Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Onların “ahlâk”(sızlığ)ı, bizim etiğimiz…*

 “Proletaryanın etiği, sınıf bilincidir.”[1]

Marksistler çeşitli veçheleriyle kapitalizmin eleştirisinde bir dizi kavrama başvuragelmişlerdir: Sömürü, eşitsizlik, metalaş(tır)ma, yabancılaşma, meta fetişizmi, (1930’lardan itibaren:) tüketim toplumu, kültür endüstrisi vb.

Hiç kuşku yok ki her biri geçerli, anlamlı, dönüştürücü kavramlar. Marksistlerin bu kavramları kullanmayı sürdürmesi, kapitalizmin (çeperleri her geçen gün daha da genişleyen) mağdurlarının, ezilen, sömürülen yığınların da gerçek bir kurtuluşa erişebilmek için bunları bellemesi, özümsemesi olmazsa olmaz.

Ancak son on yıllarda mevcut “hâl”in eleştirisinde farklı bir kavramlar seti devreye girdi: Çürüme, yozlaşma, çöküş/dekadans…[2]

Bu iki kavram dizisi arasında, çağımız kapitalizminin sürdürülebilirliğine değgin bir farklılık olduğunu düşünüyorum. Sömürü, eşitsizlik, metalaş(tır)ma, yabancılaşma, meta fetişizmi, tüketim toplumu vb. kavramlar, kapitalizmi kapitalizm yapan, onun kendini sürdürebilmesi için elzem görüngüler. Yani, sömürü olmazsa kapitalizm olmaz; kapitalizm bir eşitsizlik rejimidir; yabancılaşma meta üretiminin zorunlu bir sonucudur; kapitalist toplumda insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler, metalar arasındaki iktisadî ilişkilerle ikame edilmiştir, yani meta fetişizmi kapitalizmin zorunlu bir getirisidir; sınır tanımayan meta üretimi, tüketim toplumunu ön gerektirir vb. vb.

Yani bu kavramlar, bir yandan kapitalizmin “olmazsa olmaz”ları; tanımlayıcı özellikleri. Kapitalizmin sürebilmesi için sömürü, eşitsizlik, metalaşma, yabancılaşma vb.ni sürekli yeniden üretmesi gerekir. Ama bunlar aynı zamanda kapitalizmin sonunu (“mezar kazıcılarını” mı desek?) hazırlayan etmenlerdir.

Bu “son”a yaklaşıldığında, bir başka deyişle, Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz’ünde ifade ettiği gibi, üretici güçler (teknoloji ve emek gücü) ile üretim/mülkiyet ilişkileri arasında çatışkı ortaya çıktığında ise, geri dönüşsüzlüğe, sürdürülemezliğe gönderme yapan çürüme, yozlaşma, çöküş/dekadans kavramlarıyla ifade edilen olgu devreye girmekte. Bu kavram seti, görülebileceği üzere, ilk diziye göre daha muğlak ve ikircimli: ekonomi politik alana olduğu kadar, etik alana da taalluk ediyor…

Özetle, “çürüme” ve ilişkin kavramların son on yıllarda daha sık telaffuz edilir hâle gelmesi, bir rastlantı değil. Kapitalist üretim tarzının emekçi sınıf(lar)ın sömürülmesine, yoksullaşmasına, yoksunlaşmasına rağmen, daha doğrusu bunlar sayesinde tarihsel olarak gerçekleştirdiği “ilerleticilik” (üretici güçleri geliştirmek anlamında) işlevini yitirdiğine, sistemin “sürdürülemezlik” sendromundan duçar olduğu, ve/fakat bugün için onun yerini alacak yeni bir üretim tarzının (en azından öznel faktörlerinin) ortada olmadığına işaret ediyor.

Gerçekten de, kapitalist sistem, yeryüzünde her şeyi, ama her şeyi sömürü kapsamına dâhil ettiği,[3] talan dışı bir karışlık alan bırakmadığı ölçüde, sınırlarına ulaştı. Bugün kapitalist kâr hırsına konu olmayan bir tek doğal nesne, bir tek insan faaliyeti, bir tek insanî duygu/istek/tahayyül yoktur, denilebilir.

İktisatçılar çürüme ve çöküş emarelerini kapitalizmin süreğenleşen kârların düşme eğiliminde, dünya gayrisafi hasılasının 21. yüzyıl ortalarına doğru sıfırlanacağına işaret eden istatistiklerde, devasa boyutlara erişen borçlanma düzeyinde,[4] sistemin doğal kaynakları büyük bir hızla tüketmekte olduğunda[5] saptıyorlar. Tırmanan bir düzensizlik ve kaos rejimi olarak kapitalizm, özellikle her türlü “denge/kontrol mekanizması”nı devredışı bırakan neoliberal evresinde bir yandan yeryüzü kaynaklarını büyük bir hızla tüketirken, bir yandan da dünyadaki eşitsizlikleri devasa boyutlara eriştirdi. Siyasal iktidarın büyük bir hızla “süper zenginler”in denetimine girmekte olduğu temasına yaslanan Oxfam’ın 2025 Eşitsizlik Raporu, bu yılda milyarderlerin servetinin önceki beş yıldaki ortalama yıllık artıştan üç kat daha hızlı arttığını gösteriyor. Yine rapora göre milyarderlerin siyasal mevkileri işgal etme şansı, sıradan insanlara göre 4000 kat daha fazla. Ve dünyanın en zengin 12 milyarderi dünya nüfusunun en yoksul yarısının, yani 4 milyardan fazla insanın sahip olduğu toplam servetten daha fazlasına sahip. Dört kişiden birinin açlıkla yüz yüze olduğu bir iklimde, dünyanın en zengin kişisinin, Elon Musk’ın toplam serveti, tarihte ilk kez, yarım trilyon doları geçmiştir.

Bu devasa eşitsizlik, raporda da belirtildiği üzere, siyasal gücün hemen tümüyle dünyanın en zenginlerinin elinde yoğunlaşmasına zemin hazırlıyor. Bir milyarderin devlet başkanı olduğu, kabine üyelerinin çoğunluğunun milyarderlerden oluştuğu ve dünyanın süper zenginlerinin doğrudan ve açık desteğine sahip olduğu ABD, bu durumun çarpıcı bir örneği; ama tek değil. 136 ülkeden toplanan veriler, dünya zenginlerinin siyasetin yönetilmesine giderek daha fazla dâhil olduğuna işaret etmekte.

“Süper zenginler siyasal iktidarlarını üç yoldan inşa edegelmişlerdir: politikacıları satın alarak, elit iktidarının meşrulaştırılmasına yatırım yaparak ve doğrudan kurumlara dâhil olarak. Milyarderler ve süper zenginler uçsuz bucaksız servetlerini uzun zamandır politikacıları ve siyasal partileri satın almada kullanarak çoğunluğun gücünü ‘bir dolara bir oy’ olarak tanımlanan adaletsiz bir sistem lehine imha ediyorlar. Dünya Değerler Araştırması, araştırma evreninin neredeyse yarısının ülkelerinde zenginlerin seçimleri satın aldığını düşündüğünü ortaya koyuyor. 2024’te tüm ABD’li aday, parti ve komitelerin harcadığı her altı dolardan biri, 100 milyarder ailenin yaptığı bağışlardan gelmişti. Milyarderler ve süper zenginler artan ölçüde medya ve yapay zekâyı kontrol altında tutuyor. Dünyanın en büyük 10 medya şirketinin yarısından fazlasının sahipleri milyarder ve en çok kullanılan 10 sosyal medya şirketi, sadece altı milyarder tarafından yönetiliyor. En yaygın kullanılan (…) 10 yapay zekâ şirketinin 8’i milyarderler tarafından yönetiliyor, bunlardan yalnızca üçü yapay zekâ piyasasının yaklaşık yüzde 90’ına hâkim. Fransa’da CNews, kendisini eleştiren gazetecilere dava açmayı alışkanlık hâline getirmiş aşırı sağcı fosil yakıt milyarderi Vincent Bolloré tarafından satın alınıp, Fox Haber’in Fransız dengi olarak yeniden adlandırıldı.”[6]

Evet, bir avuç çokuluslu şirketin, mültimilyarderin, süper zenginin dizginsizce, destursuzca yönettiği, yeryüzü kaynaklarını har vurup harman savurdukları bir dünyada yaşıyoruz. Her birinin servetinin yalnızca onda birine el konulsa yeryüzünde açlığın, yoksulluğun, önlenebilir hastalıklardan ölümlerin, evsizliğin… yok edilebileceği bir dünyada… Kâr hırslarına gem vurulabilse, iklim değişikliğinin, küresel ısınmanın, bitki-hayvan türlerinin yok olmasının, kuraklığın, “doğal” denilen afetlerin, savaşların ve tabii göçün son bulacağı bir dünyada.

Ama kapitalizm bir “durmayalım, düşeriz” rejimidir… Dümeni, kamusal yarara değil, “her zaman daha çok kâr, daha fazla kâr”a çevrilidir.

“Gıdaya insan ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade bir meta gibi davranmak, küresel sistemimizin sıradan bir özelliği olmaya devam ediyor,” diyor Sudip Bhattacharya. “Pandeminin başlamasından yalnızca bir ay kadar sonra, ABD genelindeki çiftçiler ‘fazla’ gıdanın dönümlercesini yok etmeye zorlandı. ‘Büyük Buhran’ı andıran sahnelerde, süt çiftçileri taze inek sütünden göller dolusunu döktü (nisan başında günde 3,7 milyon galon, şimdi günde yaklaşık 1,5 milyon), domuz ve tavuk yetiştiricileri binlerce yavru domuzu katledip tavukları itlaf etti, mahsul üreticileri ise ülkenin kırılgan ve anarşik gıda tedarik zinciri kopup çökmeye başlarken dönümlerce sebzeyi toprağa gömdü.”[7]

Evet, kapitalizm (tüm “üretimi rasyonalize etme” iddialarına karşın) irrasyonel bir sistemdir; üretim artsın diye toprak kimyasallarla zehirlenir, ürünlerin, hayvanların genetiğiyle oynanır; ama milyonlar açlıktan kırılırken, “fiyatlar ucuzlamasın” diye üretilen sebzeler meyveler toprağa gömülür, sütler denize boşaltılır… Dünya Sağlık Örgütü sıtmayla mücadele için 2024 yılında 3,9 milyar dolar ayrıldığını ve bu rakamın ihtiyaç duyulan 9,3 milyar doların çok altında kaldığını açıklarken ve her yıl çoğunluğu Afrika kıtasında ve çoğunluğu 5 yaş altı çocuklar olmak üzere yılda ortalama 600 bin kişi sıtma nedeniyle yaşamını yitirirken,[8] küresel kozmetik pazarı 2023 yılında 620 milyar dolarlık bir ciroya ulaşır![9] Dünyanın 100 büyük silah tekelinin 2024 cirosu 679 milyar doları bulurken,[10] dünyada açlığı sona erdirmek için gereken 40 milyar dolar[11] bir türlü sağlanamaz!

Bir uçta tarihte misli görülmemiş bir fazlalık/aşırılık (metalarda, servette, hazlarda, şatafatta, fantezilerde…) öbür uçta açlık, yokluk, yoksulluk, yoksunluk, hastalık, ölüm biriktiren bir rejim sonsuza dek süremez. Kapitalist sistemin içinde debelendiği çoğul/eşzamanlı/organik kriz(ler) de bu sür(dürül)emezliğin göstergesi: İktisadî/malî,[12] siyasal (yolsuzluklar, faşizmin yükselişi, savaşlar), ekolojik, toplumsal ve beşerî krizlerin çakıştığı bir iklimdeyiz artık. Sistemin her birini çözme çabalarının yeni ve daha ağır krizlere yol açtığı bu sarmaldan, sistem içinde bir çıkış yolu yok. Joseph Schumpeter’in dile getirdiği “yaratıcı yıkım” evresi, çoktan geride kaldı. Kapitalizm artık sadece “yıkım” üretiyor. Bir başka deyişle, Rosa Luxemburg’un “Ya sosyalizm ya barbarlık” ifadesinin ete kemiğe büründüğü bir çağda yaşadığımız, kuşkusuz… Yazılım şirketi Salesforce’un kurucu ortağı ve CEO’su, Time dergisinin sahibi Marc Beniof’un Davos zirvesinde, “Bildiğimiz hâliyle kapitalizm, öldü. Hisse sahiplerinin kârlarını azamîleştirme konusundaki takıntımız inanılmaz bir eşitsizliğe ve gezegen ölçeğinde acil duruma yol açtı,”[13] itirafı boşuna değil…

Kendi yarattığı ve/fakat denetleyemediği bir açmaz içerisinde debelenen sistem, günümüzde (Dünya Ekonomik Forumu, BMÖ, G-20 gibi platformların “nizam intizam getirme” çabaları ne olursa olsun) giderek kendi koyduğu kural ve standartları ayaklar altına alma trend’ine girmiştir. Politikanın hemen tümüyle sermayenin emri altına girdiği; Dünya Bankası verilerine göre rüşvet ve yolsuzluklar bilançosunun 100 milyar dolara dayandığı;[14] hukuk kurallarının çiğnene çiğnene anlamsız birer kılıfa dönüştüğü;[15] burjuva demokrasisinin, bir yandan beşikliğini yapan Batı ülkeleri başta olmak üzere hızla mevzi kazanan neo-faşist partiler, bir yandan da tüm siyaset alanını devasa bir “show”a dönüştüren medya şirketleri eliyle farslaştığı; yeraltı ve yerüstü ekonomilerinin birbirinden ayırt edilemez hâle geldiği bir dünyada, “çürüme”den (ya da yozlaşma, çöküş/dekadans’tan) değilse, neden söz edeceğiz?

Yukarıda da belirttiğim gibi, bunlar ekonomi-politik’e olduğu kadar, hattâ ondan da fazla beşerî, giderek ahlâkî/etik alana taalluk eden vurgular…

Ahlâkî/etik çürüme ve/veya çöküşü bireysel göstergelere indirgemek mümkün: bunu ana akım medya sıkça yapıyor.

Örneğin uyuşturucu kullanımının ilkokullara dek indiği, kimi medyatik figürlerin patırtılı uyuşturucu ya da fuhuş operasyonlarıyla gözaltına alındığı, intiharların arttığı, antidepresan kullanımının misli görülmemiş boyutlara ulaştığı,[16] hırsızlık, dolandırıcılık gibi “suç”ların yaygınlaştığı, cezaevi doluluk oranlarının rekor üstüne rekor kırdığı, çeteleşmenin yoksul mahalleleri sardığı, fuhuşta, ensestte, (bebekler ve hayvanlar dâhil) tecavüzde, kadın cinayetlerinde bir “patlama” yaşandığı, aile içinde ve sokakta şiddetin önü alınmaz bir hâl aldığı…na dair haberlerin ana akım ya da sosyal medyada yer almadığı bir gün geçmiyor.[17]

Ama dediğim gibi, bunlar, “bireysel” göstergeler: nitekim siyasal İslam ve faşizm bunları “Batı’nın yozlaştırıcı etkisi”ne, “din, milliyet gibi duyguların zayıflaması”na, “laik rejimin ahlâksızlığı”na vb. yorup kendini tahkimde kullanmakta beis görmüyor.

Oysa bu göstergeleri ait oldukları yere, sistemin yapısal çıkışsızlığı bağlamına yerleştirdiğinizde, farklı bir anlam yükleniyorlar. Türkiye’yi veri alarak birkaç örnekle ilerleyelim:

Uyuşturucu kullanımı: Uyuşturucu ticareti en azından 1980’li yıllardan beri, Türkiye’de ekonomik darboğazları aşmanın ve “sermaye birikimi”nin özgül yollarından biri olagelmiştir. Özellikle 1990’larda, Kürt hareketine karşı yürütülen “Kirli Savaş”ın finansmanında başvurulan bu “fırsatlar kapısı”na AKP iktidarının da kayıtsız kalmadığı görülüyor:

“ … Rejimin karanlık narko-mafyatik faaliyeti Venezuela’ya kadar uzanmış, birdenbire bu iki uzak ülkenin başkanları karşılıklı sık ziyaretler yapmaya başlamıştı. Rejimin üst kadrolarının da içinde yer aldığı heyetler ‘peynir ticareti’ konulu yolculuklar yapmıştı. Hattâ bu faaliyet Meksikalı uyuşturucu karteli elemanlarının ellerinde silah, bozkurt işaretleriyle Türkiye’ye selâm yolladıkları, ülkücü marşlar söyledikleri absürt görünümler almıştı. Bunu Suriye’deki Türkmen Dağı’nda İslamcı çetelerin saflarında savaşan silahlı Türk faşistlerin onlara gönderdikleri videolu selâmlara jest olarak karşılık vermek için yapmışlardı.

“Bu dev ölçülere ulaşmış uyuşturucu ticaretinin elbette mütemmim cüzü kara para aklamasıdır. Sadece rejimin bizzat parçası olduğu uyuşturucu ticaretinin değil dünya genelinde yürüyen ticaretin gelirlerinin aklanması için kanallar açıldı. Yasal/yasadışı kumar ve bahis sektörüne yol verildi. Ama asıl önemli kanal olarak ‘varlık barışı’ denen uygulama çıkarıldı. Bununla tüm dünyaya kara paranızı getirin biz aklayalım denmiş oldu. Normalde geçici süreli olan bu uygulama defalarca tekrarlanarak bir süreklilik kazandırıldı. Dünyanın kirli ve kanlı parasını temizlemek için Türkiye bir çamaşırhaneye döndürüldü. Ancak tüm bu faaliyetlerin bir sonucu da Türkiye’nin OECD’ye bağlı Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Yönelik Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından gri listeye alınması oldu.

“Bir noktayı daha vurgulamak gerekiyor. Hem mantık gereği hem de konunun uzmanlarının bizzat açıkladığı üzere, dünya uyuşturucu ticaretinde bu ölçülerde yer almaya başlayan bir ülkenin transit ülke olarak kalması düşünülemez. Nitekim muazzam miktardaki uyuşturucunun iç pazara sürümü de katlamalı şekilde genişledi.”[18]

İntiharların artışı: Türkiye’de 2002 yılında 2301 kişi intihar ederken, bu sayı 2024 yılında 4460’a ulaştı. 2002’de 100 bin kişide 3,5 olan intihar oranı, 2024 yılına gelindiğinde 5,2’ye yükseldi. İntihar vakalarının işsizlik, geçim sıkıntısı, kredi borçlarını ödeyememe, iflas gibi ekonomik nedenlerle bağlantısını artık TÜİK bile gizleyemiyor:

“Türkiye’de intihar eden kişi sayısında son iki yılda gözle görülür artış dikkat çekiyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, 2013’te, yüzde 72,7’si erkek, yüzde 27,3’ü kadın olmak üzere toplam 3189 kişi intihar etti. Her ne kadar kişileri intihara farklı sorunlar itse de TÜİK’in 2013 yılı Türkiye istatistiklerine göre, insanlar en çok ekonomik sebeplerden dolayı intihar ediyor. BBC Türkçe’de yer alan habere göre, TÜİK’in yayınladığı, 2013 yılı Türkiye intihar istatistikleri, sosyolojik ve psikolojik olmaktan çok, ciddi ‘ekonomik alarmlar’ veriyor. İstatistiklere göre intihar hızının en yüksek olduğu il, yüz binde 9,33 ile Karaman. Sonra 7,54 ile Ardahan, 7,22 ile Bingöl ve 7,09 ile Elazığ geliyor. Bu illerde işsiz genç sayısında ciddi artış görülürken bu illerin yeterli gelişmişlik düzeyine ulaşmadığı ve kısıtlı sosyal yaşam imkânlarına sahip oldukları gözlenmekte. BBC, haberine göre İşkur verileriyle, ‘kayıtlı işsiz’ sayısının, 10 yılda yüzde 500 arttığı, kayıtsız işsiz sayısının ise bilinmediği bir ortamda, banka borçlarını, kredi ve kredi kartı taksitini ödeyemeyenlerin yanında, 22 milyona dayanan icra ve haciz davaları ‘intihar ettiren ekonominin’ sadece birkaç unsuru olarak veriliyor. TÜİK verilerine göre, yaşa göreyse, yüz binde 8,08 ile en fazla intihar edenler 75 yaş ve üstü grubunda. Haberde emeklilerin, toplumsal yapıda, ‘en perişanlar’ kategorisinde olduğu, açlık sınırının kat kat altında bir aylıkla yaşamını sürdürdüğü ve sayılarının 9 milyonu aştığı belirtiliyor.”[19]

Hırsızlık, dolandırıcılık gibi “suç”ların yaygınlaşması: Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümünden Dr. Berat Dağ, 2010-2020 arasındaki “10 yıl içinde suç oranlarında yüzde108’lik bir artışın olduğuna” işaret ettikten sonra bu durumun “ekonomik, siyasî ve toplumsal beklentiler ile karşılaşılan yapısal sonuçlar arasındaki çelişkiler”e bağlıyor. 39 279 mahkûm ile hırsızlığın en çok işlenen suçlar arasında ikinci sırada yer aldığını belirten Dr. Dağ (ilk sırada 40 445 mahkûm ile kasten yaralama var), bunları, uyuşturucu madde ticareti, uyuşturucu madde kullanımı ve dolandırıcılığın izlediğini vurguluyor.[20]

Dolandırıcılığa gelince, “Ceza mahkemelerindeki suç türlerine göre (kasten öldürme, kasten yaralama, cinsel saldırı, hırsızlık gibi) açılan dosya endekslerinde (TCK 157-158) dolandırıcılık suçu 2021-2024 yılları arasında en çok oransal artış gösteren suç.” Kovuşturulan dolandırıcılık suçları, “2021’den 2022’ye yüzde 41, 2022’den 2023’e yüzde 25, 2023’ten 2024’e ise yüzde 41 oranında artmış durumda.

