gerçeği olduğu gibi tanımlamaktan kaçınıyorsanız, bilerek ya da bilmeyerek kaçınıyorsanız, giderek mistik şeyleri gerçeğin yerine koymaya başlarsınız. Ve bunu eğer bir süre sürdürürseniz, sonuçta, sizin için gerçeğin de bir anlamı kalmaz. Ta ki, kafanıza bir taş düşene kadar.

Saray Rejiminin niteliğini görmek istemeyen, bilerek ya da bilmeden görmezlikten gelen, Saray Rejimini kavrayamayan her siyasal eğilim, bugün, ülkemizde yaşanmakta olan gerçeklikten, bu nedenle uzaktır. Bir çeşit mistik bir âlemde yaşar gibidirler.

Bunların kimler olduğunu bir yana bırakalım ve savundukları görüşleri ele alalım. Savundukları görüşlerin ortak noktası, tıpkı bizim gibi, Saray Rejimini lanetlemek ya da lanetliyor gibi yapmak. Diyelim ki, ortak noktamız burası. Her biri, Saray Rejiminden yakınmaktadır, muzdariptir. Bunu söylerken, yanlış anlaşılmasın, hiçbiri ya da birkaçı hariç çoğu, Saray Rejimine “Saray Rejimi” demiyor. Hayır. Bu konuda bir ortaklaşmamız yok. Ama her biri “yaşananlardan rahatsızdır ve bir değişiklik istiyor.” Diyeceksiniz, bunu istemeyen var mı, burayı ortak nokta almak acaba yerinde mi? Sorabilirsiniz. Biz de tam da bunu anlatmaya çalışacağız. Kimisi aslında Saray Rejiminden kurtulmak istiyor, kimisi de aslında bu konuda bir şey yapmaya niyeti olmayan insanlar gibi davranıyor. Her biri de mücadele ettiğini söylüyor. Acaba, Saray Rejimine karşı nasıl mücadele etmeli ve bugün ne yapmalı? İşte bizim esas tartışma konumuz budur.

Evet Saray Rejiminden rahatsız olanların sayısı hayli kabarıktır. Öyle ise Saray Rejiminin karşısında yer alanları, görüntüde ya da gerçekte karşısında olanları sonraya bırakalım ve Saray Rejiminin destekçilerinden başlayalım. Saray Rejiminin yanında olanlar kimlerdir? Bu soruyu doğru yanıtlamalıyız.

(a) Tüm emperyalist Batı. NATO ve ABD, AB ve İngiltere, Japonya. Yani, emperyalist sermaye, yani büyük tekeller. Bunu anlamak için, Türkiye’nin bir sömürge olduğunu kabul etmek önemlidir. Türkiye, Batı’nın ortaklaşa sömürgesidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, İngiltere, Türkiye’yi ABD’ye devretmiştir. Aslında kendisi başlangıçta bir paylaşım savaşı olmayan İkinci Dünya Savaşı, sonuçta İngiltere, Fransa, ABD arasında yeni bir paylaşıma yol açmıştır. Sovyetler’in zaferi, emperyalist cepheyi birbirine yapıştırırken, onlar da kendi aralarında sömürgelerini yumuşak ya da şiddetli al-ver yolu ile yeniden organize etmişlerdir. Ve bugün, emperyalist Batı’nın, bizim vurgumuzla beş emperyalist gücün (ABD, Almanya, İngiltere, Fransa ve Japonya. Bu vurgumuz, mesela İtalya bir emperyalist güç değildir, demek için değil, esas savaşın bu beş güç etrafında şekillendiğini vurgulamak içindir), İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarının ortadan kalkması nedeniyle, süreci Birinci Dünya Savaşı dönemine taşıma kararlılıklarının yeniden paylaşım demek olduğunun altını çizmek gerekir. TC devleti, siyasal olarak ABD’ye bağlıdır. Gizli devlet, derin devlet vb. ne ad veriliyorsa, bu NATO’dur. Türkiye ekonomik olarak ise ABD’den çok AB sermayesinin kontrolündedir.

