Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Dayanışma, direniş, örgütlenme

Türkiye’de direnen herkesin önünde sorun açık olarak durmaktadır; Saray Rejimine karşı, kitlesel direniş hattını nasıl geliştireceğiz? Açlığa, işsizliğe, aşağılanmaya, horlanmaya, yok sayılmaya karşı nasıl bir mücadele geliştireceğiz? Savaş çığırtkanlığına, içinde yer almakta büyük bir hevese sahip olan burjuvazinin savaş politikalarına, emperyalizmin tetikçisi rolüne soyunan Saray Rejimine karşı nasıl bir direniş geliştirerek sonuç alacağız? Bir avuç burjuvanın egemenliğini nasıl yerle bir edeceğiz?

Soru açıktır.

Sorunu, meseleyi dolaylı, süsleyerek, örterek, çeşit çeşit biçimlere sokarak ortaya koymuş olmayız. Sorunu, net ve yalın bir biçimde ortaya koymamız gereklidir.

Üstelik, bizim Saray Rejimine, ülkemizdeki burjuva egemenliğe, bizim isimlendirmemizle tekelci polis devletine karşı savaşımımız, dünyada süren gelişmelerden, nihayet sınıf savaşımından da bağımsız değildir. Bu uluslararası düzeydeki gelişmeler ve sınıf savaşımı, bize çok farklı zorluklar ve olanaklar da açma olanağına sahiptir, hattâ açmaktadır da. Savaş politikaları, birçok sahada fiilî savaşa dönüşmüştür bile. Ve her an bunlara yeni yerler eklenmesi mümkündür, an meselesidir.

Bu sanıldığı gibi, Erdoğan’ın ya da bugünlerde herkesin söyleminde olduğu gibi çılgın Trump’ın davranışlarının sonucu değildir. Batı Avrupa’nın çapsız CEO’lar görünümündeki liderlerinin histerik davranışlarının sonucu değildir savaş politikaları. İşte tüm bu koşullar içinde, dünya işçi sınıfının, dünya devrimcilerinin ortak sorunu, sisteme karşı devrimci mücadelenin nasıl geliştirileceği sorunudur.

Demek ki biz, ilk satırlarda ortaya koyduğumuz sorunu, aslında dünya kapitalist sisteminin bugün içinde bulunduğu derin bunalım koşulları altında soruyoruz.

Onlar bir avuçturlar. Bunu herkes biliyor. Ama onlar, burjuvalar, devlet makinasına sahiptirler. Onların devleti var. Bu siyasal açıdan, onların gücüdür. Birçok “eski tüfek”, burjuva sisteme baktığında, onun teknolojik olarak kontrol mekanizmalarını öne çıkartmaktadır. Mesela bir hareketin liderlerini telefonlar veya çağrı cihazları ile yok edebildiklerini biliyoruz. Onlara göre bu “teknolojik üstünlük”tür. Doğru değildir. Siyasal bakış açısını terk etmektir. Onlar devlet denilen makinaya sahiptirler ve bu siyasal güç, elbette askerî açıdan da bir anlam ifade eder. Ama bizim cephenin güçsüzlüğünün nedeni, tarihin hiçbir döneminde teknolojik üstünlüğümüz olmaması değildir. Küba Devrimi’nde oradaki egemenin devleti, elbette gerilla karşısında çok daha ileri bir teknolojiye sahip idi. Ama devrim zafere ulaştı. 1917 yılını temel alırsanız, o günün çarlık devleti, elbette işçi sınıfının elindeki teknik olanaklarla kıyaslanmayacak kadar ileri teknolojiye sahip idiler. Devrim bu koşullarda zafere ulaşmıştır.

Efendim, diyorlar bu eski tüfekler, o zaman insanları böyle izleyemiyorlardı, bu denli geniş manipülasyon olanakları yoktu. Elbette doğrudur ama güçlerinin kaynağı teknoloji değildir. Ya da devrimci mücadelenin zafere gitmesini sağlayan şey, onları teknik olarak yenmelerinde değildir. Burjuva sınıf, sömüren sınıf, ezen sınıf, egemen sınıf, her zaman, ezilen sınıflara göre çok daha avantajlıdır, çünkü devleti vardır. Devlet onların en gelişmiş siyasal örgütüdür. Ve işçi sınıfı eğer siyasal devrimci örgüte sahip ise, işçi sınıfı devrimci ise, tüm bu güç dengeleri ters dönmeye başlar. Çünkü hayatı üreten, o teknoloji de dâhil, her şeyi üreten işçi sınıfıdır ve çoğunluktur.

Örgütsüz çoğunluk, örgütlü azınlığa göre güçsüzdür.

Bu nedenle, içinden geçtiğimiz koşullarda işçi sınıfı çözümsüz değildir. Diliniz varmıyor olabilir, ama devrim, devrimci örgütlenme ile, yaşamını işçi sınıfının davasına adamış gönüllü ordularla zafere ulaşır. Bunu yapamamak ayrıdır, ama bunun yapılamaz olduğunu iddia etmek ayrıdır. İkincisi, yani bunu yapılamaz olarak ilan etmek, aslında burjuva egemenliğe teslim olmak demektir.

Saray Rejimi, tekelci polis devletinin olağanüstü örgütlenmiş hâlidir. Olağanüstü devlet örgütlenmesi, aslında egemenin zor durumda olduğunun kanıtıdır. Mesela bugün Venezuela’da operasyonla Maduro’yu almak, bir açıdan güç gösterisidir. Maduro kaçırılıyor ve sonrasında ABD caddelerinde zafer kazanmış futbol holiganlarının davranışlarını aratmayacak şekilde zafer turları atmak, acaba güç işareti midir, yoksa güçsüzlüğün dışa vurumu mudur? Olağanüstü devlet örgütlenmesi, baskı aygıtının daha fazla devreye girmesi demektir ve bu bir açıdan yönetme güçlüğüne işarettir. Ülkemizde de Saray Rejimi, aslında bu yönetme sıkıntısının ifadesidir. Sistem, alışılmış yöntemlerle yönetememektedir.