“2024 yılında açılan 169 bin 190 dolandırıcılık dosyasında 113 bin 480 sanık yargılandı. 68 bin 884 dosyada 45 bin 411 mahkûmiyet kararı verildi. (…)

“Emniyet Genel Müdürlüğünün 2023 yılı faaliyet raporuna göre ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçları kapsamında 889 operasyon gerçekleştirildi, 3 bin 43 şüpheliden 284’ü tutuklandı. 2022 yılına göre dolandırıcılık, yolsuzluk, kamu kurumu dolandırıcılığı operasyonlarında da yüzde 25 artış gerçekleşti. Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Başkanlığının 2021 yılı raporunda da nitelikli dolandırıcılık suçuna yönelik 2021 yılında 37’si planlı olmak üzere toplam 658 operasyon yapıldığı, 2017’te 224 nitelikli dolandırıcılık olayında 1277 şüpheli varken, 2021’te şüpheli sayısının 3 bin 332’ye yükseldiği bilgisi yer alıyor.”[21]

Kuşku yok: hırsızlık, dolandırıcılık vb. suçlar iktisadî koşullarla doğrudan bağlantılıdır. “Ekonomik kriz dönemlerinde patlama yaşanır. Türkiye’de uzun yıllardır derinleşen eşitsizliği, iktidarın uyguladığı sermaye politikalarıyla görünür kılan pandemiden itibaren dolandırıcılık suçundaki olağanlaşma ve yaygınlaşma tesadüf değildir. 2021’den 2024’e dolandırıcılık suçlarındaki ortalama yüzde 35’lik artışın temelinde yine 2021’den 2024’e servet dağılımı eşitsizliğindeki ortalama yüzde 30’luk artış veya emeğin milli gelirden aldığı paydaki azalma bulunur,”[22] diyen Kansu Yıldırım tabii ki haksız değil. Ama kanımca Türkiye’deki “akçalı suç patlaması”nda bir başka (ve kayıtlara geçmeyen, istatistiklere dökülmeyen) etken rol oynuyor: Bu “suç”ların bizzat iktidardakiler ve/veya iktidarın koruması altındakiler tarafından işlendiğini ve bu olayların hiçbir şekilde kovuşturulmadığını görmek, “sıradan” hırsız ve dolandırıcıları cesaretlendiriyor.

Mevcut iktidarın bu konudaki vukuatı, malum olduğu üzere bir hayli kabarık: 17-25 Aralık 2013 tarihleri arasında patlak veren ve moda deyişle “Türkiye’yi sarsan” “yolsuzluk ve rüşvet operasyonu”nda üç bakanın oğullarıyla müteahhit Ali Ağaoğlu dâhil 71 kişinin gözaltına alınması, baba-oğul arasında geçen ve medyaya sızdırılan “evdeki kasanın sıfırlanması” konulu telefon konuşması, bakanların, banka müdürlerinin evlerinde bulunan çelik kasalar, para sayma makinaları, bir banka müdürünün evinde bulunan, içinden milyonlarca dolar çıkan ayakkabı kutuları…

Ya da Sedat Peker’in sosyal medyada izlenme rekoru kıran açıklamaları: Mehmet Ağar’ın Azeri “iş insanı” Mansimov’un Bodrum’daki milyarlarca dolar değerindeki Yalıkavak Marinasına “çökmesi”; devlet ekabiranının adlarının karıştığı, Kolombiya’dan, Venezuela’dan kokain sevkiyatları; MİT’in gizlice El Nusra’ya gönderdiği silahlar; dönen rüşvet çarkları; medya patronlarının mafyavari yöntemlerle korkutularak yayın kuruluşlarına el konulması (CNN, Kanal D, Hürriyet gazetesinin Aydın Doğan’dan Demirören’e geçmesi); Sezgin Baran Korkmaz’a ait, Bodrum’daki Paramount Otel’e “çökülmesi”…[23]

Tüm bunların herkesin gözleri önünde yaşandığı, ortalığa saçıldığı ve/fakat her şeyin yapanın yanında kâr kaldığı bir ülkede, hırsızlığın, dolandırıcılığın yayılması şaşırtıcı mı?

Fuhuşta, ensestte, (bebekler ve hayvanlar dâhil) tecavüzde, kadın cinayetlerinde “patlama”: Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği Başkanı Kemal Ördek, 2014 yılında yaptığı açıklamada Türkiye’de seks işçileri sayısının (2004-2014 arasında) 10 yılda 3 kat artarak 300 bini bulduğunu açıklamıştı. AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye’deki genelevlerin kapatıldığını, bugün geriye 45 kadar genelevde çalışan 1500 kadının kaldığını belirten Ördek, bu evlerin kapatılmasıyla bu kadınların sokağa, yeraltına, çetelerin ve insan tacirlerinin eline düşmesine neden olduğunu söylüyordu. Buna karşın Türkiye’de fuhuşta patlama yaşandığını belirten Ördek sözlerine şöyle devam etmişti: “Türkiye’de son 10 yılda seks işçileri sayısı 3 kat artarak 300 bini buldu. Her gün yeni bir masaj salonu, günlük kiralık ev neden açılıyor sanıyorsunuz? Kimse kimseyi kandırmasın, muhafazakârlık adı altında yaşanan büyük bir ikiyüzlülük var. Sürekli fuhuş operasyonu yapılıyor, genelevler kapatılıyor ama fuhuş nasıl oluyor da giderek yaygınlaşıyor? Çünkü fuhuş gözlerden uzak olması için yeraltına iniyor, yeraltında da kriminalize oluyor, yayılıyor.”[24]

Yalnız fuhuş mu? Türkiye’de ensest, (hayvanlar ve çocuklar dâhil) tecavüz ve kadın cinayetleri de zirvede… Peki bunun “evlilik yaşını kızlarda 9, erkeklerde 12 olarak açıklayan”;[25] “Babanın kendi öz kızını öperken şehvet duyması durumunda nikâhın ne olacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı mezheplere göre, babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur (…) Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, bu tür bir haramlık oluşturmaz. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir,”[26] yollu fetvalar veren Diyanetin ve de salt toplumu daha sıkı denetim altında tutabilmek adına Diyaneti (ve dini) toplumsal yaşamın düzenleyici ilkesi olarak merkeze yerleştirirken emek sömürüsü, yolsuzluk, baskı, talan, kayırmacılık, uyuşturucu ticareti… vb. konularda kendini (din dâhil) hiçbir kayıtla bağlı hissetmeyen, rejimin “gözde figürleri”nin adlarının karıştığı suçları[27] özenle örtbas eden iktidarın hiç mi payı yok?
O zaman bir kez daha vurgulamalı: toplumdaki çürüme/dekadans göstergeleri, sistemin açmazlarıyla, giderek çöküşüyle yakından ilişkilidir ve bu durum sadece Türkiye ile ilgili değildir. Kapitalizmin şirazesi dünya ölçeğinde bozulmuş, büründüğü “rasyonalite, ahlâklılık, yasallık, ilerlemecilik, özgürlük, hümanizm, demokrasicilik… kisvesi lime lime olmuştur…

Bunun son ve en çarpıcı örneği, küresel kapitalizmin en has evlatlarının (milyarderler, politikacılar, kraliyet ailesi mensupları, medya patronları, Hollywood starları, futbolcular…) dâhil olduğu, finans oyunlarıyla pedofilinin, kıyakçılıkla şantajın iç içe geçtiği “suçortaklığı”[28] şebekesi, Epstein rezaletidir.[29]

Jeff Bezos’tan Bill Gates’e, Bill Clinton’dan Donald Trump’a, Prens Andrew’dan İsrail eski Başbakanı Ehud Barak’a, Norveç veliaht prensesi Mette-Marit’ten Slovakya Başbakanı’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı’na, CIA ve MOSSAD’dan akademik dünyaya karmaşık bir akçalı ilişkiler ağına sahip olan Jeffrey Epstein,[30] bu çetrefil “ahbap çevresi”ne bir yandan “finans danışmanlığı” (yer yer “finans tetikçiliği”) hizmeti sunup kesesini doldururken, bir yandan da muteber dostlarını, dünyanın dört bucağından kandırılarak ya da kaçırılarak getirilmiş küçük yaşta kız çocuklarının servis edildiği “zevk adası”nda ağırlıyor, bu arada ahbapların seks âlemlerini (kuşkusuz şantaj amaçlı) kayda almayı ihmal etmiyordu.

Daniel Morley boşuna “Epstein skandalı hiç kuşku yok ki, kapitalizm tarihinin en büyük skandalı,” demiyor. “Yalnızca Amerikan yönetici sınıfı değil, tüm batı dünyasının yönetici sınıfları ona yakalandı. Tüm dünya, bir pedofiller çetesi tarafından yönetildiğine uyanıyor.”[31]

Gerçekten de, “Bu, çürüme sürecindeki burjuvazinin gerçek ahlâkıdır: bilinçli sınıf dayanışmasının eşlik ettiği dar görüşlü bencillik ve aşırı açgözlülük (ki onlar için bunlar iyi şeylerdir). ‘Birbirimize yardım ederiz [lütufların karşılığı verilmesi koşuluyla] ve safları sıklaştırırız ki bütün o sefil sirk devam edebilsin.’ (…) Epstein ve şürekâsı yalnızca egemen sınıfın mensupları değildi. Onlar çöküş (dekadans) hâlindeki egemen sınıfın mensuplarıydı – yani toplumu ileri götürme yetisini yitirmiş, yalnızca üretim araçlarını tahrip ederek hayatta kalabilen, ardında paslanmış kuşaklar, yabancılaşma ve büyüyen eşitsizlik bırakan bir sınıf. Psikolojileri ve ideolojileri bununla şekillenmişti. Finans spekülatörleri ve benzerlerinin ‘Epstein sınıfı’ işçi sınıfına karşı mutlak bir nefret besler. Savaş sonrası dönemde işçi sınıfının elde ettiği kazanımları ortadan kaldırmayı ve onu tümüyle sermayenin iktidarına boyun eğdirmeyi görev bilirler. Epstein’ın yıldızı 1990’lı ve 2000’li yıllarda parladı- [Sosyalizmin –yn] yıkılması ve Thatcher ve Reagan’ın zaferleri sayesinde Epstein’ın sınıfının başarı sarhoşu olduğu dönem; Epstein benzerlerinin ‘evrenin mali efendileri’ tacını kuşandığı çağ…”[32]

* * *

Karl Marx ile Friedrich Engels, ahlâk kuramların “ebedî, nihaî, sonsuza dek değişmez, tarih-üstü etik yasalar”ın değil, “son tahlilde verili bir zamandaki toplumun ekonomik koşullarının ürünü olduğunu ve toplumlar sınıf çatışmaları içinde devindiği sürece, ahlâkın her zaman sınıf ahlâkı olduğunu” vurgulayagelmişlerdir.[33] Ahlâk, her zaman “ya egemen sınıfın tahakküm ve çıkarlarını haklı göstermiş ya da, ezilen sınıf yeterince güçlendiğinde, onun bu tahakküme karşı duyduğu güçlü öfkeyi ve ezilenlerin gelecekteki çıkarlarını temsil etmiştir.”[34] Bilinir: “Egemen sınıfın fikirleri, her çağda egemen fikirler olagelmiştir,” bu nedenledir ki egemen ahlâk, her zaman egemen sınıfın çıkarlarına hizmet edecek tarzda işler. Ta ki ezilen sömürülenler “yetti artık!” diyecek güce ve örgütlülüğe kavuşana dek…

Böylelikle, örneğin feodal toplumlarda serfin efendisine sadakat ve itaati en önemli erdemler sayılırken, kapitalist toplumlarda işgücünün ve sermayenin devingenliğine olan gereksinim, “özgürlüğü” (aslî olarak kişinin mülk edinme ve/veya işgücünü satma özgürlüğünü) temel ahlâksal değer hâline getirecektir. Ya da prekapitalist toplumlarda bireyler kendilerini karşılıklı yükümlülükler içerecek şekilde birbirine bağlı olarak görürken, kapitalizm bu “karşılıklılık” bağlarını çözerek onları “her türlü sosyal bağ”dan özgürleştirmiştir.[35] Burjuva “bireyciliği”nin temeli…

Burjuva “ahlâk”ı bireyciliğe, kıran kırana rekabete, özel mülkiyete, mülk edinme ve kişinin işgücünü satabilme “özgürlüğü”ne, kendi çıkarlarını gözetmeye dayanır. Burjuva için bunlar kınanacak, sakınılacak değil, tam tersine, sınıfsal çıkarlarına koruyabilmek için sahiplenilmesi gereken değerlerdir.

Örneğin, burjuva ahlâkı hırsızlığı “kutsal” özel mülkiyet hakkına saldırı olarak değerlendirir. Burjuva ahlâkına (ve hukukuna) göre Robin Hood bir suçludur. Buna karşılık yoksullara, emekçi sınıflar için zenginlerden çaldığını yoksullara dağıtan Robin Hood, bir kahramandır. Aynı “ahlâk” anlayışı, “yasadışı” grev yapan işçileri (“kazanç özgürlüğü”nü engellemek, mala zarar vermek, çalışma barışını bozmak…), protestocuları, polis saldırısına karşılık veren göstericileri (toplumun huzurunu bozmak, güvenlik güçlerine mukavemet, kamu malına zarar vermek vb.)… “ahlâk ilkeleri”ne dayanarak mahkûm eder. “Burjuvazinin kesin ahlâksal buyrultusu, kapitalizmi tanımlayan mülkiyet ilişkilerini ve onun içindeki yüksek konumlarını muhafaza etmektir. Onların ahlâkı varoluşlarının haklı gösterilmesi ve ‘meşrulukları’nın ifadesinin aracıdır.”[36]

“Ahlâk” konusunda bu denli pragmatik ve “çifte standartlı” olabilen bir sınıf, başından itibaren Maksistleri, komünistleri “ahlâksızlık”la itham edegelmiştir. Komünist Manifesto’da burjuvazinin komünistleri “özel mülkiyeti, aileyi, vatanı, milliyeti ortadan kaldırmak istemekle” suçlamalarına verilen yanıtlar, o günden bu yana hiçbir şeyin değişmediğini gösterir…

Çünkü bu suçlamalar süregelmektedir: “Komünistlerin ‘ahlâksız’ olduğu propagandası Soğuk Savaş sırasında çok yaygındı. Burada öne sürülen fikir, komünistlerin kapitalist ülkelerin savuna geldiği ahlâk nosyonlarına uymadığı, ‘kutsal’ milliyetçilik, dinsel hegemonya, ırk ayırımcılığı, burjuva sınıf tahakkümü ve burjuva özel mülkiyeti inşalarını reddettikleriydi. Tüm bunlar eylemlerinde ahlâksal pusuladan yoksun olduklarını gösteriyordu.

“Batı’nın komünist olmanın ne anlama geldiğine ilişkin propagandasıyla beslenenler için, komünist bir devrimci yalnızca başkalarının mülkünü çalma ve ABD kültürünün temsil ettiği saf ve samimi ahlâkı alçaltmanın peşindedir.”[37]

Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde “Komünistler herhangi bir ahlâkı va’zetmezler” deyişi, genellikle bu “suçlamalar”a kanıt olarak gösterilir. Marx ya da Engels’in spesifik olarak “ahlâk” üzerine yazmamış olmaları da öyle.

Oysa Marx (ve Engels) ahlâk anlayışının tarihsel ve sınıfsal karakterini vurgulamanın yanısıra, tümüyle (ancak burjuva etiğinden çok farklı olan) etik duruştan hareket etmektedirler. Manifesto’daki burjuva “ahlâk”ına yönelik çok sayıdaki eleştiri[38] onların, farklı bir sınıfsal etiğe, proleter ya da komünist etiğe yaslandıklarını gözler önüne serer. Tüm yapıtlarına nüfuz eden işçinin artı-emeğinin çalınarak kapitalist tarafından temellük edilmesine dayanan sermaye;[39] proletarya, köylülük ve küçük burjuvazinin mülksüzleştirilmesine dayanan kapitalist özel mülkiyet; işçinin emeğinin ürününe yabancılaşması;[40] 19. Yüzyıl Avrupası’nda proletaryanın yaşamak zorunda bırakıldığı sefalet koşulları;[41] özellikle kadın ve çocuk işçilerin maruz kaldığı yoğun sömürüye yönelik köklü eleştiriler… Sonradan Troçki’nin “Onların Ahlâkı – Bizim Ahlâkımız” terimleriyle ifade edeceği, “sınıfsal etik”i serer gözlerimizin önüne…

Peki, bu (alternatif) sınıfsal etiğin ana yönelimleri nelerdir?

Marksizm, kapitalizmin temel çelişkisini üretim toplumsallaşırken mülkiyetin bireysel/özel ellerde kalması olarak saptar ve bu çelişkinin proletarya tarafından, eninde sonunda üretim araçlarının mülkiyetinin kolektifleştirilmesi yoluyla çözüleceğini öngörür. Bu, ekonomi-politik olduğu kadar, etik içerimli bir öngörüdür: Burjuva bireyciliğinin karşısına, kolektivizm ilkesini koyar.

Etik bir ilke olarak kolektivizm, öncelikle işçilerin sömürüye karşı kolektif mücadelesinde açığa çıkar – Marx’a göre bu mücadeleler bir yandan kapitalist toplumda özgürlüğün sınırlarını gözler önüne sererken, aynı zamanda bireyciliğe karşı, dayanışmanın erdemlerini emekçilere gösterir.

Almanya tarihinin ilk büyük kolektif işçi eylemi olarak tarihe geçen ve Marx’ın radikalleşmesinde önemli bir yer tutan Silezyalı (Prusya) dokuma işçilerinin ayaklanmasının (1844), “atomize bireyler olarak ilişkiye geçtiğimizde önceden-verili kaba bir olgu olarak görülen toplumsal dünyanın, işçiler birlikte eyleme geçtiklerinde, gerçekte emek ürünü olan doğasının açığa çıkacağını gösterdiği”[42] kaydedilmiştir.

Nitekim birlikte mücadelelerin tarihi, emekçilerin kolektivist hasletlerinin açığa çıktığı, aynı zamanda üretim araçlarının kolektifleştirilmesiyle birlikte hayata geçirilecek “ortaklaşa yaşam”ın nasıl biçimler alabileceğine değgin örneklerle doludur: Kolektif mutfaklar, grev çadırlarında ortaklaşa tutulan nöbetler, eylemde eldeki tüm olanakların paylaşılması, işçi mahallelerinden yükselen dayanışma, eylemcilerin çocukları için oluşturulan kreş, bakımevi ve okullar, hep birlikte kurulan barikatlar, birlikte söylenen türküler, yaralananlar, hastalar için oluşturuverilen sahra klinikleri… Kolektivizm ve dayanışmayı “işçi sınıfı hasletleri” olarak burjuva bireyciliğinin karşısına yerleştirir. Aynı zamanda, içinde hapsoldukları burjuva dünyanın sınırlarını yerle bir ederler.

Bu nedenledir ki, kolektivizm (ya da kolektif mücadele) ve ona mündemiç olan dayanışma salt kapitalist ahlâka karşı işçi sınıfının alternatif etik değerleri olarak kalmaz. O, aynı zamanda Maksizmin nihaî hedefi olan “insanın özgürleşmesi”nin yolunu açarlar.