İşte tüm bu kamp, a’dan z’ye Saray Rejiminin hem yaratıcısıdır, hem de destekçisidir. ABD’nin “yeni Türkiye” modeli, Fuller tarafından yazılalı, 25 yılı aşkın bir süre geçmiştir. Erdoğan’ın “keşfi” ve ülkenin başına “seçilmesi”, tıpkı bugünlerde Şara’nın Suriye’nin başına getirilmesi gibidir (Suriye’de olup biteni “küresel cihat” olarak kendinden menkul bir dinamiğin sonucu görenler, yanılmaktadırlar. Şara, Epstein belgelerinde de konusu geçtiği üzere, önceden seçilmiştir. Emperyalist ABD, Batı ve NATO’ya bağlı aparatları, emperyalist efendinin kararları dışında, bir bağımsız tarihsel-toplumsal nesnellik içinde anlamaya çalışmak, sonuçta yanıldığını bile anlamaktan uzak hâle gelmeye yol açar). Erdoğan, yaşının verdiği etki ile, bugünlerde Şara’ya hasetle bakmaktadır. Nasıl ki Suriye “devleti” denilen şey hikâyedir ve Şara bir vitrin aktörüdür, benzer biçimde Erdoğan da bir vitrin karakteridir. Suriye’den farklı olarak Türkiye’de bir devlet vardır.

Saray Rejimi, burjuva devletin, çağımızın burjuva devleti olan Tekelci Polis Devletinin, olağanüstü örgütlenmiş hâlidir. Burada figür olarak Erdoğan ve Bahçeli’yi saymak ve iktidarı onlarla sınırlı düşünmek büyük yanılgıdır ve devlet denilen şeyi anlamamaktır. “Tek adam rejimi”, “patrimonyal sultanlık”, “AKP-MHP faşizmi”, “İslamcı faşizm” gibi adlandırmalar, sadece hatalı değildir, Saray Rejimi ve devletin gerçek karakterini anlamayı zorlaştıran adlandırmalardır. “Saray iktidarı” da öyledir. İktidar, egemenin iktidarıdır ve bu burjuvazidir, tekellerdir, emperyalist sermayedir. Bu da bizi devlete götürür. O zaman “saray devleti” demelisiniz. İktidar, bazan da hükûmet yerine kullanılır. Eğer saray iktidarı varsa, saray muhalefetinden mi söz edeceğiz? Saray, yönetimin merkezidir, parlamento vb. göstermeliktir, yok hükmündedir. Ve burada bir rejim organize edilmiştir, hâlâ da edilmektedir.

Neyse, buradan gidersek, yazı çok uzayacaktır. Ama bu konuda bizim görüşlerimiz belgelidir. Bu belgeler herkese açıktır, ulaşılabilirdir, yeter ki merak eden çıksın.

(b) Saray Rejiminin ikinci sahipleri, destekçileri, ülkemizdeki büyük burjuvalardır, yani Koçlar, Sabancılar, Eczacıbaşılar, büyük bankalar, büyük holdinglerdir. Tekelci sermayedir. Bu tekelci sermaye, uluslararası sermayenin uzantısıdır. Çıkarları ortaktır.

(c)- Üçüncü güç, AK Parti döneminin başından başlayarak, Saray Rejimi döneminde daha da gelişen, parababalarıdır. Mesela uyuşturucu baronları, mesela inşaat mafyaları, mesela büyük vurguncular vb. Bunların önemli bir bölümü, Saray eli ile zengin olmuştur.

Bu üçüncü kesimi doğru analiz etmek gerekir. Koçlar gibi burjuvalar, başlangıçta, yağma ile, devlet desteği ile, sermayenin Rum, Ermeni ve diğer kesimlerden zor ve katliamla alınması ve devlet desteği ile transfer edilmesi yolu ile doğmuşlardır. Her birinin hikâyesi ayrıdır ve kanlıdır. Ama Sanayi Kalkınma Bankasının 1950 sonrası dosyaları durumu gösterir niteliktedir. Savaş döneminde zenginlerin nasıl yaratıldığını anlamak için Erol Toy’un İmparator çalışması ilgiye değerdir. Bunları sadece şunun için vurguluyoruz; yeni zenginlerin yaratılması sadece AK Parti dönemine ait değildir, öncesi de vardır.

İşte bu yeni parababaları, aslında köklü bir burjuva kültüre sahip değildir. Saray, onların boğazını tutmaktadır.