Peki, nedir özgürleşme?

Kapitalist “kâr”ın kaynağı, sermaye sahibinin çalıştırdığı işçilere çalışırken harcadıkları işgücünün maliyetini karşılayacak kadar bir ücret vermesi, işçinin ürettiği, bu maliyetin her zaman üzerinde olan değere ise el koymasıdır. Kârın maksimizasyonu, işçi açısından olabilecek en uzun süre, en düşük ücretler ve en “ucuza getirilmiş” çalışma koşullarında çalıştırılmayı ya da teknolojik yenilenme aracılığıyla işçi sayısının düşürülmesini gerektirir.

Kolektif olarak ürettiği metaların sahibi ol(a)mayan proletarya, böylelikle yalnızca kendi emeğinin ürününe yabancılaşmakla kalmaz, aynı zamanda birlikte ürettiği sınıf kardeşlerine de yabancılaşır; işçiler birbirlerini bir kolektivitenin, bir sınıfın üyesi olarak değil, ücretleri düşürecek, işi elinden alacak rakipler, karmaşık bir işbölümü sistemi içinde birbirinden yalıtılmış bireyler olarak görür.

Ortak eylem, direniş, bu yalıtılmışlık duygusunun, sınıf içi rekabetin ve yabancılaşmanın üstesinden gelmenin aracıdır. Ortak eyleme giren işçiler, eylemin dönüştürücü niteliğinin yanı sıra, o güne dek “kendi üzerlerinde, kendilerine hükmeden” kudretler olarak gördükleri koşulların gerçekte insan eylemiyle dönüştürülebilecek görüngüler olduğunu keşfederler. Bu, “özgürleşme”nin önkoşuludur:

“… İşçiler yoğun sınıf mücadelesi dönemlerinde yalnızca dünyayı yeniden düzenleme yetilerini keşfetmekle kalmazlar, bunu yaparken toplumsal ‘olgular’ın atomize bireylere gözüktüğü kadar istikrarlı olmadığının da ayırdına varırlar.

“Böylesi eylemler işçilerin normal koşullarda kendi üstlerinde bir güç gibi görünen yabancılaşmış dünyanın gerçekte kendi emeklerinin ürünü olduğunu ve onu değiştirmeye yetili olduklarını görmeleri olanağını sağlar.”[43]

Bu, “yabancılaşma”nın alt edilmesine, dolayısıyla da “özgürleşme”ye atılmış ilk adımdır. Yabancılaşmanın alt edilmesi, üretimci bireyin, kolektif eylem aracılığıyla kendi potansiyellerini keşfederek hayata geçirebilmesinin önünü açan bir bilinç sıçramasıdır.

Kolektif eylemin hedefine ulaşması, yani emekçilerin burjuvaziyi alt ederek iktidarı ele geçirmesi ise, bu potansiyel(ler)i hayata geçirebileceği yeni zemini yaratır. Devrimi gerçekleştirerek tüm baskı aygıtlarıyla birlikte burjuvaziyi devre dışı bırakan emekçiler, böylelikle kendi yazgılarını belirleme yetisini ellerine alacaklardır: Bir avuç oligarkın insan imgeleminin sınırlarını zorlayan servetlerini daha da arttırmak için değil, her çocuğun sağlıklı beslenip büyümeye, eğitime, sağlıklı bir çevreye erişmesi; insanların insanlık onuruna yakışır barınma ve yaşam koşullarına, evrensel ve ücretsiz sağlık hizmetlerine kavuşması; kadınların mutfak köleliğinden kurtulup toplumsal yaşamın örgütlenmesine ilişkin tüm karar mekanizmalarına katılması; emekçilerin ücretli kölelik boyunduruğundan sıyrılıp yeti ve yeteneklerini özgürce geliştirebilecekleri koşulları biçimlendirmek için çalışacakları sömürüsüz, baskısız bir yaşamı kurabilmek için…

Böylelikle “özgürlük” bir avuç kapitalistin tüm yeryüzünü sınırsızca sömürme “özgürlüğü” olmaktan çıkarak birlikte üretip, emeklerinin ürünlerini paylaşan emekçilerin kendi yaşamlarını özgürce belirleme hakkına dönüşecektir… Marx, Gotha Programının Eleştirisi’nde şu sözlerle betimler bu özgürlüğü:

“Komünist toplumun daha yüksek bir evresinde, bireyin işbölümüne kölece tâbi kılınması ve dolayısıyla zihinsel ve fiziksel emek arasındaki antitezin ortadan kalkmasının ardından; emeğin yalnızca bir yaşam aracı olmaktan çıkıp, yaşamın temel gereksinimi hâline gelmesinden sonra; bireyin bütünsel gelişmesinin yanında üretici güçlerin de gelişip ortaklaşa zenginliğinin tüm kaynakları daha bol akar hâle gelince – ancak o zaman burjuva hukukunun dar ufku tümüyle aşılmış olur ve toplum kendi sancağına şunu yazabilir: Herkesin yeteneğinden, herkesin ihtiyacına göre!”

* * *

Bir kez daha vurgulamalı: bugün zehirli ağlarıyla tüm yeryüzünü sarıp sarmalamış olan kapitalizm hem çürüyor, hem de yaşamı çürütüyor. Ve yeryüzü yaşamının devam sürebilmesi, insanlık onurunu, insanî değerleri yeniden kazanabilmemiz, ona karşı vereceğimiz amansız mücadeleye bağlıdır. Ve bu mücadelenin bir yanı, kolektivizm/dayanışma ve özgürlüğe dayalı bir etiği, komünist etiği tesis edebilmektir… o

22 Mart 2026, Muğla.

*4 Nisan 2026: Özgür Üniversite’nin Bahar Dönemi’nde “İnsanlığın Vazgeçilmez Ufku Komünizm” temalı sempozyumuna sunulan bildiri.

[1]        Lukács, Georg, 1971, History and Class Consciousness (Merlin), (www.marxists.org/archive/lukacs/works/history/).

[2]           Birkaç örnek: J. Michie, “The degeneration of capitalism from a system of production to a speculative orgy”, International Review of Applied Economics, c. 34, 2020, sayı 2. John Molyneux, “Capitalism in Decay – Dimensions of the Crisis”, Irish Marxist Review, c. 11, sayı 34, Kasım 2022, ss. 9-31, International Communist Current, “Decadence of Capitalism, Part XIII: Rejections and Regressions”, International Review, 2012; Fernando Alcoforado, “The Signs of the Decay of Capitalism in the World” https://www.academia.edu/56335359/THE_SIGNS_OF_THE_DECAY_OF_CAPITALISM_IN_THE_WORLD

[3]           “En sonunda, insanın ayrılmaz parçası olan her şeyin alış-veriş ve pazarlık konusu olduğu zaman gelip çattı. Bu, o zamana kadar el değiştiren fakat ticaret konusu olmayan, erdem, duygu, kanaat, bilgi ve bilinç gibi şeylerin de ticaret konusu olduğu bir zamandır. Tek kelimeyle her şey ticaret konusu oldu. Bu, genel kokuşma ve evrensel ölçekli alış-veriş dönemidir. Eğer ekonomik terimlerle ifade etmek gerekirse, bu, maddî olsun manevî olsun, her şeyin gerçek değerinin saptanması için pazara getirildiği bir zamandır,” diyor Karl Marx, daha 1847’de, Felsefenin Sefaleti’nde… (Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, çev: Ahmet Kardam, Sol Yay., 1966, s. 35).

[4]           Örneğin ABD’nin toplam (hükûmet, şirket ve bireysel) borç tutarı 2020 yılında 275 trilyon dolara ulaştı. Bu, ABD’nin GSH’sinin yüzde 233’üne denk bir rakam. Dünyanın en borçlu ülkelerinin toplam borçlarının gayrisafi hasılalarına oranı şöyle: Japonya: yüzde 400, İrlanda: yüzde 390, Singapur: yüzde 382, Portekiz: yüzde 358, Belçika: yüzde 327, Hollanda: yüzde 325, İspanya: yüzde 313, Danimarka: yüzde 302, İsveç: yüzde 290, Fransa: yüzde 280, İtalya: yüzde 259, Birleşik Krallık: yüzde 252, Norveç: yüzde 244, Finlandiya: yüzde 238, ABD: yüzde 233, Brezilya: yüzde 128. Bu oranlar, “dünya ekonomik büyümesinin kredi ve borçla sürdürülebildiğini” gösteriyor (Fernando Alcoforado, “The Signs of the Decay of Capitalism in the World”).

[5]           “Günümüzde, mevcut tüketim hızı sayesinde doğal kaynaklara olan gereksinim, yeryüzünün kendini yenileyebilme kapasitesinin yüzde 41 üzerinde. Talepteki bu artış bu hızda devam ederse 2030 yılında, 10 milyar olarak hesaplanan dünya nüfusuyla birlikte talebi karşılayabilmek için iki dünya gerekecek.” (Fernando Alcoforado, a.y.).

[6]           Oxfam, Resisting the Rule of the Rich, Protecting Freedom from Billionaire Power,19 Ocak 2026, https://www.oxfam.org/en/research/resisting-rule-rich

[7]           Sudip Bhattacharya, “Capitalism as Decay and Chaos, Socialism as Social Order and Security”, https://www.hamptonthink.org/read/capitalism-as-decay-and-chaos-socialism-as-social-order-and-security.

[8]           Gabriela Galvin, “DSÖ uyardı: Sıtma ölümleri geçen yıl arttı, fon kesintileri yeniden yükseliş riski yaratıyor”, Euronews, 4 Aralık 2025, https://tr.euronews.com/saglik/2025/12/04/dso-uyardi-sitma-olumleri-gecen-yil-artti-fon-kesintileri-yeniden-yukselis-riski-yaratiyor

[9]           “Cosmetics Market Size, Share & Industry Analysis, By Category (Haircare, Skincare, Makeup, and Others), By Gender (Men and Women), By Distribution Channel (Specialty Stores, Hypermarket/Supermarket, Online Channels, and Others), and Regional Forecast, 2026-2034” https://www.fortunebusinessinsights.com/cosmetics-market-102614

[10]          Yücel Özdemir, “SIPRI Raporu: Savaşlar Silah Tekellerine Rekor Kazanç Sağladı”, Evrensel, https://www.evrensel.net/haber/586499/sipri-raporu-savaslar-silah-tekellerine-rekor-kazanc-sagladi

[11]          “2021 Temmuzu’nda BM Dünya Gıda Programı Direktörü David Beasley 2030’a dek dünyada açlığa son vermek için gereken miktarın yılda yaklaşık 40 milyar dolar olduğunu söyledi. ‘Bu çok para gibi gözüküyor ama!’ diyordu Beasley, ‘ABD’de bir yılda milyarderlerin servet artışı 1 trilyon doların üstünde oldu’…” https://wfpusa.org/news/how-much-would-it-cost-to-end-world-hunger

[12]          Dünyanın bir yıllık gayrisafi hasılası, IMF tahminlerine göre, 113-114 trilyon dolar iken (https://tr.wikipedia.org/wiki/Nominal_GSYyüzde C4yüzde B0H_deyüzde C4yüzde 9Ferlerine_gyüzde C3yüzde B6re_yüzde C3yüzde BClkeler_listesi), dünya borsalarında bir gecede dönen menkul servet miktarı 7.5 trilyon dolar olarak hesaplanmaktadır (Forex). Bir başka deyişle, dünyanın yıllık toplam üretimine denk bir değer, 15 gün içinde borsalarda el değiştirmektedir. Ve bu rakama kripto borsaları dâhil değildir. Salt bu bile, krizin büyüklüğü, derinliği ve geri dönüşsüzlüğü konusunda yeterli fikir verir!

[13]          Joe Myers, “8 quotes on the future of capitalism from Davos 2020”, 24 Ocak 2020, https://www.weforum.org/stories/2020/01/quotes-on-the-future-of-capitalism-davos-2020/

[14]          Fikret Başkaya, “Neden Kapitalizmde Ahlâk İstisna, Ahlâksızlık Kuraldır?”, https://bianet.org/yazi/neden-kapitalizmde-ahlak-istisna-ahlaksizlik-kuraldir-131506#google_vignette

[15]          Örneğin, çokuluslu şirketlerin devletlere karşı “hukuk”unu koruyan neoliberal “uluslararası tahkim” uygulaması, “Yabancı yatırımcı gittiği ülkede emek standartlarına, çevre yasalarına uymak ya da belli düzeyde iş olanağı yaratmak, ihracata ve GSMH’ye katkıda bulunmak, üretim sürecinde yerli girdi kullanmak, teknoloji transferinde bulunmak gibi kısıtlamalara tabi tutulmaması”nı öngörmektedir (Akt.: Nuray Sancar, “Bir Soyağacı: Tahkimden Mafya Ekonomisine”, Evrensel, https://www.evrensel.net/yazi/89029/bir-soyagaci-tahkimden-mafya-ekonomisine). Ancak Nuray Sancar, adı geçen makalede, çokuluslu şirketlerin yasa yapıcı konumunda olduğu tahkim düzeninin dahi, (örneğin Türkiye’de) artık işlemez hâle gelerek yerini mafya-güdümlü bir ekonomiye bırakmakta olduğunun altını çizmekte: “Kara para, uyuşturucu gibi sermaye transferinin güvencesi tahkim değil, orman kanunu. Şimdi 1 dolara kurulan şirketler, onların paravanları, karşı ülkedeki çakma iş birlikçiler için açılan fason şirketler; Londra’da, İsviçre’de dünya tekellerinin ağır, oturaklı ara bulucu diplomasisine çalım atıyor. Türkiye bu işte tek değil. Çünkü dünya çapındaki devasa kayıt dışı ekonomi çok taraflı yatırım anlaşmalarındaki, en güçlüyü tahtında tutan bir eşitsizliğin, tahakkümün, ambargoyla terbiye etmelerin gayrimeşru çocuğudur ve giderek devlet koruyuculuğu da üstlenerek yayılmaktadır.” (a.g.m.)

[16]          CHP Sosyal Politikalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Lale Karabıyık’ın hazırladığı “Türkiye’de Sosyal Bozulma” başlıklı raporda, “2016’nın ilk 9 ayında 33 milyon 638 bin 916 kutu antidepresan tüketildiği, 2011-2016 yılları arasında antidepresan tüketimi oranında yüzde 25 oranında bir artış olduğu belirtiliyor.” UİD-DER, “Kapitalizm, Çürüme, Yozlaşma, Çıkışsızlık” (https://uidder.org/kapitalizm_curume_yozlasma_cikissizlik.htm).

[17]          CHP Raporuna göre “boşanmalar yüzde 37, fuhuş yüzde 790, adam öldürme yüzde 261, çocukların cinsel istismarı yüzde 434, uyuşturucu bağımlılığı yüzde 678, cinsel taciz yüzde 449, kadına şiddet yüzde 1400 arttı.” (https://uidder.org/kapitalizm_curume_yozlasma_cikissizlik.htm).

[18]          Levent Toprak, “Çürüyen Rejimin Narko-Mafyatik Yanını Örtme Operasyonları”, 11 Şubat 2026, https://marksist.net/levent-toprak/curuyen-rejimin-narko-mafyatik-yanini-ortme-operasyonlari

[19]          Anadolu Haber, “İntiharların Sebebi Ekonomik Sıkıntı”, https://anadoluhaber.com/amp/haber/intiharlarin_sebebi_ekono-2431.html

[20]          “Türkiye’de 10 yılda suç oranları yüzde 108 arttı”, (https://uskudar.edu.tr/haber/turkiyede-son-10-yilda-suc-oranlari-yuzde-108-artti/62794).

[21]          Kansu Yıldırım, “Dolandırıcılık AŞ”, Evrensel, https://www.evrensel.net/yazi/97016/dolandiricilik-as

[22]          A.y.

[23]          Bkz. Vikipedi, “Sedat Peker’in Açıklama Videoları”, https://tr.wikipedia.org/wiki/Sedat_Pekeryüzde 27in_ayüzde C3yüzde A7yüzde C4yüzde B1klama_videolaryüzde C4yüzde B1

[24]          Meltem Yılmaz, “AKP döneminde fuhuş patladı”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2014, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/akp-doneminde-fuhus-patladi-100291

[25]          “Haber-Diyanet Vakfı tarafından hazırlanan ‘İlmihal’ kitabında evlilik için alt sınır verilmiş: Kızlarda 9, erkeklerde 12” (https://hyd.org.tr/tr/calismalar/tartisilan-kurum-diyanet/1244-haber-diyanet-vakfi-tarafindan-hazirlanan-i-lmihal-kitabinda-evlilik-icin-alt-sinir-verilmis-kizlarda-9-erkeklerde-12).

[26]          “Diyanetten fetva: Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil”, Evrensel, 8 Ocak 2016, (https://www.evrensel.net/haber/269532/diyanetten-fetva-babanin-oz-kizina-sehvet-duymasi-haram-degil).

[27]          Örnek mi? Giresun’un Eynesil ilçesinde Rabia Naz isimli çocuğun AKP milletvekili Nurettin Canikli’nin bir yakınının adının karıştığı bir trafik cinayetine kurban gittikten sonra yetkililerin olaya “intihar süsü” verme çabaları; Van Üniversitesi Rektörü Hamdullah Şevli’nin yakınıyla ilişkilendirilen Rojin Kabaiş cinayetini örtbas etme girişimleri; Mehmet Ağar’ın oğlu Tolga Ağar’ın tecavüzüne uğradığını açıklamasının ardından “ölü bulunan” Kırgızistanlı Yeldana Kaharman dosyasının alelacele kapatılması; Eski Başbakan Binali Yıldırım’ın oğlu Erkam Yıldırım’a dair “kokain sevkiyatı” haberlerine hiçbir savcının kılının kıpırdatmaması… Ve bu ve benzeri pek çok olayı haberleştirenlerin kovuşturmaya uğraması…

[28]          “Kapitalist iktidar, aktörlerini sadece ödüllerle değil, ortak suçlarla da sisteme bağlar. Ortak bir suç, en güçlü koalisyon protokolünden daha bağlayıcıdır,” (Ertan Eroğlu, “Kapitalizmde ahlaki çürüme, oligarşik iktidar ve şantaj ekonomisi”, 2 Mart 2026, https://siyasihaber10.org/kapitalizmde-ahlaki-curume-oligarsik-iktidar-ve-santaj-ekonomisi/).

[29]          “Epstein, bu sistemin bir istisnası değil, onun mantıksal sonucudur. O, kapitalizmin görünmeyen yüzünü görünür kılan bir figürdür: Sermayenin, iktidarın ve ahlaki çürümenin kesiştiği noktada duran bir sembol.” (Ertan Eroğlu, a.y.).

[30]          Bkz. “‘Kapitalizm budur’: Epstein belgeleri ne anlatıyor?”, Sol haber, (https://haber.sol.org.tr/haber/kapitalizm-budur-epstein-belgeleri-ne-anlatiyor-405976); Çağla Üren, “İş dünyasından devlet ilişkilerine: Epstein, nasıl Epstein oldu?”, Euronews, 4 Şubat 2026, (https://tr.euronews.com/2026/02/04/is-dunyasindan-devlet-iliskilerine-epstein-nasil-epstein-oldu).

[31]          Daniel Morley, “Jeffrey Epstein and the psychology of bourgeois decadance” (https://marxist.com/jeffrey-epstein-and-the-psychology-of-bourgeois-decadence.htm).

[32]          Daniel Morley, a.y.

[33]          Bkz. Friedrich Engels, Anti-Dühring, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1877/anti-duhring/ch07.htm

[34]          Friedrich Engels, a.y.

[35]          Alasdair MacIntyre, A Short History of Ethics, Routledge, 1966, s. 128.

[36]          Red Phoenix, “On Communist Morality”, 25 Aralık 2011, https://redphoenixnews.com/2011/12/25/on-communist-morality/

[37]          Red Phoenix, a.y.

[38]          En bilinen örneği yineleyeyim: “Ama siz komünistler kadınların ortaklaşalığını getirmek istiyorsunuz, diye tüm burjuvazi koro hâlinde yüzümüze haykırmakta.

“Burjuva, kendi karısını salt bir üretim aracı olarak görüyor. Dolayısıyla, üretim araçları ortaklaşa kullanılmalıdır, sözünü duyar duymaz, bu ortaklaşalık kaderinin aynı şekilde kadınları da kapsamasından başka bir şey düşünemiyor.

“Tam tersine kadınların bu salt üretim aracı olarak kullanılma durumunu ortadan kaldırmaktır söz konusu olan, burjuva bunu kavrayamıyor işte.

“Kaldı ki bizim burjuvaların, komünistlerde güya var olduğunu iddia ettikleri resmi kadın ortaklaşalığından böylesine dehşet duymaları son derece gülünç. Kadın ortaklaşalığını komünistlerin getirmesine hiç gerek yok ki; hemen her zaman vardı o.

“Bizim burjuvalar, resmî fuhuş bir yana, çalıştırdıkları proleterlerin karılarına, kızlarına sahip olmakla da yetinmeyip, asıl kendi karılarını karşılıklı ayartmaktan zevk alırlar.

“Burjuva ailesi aslında kadınların ortaklaşalığıdır. Komünistler de olsa olsa kadın ortaklaşalığının sahtece gizlisine karşılık resmî ve açık yüreklisini getirmek istedikleri iddiasıyla suçlanmış oluyorlar. Kaldı ki, günümüz üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıyla ondan kaynaklanan kadın ortaklaşalığının da, yani resmî veya gayriresmî fuhuşun da yok olacağı kendiliğinden anlaşılmaktadır.” (Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1976).

[39]          “Sermaye vampir gibi, sadece canlı emeği emerek yaşayan ve ne kadar çok emek emerse o kadar çok yaşayan ölü emektir.” (Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965).

[40]          “Ne kadar az yerseniz, içerseniz, kitap satın alırsanız, tiyatroya, balolara ya da bara giderseniz ve ne kadar az düşünürseniz, severseniz, kuramsallaştırırsanız, şarkı söylerseniz, resim yaparsanız, çitlerseniz, vb. o kadar çok tasarruf edebileceksiniz ve ne güve ne de pasın yozlaştıramayacağı hazineniz, yani sermayeniz o kadar büyük olacaktır. Ne kadar az olursanız, hayatınızı ne kadar az ifade ederseniz, o kadar çok şeye sahip olursunuz, yabancılaşmış yaşamınız o kadar büyük olur ve yabancılaşmış varlığınızın kurtarışı da o kadar büyük olur.” (Karl Marx, 1844 El Yazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1993).

[41]          Özellikle bkz. Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, çev: Oktay Emre, Sosyalist Yay., 1994.

[42]          Paul Blackledge, “Marxism and Ethics”, 6 Ekim 2008, https://isj.org.uk/marxism-and-ethics/

[43]          Paul Blackledge, a.y.

Enflasyon üzerine birkaç not

Nisan ayının üçüncü günü mart ayına yönelik enflasyon verileri açıklandı. İçinde bulunduğumuz yılın ilk çeyreğine yönelik sonuçlar hakkında fikir vereceği için önemli bir açıklama idi bu. TÜİK tarafından yapılan açıklamaya göre Mart 2026’da tüketici fiyatlarındaki artış %1,9 olarak gerçekleşti. Bu durumda yıllık enflasyon %30,87’ye gerilemiş oldu. Mart 2026 zarfında tüketici fiyat indeksindeki artışın piyasa beklentilerinin altında kalması (piyasa beklentisi %2,3 idi) siyasi iktidara yakın çevreler tarafından olumlu olarak yorumlandı ve iktidara yakın medya organlarında “enflasyonun beli kırıldı” haberlerinin yer bulmasını sağladı.

Burada hemen belirtilmesi gereken bir husus var. TÜİK tarafından ilan edilen oran ile enflasyon üzerinde çalışmakta olan bir başka kuruluş olan ENAG tarafından ilan edilen oran arasındaki farkı “hata payı” kavramı ile açıklayabilmek olası değil (ENAG verilerine göre Mart 2026 enflasyonu %4,1, yıllık enflasyon ise %54,62. Üstelik Şubat 2026 verileri ile kıyaslandığında enflasyon oranında düşüş değil yükselme görülüyor. TÜİK verileri ile taban tabana zıt bir durum var ENAG araştırmasında).

Bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için şunu belirtelim:

ENAG tarafından ilan edilmiş olan rakam doğrudur diyemeyiz. ENAG adlı kuruluşun da hesaplamalarında metodolojik hatalar olabilir. Kullanılan metodolojiye tam olarak vâkıf olmadan herhangi bir yorum yapmak sağlıklı olmayacaktır. Burada vurgulamak istediğimiz husus, bahse konu iki kuruluştan birinin fahiş bir hata yapmış olduğu.

Öte yandan enflasyonla ilgili değerlendirmeler yaparken dikkate alınması gereken bir veri daha var. İstanbul Ticaret Odası tarafından yayınlanan “Ücretliler Geçinme Endeksi” bu endeksin ilan ettiği rakam ile TÜİK tarafından ilan edilen arasında da küçümsenmeyecek bir fark var (İTO Ücretliler Geçinme Endeksi verilerine göre İstanbul ilinde Mart 2026 enflasyon oranı %2,97, yıllık enflasyon ise %37,68). Her ne kadar İTO Ücretliler Geçinme Endeksi sadece İstanbul ili içindeki fiyat hareketlerini inceleyen bir çalışma olsa da İstanbul ilinin nüfusu ve ekonomik ağırlığı dikkate alındığında TÜİK tarafından ilan edilen rakamın İstanbul’da elde edilen rakamdan bu kadar farklı olması pek mümkün görülmüyor. Bütün bunlar TÜİK tarafından ilan edilen rakamın hayli tartışmalı olduğunun kanıtı bize göre.

Yine de TÜİK tarafından ilan edilen rakamın geçerli olarak kabul edildiği ve siyasi iktidarın tüm ekonomik kararlarını bu rakamlardan çıkan sonuçlara göre aldığı bir ortamda yaşadığımıza göre biz de TÜİK rakamının geçerli olduğunu varsayalım ve ekonomi yönetimine şu öneriyi sunalım:

Madem enflasyon düşme eğilimine girdi, bunun net bir biçimde kanıtlanabilmesi için faiz oranlarında sembolik de olsa bir ayarlama yapabilir, söz gelimi politika faizini 100 puan aşağı çekebilir misiniz?

Yanıt hayır olacak, gerekçe olarak da uygulanmakta olan faiz politikasının enflasyonla mücadelenin ön koşulu olduğunu ileri süreceklerdir.

Gerçek bu değil tabii izlenmekte olan para politikalarının kimlere nasıl yarar sağladığı daha önceki yazılarda Kaldıraç okurları ile paylaşıldığı için burada tekrar etmeyeceğiz. Sadece izlenen faiz politikası ile yabancılara yatırım için cazip bir ortam yaratıldığını faizlerin aşağı çekilmesinin bu cazip ortamı bozacağını belirtmekle yetineceğiz.

Yani faizler İNMEYECEK.

O hâlde bir başka öneri sunalım ekonomi yönetimine: OVP’de belirlemiş olduğunuz 2026 yılı enflasyon hedefinizi aşağı doğru revizyona tâbi tutun ne dersiniz?

Bunu da gerçekleştiremezler. Gerçekleştiremezler çünkü OVP’de konulan enflasyon hedefinin (%16) aşağı değil yukarı doğru revizyona gereksinme duyduğu daha yılın ilk çeyreği sonunda ortaya çıktı. Ülkede YAPIŞKAN ENFLASYON[1] hâli var. Bunu ekonomiyi yönetenler de bilmekte ancak ifade etmekten kaçınmaktalar.

Peki madem durum böyle neden TÜİK rakamları beklenenden düşük çıktı?

Bu soruya yanıt bulmaya çalışalım. Aslında yanıt fiyat artışlarını gösteren TÜİK paylaşımının alt kıvrımlarında gizli. Şimdi oralarda bir gezinti yapalım:

Enflasyon tanımlanırken tüketici fiyatlarındaki artış referans olarak alınır. Sonuçta son tüketicinin ürün ve hizmetlere ulaşabilmesi için katlanması gereken maliyet önemli yaşam kalitemizi de standartlarımızı da etkileyen bu. Dolayısı ile Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) rakamlarına pek dikkat edilmez enflasyon yorumlarında; kanımca hatalı bir yaklaşımdır bu. Unutulmaması gerekir ki ÜFE’de meydana gelen her değişiklik kısa bir süre sonra TÜFE’ye yansır. İşte buradan başlayalım işe. TÜİK tarafından açıklanan ÜFE oranı %2,3. Yani üretim maliyetlerinde önemli bir artış var. Bu da önümüzdeki aylarda tüketici fiyat endeksine yansıyacak doğal olarak. Bu da gösteriyor ki enflasyonun belinin kırıldığı yok. Önümüzdeki aylarda yükselmeye devam edecek. Peki durum böyle iken nasıl oluyor da TÜİK tarafından ilan edilen rakamlar iyimser mesajlar verebiliyor?

Bunun yanıtı açık:

Politik manevralar sayesinde.

Bilindiği gibi elektrik ve doğalgaz tüketimi büyük ölçüde zamlandı mart sonunda. Kademeli tarife sunumu ile yüksek tüketim gerçekleştirenler önümüzdeki ay itibarı ile bir önceki aya göre %100’e kadar daha yüksek içerikli faturalarla karşılaşabilirler (Bu vesile ile yazıyı okuyacak arkadaşlarıma gerek elektrik gerekse doğalgaz tüketimlerini minimuma indirmeyi öneririm). Mart sonu itibarı ile gerçekleşen bu fiyat ayarlaması enflasyon hesaplarına yansımadı. Enflasyon hesaplarına yansımayan bir olgu daha var, savaş nedeni ile petrol fiyatlarında olağanüstü bir artış yaşandı. Aralık 2025 itibarı ile 58 $ olan Brent Petrol[2] varil fiyatı an itibarı ile 95 $, bir ara 118 $ seviyesine bile çıkmıştı. Son derece oynak bir piyasa söz konusu ancak tüm uzmanların üzerinde anlaştıkları bir konu var. Petrol fiyatları bir daha eski düzeyine inmez. Yine konu ile ilgili uzmanların görüş birliğine vardıkları husus 2026 yılı zarfında Brent Petrol varil fiyatının 80 $ seviyesinin altına inmeyeceği. Petrol fiyatındaki bu gelişmenin sonuçları yansımadı mart ayı enflasyon verilerine. Etkisini nisan ayında göreceğiz. Önce enerji maliyetlerinde, ardından da tüm tüketim maddelerinde. Kaçınılmaz olarak göreceğiz. Tabii bunu yazmak için ekonomist olmaya gerek yok. Enerji maliyetlerindeki artışın tüm tüketim mallarının maliyetinde artışa yol açtığı herkesin kendi yaşam deneyiminden çıkardığı ortak sonuç. Dolayısı ile uzatmanın anlamı yok enerji maliyetlerindeki artışın enflasyona etkisini. Burada bir başka konudan söz edelim: Mart ayı enflasyon rakamının piyasa beklentilerinin altında çıkmasının bir önemli nedeni de gıda maddelerindeki fiyat artışlarının düşük çıkması idi. Bunun nedenleri ayrı bir yazı konusu olabilir belki ancak üzerinde durulacak bir önemi yok kanımca. Üzerinde durulacak bir önemi yok çünkü tamamen geçici bir durum. Nisan ayı itibarı ile kış sebzelerinin piyasadan çekilmeye başladığı yaz sebzelerinin ise seradan tarlaya geçmediği bir döneme girdik. Sebze ve meyve arzında sorunların yaşandığı dönemdir bahar ayları. Yiyecek fiyatları artacak. Arz yetersizliğinin yaratacağı fiyat artışına bir de enerji maliyetlerinin yaratacağı depolama, nakliye vb. fiyat artışlarını da ekleyecek olursak nisan sonu itibarı ile gıda maddeleri fiyatlarında da önemli bir atış göreceğimizi şimdiden söyleyebiliriz. Tabii bir de buna nisan ve takip edecek aylarda yaşanması olası greedflation -aç gözlülük enflasyonu-[3] etkisini de hesaba katacak olursak 2026 yılının İşçi ve emekçiler için hiç de kolay geçmeyeceğini ifade edebiliriz.

[1]           Yapışkan enflasyon: İzlenen para politikalarına, alınan tüm dezenflasyonist önlemlere ve yaşanan ekonomik durgunluğa karşın düşmeyen, düşme belirtisi göstermeyen enflasyon. En önemli nedeni toplumun enflasyonist ortamdan çıkılacağına dair inancını yitirmiş olmasıdır. Toplum psikolojisinden kaynaklanan bu durum piyasadaki belirsizlikler ve ekonomideki kırılgan yapı ile de desteklenirse enflasyon kronik bir hal alır.

[2]           Brent Petrol: Kuzey denizinde Brent sahasında çıkarılan düşük kükürt oranlı kaliteli bir ham petrol türüdür. Rafine edilmesi kolay olduğu için tercih edilir. Brent petrol fiyatları dünya petrol ticaretinde en önemli referans noktasını oluşturur.

[3]           Greedflation: Aç gözlülük enflasyonu, işletmelerin enflasyonist ortamı ya da içinde yaşanılan krizi bahane ederek maliyetlerinin çok üzerinde fiyat artışı gerçekleştirmeleri hâli. Bu durumda işletmeler kazanç hadlerini makul ölçülerin dışına çıkarmış olurlar. Özellikle piyasa denetimlerinin yetersiz olduğu ekonomik ortamlarda sık sık rastlanılan bir enflasyon biçimidir.

 

Tekelci egemenlik, savaş ve çürüme

2025 ve 2026 yılları, emperyalist saldırganlığın yeni biçimlerine tanık olduğumuz yıllar oldu, oluyor. Bu yeni saldırganlık biçimleri, bazı açılardan yeni olsalar da, aslında kapitalist-emperyalist egemenliğin bilinen politikalarının uzantılarıdır. Konu emperyalist yağma, sömürü olduğu sürece, aslında birçok yeni uygulama-pratik, sonuçta yüzyıllardır süren politikaların özü ile aynı karakterdedir.

Ama bu son dönem emperyalist saldırganlık pratiği, birçok şeyin açık hâle gelmesinin de ifadesidir. İnsanî açıdan son derece vahşice bir saldırganlık ortaya konmaktadır. Bu saldırganlık, ortaya konan bu vahşet, eşi benzeri görülmemiş katliamlarla yarışır niteliktedir.

Ve öyle anlaşılıyor ki, bu katliamlara, bu saldırganlıklara, bu orman kanunu yöntemlerine yenileri eklenecektir. Kural gibidir, emperyalist efendiler, kapitalistler, sermaye sahipleri, büyük şirketler, tekeller, kendi egemenlikleri için en insanlık dışı uygulamaları daha da artırarak devreye sokarlar.

İnsanın insan tarafından sömürülmesi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetle başlar. Ve elbette insanın insan tarafından sömürülmesi, her türlü ayrımcılığın, her türlü aşağılanmanın, her türlü sömürünün temelidir.

Kapitalizm, hem bu sömürüyü daha geniş yığınlara yayar, hem de derinleştirir, kökleştirir. Sömürünün en iğrenç biçimleri, en insanlık dışı biçimleri, köleci veya feodal topluma ait değildir, tersine kapitalizme, modern çağımıza aittir. Kapitalizm öncesi sömürü biçimleri daha ilkel, daha az rafine iken, kapitalizmin modern sömürü yöntemleri çok daha rafinedir, çok daha insanlık dışıdır. Bu açıdan sömürü biçimleri, işkenceye benzetilebilir. Tüm işkence uygulamalarının kaynağı da bu sömürüdür: insanın insan tarafından sömürülmesi. İşkencede kaba dayak, dışarıdan son derece vahşi ve insanlık dışı görünebilir. Ama buna karşılık, ince tıbbî yöntemleri andırır tarzda yapılan işkenceler, dışarıdan bakılınca, sanki bir tıbbî uygulama gibi görünebilir.

Kapitalizmin bu daha gelişmiş, aynı anlama gelmek üzere daha vahşi (birçok kullanımda “gelişmiş” kavramı, olumluluk olarak algılanır, oysa bu doğru değildir; daha gelişmiş egemenlik, daha kötü anlamındadır, daha gelişmiş burjuva devlet, daha olumsuz anlamındadır) sömürü metotları, tekeller çağının da kaynağıdır. Tekelci sermaye, büyük sermaye, kapitalist üretimin doğal, kaçınılmaz sonucudur. Ama tekeller çağı, büyük sermaye çağı, aynı zamanda tekelci hâkimiyet de demektir.

Bu hâkimiyet ne denli gelişmiş ise, burjuvalar, tekeller, “demokrasi” sözüne daha fazla sarılırlar. Sanki, kendi hâkimiyetlerini, sınır tanımaz sömürü düzenlerini, sınır tanımaz egemenliklerini örtmek için, daha iyi bir ambalaj olarak “demokrasi” söylemini öne çıkartırlar. Olağan dönemlerde bu “demokrasi” ambalajı iş görür. Ama hep bu şalın altında o vahşi tekelci egemenlik varlığını tüm insanlık dışı yöntemleri ile sürdürür.

Bugün, o olağan dönemler, olağanüstü dönemlere evrilmektedir. Emperyalist tekeller, büyük sermaye, dünyanın sayılı kapitalist grupları, dünyayı yeniden paylaşmak için, hâkimiyetlerini daha da geliştirmek için tüm maskelerini indirmeye başladılar.

Daha önceden de ABD bilmem hangi ülkeye saldırırdı ve bunu “demokrasi taşımak”, “medeniyet götürmek” olarak adlandırırlardı. Mesela, Irak, Afganistan, Libya söz konusu olduğunda özgürlük, demokrasi ve medeniyet götürüyorlardı. Şimdi buna gerek duymuyorlar. Venezuela’ya demokrasi götürmüyorlar, kendi iddiaları bu değil, petrolü istiyoruz ve ülkeyi kimin yöneteceğine biz karar vereceğiz diyorlar. Açık ve nettir.

Şimdi bizim liberal solcularımız, bizim “Batı medeniyeti” ve “demokrasi aşığı”, NATO tutkunu yazarlarımız, eskisi gibi Irak saldırısına karşılık, ABD’yi aklamak için sarıldıkları “demokrasi götürmek” söylemlerinden efendilerinin gönüllü olarak vazgeçtiğini görmektedir. Yani, bu eklenmiş yazarlar, bu sınıf savaşımının içinde burjuva cephe, sömürü dünyası adına demokrasiyi ambalajlayıp işçi sınıfına satmakla görevli felsefecileri, daha az ihtiyaç duyulan kişiler olacaklardır. Çünkü artık maskeler düşmektedir.

Egemen sınıf, dünyanın büyük tekelleri, tüm maskeleri indirmişlerdir. Biz, Türkiye’de seçimlerin sonuçlarının NATO mekanizması içinde önceden belli olduğunu söylüyoruz. Biz ve elbette bizim gibi birçok siyasal grup, sadece Marksist-Leninistler değil, pek çok sağduyulu kişi, aslında Erdoğan’ın bir ABD projesi olduğunu söylüyoruz. Tıpkı Demirel gibi. Ve seçimlerin aslında hiçbir anlamı olmadığını söylüyoruz. Bizim söylediklerimizi anlatmamız oldukça zahmetli bir süreç olabiliyor. Oysa bugün ABD, açık olarak “Erdoğan’a meşruiyeti biz verdik” demektedir. Bunu elbette ülkenin tüm burjuva politikacıları bilirler. Mustafa Balbay, Washington’a gittiğinde, “biz size AK Partiden daha iyi hizmet ederiz” demekle görevliydi. Yani her burjuva politikacı, günü geldiğinde etkili ve yetkili yere gelmenin ABD’ye hizmet etmek demek olduğunu, ülkenin “sahibi”nin ise ABD olduğunu öğrenirler.

Bu elbette, Türkiye’nin sömürge bir ülke olması ile de bağlıdır.

Demek ki, dünya çapında tekelci egemenlik, içinden geçilen olağanüstü koşullarda tüm çürümüşlüğü ile kendini ortaya koymaktadır. Sanki, fazladan ömür süren bu kapitalist sistem, bir canavar olarak kirli ve çirkin görüntüsünü örtmek için kullandığı tüm elbiselerden kurtulmakta ve vahşice saldırmaktadır.

Bu elbette onların cephesinden, dünyadaki cennetlerini, kârlarını, hegemonyalarını, egemenliklerini kaybetme korkusu ile de bağlantılıdır. Beş büyük emperyalist güç başta olmak üzere emperyalist cephenin kendi içinde süren dünyanın yeniden paylaşımı savaşımı, bağımsız bir varlık gösteren ya da göstermeye meyleden tüm ülkeleri ilk ağızda boğazlama şeklinde tırmanmaktadır.

Venezuela ve İran saldırıları böyledir.