Fatih Altaylı, Saray Rejiminin baskısından nasibini almış bir burjuva gazetecidir; liberal ve devletçidir. Liberal devletçi nasıl olunur, bunu tartışacağız. Ama öyledir. Devletçidir ve aslında sadece Saray Rejimine karşı çıkmaktadır. “Karşı çıkmak” geniş bir yelpazedir ama suskunluğun yaygın, Saray yalakalığının bir film kahramanı olduğu bugün, “karşı çıkmak” önem kazanmıştır. Ve Altaylı, asla devlete karşı çıkmamıştır, çıkmaz. O nedenle asla tam bir liberal bile olamaz. Bizde liberaller, tekelci çağın ve sömürge ülkenin liberalleri oldukları için, devletçi liberallerdir. Sömürge ülkenin insan üzerinde etkisi vardır, liberali de biraz farklı oluyor. Altaylı, “cumhurbaşkanına öldürmek amaçlı saldırı”dan gözaltına alınmıştır. Ve çıkarken, “ben artık siyasal yorumlar yapmayacağım, kültür ve sanatla ilgileneceğim,” demiştir. Ve bunu derken, ülkemizin burjuvalarını, burjuva olmamakla suçlamıştır. Demek, TÜSİAD’ın yetersiz tepki verdiğini ima etmektedir. Demek ki, yeni zenginlerin ortaya çıkmasından büyük burjuvaların rahatsız olduğunu düşünmektedir. Ve bu rahatsızlığı fazlaca abartmış, devletin içinde kendini destekleyecek güçler olduğuna inanmıştır. İşte size liberal devletçi olunca ortaya çıkan tablo.

Ama Altaylı durumu anlamamıştır. Ülkemizin, kendisi tarafından desteklenen ve hizmet edilen burjuvalarının karakterini, tarihini bilmemektedir. Dahası, bu burjuvaların, bir dönemin bu “yeni zenginleri” gibi olduklarını unutmuştur.

Bu yeni zenginlerde burjuva kültür eksiktir, daha çok yağmacı, daha çok mafyatiktirler.

Şimdi Altaylı, kültür ve sanat ile ilgilendiğinde, belki bu burjuvalara, kültür ve sanat öğreteceğini düşünmektedir. Ama boşuna. Eğer çatal kaşık nasıl tutulur, eğer yemek adabı nedir, eğer kadına toplum içinde nasıl davranılır gibi “nezaket” kurallarını öğretecekse, bilmelidir ki, onların buna hiç ihtiyacı yoktur. Umarız, Saray’a, dolarlar yolu ile bağlananların yanına tez elden katılmaz. Yani, umarız Altaylı’dan bir Ahmet Hakan çıkmaz.

Bu Altaylı üzerine cümleler, aslında bizim, bu üçüncü kesimin yağmacılığını açıklamak içindir. Ağar mesela zengindir ve uyuşturucu baronu olarak ABD’nin hizmetindedir. Ondan zengin olur ama sermayedar olmaz. Sermayedar olması daha uzun yol ister. Ağar, mesela Mehmet Cengiz’i iyi anlar. Her ikisi de birbirini anlar. Cengiz, mesela Ağar’ın ayağına basmak istemez. Bilal’in ayağına basmakta özgür olabilir. Ağar’ı yatak odası ve salonda, evinin her yerinde hürmetle anar, ama içinden, tuvalette iken küfreder. Ama Bilal’e salonda zoraki hürmet eder, yatak odasında küfrü basar.

Bu yeni türeyen zenginler, bir yandan sermaye transferi nedeni ile ortaya çıkmaktadır, ama diğer yandan da emperyalist paylaşım savaşımı nedeni ile ortaya çıkmaktadır. Savaş, yağma ve rant olmadan, bu kesimlerin gelişimi söz konusu olmaz. Bunların her birinin tarihi, emperyalist güçler arasındaki savaşıma bağlıdır. Yeri gelmişken, neden hepsinin savaş sevici olduğunu da anlayabilirsiniz.