İki tekelci grup, bir pazarda giriştikleri her rekabette, aslında eski dönemin şirketlerinden çok daha şiddetli bir mücadele yürütürler. Tekeller çağında bu pazar hâkimiyeti savaşımı, tekelci grupların, devletin dışında da silahlı adamlarını devreye sokmalarına neden olur. Bu bir çeşit savaştır. Sömürü ve ona dayanan hâkimiyet ilişkisi, her zaman bir çeşit savaştır. Kapitalist sömürünün içinde vardır savaş. Ama tekeller çağında savaş, daha kapsamlıdır. Gerektiğinde bu tekeller kendi devletlerini de bu savaşa sokarlar, zaten devletlerinin işi de budur: onların bir bütün olarak çıkarlarını korumak. Zaten savaş, gerçekte onların savaşıdır.

Elbette burjuva devlet, burjuva temsilciler aracılığı ile çalışır. Ama ne yöneten onlardır, ne de savaş kararlarını veren onlardır. Yani, Trump, olsa olsa bir kukla olabilir. Netanyahu, olsa olsa bu savaş için gerekli karakterlerden biridir. Demek ki savaş, çılgın, aklını kaybetmiş, kötü yürekli, kötü karakterlerin işi değildir, denildiğinde, anlaşılması gereken de budur. Yoksa bunların tümden etkisiz olduğu söylenemez. Her birinin kendine bağlı bir etkisi vardır.

Egemenin yönetme mekanizması elbette seçimlere bağlı değildir. Seçimler egemenin kontrolü altındadır ancak buna rağmen, devlet makinası ayrı bir makinadır. Ve dahası, tekeller kendi çıkarlarını garanti altına almak için, özel metotlara da sahiptir. Sadece örneğin ABD hazine bakanlığının tekellerin temsilcilerinden oluşmuş olması anlamında değil. Aynı anda, birçok kirli ilişki yolu ile de bu denetim sürdürülebilir.

Epstein dosyası bu özel mekanizmaların içinde oldukça özel olanlardan biridir. Aslında normal koşullarda buna gerek bile yoktur. Ama hâkimiyet, tekelci egemenlik, aynı zamanda bir çürümedir de. Bu çürüme, gerçekte egemen sınıf ve onun temsilcileri içinde yaşanır ama etkisi tüm toplumda ortaya çıkar. Bir ülkede en alt tabakadaki insanların sürünmeye varan yaşam tarzları, aslında çürümenin göstergesi olarak ele alınır ve eksiktir, gerçekte bu hâl, egemenin çürümesinin işçi sınıfı ve sömürülen toplumsal gruplarda ortaya çıkmasından, görünümünden ibarettir. Örnek olsun, bir parababası, 12 yaşında kadın “sipariş” ettiğinde bu kadının da yaşamak için paraya ihtiyaç duyuyor olması gerekir.

Epstein dosyası, daha kapsamlıdır. Bir yandan, İsrail istihbaratı ve CIA ile bağı vardır, diğer yandan büyük tekelci gruplarla. Dahası bir yandan cinsel operasyonlar, çocukların vahşice kullanılması vardır, ama diğer yandan ise, “köle yetiştirme programları” ile bağlantılıdır (Bu köle yetiştirme programlarının anlaşılması için, Mine G. Kırıkkanat’ın önsözü ile yayınlanmış olan “Baykuş İmparatorluğu” hatırlanmalıdır). Demek ki Epstein yalnız değildir. Öyle ise, ilk soru ortaya çıkmaktadır, hapiste öldürülen Epstein’in birlikte çalıştığı kişiler kimlerdir? Bu sıradan bir örgüt değildir.

İran’a karşı, ABD ve İsrail ortaklığı ile başlayan saldırının şiddetli anlarının ardından, İslamabad’da barış görüşmelerinin ilk konuşulduğu günlerde, Melania Trump, yani “first lady”, bir açıklama yaptı. Açıklamanın neden o âna denk geldiğini bilmiyoruz. Ama Melania, şunları söylemiştir:

“Beni utanç verici Jeffrey Epstein’le ilişkilendiren yalanların bugün sona ermesi gerekiyor.”

Neden bugün sona ermesi gerekiyor bilmiyoruz ama bir an önce anlamında okuyoruz. Demek, o günlerde, yani diyelim ki İslamabad görüşmelerinin hemen öncesinde, bir şeyler olmuş olmalı ve Melania, bu olanlara tepki koyuyor olmalıdır. Ciddiye alınmalıdır.

“Onların cehaletine itiraz etmiyorum ancak itibarımı lekelemeye yönelik kötü niyetli girişimlerini reddediyorum. Jeffrey Epstein’le hiçbir zaman arkadaş olmadım.”

Öyle ise, durum biraz daha açıktır. Epstein dosyası, ABD’de sansürlü biçimde yayınlanmaktadır. Demek ki tekelci sermaye, egemenler, bu dosyanın artık kullanılmaması için, belli ölçülerde de olsa açıklanmasına karar vermişlerdir. Bu biçimde kamuoyuna açıklanmış olan dosyasının, Melania için tekrar kullanılmaya başlandığını düşünmek mümkündür.

Epstein ile hiçbir zaman arkadaş olmadım da bir vurgudur. Demek bu yönlü açıklamalar olmalıdır. Ve normalde gözden düşmesi gereken bu dosyaların “first lady”e karşı kullanılması söz konusudur.

“Ben Epstein’in kurbanı değilim. Epstein beni Donald Trump’la tanıştırmadı. Eşimle 1998 yılında New York’taki bir partide tesadüfen tanıştım.”

Bu son satırlar ciddiyeti göstermektedir. Sanki iddia şudur: Melania, Epstein’in kurbanlarından, kızlarından biridir ve Trump ile tanıştırılmıştır. Melania bunu reddetmektedir. Ve nihayet, tüm kadınların rahatça konuşabileceği bir ortamın yaratılmasını talep etmektedir.

Demek oluyor ki, Trump ailesi tehdit edilmektedir. Bu da Melania üzerinden yapılmaktadır. Tucker Carlson’un bir röportajda, “Trump’a acıyorum, tüm kölelere acıdığım gibi,” demesi bu olaydan sonradır. Normalde gazeteci Carlson, Trump destekçisidir ya da öyle idi.

Bu, çürüme hâlinin bir başka kanıtıdır.

Egemen sınıfın üyelerinin insanlık dışı zevkleri için neler yaptığına ilişkin birçok şey okumuşsunuzdur. Canlı bir maymunun beynini yemek gibi tuhaf yemek zevkleri, artık sıradan kalmaktadır. Fransa, Almanya, İngiltere liderlerinin trende kokain partisi yapması, artık “normal” sayılmaktadır.

Demek ki savaş dediğimiz şeyin, bir de böylesi yansımaları vardır.

2025 yılında, tüm dünya, İsrail eli ile ABD ve tüm Batı medeniyetinin desteği ile Gazze’de ortaya konan soykırım, aslında bu sistemin, emperyalist egemenliğin, tüm insanlığın geleceğini yok etmekte olduğunu göstermektedir.

Batı medeniyetinin Filistin halkına karşı soykırıma verdiği aktif destek, çürümenin boyutları hakkında da bilgi vermektedir. Burjuva egemenlik, arık maskelerini indirmiş ve her yol ve araçla saldırmaktadır.

Bugün İran’a karşı ortaya konan saldırganlık, kapitalist-emperyalist dünya sisteminin gerçek karakterini ortaya koymaktadır. Açık olarak egemenler, petrol ve doğal kaynakların yağmalanmasının kendilerinin hakkı olduğunu ifade etmektedir. Dahası İsrail savunma bakanı, açık olarak, “sivilleri öldürmek bizim hakkımız” demektedir.

Demek ki, “insanî değerler” adı altında soyut bir tutumla, deyim uygun düşerse felsefî bir yaklaşımla, sistemin suçlarını anlamaya çalışmak anlamsızdır. Böylesi bir yaklaşımla, mağdur durumdaki first lady, kendisi hakkındaki iddialara karşı çıkabilir. Ama bu yöntemle, savaşa karşı barış yanlısı olunamaz. Olsa olsa, kendini rahatlatmak mümkün olabilir.

Bugün barışı savunmak, aslında bu çürümeye, dahası, kapitalist sömürüye, emperyalist egemenliğe karşı açık bir savaş yürütmekle mümkündür. Bu yağmaya, bu talana, bu haydutluğa karşı savaş, kapitalizme karşı savaşın içinde anlamlıdır. Yoksa birçok güzel metin ve açıklama yapılabilir ama boş olur.

Bu savaşa karşı olmak demek, savaşın kaynağı olan kapitalizme, insanın insan tarafından sömürülmesine, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete karşı savaşmak demektir.

Bu da, işçi sınıfının, yaşamı üreten sınıf olarak işçi sınıfının devrimci mücadelesine katılmak, ona destek vermek, onun bir parçası ve bileşeni olmakla mümkündür.

İşçi sınıfını bir yana bırakarak, onu cahil ve işe yaramaz ilan ederek, güç odaklarından birinin yanında yer almak, kimseyi suçlardan azade kılmaz. Barış istemek eğer bir erdemli davranış ise, bu erdem, kapitalist-emperyalizme karşı her yol ve araçla örgütlü mücadele yürütenlerde vardır. Kendini daha bilgili hissedenlerin bu savaşta kendilerini, işçi sınıfının devrimcileştirilmesi yönünde adım atarak ortaya koyması gereklidir. İyi niyetli, bilgili, insanî değerlere sahip olmak gibi özellikler, bu mücadelenin dışında hiçbir anlam taşımazlar, eğer aptallık bir değer değil ise.

Cepheler açık ve nettir.

Burjuvazi, tüm güçleri ile saldırmaktadır. Emperyalist saldırganlık, tüm insanlık için tehdittir. Ve bunun karşısında, farklı ideolojik argümanlarla da olsa direnenler vardır. Ve eğer, işçi sınıfı tüm dünyada bu direnişi sosyalist devrimlerle taçlandırırsa, işte o zaman savaşlar da sona erecektir. Kapitalist sistemi tarihe gömmek, bugün çok daha olanaklıdır. Bu savaş ve çürüme sürecinin içinden, işçi sınıfının isyan elbiselerini giyerek kurtuluş yolunu döşeyeceği açıktır. Dünya işçi sınıfının yeniden devrimci bir sınıf olarak doğuşunun arifesindeyiz. Dünya işçi sınıfı, yeniden ayağa kalkmalıdır.

1 Mayıs 2026 Direniş hattı ve “uzlaşmacılık”

1 Mayıs 2026 kutlamalarına, Taksim iradesi damgasını vurmuştur.

Tüm Saray medyası, 1 Mayıs öncesinde, Kadıköy, Bursa ve Edirne kutlamalarından söz ediyordu. Buna zaman zaman Kartal kutlamasını ekliyorlardı. Ve bu Saray medyasından kendini ayırmak için hiçbir çabası olmayan CHP medyası, bir devlet medyası olduğunu ispat eder gibi, Taksim isteği ve iradesini örtmek için, bu koroya katılmıştır. CHP medyası, Saray’ın öfkesini üzerine çekmemek için, Taksim lafını bile ağzına almamaya dikkat etti. O kadar ki, ancak birkaç gazeteci Taksim’den söz etti ve öyle anlaşılıyor, onlara da uyarılar gitmiş olmalıdır.

Demek ki, 1 Mayıs 2026 öncesinde, iki farklı 1 Mayıs eğilimi, İstanbul özelinde ortaya çıkmıştır.

Türk-İş ve Hak-İş gibi devlet-patron sendikalarının tutumlarını biliyoruz. Ellerinden gelse asla ve asla 1 Mayıs demeyecekler. Zaten, işi o noktaya getirmişlerdir. Bursa’da 1 Mayıs kutlaması düzenleme nedenlerini alışveriş olsun ile açıklamak, işçi sınıfı ile, emekçilerle dalga geçmektir. 17 katlı camdan “modern” binalarında sendikacılığı bir mafyatik örgütlenmeye çevirmiş olan bu sendikaların tutumlarını işçi sınıfı, emekçiler zaten biliyorlar. İşçi sınıfının sendikal örgütlenmesinin düşük olmasının nedeni bizzat bu sendikalardır. Bunlar, 1 Mayıs’tan neden söz etmektedir? Soruyu böyle sormalıyız. Çünkü dünya işçi hareketi tarihi, ülkemiz işçi hareketi tarihi, onların önünde bir engeldir. Eğer, 1 Mayıs diye bir şey yoktur, diyecek olsalar, işçi sınıfı içinde hiçbir karşılık bulamayacaklar. Bu nedenle, istemeden 1 Mayıs kutlamalarını devreye sokmaktadırlar. Ne Edirne’den ne de Bursa’dan 1 Mayıs adına bir şey yoktur.

Bu nedenle bunları saymıyoruz.

DİSK ve KESK ise, 1 Mayıs’ın Taksim’de olmaması için elinden geleni yapmıştır. Bir yanda PKK ile devlet arasında süren “yeni süreç”e zarar vermeme iddiası vardır. Tamamen hatalıdır. Türkiye’de gelişecek güçlü bir işçi hareketi, Kürt siyasal hareketine yardımcı olur. Bu nesnel olarak böyledir. Süreç adına devletin çekindiği, tehlikeli addettiği Taksim’den uzak durmak, körlüktür. Öte yandan CHP’nin etkisi ile Kadıköy kutlamalarına yönelen DİSK, işçi sınıfından kopmaktadır. KESK ve DİSK, ülkemizde gelişmekte olan direniş hattından uzaklaşmakta, direnişlere mesafe koymaktadırlar. Ankara’da maden işçilerinin direnişinden uzak durmaları, bunun en açık kanıtıdır. İşçi sınıfının açlık ve işsizlikle boğuştuğu bir ortamda, işçi direnişlerinin, çevre, kadın ve öğrenci direnişlerinin hız kesmediği bir ortamda, “yasaklandı” diye Taksim’den vazgeçmek, gerçek anlamda işçi sınıfının içinde bulunduğu duruma gözlerini kapatmak demektir. DİSK ve KESK siyasal örgütler değildir, sendikalardır. Ama biz zaten siyasal olarak ileri adım atmalarını tartışmıyoruz, oradan çok uzaktırlar, ama işçi sendikası olmanın gereğini bile yapmıyorlar. Direniş hattından şu ya da bu nedenle uzaklaşıp, uzlaşmacı çizgiyi seçiyorlar.

Solun bir kesimi de bu doğrultuda irade koymuştur. Bu irade, “Taksim iradesi ile Kadıköy” iradesi değildir. Taksim’e karşı Kadıköy iradesidir. Taksim 1 Mayıs alanıdır. Bu AYM tarafından da kabul edilmiştir. Dahası 1 Mayıs için bildirimde bulunmak ayrıdır, izin istemek ayrıdır. Taksim için izin istenmesine gerek yoktur.

İşte bu koşullarda ortaya iki 1 Mayıs çıkmıştır. Devletin izin verdiği alanlarda kutlama eğilimi ile, Taksim 1 Mayıs alanıdır, diyerek oraya yönelenlerin eğilimi.

2026 yılında Taksim, alınabilirdi. Bunun nesnel koşulları vardı. Eğer sol ve sendikalar (DİSK ve KESK, TMMOB ve TTB) birlikte Taksim iradesini koymuş olsalardı, Taksim alınabilirdi. Bu 2026 yılının koşullarında olanaklı idi. Bunun bir nedeni savaş koşullarıdır. İkinci nedeni ise sürmekte olan direnişlerdir. Bu direnişler ülkenin her yanında vardır ve 1 Mayıs bu direnişleri görünür kılmanın bir yolu olabilirdi. Taksim 1 Mayısı, hem direnişlerin görünür hâle gelmesini sağlayacaktı, hem de işçilerin birbiri ile bağ kurarak kendi güçlerini tanımalarının olanağını sunacaktı.

Her 1 Mayıs sonrasında, gelecek sene Taksim diyeceğiz, demek, bir teraneye dönüşmüştür. Oysa 2026 1 Mayısı’nda Taksim’i almak çok olanaklı idi. Bunun siyasal ve sosyal zemini mevcuttu. Bazı sol grup ve partiler ve sendikalar, bu süreci görmek istememiştir. Direnişlerden haberleri olmadığından değil, 1 Mayıs kutlamalarının alanının belirlenmesini devletle pazarlığa bağladıklarından. Kendi korkularını, kendi çekincelerini işçi sınıfının ve kitlelerin korkuları olarak sundular.

CHP Genel Başkanı Özel, 19 Mart 2025’te, Taksim’de 1 Mayıs kutlanacak, demişti. Ama bunu Saray ile pazarlık unsuru ve kitlelerin taleplerini bastırmak, onları oyalamak, deyim uygun düşerse onların artan öfkesini kontrol etmek amacıyla yapmıştır. Şimdi Özel, diyor ki, 2027 1 Mayısı, Taksim’de olacak. Yine aynı umut verme girişimi. 2027 yılında seçileceğini düşünüyor. Doğru değildir. Saray Rejimi, açıkça, kendisine uygun muhalefet yaratmaya çalışıyor. Bunu biliyoruz. 2027 1 Mayısı’na kadar seçim olmasını beklediklerini de sanmıyoruz. Çünkü kendisi, en başından seçim için söylediği 2,5 + 2,5 formülünü çoktan unutmuştur ve şimdi 2027 Kasımı’nda seçimden söz etmektedir. Biz muhalefetiz, bu alanda olanlar da muhaliftir, iktidar değiliz, diyor. Demek istiyor ki, biz iktidar olana kadar Taksim’i unutun. İşe bakın, işçilerin öfkesini boşaltmak, uyutucu seçim ninnisine devam etmek için yollar arıyor. Oysa o direnişler olmamış olsa, şu an bulunduğu konumda olamazdı. Kendisini Kılıçdaroğlu’dan ayıracağına, ona yaklaşmaya çalışıyor.

Burada işçilerin görmesi gereken şey açıktır.

Mecidiyeköy-Boğaz Köprüsü-Taksim hattında bir direniş çizgisi vardır. Diğer çizgi ise uzlaşma çizgisidir. Taksim çizgisi, koşulların uygun olduğunu ve Taksim’in alınması için harekete geçmek gerektiğini söylemektedir. Uzlaşma çizgisi ise devletle karşı karşıya gelmemek için yasaklara uymayı uygun görmektedir.

Grev yasak.

Direnişler yasak.

Meydanlar yasak.

Onlar da bu yasaklara uymayı politika olarak görüyorlar. Ankara’da maden işçilerinin yürüyüşü, orada açlık grevine yatmaları, haklarını istemeleri yasak. Öyle ise onlarla dayanışmaya girmemek gerekir. İşte onların tutumu budur. Grev yasak, demek ki yapılamaz. Böyle düşünüyorlar. Oysa grev hakkı yasada var. Onlar devlete sormadan, onun onayını almadan grev yapamıyorlar.

Oysa işçiler, kadınlar, gençler, çevreciler bu yasaklara uymuyor ve direniyorlar. Direnmek haktır, diyorlar. İşte bu direniş hattı ile uzlaşmacı hat, iki ayrı çizgi olarak gelişmektedir. 1 Mayıs 2026 bunun kanıtı olmuştur.

Bize, Taksim diyerek hareketi bölüyorsunuz, diyorlardı. Doğru değildir. Açıkladık. En başından herkes, kimisi yarım ağız da olsa herkes, Taksim demekteydi. Demek ki, biz Taksim’de ısrar etmekle bir şeyi bölmedik.

Ama evet, iki ayrı eğilim vardır ve ortadadır. İşçiler, ya direniş hattını seçecek ve kendi iradeleri ile devrimci mücadelenin gelişimine katılacak, en ileri işçileri kendi önderleri olarak devrimci sosyalizm saflarına katacaklar ya da bu uzlaşma çizgisinde devletin izin verdiği kadar grev, izin verdiği kadar yürüyüş, izin verdiği kadar açıklama, izin verdiği kadar sendikacılık yapacaklar.

“Taksim 1 Mayıs alanıdır.” Bu doğru. Bunu bizim kadar, diğerleri de söylemektedir. Devlet, Türk-İş, Hak-İş hariç bunu söylemeyen kimse yoktur. Peki madem Taksim 1 Mayıs meydanıdır, neden bu konuda bir irade geliştirmediniz? Üstelik 2026 yılında ciddi bir öfke ve direniş vardır. Bu direnişlere, işçilere, kadınlara, gençlere neden güvenmediniz? Taksim’i almak için hangi koşulları bekliyorsunuz? 2026 yılının koşulları sizce neden uygun değildi?