(d) Tüm bu yağma, rant ve savaş ekonomisinden pay alan bazı burjuva kesimler de Saray Rejiminin destekçileridir. Bunlara Saray Rejimi “Anadolu Kaplanları” adını vermektedir. “Anadolu Fareleri” daha uygundur. Yalnız bunlar biraz fazla semiz hâle gelmiş farelerdir, bunlara fare demek, aslında farelere hakaret anlamı da taşıyabilir. Tutucudurlar, gericidirler ve her türlü komisyonculuk ve tefecilik, kumar ve dolandırıcılık işinde ustalaşmaktadırlar. Bunlara “yerli ve milli sermaye” denmektedir ve bizim liberal solun ulusal sermaye dedikleri bunlar değilse kimdir, bakkal mı, kasap mı, esnaf mı? İşte “ulusal”cılık ile sol siyaset yapacağını düşünenlerin muhatapları bunlardır.

Eğer aklınıza bazı gazeteler, gazeteciler, “aydın”lar, uzmanlar vb. geliyorsa, onların her biri, bu dört gruba, daha çok da ilk üç gruba bağlı olarak görev almış Saray personeli olarak adlandırılabilir. Bunlar, bu sınıf ve katmanlara bağlıdırlar. Siyasal açıdan bunların karanlık yayma potansiyelleri vardır. Mesela Altaylı, geçmişte bunlardan biri idi. Gezi Direnişi döneminde Erdoğan’ın yanıtlarını soruluyordu ve penguen televizyonculuğu yapmaktaydı. Yeni yetişenler, efendilerinin gözüne daha fazla girdiler ve belki de kendisi hesap hatası yaptı. Onu hapse götüren süreç bundan ibarettir.

İşte Saray Rejimi bunların eseridir. Eser sahibi, NATO ve büyük sermayedir (yerli ve yabancı sermaye).

Saray Rejimi, devletin olağan yöntemlerle yönetememesinin sonucu, devletin olağanüstü örgütlenmesidir. Ve tüm burjuva partiler bunun içindedir. Saray Rejimi, AKP-MHP faşizmi ya da AKP-MHP iktidarı demek değildir. Saray Rejimi, Erdoğan iktidarı, tek adam rejimi, sultanlık ya da patrimonyal sultanlık değildir. Saray Rejimi, saray iktidarı değildir. Saray Rejimi, üç etkene bağlı olarak şekillenmiştir: Birincisi Kürt devrimidir, bunu bastırmak için devreye sokulmuştur. İkincisi Gezi ile başlayan kitlesel siyasal direniştir ve bunu bastırmak istemektedirler. Ve üçüncüsü emperyalist Batı içindeki paylaşım savaşımıdır. Şimdi, tüm kurumlarda bu emperyalist güçlerin uzantıları vardır. Örnek olsun, bir tane AK Parti yoktur, en az beş tane vardır. Bir tane Menzil tarikatı, bir tane Gülen tarikatı yoktur, her biri en az beş tanedir.

Saray Rejimi, parlamentoyu devre dışı bırakmıştır. Parlamento bir çeşit sekretarya bile değildir. Parlamento tümü ile işlevsizdir. Sadece göstermeliktir.

Buna bağlı olarak siyasal partiler, burjuva partiler birer parti değildir. Her biri bir çeşit çetedir.

Saray Rejimi, ABD için, NATO için bir tetikçidir. Tüm bölgede ABD politikalarının açık tetikçisidir.

Peki Saray Rejimine kim karşıdır? Bu karşı olma hâli, farklı farklı biçimlerde ifade bulmaktadır.

Karşı olanların başında işçi sınıfı gelmektedir. İşsizi, emeklisi ile tüm işçi sınıfı, bu Saray Rejiminin tam karşısındadır. İşçilerin Saray Rejimine karşı eylemleri gelişmiş olduğundan değil, nesnel olarak durum budur ve bunun sonuçları ortaya çıkmaktadır. Öğrenciler, kadınlar bu rejime karşıdır. Bu açıdan bakılırsa tüm bir halktan söz etmek mümkündür. Esnaf ya da genel adı ile küçük burjuvazi, konumunu kaybetmekte, işçi sınıfına doğru itilmektedir ve bu nedenle ciddi ölçüde rahatsızdır. İşçi sınıfı ve müttefikleri sadece Saray Rejimine karşı değildir, aynı zamanda tüm sisteme, kapitalist sisteme de karşıdır. Aslında Saray Rejimi önde olsa da burjuva devletin kendisine karşıdır. Bunun ne denli siyasal bir bilince dönüşmüş olduğundan bağımsız konuşuyoruz. Henüz bu siyasal bir bilinç hâli olarak kitlelerde yer etmiş değildir.