Taksim iradesini koyanlar, ciddi biçimde bunun olanaklı olduğunu da göstermişlerdir. Bu yıl, Taksim’e birkaç kişi olarak çıkmak -ki o da çok önemlidir- yerine, doğrudan Mecidiyeköy’den girişi zorlamak doğru ve yerindedir. Oraya ulaşan 3 bin kişi, daha iyi organize olmak zorundadır. Bu bir eksikliktir. Hem daha kalabalık olmak gereklidir, hem de daha organize olmak önemlidir. Bu deneyim, barikatların aşılabileceğini göstermiştir. Ve 2026 Mecidiyeköy-Taksim hattı, gelecek yıl Taksim’in alınmasının yolunu açmıştır. Bu büyük bir iradedir. Mecidiyeköy’de direnen, barikata yüklenen ama Taksim’e ulaşamayan, ancak bir kere barikatı geriletebilen bu kitle, bu direnişin moralini içselleştirmelidir. Eksikliklerimizi görerek, daha ileri bir organizasyonun olanaklarını bulmak zorundayız.

2026 1 Mayıs Taksim çizgisinde yer alanlar, her yıl olduğu gibi, dar bir deneme yapmamışlardır. Tersine, Taksim alınamamış olsa da, ileri bir adım atılmıştır. Saray Rejimi, baskı ve şiddetin, yasakların bir işe yaramadığını görecektir. Buna önce işçi sınıfının direnenlerin inanması gereklidir.

O alanda, işçiler, mücadeleci sendikalar, devrimci gruplar vardı. Ve çevrede seyreden, ama kararlılık gördüğü ölçüde katkı sunan insanlar vardı. İşçiler, öğrenciler, kadınlar, mücadeleci sendikalar, devrimci gruplar birlikte hareket etmenin yollarını bulmaya başlamışlardır.

Ülkenin her 1 Mayıs alanında yer alan kitlelerin, işçilerin, kadınların, öğrencilerin, emekçilerin kalbi Taksim hattında atmıştır. Bize bazı sol çevreler, bazı sendikacılar diyorlar ki, kalbimiz sizinle idi. Kendilerine teşekkür ederiz. Ama bize her kalp vücudu ile, elleri, ayakları, beyni ile gereklidir. Onları, orada, direnişin olduğu her yerde görmek istiyoruz. Sadece kalpleri bize yeterli değildir. O kalplerinin içinde yer aldığı vücutları ile direniş alanlarına taşımalıdırlar.

1 Mayıs, bir tek gün kutlanmaktadır, ama mücadele sadece 1 günden ibaret değildir.

Direnişler hâlâ sürmektedir ve sürecektir.

İşsizlik açlık kol gezmektedir ve bir tırpan gibi işçi sınıfını emekçileri biçmektedir.

Okullar, üniversiteler, liseler birer polis merkezine dönüştürülmektedir. Barınma sorunu ayyuka çıkmıştır. Özel okullar büyümekte ve yaygınlaşmaktadır. Eğitim, sağlık, ulaşım, konut sorunları büyümektedir. Kadınların sorunları ortadadır. Her gün kaç işçi, her gün kaç kadın öldürülmekte, her gün kaç çocuk kaçırılmaktadır… Ve Saray Rejimi, tüm baskı aygıtları ile devrededir. Ve elbette her alanda da direnişler sürecektir.

Saray Rejimi, içeride ve dışarıda savaş politikalarını sürdürmektedir. Her türlü muhalefeti, her türlü hak arama eylemini bastırmak istemektedirler.

Saray Rejimi, emperyalist güçlerin, NATO’nun, en başta da ABD’nin bölgemizdeki tetikçisidir.

Tüm bu çerçevede direniş sürecektir.

Direnişleri örgütlü hâle getirmek, direnişleri büyütmek, işçi sınıfının devrimcileşmesini sağlamak önümüzdeki görevlerdir. Bu, tüm devrimcilerin birleşik emek cephesini örmek için hareket etmelerini bir görev hâline getirmektedir.

Önümüzde NATO ve savaşa karşı mücadele de vardır. İşçi sınıfı ve emekçilerin haklarını almak için direnişi ile Saray Rejiminin savaş politikalarına karşı direniş, birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.

Sınıf mücadelesi yükselmekte ve şiddetlenmektedir. Bu yükselen mücadelenin içinde devrim ve direniş hattı, yeterince güçlü değildir. Bu, bugüne ait görüntüdür. Bu zayıflık yarına ait değildir.

Geleceğin cesaretin kadar olacak, umut kitlesel direniş hattındadır

Bugün Taksim’e doğru yürüyenlerin iradesi, direnişin ve mücadelenin nasıl yol alacağını göstermiştir. 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak kör bir inat değildir. Bu ısrar mücadelenin hafızasına sahip çıkmak, cesaret ve iradeyi tazelemektir. Her sene 1 Mayıs akşamı, “seneye Taksim’de olacağız” denerek geçiştirilmek istenen büyüyen direnişler ve direnme isteğidir. Hiçbir şeye dokunmadan, bulaşmadan solculuğun ‘farzlarını’ yerine getirmektir. 2026 1 Mayıs’ı yol açıcı olanın kitlesel direniş hattı olduğunu göstermiştir. 1 Mayıs 2026, herhangi bir eylem için “şimdi biz eylem yaptık da ne oldu, ne değişti” hissini umutla ve değiştirebilme gücüyle canlandırmıştır. Direnenlerin yan yana gelmesi, yapmış olmak için değil, değiştirmek için adım atması yol açıcıdır ve yolu açacaktır.

Egemenlerin ise pratiği bellidir. 500’ün üzerinde gözaltı, kapatılan yollar, metrolar… dahasını bahsetmeye bile gerek yoktur, işleri budur. Buna rağmen direnenlerin yan yana gelmesine, yürümesine, barikatları aşmasına engel olamamışlardır. Gözümüzü baskıya değil gelişen direnişlere çevirmeliyiz.

Bu 1 Mayıs’tan aldığımız güç ile emperyalist saldırganlığa, aşağılanmaya, açlığa, yoksulluğa, işsizliğe karşı genel grev ve genel direnişi örgütlemek mümkündür. NATO’nun topraklarımızda toplanmasını engellemek mümkündür. Dünden daha mümkündür. Direnişin ihtiyaçlarını ciddiyetle karşılamalı, kitlesel direniş hattını örgütlemeliyiz.

Her gün 1 Mayıs her gün kavga sloganı önümüzde örgütlenmeyi beklemektedir.

Her gün 1 Mayıs her gün kavga!

1 Mayıs 2026
Kaldıraç 

Geleceğin, cesaretin kadar olur. Kitlesel 1 Mayıs ve Taksim

1 Mayıs 2012 I Taksim

Hem dünyada‭, ‬hem bölgemizde‭, ‬hem de ülkemizde sınıf mücadelesinin keskinleştiği ve daha da keskinleşeceğine dair işaretlerin arttığı‭ ‬bir dönemden geçiyoruz‭. ‬Dünyada ve bölgemizde savaş‭ ‬naraları‭ ‬yükselmektedir‭. ‬ABD emperyalizmi başta olmak üzere‭, ‬Almanya‭, ‬İngiltere‭, ‬Fransa ve Japonya’nın‭ (‬buna‭ ‬İtalya ve diğer Batı‭ ‬Avrupa ülkelerini de ekleyin‭), ‬savaş‭ ‬çığırtkanlığı‭ ‬hiçbir sınır tanımıyor‭. ‬Efendiler‭, ‬parababaları‭, ‬emperyalist odaklar‭, ‬dünya tekelci sermayesi‭, ‬savaşı‭ ‬yayarken‭, ‬hiçbir‭ ‬şeyi gizlemiyorlar‭, ‬tüm gerçekliği ile yüzleri açığa çıkıyor‭, ‬“demokrasi”‭, ‬“liberallik”‭, ‬“özgürlük”‭ ‬vb. adına attıkları‭ ‬nutuklara artık gerek duymuyorlar‭. ‬Maskeler, hem onlar için‭ ‬hem de onların ‬her türden destekçileri için düşmektedir‭.‬

Bu süreç‭, ‬işçi sınıfının dünya çapındaki mücadelesi için de geçerlidir‭. ‬İşçi sınıfının sahte dostları‭, ‬tüm ikiyüzlülükleri ile açığa çıkmaktadır‭. ‬Mücadele geliştikçe bu sahte dostlar‭, ‬gerçek yüzlerini göstermek zorunda kalıyorlar‭.‬

Bu süreç ülkemizde de işlemektedir‭.‬

Bir yandan savaş‭ ‬var‭. ‬Emperyalist efendilerinin tetikçisi olmayı‭ ‬bir görev bilen TC devletinin yönetenleri‭, ‬bu savaş‭ ‬nedeniyle baskı‭ ‬ve‭ ‬şiddeti daha da artırmaktadır‭. ‬Ama sadece bu olmuyor‭, ‬işçi sınıfının içine soktukları‭ ‬ajanlarını‭, ‬doğrudan tutum almaya‭, ‬devreye girmeye çağırıyorlar‭. ‬Devletin işçi sınıfı‭ ‬içindeki kolları‭, ‬tüm güçleri ile işçi sınıfını‭ ‬durdurmak‭, ‬susturmak için çalışıyorlar‭.‬

Bir yandan kriz var‭.‬

Bu ikisi birleştikçe‭, ‬gelişen kitlesel direnişi durdurmak için Saray Rejimi‭, ‬kendine bağlı‭ ‬tüm unsurları‭ ‬sahaya sürüyor ve işçi sınıfının önünde‭, ‬kolluk kuvvetlerinin kurduğu barikattan önce‭, ‬bu güçler aracılığı‭ ‬ile barikatlar kuruyorlar‭.‬

Bu barikatta Saray Rejiminin destekçileri‭, ‬“majestelerinin solcuları”‭, ‬liberal solcular‭, ‬devletin uzantısı‭ ‬olarak çalışan sendikacılar‭, ‬“uzman”lar‭, ‬işçi sınıfı‭ ‬içinde ideolojik etkisi olan ulusalcı‭ ‬aydınlar‭, ‬bazı‭ ‬sözde muhalif gazeteciler‭, ‬hep birlikte yer almaktadır‭.‬

Önce‭, ‬bu Saray’a eklenmiş‭ ‬bu kesimler eli ile‭, ‬işçi sınıfının önünde bir barikat kuruyorlar‭. ‬Bu barikatı‭, ‬çoğunlukla işçiler görmüyorlar‭. ‬Görmelidirler‭. ‬

Bu barikatın arkasında‭, ‬kolluk kuvvetleri‭, ‬polisleri‭, ‬TOMA’ları‭, ‬copları‭, ‬basını‭, ‬yargısı‭ ‬ile devletin asıl barikatı‭ ‬var‭. ‬İşte direniştekilerin gördüğü barikat budur‭. ‬Ama onun içinde‭, ‬işçi sınıfının hemen ön saflarına yakın bir başka barikat var‭. ‬

Öndeki barikattaki sözüm ona işçi sınıfının dostları‭, ‬lafta işçi sınıfından yana olanlar‭, ‬yüzlerini işçi sınıfına çevirip‭, ‬yürüyen kitleleri‭, ‬gelişen direnişi durdurmaya çalışıyorlar‭. ‬Bakın, diyorlar‭, ‬arkada devletin barikatı‭ ‬var‭, ‬provokasyon yaratmayın‭, ‬devlete karşı‭ ‬gelmeyin‭, ‬gücümüz yok‭, ‬sabredin‭, ‬sizi ezerler‭, ‬başaramazsınız‭, ‬seçime kadar bekleyin, diye ekliyorlar‭. ‬

Her eylem geliştiğinde bu işçi sınıfının önünde barikat kuranlar‭, ‬“bu sefer değil”‭ ‬diyorlar‭. ‬Siz, diyorlar‭, ‬“akıllı‭ ‬olun,” ‬siz, diyorlar‭ ‬“aklıselim ‬davranın‭,” ‬siz, diyorlar‭ ‬“sağduyulu olun,”‭ ‬siz, diyorlar‭, ‬“provokasyona gelmeyin.”‭ ‬İşte devletin kendi barikatının önünde kurdurduğu bu barikat‭, ‬işçi sınıfının gelişen direnişini durdurmak içindir‭.‬

Bu barikat 1‭ ‬Mayıs 2026’da daha da görünür hâle gelmiştir‭, ‬gelmektedir‭. ‬

Bir kere‭, ‬bir barikattan geri çekildin mi‭, ‬bir sonrakinde barikat‭, ‬senin çekildiğin yere doğru itiliyor‭. ‬Böylece hareket sahası‭ ‬ortadan kaldırılıyor‭. ‬İşçi sınıfı‭, ‬direnenler sürekli sıkıştırılıyor‭. ‬Susturmak‭, ‬elini kolunu bağlamak bu demektir‭. ‬

Türk‭-‬İş‭ ‬ve Hak‭‭-‬İş‭, ‬birer işçi sendikası‭ ‬olmaktan çoktan çıkmıştır‭.‬

1‭ ‬Mayıs 2026‭ ‬kutlamalarını‭ ‬Türk‭-‬İş‭ ‬Edirne’de yapacak‭. ‬Bunu açıklamıştır‭. ‬Olmuş‭ ‬iken‭, ‬oradan Bulgaristan’a gidip kutlasınlar‭. ‬Önerimiz odur‭. ‬Yunanistan’a gitmesinler‭, ‬çünkü orada daha militan bir kutlama ile karşılaşabilirler ve işçileri denetimde tutamayabilirler‭.‬

Hak-İş‭ ‬1‭ ‬Mayıs’ı‭ ‬Bursa’da kutlama kararı‭ ‬almıştır ve bunun nedenini‭, ‬işçilerin alışveriş‭ ‬yapma isteğine bağlamıştır‭. ‬İşçilerle‭, ‬işçi sınıfı‭ ‬ile alay etmektir tüm bu tutumlar‭. ‬Bu sendika mafyası‭, ‬işçilerden hiç korkmamaktadır‭. ‬

Türk‭-‬İş‭ ‬ve Hak‭-‬İş‭ ‬biliniyor‭, ‬açıkça işçi sınıfına karşı‭ ‬tutum almaktadırlar ve artık bu konuda bir maskeye de ihtiyaç duymuyorlar‭. ‬Onlar‭, ‬sendika mafyasıdır ve sendika mafyası‭, ‬öyle sendika bürokrasisinin eski hâli gibi değildir‭. ‬Bunlar‭, ‬patronlarla‭, ‬devletle iç içedirler ve aynı‭ ‬zamanda büyük paralara konmaktadırlar‭. ‬Bunlar biliniyor‭. ‬Hiçbir işçinin‭ ‬ya da mücadele eden işçinin bu sendikalardan bir beklentisi yoktur‭.‬

Peki ya DİSK‭? ‬Ya KESK‭?‬

Mesela DİSK‭, ‬direnen işçilerle birlikte bir adım atmakta mıdır‭? ‬Mesela bugünlerde Ankara’ya yürüyen‭, ‬dayak yiyen madencilerle birlikte midir‭? ‬Ankara halkı‭ ‬işçilerle dayanışma için‭, ‬geç de olsa harekete geçmiştir‭ ‬ama ortada mesela KESK yoktur‭. ‬

DİSK‭, ‬2025‭ ‬1‭ ‬Mayıs’ta‭, ‬“Taksim iradesi ile Kadıköy’deyiz,”‭ ‬diyordu‭. ‬Yani‭, ‬Taksim’i istiyoruz, diyorlardı‭. ‬Taksim iradesiyle Taksim’e değil de‭, ‬devletin izin verdiği herhangi bir yere gitmeyi tercih ediyorlardı‭. ‬Bugün de öyledir‭, ‬ama artık Taksim iradesini bırakmıştırlar‭. ‬KESK‭, ‬el altından‭, ‬DİSK ve CHP Saraçhane’yi istiyordu‭, ‬bu nedenle Kadıköy dedik, diye savunu yapmaktadır‭. ‬

Bir insan‭, ‬bir kurum‭, ‬bir‭ ‬şeyi istediğini nasıl ortaya koyar‭? ‬Sizce‭, ‬gerçekten DİSK ya da KESK Taksim’de 1‭ ‬Mayıs ister mi‭? ‬Elbette ki hayır‭. ‬Hayır‭, ‬çünkü Taksim 1‭ ‬Mayıs’ı‭, ‬kitlesel ve görkemli olur‭. ‬Bu kitlesellik ve görkemli‭ ‬1‭ ‬Mayıs’ta işçi sınıfı‭, ‬bu sendikaları‭ ‬aşar ve bu sendikaların yönetimi‭, ‬ister istemez bazı‭ ‬adımlar atmak zorunda kalır‭. ‬Mesela DİSK‭, ‬Ankara’ya taşınmıştır‭, ‬İstanbul’a dönmek zorunda kalabilir‭. ‬Bu nedenle istemez‭. ‬Zaten‭ ‬İstanbul’dan kaçmak için sessizce Ankara’ya taşınmışlardır ve kendilerine bağlı‭ ‬sendikaları‭ ‬bile dinlememişlerdir‭. ‬Mesela KESK‭, ‬açıkça eğitim politikalarına karşı‭ ‬ciddi eylemler yapmak zorunda kalabilir‭. ‬

Nasıl ki ülkenin her kurumuna birileri çökmüş‭ ‬ve oraya yapışmış‭, ‬bir çeşit cunta oluşturmuş‭ ‬ise‭, ‬bu sendikalarda da işlemektedir‭. ‬Sendikalar işçi sendikası‭ ‬olmaktan çıkmakta‭, ‬Türk‭-‬İş‭ ‬ve Hak‭-‬İş’e özenmektedirler‭. ‬

1‭ ‬Mayıs 2026’ya dönelim‭. ‬

Gelip toplantılarda‭, ‬biz 1‭ ‬Mayıs’ta Taksim’den‭ ‬yanayız demekle‭, ‬valiliğe gidip Taksim’i istiyoruz demekle‭, ‬1‭ ‬Mayıs kutlamaları‭ ‬için Taksim iradesi konmuş‭ ‬olmaz‭. ‬İrade koymak bu ise‭, ‬iradesiz olmak nedir‭? ‬İstemek bu ise‭, ‬istememek nedir‭? ‬İşçi sınıfı‭ ‬ile dalga geçmektir bu‭. ‬Açlığın‭, ‬işsizliğin kol gezdiği bir ülkede‭, ‬işçi sınıfının yaşamının açık tehdit edildiği bir ülkede‭, ‬en sıradan anayasal hakkın suç ilan edildiği bir ülkede‭, ‬samimi bir işçi sendikası‭, ‬bu tutumu alamaz‭. ‬Alır elbette‭, ‬o zaman‭, ‬kendine sendika dememelidir‭. ‬DİSK ve KESK‭, ‬kendini Türk‭-‬İş‭ ‬ve Hak‭-‬İş’ten ayırmayı‭ ‬hedefleyeceğine‭, ‬onlara benzemeye çalışmaktadır‭.‬

Bir yasal hak‭, ‬ancak bu konuda bir cesaret ve irade varsa kullanılabilir‭. ‬Örneğin grev yasal bir haktır ama kullanılamamaktadır‭. ‬Örneğin‭, ‬maden işçilerinin yürüyüşü‭, ‬ödenmeyen maaşlarının ödenmesini‭ ‬istemeleri tümü ile yasaldır‭. ‬Yasal olarak işveren suçludur‭. ‬Ama buna rağmen‭, ‬bu işçiler yürüdüklerinde‭, ‬karşılarında‭, ‬basını‭, ‬yargısı‭ ‬ve kolluk kuvvetleri ile devleti bulmaktadır‭. ‬Oysa onların maaşlarını‭ ‬vermeyen işveren hiçbir yasal soruşturmaya konu olmamaktadır‭.‬

1‭ ‬Mayıs’ta Taksim’in‭ ‬işçi sınıfına kapatılamayacağını‭ ‬AYM de kabul etmiştir‭. ‬Üstelik o çok sevdiğiniz ve gönülden bağlı‭ ‬olduğunuz yasalar da açık olarak gösteri ve yürüyüş‭ ‬için izin alınması‭ ‬gerekli değildir der‭. ‬Demek ki‭, ‬Taksim için bir otoriteden izin almak gerekli değildir‭. ‬Bu izin talebi‭, ‬“Taksim’i istiyoruz ama vermiyorlar,”‭ ‬demek içindir‭, ‬Taksim iradesi koymamak içindir‭, ‬istemenin göstergesi değil‭, ‬açık olarak isteksizliğin göstergesidir‭. ‬Kurumların‭, ‬sendikaların‭, ‬odaların‭, ‬siyasal partilerin yapması‭ ‬gereken‭ ‬şey‭, ‬açık olarak Taksim’de kutlama yapacaklarını‭ ‬ilan etmektir‭. ‬Dünyanın her yerinde‭, ‬kurumlar‭, ‬kitleleri bu yolla bir alana‭, ‬bir eyleme çağırırlar‭. ‬Mesela CHP‭, ‬kitleleri Ataşehir Belediyesinin önüne çağırabilmektedir‭. ‬Yani‭, ‬isterse Taksim çağrısı‭ ‬da yapabilir‭. ‬19‭ ‬Mart direnişi sürecinde‭ ‬“Taksim”e gitme tehdidini Özgür Özel savurmuştur ama bunun bir aldatmaca olduğu bugün açıktır‭. ‬Bu aynı‭ ‬şeyi‭, ‬sol siyasal partiler‭, ‬sendikalar‭, ‬kurumlar yapabilir‭. ‬Onlar da Taksim çağrısı‭ ‬yapabilir‭.‬

Bu yasal hakkı‭ ‬kullanmak için istek‭, ‬irade ve kararlılık gereklidir‭. ‬

Devlet‭, ‬Saray Rejimi‭, ‬Taksim’i işçi sınıfına kapatmıştır‭. ‬Bunun nedeni de açıktır‭. ‬İşçi sınıfını‭ ‬sindirmek‭, ‬görünmez kılmak‭, ‬bir sınıf olarak sahneye çıkmasını‭, ‬taleplerini kitlesel olarak haykırmasını‭ ‬önlemek içindir‭. ‬Taksim’i kapatmak demek‭, (‬a‭) ‬kitlesel bir 1‭ ‬Mayıs’ı‭ ‬önlemek‭, (‬b‭) ‬işçi sınıfının bir sınıf olarak hareket etmesini önlemek‭, (c‭) ‬direnişin görünür olarak ortaya çıkmasını‭ ‬önlemek içindir‭. ‬

Sınıf savaşımıdır bu‭. ‬Egemenler‭, ‬bunu yaparlar‭, ‬yapacaklardır‭.‬

Egemen‭, ‬sınıf savaşımının gereklerine uygun olarak‭, ‬işçi sınıfına ve direnen herkese açık bir saldırı‭ ‬içindedir ve bunun için hiçbir yasayı‭ ‬tanımayacağını‭ ‬açıkça ilan etmektedir‭. ‬Onlardan başkası‭ ‬beklenemez‭. ‬

Ve DİSK tarihi‭, ‬bu ülkedeki işçi sınıfının‭, ‬muhalif olanların mücadele tarihi göstermektedir ki‭, ‬“hak verilmez‭, ‬alınır.”‭ ‬Eğer siz gerçekten istiyorsanız‭, ‬elinizde bir örgütlülük de varsa‭, ‬bunun gereğini yapmanız‭ ‬şarttır‭.‬

Sınıf savaşımı‭ ‬mı‭, ‬yoksa sınıf uzlaşması‭ ‬mı‭? ‬

Devletin kendine doğrudan bağladığı‭ ‬sendikalar‭, ‬uzmanlar‭, ‬basın vb. eli ile kurduğu barikatın arkasında yer alan muhalif güçler‭, ‬bu doğrudan devlete bağlı‭ ‬olanları‭ ‬çok‭, ‬işçi sınıfı‭ ‬ve hayatın gerçek pratiğini çok az dinliyorlar‭. ‬Onları‭ ‬çok dinledikçe‭, ‬onlara benzemeyi marifet sanıyorlar‭.‬

DİSK ve KESK‭, ‬kendini sınıf uzlaşmasının ileri unsuru olan Türk‭-‬İş‭ ‬ve Hak‭-‬İş’ten ayırmalı‭ ‬ve işçilere‭, ‬sokaktaki direnişe‭, ‬direniş‭ ‬hattına yaklaşmalıdır‭. ‬Oysa tersi işlemektedir‭.‬

Solun liberal kesimleri‭, ‬sözde Saray Rejimine karşı‭ ‬nutuklar atmakta‭, ‬ama sıra 1‭ ‬Mayıs’a‭, ‬sıra gerçek anlamı‭ ‬ile direnişe geldiğinde‭, ‬hemen geri basıp‭, ‬işçilere‭, ‬direnenlere‭ ‬“provokasyona gelmeyin”‭, ‬“sağduyulu olun”‭, ‬“aklıselim ile davranın”‭ ‬demektedirler‭. ‬

Ne çok‭ ‬“akılları”‭ ‬var‭. ‬Hep ve bütün‭ ‬“akılları”‭, ‬işçileri‭, ‬öğrencileri‭, ‬kadınları‭ ‬evlerinde tutmak içindir‭. ‬

Bazı‭ ‬solcular‭, ‬artık sadece salon sosyalistleri olarak nitelenemez‭. ‬Salon sosyalisti bir eleştiridir ve sözde sosyalist olanları‭, ‬eylemsiz bir sosyalistlik tasarlayanları‭ ‬eleştirmek için kullanılan eski bir kavramdır‭. ‬Evlerinde‭, ‬kapalı‭ ‬ortamlarda muhaliflik taslayanlar‭, ‬sosyalist olmayı‭ ‬sadece kuru tartışmalar‭, ‬fikir yarıştırma olarak görenler‭, ‬artık ayrışmaktadır‭. ‬Bunların içlerinden‭, ‬tıpkı‭ ‬12‭ ‬Eylül döneminde olduğu gibi‭, ‬yeni dönekler türemektedir‭. ‬Dönek‭, ‬12‭ ‬Eylül karşı‭-devriminin önemli‭ ‬tipolojilerindendir‭. ‬Bu kez‭, ‬bu Saray Rejimi döneminde karşımıza çıkan dönek tipolojisi‭, ‬daha ileridir ve kendilerine‭ ‬“majestelerinin solcuları”‭ ‬demeyi uygun görürüz‭. ‬

Onlar‭, ‬sırça köşklerde yaşayanlar gibi‭, ‬kendilerince konforları‭ ‬vardır‭. ‬Konforlarının bir tüy kadar hafif ve dayanıksız olduğunun farkında bile değildirler‭. ‬Saray Rejimini‭, ‬adına farklı‭ ‬şeyler diyerek eleştirmektedirler ve bu yolla‭, ‬hor gördükleri‭, ‬bilgisiz ve cahil ilan ettikleri işçi sınıfı‭ ‬için‭, ‬gerekenden fazlasını‭ ‬yaptıklarını‭ ‬ilan etmektedirler‭. ‬Onlara sorarsanız‭, ‬“bu halktan bir‭ ‬şey olmaz”‭ ‬ama onlar hiçbir‭ ‬şey yapmazlar ve ne zaman bir‭ ‬şey yapacaklarsa‭, ‬onu da Saray için‭, ‬devlet için yaparlar‭. ‬

Şimdi bunlar‭, ‬bize‭, ‬“aklıselim”‭, ‬“sağduyu”‭ ‬önermektedirler‭. ‬Onlara göre‭, ‬Taksim’e çıkmak neden önemli olsun ki‭? ‬İşçiler direnişe geçtiklerinde‭, ‬“yahu bu yetmez‭, ‬bu sistem bununla yıkılmaz,”‭ ‬derler‭. ‬Ama sıra kendilerine geldiğinde‭, ‬en‭ ‬şiddetli eleştiri yapan unvanını‭ ‬kapmaya çalışırlar‭.‬

Devletin uzantısı‭ ‬sendikacılar‭, ‬sendika mafyası‭, ‬yarı‭ ‬tehdit‭, ‬yarı‭ ‬“sağduyu”‭ ‬çağrıları‭ ‬ile‭, ‬işçi sınıfından yana olma ihtimali olan aradaki kararsız sendikacıları‭ ‬etkilemektedir‭. ‬

Majestelerinin solcuları‭, ‬“aklı‭‬selim”‭ ‬ve‭ ‬“sağduyu”‭ ‬konusunda çok duyarlı‭, ‬işçi sınıfına güvensiz‭, ‬kendine güvensiz sol kesimleri etkilemektedir‭.‬

Böylece zincirleme‭ ‬şekilde bunlar‭, ‬işçi sınıfını‭ ‬direniş‭ ‬hattından koparmaya çalışıyorlar‭.‬

Salon solcuları‭, ‬majestelerinin solcularına benzemek için‭, ‬büyük analiz ve tahliller yapıyorlar‭. ‬Kendi korkularını‭, ‬işçi sınıfının korkusu‭, ‬kitlelerin korkusu olarak tarif ediyorlar‭. ‬Gezi Direnişi’nde kitlelerin kendilerini nasıl aştığını‭, ‬19‭ ‬Mart’ta barikatı‭ ‬yıkanların nasıl onların önünde olduğunu hatırlamak bile istemiyorlar‭. ‬Kendileri korkuyorlar ve bunu kitlelerin korkusu olarak tarif ediyorlar‭. ‬Kitlelerin direnişi‭, ‬kitlelerin siyasal bilinci‭, ‬bu solcuları‭ ‬aşmıştır‭. ‬İşçilerin direnişleri‭, ‬işçilerin gelişmekte olan bilinci‭, ‬sendikaları‭, ‬en başta DİSK’i çoktan aşmıştır‭. ‬Bunlar kendi geriliklerini kitlelerin geriliği‭, ‬kendi isteksizliklerini kitlelerin isteksizliği‭, ‬kendi korkularını‭ ‬kitlelerin korkuları‭ ‬olarak sunuyorlar‭.‬

Liberaller‭, ‬açık ve net olarak kapitalist düzenin içinde tarif edilmiş‭ ‬özgürlükleri isterler‭. ‬Mesela para harcama özgürlüğü‭, ‬mesela mülkiyet özgürlüğü‭. ‬Kapitalizm tekelci aşamasına gelince‭, ‬bu liberaller‭, ‬mülkiyet özgürlüğünün sınırlarını‭ ‬gördükçe‭, ‬liberalliklerine biraz sol sos katarlar‭. ‬Ve birkaç noktada da olsa doğru‭ ‬şeyler ifade ederler‭. ‬Baskı‭ ‬ve‭ ‬şiddet dönemlerinde bu liberal solculardan birileri‭, ‬aslında son derece geri istekleri dile getirirken‭, ‬kitleler için bir anlığına sanki ileri‭ ‬şeyler söylüyorlarmış‭ ‬gibi bir görünüm ortaya çıkar‭. ‬Oysa onların işçi sınıfı‭ ‬ile bir birliktelikleri yoktur‭. ‬Diyelim ki internet kesildi‭, ‬rahatsız olurlar‭. ‬Çünkü parasını‭ ‬vermiş‭ ‬oldukları‭ ‬internetin kesilmesini‭ ‬“hoş”‭ ‬bulmazlar‭, ‬“diktatörce”‭ ‬bulurlar‭. ‬İşçilerin tutuklanmasını‭, ‬dayaktan geçirilmesini‭, ‬öğrencilerin devrim taleplerinin karşısında polisin aldığı‭ ‬tutumu‭, ‬ancak‭ ‬“aşırı”‭ ‬bulurlar‭. ‬Bu ince kavramlar‭ (“aşırı”‭, ‬“hoş‭ ‬değil”‭, ‬“yeterince demokratik değil”‭, ‬“diktatörlüğe giden”‭ ‬gibi‭), ‬onların‭ ‬buldukları‭ ‬en temkinli protesto kavramlarının temelini oluşturur‭. ‬

Kapitalist sisteme karşı‭ ‬mücadele eden işçiler‭, ‬gün gelir‭, ‬toplumun en ileri unsurlarını‭ ‬kendi saflarında toplamayı‭ ‬hedefleyen devrimci harekete meylederler‭, ‬onunla tanışırlar ve bizzat onun geliştiricisi hâline gelirler‭. ‬Sınıf mücadelesi‭, ‬zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varır‭. ‬Yani işçi sınıfı‭ ‬bir devrimci sınıf olarak sahneye çıkar ve devrimi gerçekleştirir‭. ‬İşte bu hat‭, ‬devrimci hattır‭. ‬Ve işçi sınıfı‭, ‬gelişen sınıf mücadelesi içinde bu yönde bir eğilim göstermektedir‭. ‬Sol sağa kayarken‭, ‬kitleler sola meyletmektedir‭. ‬

Bu hattın bilerek veya bilmeyerek dışında kalanlar‭, ‬kendini işçi sınıfının bu gelişen dalgasına kaptırmak istemeyenler‭, ‬bundan korkanlar‭, ‬bazan devletin de özel desteği ile devrimden uzak duranlar‭, ‬baskılar nedeniyle korkup geri duranlar‭, ‬kendilerini‭ ‬“solcu”‭ ‬olarak tanımlarlar‭. ‬Solcu‭, ‬daha makbuldür‭. ‬Öyle komünist‭, ‬devrimci gibi bir‭ ‬şey değildir‭. ‬Eğilim gösterir ve sınıf savaşımının gelişimine bağlı‭ ‬olarak‭, ‬hava kimden yana ise ondan yana tutum almayı‭ ‬da kolaylaştırır‭. ‬Diyelim ki 1‭ ‬Mayıs Taksim’de kutlanacak ve devletin açık bir ablukası‭ ‬olacak‭, ‬içeri girme‭, ‬tutuklanma‭, ‬çatışma‭, ‬polisle karşı‭ ‬karşıya gelme‭, ‬yaralanma olasılığı‭ ‬var‭. ‬Bu durumda solcu kimliği‭, ‬Taksim’den uzak durmaya engel değildir‭. ‬“Sağduyulu ve aklıselim”‭ ‬solcu‭, ‬geri basabilir‭. ‬Diyelim ki hava döndü ve işçiden esiyor yel‭, ‬o zaman birkaç devrimci marş‭ ‬biliyorsanız‭, ‬olmadı‭ ‬birkaç direniş‭ ‬türküsü ile işçilerden‭, ‬direnişten yana olabilirsiniz‭. ‬Gezi Direnişi’nde‭, ‬19‭ ‬Mart direnişinde bu nedenle kolaylıkla destekçi olarak var olurlar‭. ‬Ama bu yolda sistemli bir mücadeleyi riskli bulurlar‭.‬

İşte devlet‭, ‬Saray Rejimi‭, ‬gelişen ve sürmekte olan direnişi bastırmak için‭, ‬sadece baskı‭ ‬ve‭ ‬şiddeti devreye sokmuyor‭. ‬Bizzat işçi sınıfı‭ ‬içinde kendi ajanlarını‭, ‬deyim uygun düşerse balta saplarını‭ ‬devreye sokuyor‭. ‬Sendika mafyası‭ ‬devlettin uzantısıdır‭. ‬Bizim‭ ‬“sağduyulu”‭ ‬ve‭ ‬“aklıselim”‭, ‬modern ve demokrat sendikacılarımız CHP’nin çağrısını‭ ‬yaptığı‭ ‬erken seçim umudu ile‭, ‬aslında kendi korkularını‭ ‬örterler‭. ‬Ve sendika mafyasına‭, ‬döneklere‭, ‬majestelerinin solcularına karşı‭ ‬çıkacaklarına‭, ‬tersini yapar‭, ‬işçi sınıfını‭ ‬frenlemek için çaba harcarlar‭. ‬

Kendi korkularını‭ ‬işçi sınıfına‭, ‬biz devrimcilere‭ ‬“sağduyu”‭ ‬olarak sunarlar‭. ‬Biz devrimcileri deli olarak ilan ederler‭. ‬Kendileri akıllıdır ve akıllı‭ ‬olduklarının kanıtı‭, ‬devletten aldıkları‭ ‬madalyalardır‭. ‬Madalya nedir‭: ‬sendika mafyasına daha çok para‭, ‬bizim ahmak sendikacılarımıza ise tehdit ile birlikte bir aferin‭.‬

Kendi korkularını‭, ‬derin taktik olarak sunan teorisyen solcularımız‭, ‬sınıf savaşımının bir zerresini bile anlamış‭ ‬değildirler‭. ‬Onların bir bölümü majestelerinin solcularıdır ve devlet onlara‭, ‬şimdi izin veriyoruz diyene kadar harekete geçmezler‭. ‬Bir bölümü ise‭, ‬kendi korkularına bahaneler bulur‭, ‬kendi durumlarına teoriler uydururlar‭.‬

Efendim‭, ‬kitlesel bir 1‭ ‬Mayıs daha önemlidir‭, ‬öyle ise Taksim olmaz‭. ‬Baştan aşağıya yanlıştır‭. ‬Bunun doğru olduğu zamanlar olabilir‭ ‬ama o an bugün değildir‭. ‬Ülkenin her yanında direnişler vardır ve her direnişte işçiler bu aklı‭ ‬yürütenlerden birkaç kat daha ileridir‭. ‬Solcu olmak yetmez‭, ‬devrimci olmak gerekir‭. ‬İşte o zaman‭, ‬korkularından kurtulursun ve gerçeği çıplak hâli ile görürsün‭. ‬Saray Rejimi korkuyor‭ ‬ve sol hareket de devletten korkuyor‭. ‬Saray Rejimi işçi sınıfından‭, ‬gelişen direnişten‭, ‬gençlikten‭, ‬kadınlardan korkuyor‭ ‬ve bizim solcularımız da‭, ‬onların polisinden‭, ‬copundan‭, ‬hapisinden korkuyor‭. ‬Bu durumda‭, ‬elbette onlar kazanır ve bu böyle sürdüğü sürece‭, ‬hiçbir zaman farklı‭ ‬bir tutum ortaya çıkmaz‭. ‬Beklersin‭, ‬bir gün birisi gelir dışarıdan müdahale eder ve o zaman Erdoğan gider‭, ‬sonra her‭ ‬şey iyi olur‭. ‬İşte böyle düşünüyorlar‭. ‬Şimdi sormak isteriz‭, ‬bu çocukça düşünce sahipleri mi akıllıdır‭? ‬Akıllı‭ ‬ise de bu devrimci akıl değildir‭. ‬Kendi korkularını‭ ‬aklıselim olarak sunuyorlar‭, ‬kendi ufuksuzluklarını‭, ‬kendi körlüklerini sağduyu olarak sunuyorlar‭. ‬

Tersine esas bugün‭, ‬Taksim’de 1‭ ‬Mayıs kitlesel olur‭. ‬Dahası‭ ‬Taksim alınırsa‭, ‬işçi sınıfının gelişen direnişi bir basamak daha yükselir‭. ‬Bunu görmemek için kör olmak yetmez‭, ‬bir de isteksiz olmak gerekir‭. ‬Aklını‭, ‬egemenden gelecek işaretlere bağlamaktır bu‭. ‬

Hayır‭, ‬bu her iki grup‭, ‬sendikaları‭, ‬kurumları‭ ‬ve solcuları‭ ‬ile bu uzlaşmacı‭ ‬tutumu takınanlar‭, ‬aslında uzlaşmacılığı‭ ‬bize dayatıyorlar‭. ‬Sürmekte olan sınıf mücadelesini‭, ‬gelişmekte olan direnişi görmüyorlar‭. ‬Bazan‭ ‬aklını‭ ‬moda giyim markaları‭ ‬ile kaybetmiş‭ ‬bir genç‭, ‬“savaş‭ ‬mı‭ ‬var‭, ‬hadi ya”‭ ‬der‭ ‬şaşkınlıkla‭. ‬Çünkü‭, ‬henüz onun bahçesine bomba düşmemiştir‭. ‬Ayrıca savaştan ona ne‭? ‬Bizim solcularımız da böyle bir durumdadırlar‭, ‬soruyorlar‭, ‬hani nerede işçi eylemleri‭, ‬hani nerede direniş‭! ‬Görmek istemeyen göz‭, ‬en kör gözdür‭.‬

Kimi‭, ‬adı‭ ‬uzman olsun‭, ‬adı‭ ‬sendikacı‭ ‬olsun‭, ‬adı‭ ‬gazeteci olsun satılmıştır ve Saray’a eklenmiştir‭. ‬Onlar satılmışlıklarını‭ ‬“efendilik”‭ ‬olarak sunarlar ve efendilerine‭, ‬“efendim bunlar çapulcu”‭ ‬derler‭. ‬Biz ne kadar çapulcu olursak‭, ‬onlar o kadar Saray eşrafının gözdesi olur ve efendilerine verdikleri hizmetlerin karşılığında‭, ‬onlar gibi efendi sınıfına girdiklerini sanırlar‭. ‬Efendileri onları‭ ‬azarladıkça‭, ‬daha çok ve daha çok yalaka olurlar‭. ‬

Ama uzlaşmacılığı‭, ‬bize korkaklığını‭, ‬bize körlüğünü efendiler olarak sunan sendikacılara‭, ‬solculara ne diyeceğiz‭?‬

Onların‭, ‬insan olan herhangi birisinin‭, ‬bu ip cambazlarını‭ ‬takip etmesi‭, ‬onları‭ ‬dinlemesi ahmaklık değil midir‭? ‬

Sarayın gazetecileri var‭.‬

Sarayın basını‭ ‬var‭ (‬kurum olarak‭)‬.