Bu rahatsızlıklar, burjuva cephe içinde de karşılık bulmaktadır. Şu ya da bu nedenle iktidara alternatif olma potansiyeline sahip olan CHP, özellikle İmamoğlu’nun adaylığı nedeniyle Saray’ın saldırılarına maruz kalmaktadır. Saray Rejimini oturtmak, aslında iç savaş hukukunu hayata geçirmek demektir de. Bu nedenle baroya karşı saldırılar süreklilik kazanmıştır. İmamoğlu da bu saldırılardan payını almaktadır. Ya bizden yana olacaksın ya da bertaraf olacaksın sözü günceldir. Demek ki, burjuva kesim içinde de Saray Rejimine karşı olanlar vardır.

Şimdi, bu noktada ortaya çıkan politik yaklaşımlara bakmak gerekir.

En çok seslendirilen sözler, ulusallık, tam bağımsız olma hâli, demokrasinin tesis edilmesi ve bu doğrultuda erken genel seçimdir.

CHP, İmamoğlu’nu aday olarak ortaya çıkartmıştır. İmamoğlu, bu sisteme, burjuva devlete karşı değildir. Tersine devletçidir. CHP de öyledir ve devletin kurucu partisi olmakla övünmesi zaten bunu ifade etmektedir. Ancak içinden geçilen koşullar, savaş politikaları, kitlelerin sistemden rahatsızlığı nedeniyle Saray Rejimi, baskı politikalarını daha da artırmaktadır. Bunu yapmak için, sadece devrimci harekete, sadece işçi hareketine, sadece öğrenci hareketine, sadece kadın hareketine saldırmıyor. Bu saldırılar artık işlevsiz kalmakta, yetersiz bulunmaktadır. Bu durumda öne çıkan bazı “aydın” isimleri susturmak ve CHP’yi Saray’a bağlamak için baskı ve şiddet artırılmıştır. CHP’ye karşı saldırılar, aslında burjuva ve devletçi karakterine rağmen devreye sokulmuştur. Tüm toplumsal muhalefeti susturmanın yolu buradan geçmektedir. Bu nedenle 19 Mart direnişinin önüne kapılan CHP’nin yeni yönetimi, saldırılara karşı durmaya başlamıştır. Ama bu karşı duruş, sürekli devletçi bir politika çizgisindedir. CHP yönetimi, açık olarak Saray Rejimine karşı tutum almaktan çekinmektedir. Zaten bunu yapması da beklenen değildir. Ama tüm bu uslu muhalefete rağmen CHP’ye dönük saldırılar geri düşmüyor. Son olarak Ocak 2026’da yaşanan iki örnek önemlidir; biri Ahmet Özer’e verilen cezadır, ikincisi de İmamoğlu’nun diploma davasının kararıdır. Üçüncü örnek Şubat 2026’da yaşanmıştır, Ayşe Barım ceza almıştır ve ceza aldığı konu, hükûmeti yıkmaya teşebbüs etmektir. Demek ki, Saray Rejimi şu an, saldırıyı daha da artırmaktan yanadır.

Peki, bu durumda, ulusal çıkar adına, yağma ve savaş ekonomisine dur demek mümkün müdür? Elbette değildir. Çünkü ulusal çıkar burjuvazinin çıkarıdır ve hiçbir burjuva, yaşadığı bunalım nedeniyle, bizzat işçileşmeden, işçi sınıfından yana tutum almaz, alamaz. Demek ki ulusal çıkar, Saray’a destektir. Mesela Suriye’de işgalci bir güç olan TC devletinin karşısına “ulusal çıkar” ile mücadele edilebilir mi? Libya’ya saldırıyı desteklemek, Suriye’deki işgali desteklemek Saray’a karşı mücadele midir? Kürt katliamları “ulusal çıkar” adına yapılmıyor mu?