Sarayın yargısı‭ ‬var‭.‬

Sarayın soytarısı‭ ‬var‭.‬

Sarayın hizmetçileri var‭.‬

Sarayın hizmetlileri var‭.‬

Sarayın sendikacıları‭ ‬var‭.‬

Sarayın solcuları‭ ‬var‭.‬

Bunlara eklenmek için çırpınanlar da var‭. ‬

Ve elbette işçi sınıfı‭ ‬tüm bunların kendi düşmanı‭ ‬olduğunu anlayabilecek olgunluktadır‭.‬

Artık maskeler düşmektedir‭. ‬Herkes kendi rengini safını‭ ‬ortaya koymaktadır‭. ‬Süreç bu yöndedir‭. ‬Bu daha da gelişecektir‭.‬

Bu nedenle‭, ‬dürüst sendikacılara‭, ‬dürüst solculara çağrımızdır‭, ‬bunları‭ ‬takip etmeyin‭. ‬İşçi sınıfına‭, ‬direnişe güvenin‭. ‬

Ve biz‭, ‬devrimciler‭, ‬işçi sınıfının devrimci birliğinden yanayız‭. ‬Biz devrimciler‭, ‬iktidarı‭ ‬alacak olan işçi sınıfının Birleşik Emek Cephesi altında tüm devrimcilerin birleşmesinden yanayız‭.‬

Bize‭, ‬Taksim konusunda‭ ‬ısrarımızdan dolayı‭, ‬işçi hareketini bölüyorsunuz diyorsunuz‭. ‬Doğru değildir‭. ‬Daha ilk günden‭, ‬hep birlikte Taksim iradesini koyalım, dedik ve eğer burada bölen var ise‭, ‬tıpkı‭ ‬Edirne’de 1‭ ‬Mayıs kutlaması‭ ‬yapan Türk‭-‬İş‭ ‬gibi tutum alanlardır‭. ‬Gelecek yıl‭, ‬Bulgaristan’da kutlarsınız‭. ‬Direniş‭ ‬olmamış‭ ‬olsa‭, ‬Taksim iradesi olmamış‭ ‬olsa‭, ‬Kadıköy’de de izin alamazsınız‭. ‬Oysa artık‭, ‬izine gerek yoktur‭. ‬

Bugün‭, ‬ülkenin her yerinde direnişler gelişmektedir ve bu direnişlerin görünür olması‭ ‬için 1‭ ‬Mayıs çok önemlidir‭. ‬Kitlesel bir 1‭ ‬Mayıs Taksim’de olanaklıdır‭. ‬Ve ülkenin her yerinde direnişleri birleştirmenin önemli bir olanağını‭ ‬bize sunmaktadır‭. ‬Saray Rejiminin baskı‭ ‬ve‭ ‬şiddetine karşı‭ ‬bu önemli bir adım olacaktır‭.‬

1‭ ‬Mayıs‭, ‬tüm işçi sınıfının‭, ‬tüm emekçilerin‭, ‬tüm direnenlerin‭, ‬tüm kadınların‭, ‬tüm öğrencilerin‭, ‬gençliğin mücadele günüdür‭, ‬dayanışma günüdür‭.‬

İşçi sınıfı‭, ‬hak verilmez alınır, sloganını‭, ‬gerçeğini ilke edinmek zorundadır‭. ‬

Bu bir sınıf mücadelesidir‭. ‬Eğer‭, ‬bu mücadeleyi‭, ‬patronların‭, ‬devletin insafına sığınarak haklar elde etmek olarak algılayanlar varsa‭, ‬bunlar bilerek bilmeyerek sermayenin ajanlarıdır‭. ‬Bugün kadar‭, ‬onca sendika zaten bu yolu seçti‭, ‬patronlara hizmet etti‭, ‬devletin dediğini yaptı‭ ‬ve işçi sınıfının hâli ortadadır‭. ‬

Bugün‭, ‬dünden farklı‭ ‬olarak 1‭ ‬Mayıs’ın Taksim’de kutlanması‭ ‬olanaklıdır‭. ‬Devletin baskı‭ ‬ve‭ ‬şiddetini‭, ‬neye izin vereceğini düşünerek karar vermenin anlamı‭ ‬yoktur‭. ‬Tersine‭, ‬direnişlere‭, ‬işçi sınıfının durumuna‭, ‬ülkede var olan gençlik‭, ‬kadın‭, ‬çevre direnişlerine bakmak gerekir‭. ‬Meseleye buradan bakarsanız‭, ‬1‭ ‬Mayıs kutlamaları‭ ‬için Taksim’in bugün‭, ‬2026‭ ‬yılında neden çok daha önemli olduğunu görebilmek mümkündür‭. ‬

Bu doğrultuda‭, ‬tüm kurumları‭, ‬partileri‭, ‬sendikaları‭, ‬kararlarını‭ ‬bir kere daha gözden geçirmeye çağırıyoruz‭. ‬

Bu doğrultuda‭, ‬direnen herkesi‭, ‬işçileri‭, ‬emekçileri‭, ‬çevre direnişçilerini‭, ‬gençleri‭, ‬kadınları‭, ‬hangi siyasi eğilimden olurlarsa olsunlar‭, ‬Taksim 1‭ ‬Mayıs kutlamalarına katılmaya davet ediyoruz‭. ‬

Bu sınıf mücadelesidir‭. ‬Hak verilmez‭, ‬alınır‭.‬

Hakkını‭ ‬söküp almanın yolu örgütlenmekten‭, ‬mücadeleden ve cesaretten geçmektedir‭.‬

Ne kadar cesaretimiz varsa‭, ‬o ölçüde bir geleceğimiz olur‭. ‬



Kaldıraç Dergisi Emekçilerine;
 I Nihat Konak

Sevgili dostlar, bir grup “Partizancı” olarak tutuklandığımız günden bugüne, ki yaklaşık üç yıl oluyor, bizi yalnız bırakmadınız, her yeni sayısıyla Kaldıraç olarak bize ulaştınız, çok var olun, sağ olun. Silivri hapishanesinin bir özgünlüğü de devrimci-demokrat dergi ve gazetelere sıkı bir blokaj uygulanmasıdır. Hapishane savcılığına, infaz hakimliği ve ağır ceza mahkemesine yaptığımız sayısız başvuru oldu ama tek bir olumlu karar çıkmadı, blokaj tüm katılığıyla devam ediyor. Posta zarfından çıkanlar, usul gereği gözetimimizde açılıyor, böylece Kaldıraç’ın her sayısına dokunma imkanımız oldu; içindekiler bölümünü hızlıca okuyup, sayının yazı başlıkları ve Kaldıraç’ın gündeminin öğrenmek az şey değil, ama hepsi o kadar, yayın verilmez, depoya kaldırılır. Yayını alamıyorum, vermiyorlar, şimdilik durum bu. Son aylarda iki sayı arka arkaya Varlık Fonu (TVF) konulu bir yazı çıkmıştı, bu yazının bilgisayar çıktısını sizden isteyecektim, bakarsınız verirler, böylece içeriğini merak ettiğim yazıyı okumuş olurum.

Kaldıraççı sevgili arkadaşlar, 2024 1 Mayısı vesilesiyle içinizden bazılarınızı şahsen görme, kısa da olsa sohbet etme imkânım oldu, içtenlikleri unutulmazdı, bunu belirtmeliyim.

Yeni bir yıla girmek üzereyiz, geride bıraktığımız bir yılda dünya halklarının durumu daha da ağırlaştı, devrim dalgası ise hissedilir bir yükselişe henüz geçmedi. Hindistan’da Halk Savaşının önder ve savaşçılarından, önemli kayıplar yaşandığı haberleri alıyoruz. Güney Asya ve L. Amerika’da yaşanan kitle hareketleri ise bir sürekliliğe ve devrimci bir önderlikle buluşmaya dönüşemedi. Bugünkü durum bu, emperyalizm ve dünya gericiliği cephesi ise keskinleşmiş ve yoğunlaşmış çelişkileriyle varlığını sürdürme derdinde. Devrimler kaçınılmazdır ve dünya gericiliğini asıl korkutan bu gerçektir. Birlikte geliştirdiğimiz ve büyüteceğimiz kesin olan mücadelenin coşkusuyla, çalışmanızda başarılar diliyor, sizin ve okurlarınızın yeni yılını kutluyorum.

10.12.2025

Nihat Konak – Marmara Kapalı Hapishane I C-4/28

Mücadeleyi ileriye taşıyacak 1 Mayıs, Taksim 1 Mayısı’dır!

2026 1 Mayısı’nı örgütlemek üzere mart sonunda başlayan tartışma ve toplantılarda, bu yıl 1 Mayıs’ın birleşik ve kitlesel olarak Taksim’de kutlanması yönünde ana eğilim oluştu.

Bir yandan pervasızca yürütülen emperyalist saldırganlık sürüyor; diğer yandan aşağılayıcı çalışma ve yaşam koşulları işçi ve emekçilere dayatılıyor. Bunların karşısında küçük büyük demeden direnişler aralıksız devam ediyor. Böylesi bir dönemde, özellikle 7-8 Temmuz’da planlanan NATO zirvesi öncesi, birleşik, kitlesel bir Taksim 1 Mayısı’nın mücadelenin önünü açacağı, 1 Mayıs toplantılarında öne çıkan yaklaşımdı.

Nisan ayının başından itibaren siyasi parti ve örgütler bir araya gelerek; birleşik, kitlesel Taksim 1 Mayısı’nı tek bir 1 Mayıs olarak örgütlemek amacıyla toplantılar, açıklamalar yaptı. 16 Nisan’a kadar, 2026 1 Mayısı için Taksim’den başka somut olarak hiçbir yer önerilmedi, konuşulmadı. 1 Mayıs’ı örgütleyen tüm güçlerin Taksim’i birlikte örgütlemesi dışında 2026 İstanbul 1 Mayısı’nın birleşik, kitlesel, tek bir 1 Mayıs olarak örgütlenmesinin mümkün olmadığı görülen bir tabloydu.

2010, 2011, 2012’de olduğu gibi, milyonların aktığı bir 1 Mayıs’ın ancak Taksim’de olacağı ısrarla vurgulanmıştı. Tüm bu sürece rağmen DİSK, KESK, TMMOB, TTB 16 Nisan’da Kadıköy’de 1 Mayıs kutlaması yapacağını açıkladı.

Taksim Meydanı dışında yapılan her çağrı 2026 1 Mayısı’nın birleşik, kitlesel ve tek bir 1 Mayıs olarak örgütlenmesinin önüne engeldir. 1 Mayıs’a iki hafta kala Kadıköy çağrısı yapan sendika ve meslek örgütlerinin bu çağrısı 1 Mayıs’ı bölmektedir.

Taksim işçilere yasaklanamaz! Sömürünün, aşağılanmanın bu denli derinleştiği, emperyalist saldırganlığın tırmandığı koşullarda; güçlü, moral taşıyan bir 1 Mayıs’ın adresi Taksim’dir. İşçi ve emekçilerin, halkların, kadınların, öğrencilerin gücünü göreceği Taksim 1 Mayısı, okullarda, sokaklarda, işyerlerinde çürümüş sistemin yarattığı geleceksizliğe karşı mücadeleyi ileriye taşıyacaktır. 2026 Taksim 1 Mayısı gerçekleşecektir. Bu tabloda sınıfın tüm örgütlerine düşen, kitlesel, güçlü Taksim 1 Mayısı’nı bölmemek, onu güçlendirmektir.

Gelin bu sorumluluğu hep birlikte alalım. Birleşik, kitlesel Taksim 1 Mayısı’nı birlikte büyütelim!

18 Nisan 2026

Kaldıraç

Çocuktan katil yaratan karanlığı dağıtmak için örgütlen!

Yönetiminde en ufak söz sahibi olamadığımız okullarda çocuklar, öğretmenler katledildi. Biz yaşam için nöbet tutarken onlar münferit olay dediler, evladını kaybeden babanın tepkisi duyulmasın diye ağzını kapattılar, güvenlik toplantıları yaptılar.

Bir gün arayla benzer katliamların olması bile münferit olmadığını gösterir; ülkedeki her ölüm gibi okullarda yaşananlar da münferit değildir, politiktir. Çocukların, gençlerin, işçilerin, kadınların ölümü bu çürümüş sistemin yarattığı vahşetin bir parçasıdır. Ülkede aynı gün yaşananlara bakmak bile yeterlidir; Gülistan Doku’nun dönemin valisinin oğlu tarafından katledildiği ve tüm delillerin kamu görevlileri eliyle yok edildiği ortaya çıktı. Üniversiteye özel güvenlik eliyle palalıların sokulduğu, aynı kişilerin ikinci kez öğrencilere saldırdığını gördük. Doğasını, ağaçlarını, ormanını, yaşamını savunanlar sermayenin kâr hırsı için jandarma eliyle yerlerde sürükleniyor. Ücretlerini alabilmek için yürüyen maden işçilerinin yolu kesiliyor.

Bu sistem polisi, yargısı, medyası, elinde ne varsa her şeyiyle bize saldırıyor. Bizi nefes alamaz hâle getirmek için azgınca saldırıyor. Ve bize, çocuklarımıza okullarda, MESEM’de, üniversitede, sokakta, işyerinde, tarlada, yolda, fabrikada, savaşta nerede olursa olsun ölüm vadetmesine rağmen susmamızı istiyor.

En yalın hâliyle yaşamak, hayatta kalmak için bu çürümüş düzene karşı sesimizi yükseltmek, mücadele etmek zorundayız. Güvenlik görevlileriyle, polisle, okula aç gönderdiğimiz çocuklarımızın hayatını koruyamayız. Çocuklardan katil yaratan, bizi çaresizliğe, umutsuzluğa, geleceksizliğe iterek ayakta kalmaya çalışan Saray Rejimine karşı direnişi, dayanışmayı büyütmek, örgütlenmek zorundayız. Kapitalizm çürümüştür, devrim insanlığın dirilişidir!

16 Nisan 2026
Kaldıraç

Emperyalist saldırganlığa, aşağılanmaya, açlığa, yoksulluğa, işsizliğe karşı genel grev ve genel direniş! 1 Mayıs’ta Taksim’e!

Bir yanda pervasızca yürütülen emperyalist saldırganlık diğer yanda aşağılayıcı çalışma ve yaşam koşulları altında, parça parça direnişlerin de sürdüğü bir süreçte 1 Mayıs’ı karşılıyoruz.

Kapitalist-emperyalist sistem, 2008 yılından bu yana kriz içindedir. Bu krize ürettikleri yanıt, biz işçi-emekçileri sefalet içinde yaşatarak sömürüyü arttırmak ve dünya çapında hegemonya ve paylaşım savaşını kundaklamaktır.

Bunun son örneği, ABD emperyalizmi ve siyonist İsrail’in İran’a karşı, kız çocuklarının olduğu bir okulu bombalayarak başlattıkları saldırganlıktır. İran halkının 40 gün boyunca sokaklarda gösterdiği direnişten aldığı güçle İran, 150’nin üzerinde ülkede 800’ü aşkın üssü bulunan, yenilmezliği üzerine “efsaneler” uydurulan ABD’ye ve Gazze’de yürüttüğü soykırıma rağmen Filistin halkını teslim alamayan siyonist İsrail’e büyük darbeler indirmiş, ateşkes istemek zorunda bırakmıştır.

Emperyalizmin aldığı her darbe, dünyada ve bölgemizde, işçi sınıfının sisteme karşı savaşımının önünü açma potansiyeline sahiptir.

Tüm dünyada ve ülkemizde sermaye sınıfı, uluslararası tekeller ve onların ülkedeki uzantılarının işçi-emekçilere dayattığı yaşam, asgarî ücretle, asgarî bir yaşam sürerek hayatta kalmaya çalışmaktır. Bu, aşağılanmanın en çıplak hâlidir. Her ay yaklaşık 150 işçi, işçi cinayetlerinde can vermektedir. Her ay yaklaşık 40 kadın, kadın cinayetlerinde hayatını kaybetmektedir. MESEM projesi ile çocuk işçiler sermayenin kölesi hâlinde, işyerlerinde can vermektedir. Gençler hiçbir gelecek beklentisi olmadan, barınma ve beslenme sorunları ile yüz yüze “eğitim” almakta, azımsanmayacak bir kısmı okulunu bırakmak zorunda kalmaktadır. Topraklarımızın yüzde 70’i uluslararası tekellere maden ruhsatıyla peşkeş çekilmiş, talan edilmektedir. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyumlar ülkenin normali hâline getirilmiş, neredeyse her gün gerçekleştirilen operasyonlarla gasplar devam etmektedir.

Tüm bunlara karşı itiraz edenler, sendikacılar, gazeteciler, aydınlar, öğrenciler, devrimciler için hapishaneler ikinci adres olarak beklemektedir.

Tüm bu saldırıların amacı, çaresizlik duygusu yaratıp umutsuzluk örgütlemek, boyun eğdirmektir. İşçi sınıfı devrimci olmadığı sürece, örgütlü de olamıyor. Örgütsüz olduğu sürece, her yol ve araçla aşağılanmaktadır. Saray Rejimi işçi sınıfını, emekçileri aşağılamaktadır. Egemenler güçlerini bizim örgütsüzlüğümüzden almaktadır.

Bu karanlık tablonun içinde direnişler de sürmektedir. İşçiler, kendilerine dayatılan sefalet ücretlerine karşı parça parça direnmektedir. Kadınlar, kadın cinayetlerine, aşağılanmaya karşı öfkesini diri tutmakta direnişini sürdürmektedir. Öğrenci gençlik, kendisine dayatılan geleceksizliğe karşı kampüslerde, sokaklarda itirazını sürdürmektedir. Doğasını, yaşamını savunan halk, her yerde maden şirketlerine karşı direniştedir. Burjuva medyada görünmese de direnişler sürmektedir.

Geleceğin cesaretin kadar olacak!

İşçi sınıfı ve direnenlerin ihtiyacı, “direniş, dayanışma ve örgütlenme”dir. 2015’ten bu yana hiçbir seçim sonucunu tanımayan Saray Rejiminden kurtulmanın yolu, seçimler değildir. Saray Rejimi seçimle gelmedi, seçimle gitmeyecektir. Kitlesel direniş yaşamın her alanında acil bir ihtiyaç, tek çıkış yolu olarak ortaya çıkmaktadır.

İçinde yaşadığımız açlık, yoksulluk, sefillik, aşağılanma koşullarını değiştirmenin tek yolu, genel grev ve genel direniştir.

Devletin her türlü baskısına, aşağılanmanın her türüne, azgınca sömürüye, işsizliğe, açlığa, yoksulluğa karşı durmak, “yeter” demek için eller şaltere gitmelidir. Genel direniş ve genel grev, güncel ve acil bir taleptir.

7-8 Temmuz’da Ankara’da, dünyayı kana bulayan emperyalizmin savaş örgütü NATO’nun toplantısı planlanmaktadır. Halkların tescilli katillerinin bu topraklarda toplanmasına geçit vermemek, geleceğimiz için önemlidir.

Bu açıdan 1 Mayıs 2026 çok önemlidir. 1 Mayıs’ta Taksim’de olmak bunun için bir adım olacaktır.

Geleceğimiz cesaretimiz kadar olacak. Örgütlenmek istenen umutsuzluğa karşı, bir adım öne çıkmak, işyerlerinden, okullardan, mahallelerden 1 Mayıs’a, Taksim’e akmak, direnişi büyütmek ve örgütlenmek için bir adım olacaktır.

Emperyalist saldırganlığa, savaşa karşı dayanışma ve direniş!

Haydi, yaşamın her alanında örgütlenelim. İşçi sınıfı devrimci ise, örgütlü ise her şeydir.

Haydi, direnişi yaymak ve büyütmek için 1 Mayıs’ta Taksim’e!

 

Kaldıraç'ın yeni sayısı çıktı

Kaldıraç 293. Sayı

İşçi Gazetesi'nin yeni sayısı çıktı

İşçi Gazetesi 236. Sayı