Aynı biçimde “tam bağımsız Türkiye” sloganı da yetersiz ve temelsizdir. Emperyalizmden kurtuluşun tek yolu vardır, o da sosyalist devrimdir. Bunun dışında bağımsız vb. olmak mümkün değildir. Emperyalizmi kovmak, uluslararası sermayeyi kamulaştırmak, eğer onların uzantılarını kamulaştırmak demek değil ise, ne demektir? Şimdi biz, kapitalist sistem içinde kalarak mı “tam bağımsız” olacağız? “Tam bağımsız” olma hâli, iyi yöneticilere sahip olmak mı demektir? Elbette dostlarımız diyecek ki, biz bunu kastetmiyoruz. Öyle ise kastettiğiniz sosyalist bir ülke midir? Öyle ise, sosyalist Türkiye demeniz yeterlidir. Ve sosyalist bir ülke, dünya devrimci hareketine elbette bağlı olacaktır.

Liberal devletçilerimiz, ulusalcı solcularımız, demokrasi âşıklarımız hep birlikte, şimdi erken seçime kilitlenmişlerdir. O kadar ki, CHP, kendi içinde İmamoğlu’nun yerine yeni adaylar aramaktadır. Özgür Özel aday olursa diye tartışmaktadırlar. İmamoğlu’nu vererek, Saray Rejimine karşı bir tek adım atılabilir mi? Elbette değil. İmamoğlu’nun daha iyi ya da Özgür Özel’in daha kötü olduğunu tartışmıyoruz. Bundan bize ne? Bizim söylediğimiz, böylesi bir anlaşmanın sonucunun belli olduğudur. İmamoğlu ile seçime giremiyoruz çünkü adam hapiste, bir bahanedir. Zaten mücadele etme sınırını da ortaya koymaktadır. Öyle ise, onu çıkartacaksın ve bunun için AB veya ABD’ye yalvarmak dışında yol bulacaksın. Yani, ciddi olmak gerekir. CHP gençliği şöyle düşünmelidir: Neden bir doğal hak olduğu hâlde bir kişinin seçime girmesini önlemek için bunca şey yapılmaktadır? Öyle ise, siz neden bu adayı değiştirmeyi düşüneceksiniz?

Şimdi işçi sınıfının sloganına bakalım. Biz, genel grev ve genel direniş diyoruz. Birincisi budur.

Biz, tüm toplumsal direnişi bir araya toplayıp yönetecek, geliştirecek ve yayacak bir yol olarak birleşik emek cephesini savunuyoruz. İkincisi budur. Bu, ikincisi, daha çok devrimci temelde hareket eden siyasal hareketlerle ilgilidir.

Biz, bütün yollar Saray’a çıkar ve işçi birlikleri Saray’ı yıkar, diyoruz.

Öyle sayısı yüze varan mitinglerin yeterli olmadığını söylüyoruz.

Bizim hattımız belli, işçi sınıfının, devrimci işçilerin, devrimci sosyalist kadınların, sosyalist gençlerin çizgisi bellidir.

Peki, şu sorunun zamanı değil midir?

Asgarî ücret tüm toplumsal yaşamın tek gerçek sözleşmesi hâline gelmiş iken, ne yapmalı? Sendikaların basın açıklamaları, işçisiz yürüyüşleri yeterli midir? Sahi bunu yapanlar, buna inanmakta mıdırlar? Bu yolla Saray Rejimine karşı gerçek bir mücadele mi yürütüyorlar? Yaptıklarına yeni ne ekleyecekler? Buna mücadele diyebilir miyiz? Diyelim ki dedik, bununla sonuç alacağınıza inanıyor musunuz? Neden genel grev ve genel direniş demiyorsunuz? Çünkü genel grev ve genel direniş çağrısının en çok devrimcilere yarayacağını, işçileri uyandıracağını düşünüyorsunuz. Öyle ise siz, devrimcilere yaramasın diye, işçiler uyanmasın diye, özel bir duyarlılığa sahipsiniz. İşçiler uyanacaklarına, sokaklarda direniş yayılacağına, genel grevle fabrikalar stop edeceğine, Saray Rejimi kalsın, onunla uzlaşalım, diyorsunuz. Sizin düşmanınız işçi sınıfıdır, Saray Rejimi değil.

Burjuva liberaller, demokrasi âşıkları hep birlikte, hukuk yoktur, diyorlar. İyi de, bu erken seçim ile mi sağlanacak?

Ya da Demirtaş, içeriden nasıl çıkartılabilir? Mahkemelerde Saray Rejiminin insafını beklemekle mi?

Tek çıkış yolu şekillenmektedir: Genel grev ve genel direniş.

Evet, CHP, biz devrimci işçilerle yürümeyecektir, peki ama İmamoğlu’nu nasıl içeriden çıkartacaklardır? İmamoğlu içeride kaldığı sürece nasıl seçim kazanacaksınız? Bu, yeni aday bulmakla çözülecek bir sorun mudur?

Biz kimseye, sonuna kadar bizimle yürüyün demiyoruz. Zaten onların nereye kadar yürüyeceklerini biliyoruz. İyi ama, genel grev ve genel direniş dışında ne yaparak adım atacaksınız? Ya da yarın devrimci işçiler, eninde sonunda bu genel grevi örgütlediklerine ne yapacaksınız, tutumunuz ne olacak? İşçilere karşı, Saray Rejiminin yanında mı saf tutacaksınız?

Demek ki bazı “muhalifler”in işçi sınıfından, devrimden korkuları, onları Saray Rejimi ile uzlaşmaya itmektedir. Bu nedenle, akıl almaz cambazlıklar ortaya koyuyorlar. O kadar yeteneklidirler ki, “Türkiye laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir,” demekten başka bir şey yapamıyorlar. Çaresizlik onların ellerini kollarını bağladığı için, işçi sınıfının, kadınların ve gençlerin de kollarını bağlamak istiyorlar.

Yaşam, toplumsal mücadele, en geniş kesimlerin önüne genel grev ve genel direnişi koymaktadır. Bu elbette işçi sınıfı için bir gerekliliktir. Ama bu aynı zamanda, devrimci sosyalist bir çizgiye sahip olamasa da solun bir talebi değil midir? Bunun dışında nasıl bir adım atacaklar? CHP’nin kuyruğuna takılıp erken seçim mi diyecekler? Erken seçim diyeceklerse, buradan ne çıkacağını düşünüyorlar? ABD, NATO her seçimin sonucunu belirlemektedir. Ancak kitlesel bir direniş ile bu tablo anlamlı biçimde değiştirilebilir. Biz, burjuva devletin kendisine karşıyız ve Saray Rejimini yıkarak, burjuva devleti parçalamayı ve sosyalizmi kurmayı hedefliyoruz. Bunun için mücadele ediyoruz ve edeceğiz. Peki liberal sol Saray Rejiminden nasıl kurtulacak? Basın açıklamalarıyla mı, yoksa TV kanallarında iktidarı eleştirerek mi? Bu, artık işlevsiz hâle gelmiş, yakınmalarla mı? Peki CHP, Saray Rejimini seçimde nasıl yenecek? AK Parti ve MHP’nin oy oranının yüzde 20’lere düştüğü bir ortamda Saray Rejimini, Erdoğan’ı meşru görerek mi? Seçimi kazanmak için ABD ve AB’ye yalvarıp, İngiltere’ye sığınıp, bize sağlıklı bir seçim ortamı sağlayın, diyerek mi? Her seçimde hile olduğu, seçimin sonuçlarının önceden belli olduğu bilindiği hâlde, Demirtaş’ı, İmamoğlu’nu içeride bırakarak seçime gitme politikası ile mi?

Aslında tüm toplumsal muhalefetin, sadece devrimci işçi hareketinin, sadece kadınların ve gençlerin değil, istese de istemese de CHP’nin de önündeki adım, genel grev ve genel direniştir. Kitlelerin Saray’a yürümesidir.

CHP, mesela DİSK içinde ciddi bir güce, maalesef ki sahiptir. Bu çağrıyı sendikalar yapmamaktadır. Oysa tüm muhalefetin önünde gerçek bir adım atma görevi vardır. Elbette onların genel grevden beklediği şey başkadır. Ama ne olursa olsun, bu sorun ortadadır. CHP ya da liberal sol ya da hangi türden olursa olsun Saray’a karşı olduğunu ilan eden hiç kimse, genel grev talebini görmezden gelemez.

Ya “Saray’dan yanayız” demelisiniz ya da gerçek bir adım atmalısınız.

Bugün, işçiler, emekliler, işsizler, kadınlar ve gençler, üretimden gelen gücün kullanılması görevi ile karşı karşıyadırlar. Bu elbette, en başta devrimci işçilerin görevidir. Bu açıdan örgütlenmek, devrimcileşmek, işçi sınıfının devrimcileşmesi, her şeyin önündedir. Ancak, genel grev, sadece bizim, biz devrimcilerin talebi değildir. İşçilerin, işsizlerin, emeklilerin, kadınların ve gençlerin, yani toplumun çok büyük kesiminin talebidir.

Biz elbette devrimci işçilerle bu kesimlerin, liberal solun, UluSol’un, CHP’nin Saray’a karşı muhalefetinin bizimki ile aynı olmadığını biliyoruz.

Soru şudur, mücadelenin bugünkü aşamasında, ne yapılmalıdır? Genel grev ve genel direniş, elbette liberalleri, elbette demokrasi âşıklarını, elbette “TC devleti sosyal bir hukuk devletidir” tekerlemesini sürekli tekrarlayanları korkutmaktadır. Ama yaşam, bu talebi önümüze taşımaktadır. Sadece bizim önümüze değil, herkesin önüne.

Eğer bir kişi, bir siyasal grup, bir sendika, bir siyasal parti Saray Rejiminin yıkılmasını istiyorsa, önünde somut olarak duran işi görmek zorundadır. Asgarî ücret tartışmalarına son vermek istiyorsanız, adım bellidir: genel grev ve genel direniş. İşsizliğe, açlığa karşı mücadele etmekte gerçekten ciddi iseniz, sloganınız bellidir: genel grev ve genel direniş. Eğer siz baronun yargılanmasına, attığı mesajlar nedeni ile insanların tutuklanmasına vb. karşı iseniz, sloganınız bellidir: genel grev ve genel direniş. Önümüzde duran görev, seçim için Saray’dan gün istemek değildir, genel grev ve genel direniştir. Sendikacı iseniz ve gerçekten işçi sendikacılığı yapmak istiyorsanız, işiniz genel grevi örgütlemektir. İç savaş hukukundan rahatsız iseniz talebiniz, Saray’ın küçük şekilleri olan adalet saraylarına koşmak değildir, genel grev ve genel direniştir. Kadına karşı şiddete karşı iseniz, kadın cinayetleri politiktir demelisiniz ve yanıtınız genel grev ve genel direnişi örgütlemek üzere birleşik emek cephesine güç vermektir. Eğer öğrenci iseniz ve barınma sorunu nedeniyle okuyamıyorsanız, sloganınız direniş olmalıdır, genel direnişin bir parçası olarak direniş. Kısacası tüm toplumsal muhalefet için, Saray Rejiminden rahatsız olan herkes için, velev ki bizim gibi Saray Rejimini yerle bir etme hedefiniz olmasa da, çıkış yolu, genel grev ve genel direniştir.

Saray Rejimine karşı savaşımın yeni bir dönemine giriyoruz. Şimdi görevimiz sadece genel grev ve genel direniş sloganını haykırmak değildir; bizzat bunu, genel grev ve genel direnişi örgütlemektir. Biz devrimci işçiler bilmeliyiz ki genel grev ve genel direniş, toplumun tümünün talebidir ve hangi nedenle olursa olsun, Saray Rejimine karşı olduğunu söyleyen bir siyasi hareketin bu slogana gözlerini kapaması affedilmezdir. Hiçbir siyasal hareket, erken seçim sloganını, genel grev ve genel direnişin önüne geçiremez. Bunu yapan her siyasal hareket, adı ne olursa olsun, gerçekte, Saray Rejimine karşı yükselen toplumsal muhalefeti yok etmek için uğraşmaktadır. Burası, genel grev ve genel direniş talebi, bir ayrım noktasıdır. İşçi sınıfının, emekçilerin, kadınların, gençlerin talebi budur. o

Kaldıraç'ın yeni sayısı çıktı

Kaldıraç 293. Sayı

İşçi Gazetesi'nin yeni sayısı çıktı

İşçi Gazetesi 231. Sayı