Ama biliniyor, sınıf savaşımında egemen sınıfın güçsüzlüğü, sizin güçlü olmanız anlamına gelmiyor.

Peki işçi sınıfının gücü nereden gelmektedir? Birincisi bir sınıf olarak üreten sınıf olmasından geliyor. Üreten sınıf, hayatı durdurma olanaklarına da sahip demektir. Ama bu, işçi sınıfının örgütlülüğü ile bağlantılıdır ve bu örgütlülük, sadece sendikal örgütlenme demek değildir. Tersine, sisteme karşı savaşımı her düzeyde yürütebilecek bir siyasal örgütlenme gereklidir. İşte işçi sınıfının gücü, devrimcileşmesinde, devrimci sosyalist bir örgütlenmede siyasal bir güç hâline gelmesindedir.

Bu bir yandan kitlesel bir hareketi şart koşar ama öte yandan siyasal öncülüğü, siyasal iradeyi şart koşar.

Bu nedenle, her ülkede temel sorunlardan biri, devrimin temel sorunlarından biri, işçi hareketi ile devrimci hareketin birleşmesidir.

İşçi sınıfının sisteme karşı mücadelesi, sosyalist devrim mücadelesidir.

Devrim, bir yandan siyasal bir devrimdir, bir yandan da toplumsal bir devrimdir. İktidarın alınması siyasal devrimdir ve sosyalist devrim bununla yetinemez. Aynı zamanda, köklü toplumsal değişimleri gerçekleştirmesi, özel mülkiyete son vermesi gereklidir. Bu da toplumsal devrimdir. Bunun için, işçi sınıfının sadece egemeni yıkması, onun devletini parçalaması yetmez, aynı zamanda kendi iktidarını, proletarya diktatörlüğünü kurması gereklidir. Bu olmadan, köklü toplumsal dönüşümler gerçekleştirilemez.

Ve devrimin hem siyasal hem de toplumsal bir devrim olması, onun kitlesel bir direnişle zafere ulaşmasının zorunluluğunu ortaya koyar. Elbette bu, öncü güçlerin, işçi sınıfının devrimci partisinin eylemleri ile gerçekleşecektir.

Bu aynı zamanda, kendiliğinden eylem ile devrimci eylem arasındaki bağı da ortaya koyar. İşçi sınıfının ya da daha geniş bir ifade ile kitlelerin kendiliğinden eylemleri, devrim için yeterli olmaz. Bu kitlesel eylemler içinde işçi sınıfının örgütlenmesi, devrimcileşmesi sağlanmalı ve bu kitlesel gücün iktidarı alma hedefine yönelmesi gereklidir. Kendiliğinden eyleme yaklaşım, tam bu bilimsel bakış açısı ile ele alınırsa doğru sonuca gidilebilir.

Bu işin genel doğruları demektir.

Peki bugünkü somut durumda bunun anlamı nedir?

İlkin, anlaşılıyor ki, kendiliğinden eylem beklemek, bir çeşit tanrıdan işaret bekler gibi umudunu kendiliğinden harekete bağlamak, büyük hatadır. Gezi Direnişi, 19 Mart eylemleri zaten bunun işaretleridir. Ve bu kitlesel eylemler bir yana, birçok irili ufaklı kendiliğinden eylem ortaya çıkmaktadır. Bu eylemler, kitlelerin “böyle yaşamak istemiyoruz” isteminin dışa vurumudur.

İkincisi, kitlelerin ruh hâlini de hesaba katarak, devrimcilerin geliştireceği eylemlerdir. Bu ise, devrimci örgütlenmenin gelişmesi gibi bir genel başlıkla ele alınmamalıdır. Daha ileri gitmeliyiz ve işçi sınıfının devrimci örgütlenme ile birleşmesinin bugünün en somut görevi olduğunu saptamalıyız.

Bu elbette devrimcilerin birliğini de gerekli kılar. Öyle niyete bağlı, amorf bir birliktelikten söz edilerek bu sorun atlanamaz. Devrimcilerin birliği, bir örgütsel birliktir, yoksa kişilerin istem ve taleplerine bağlı bir hâl, ruh hâllerine bağlı bir tutum meselesi değildir. Kendi istemlerini devrimci hareketin önüne engel hâline getiren tutum, sonuçta niyetleri ne olursa olsun, dar grupçudur ve bu zaten vardır. Eksiklik bu grupların varlığında değildir, bunlar zaten vardır. Somut olarak, devrimcilerin, devrimci örgütlenmenin bayrağı altında somut olarak toplanması gereklidir. Bunun adresi ortadadır, devrimci sosyalizm çizgisidir.

Buradan hareketle, dört nokta öne çıkmaktadır.

1

Devrimci hareket, uluslararası dayanışmayı geliştirmelidir. Bu elbette, daha ileri safhalara taşınmak zorundadır. Bu enternasyonal dayanışmayı bir yana itmek, her parçadaki devrimci hareket için affedilmez bir hata olur. Bizim ülkemizdeki devrimci hareket için de bu geçerlidir.

Bu elbette her ülkede yürümekte olan devrimci hareketin gelişimini ertelemek demek değildir. Ama dünya devrimci hareketinin her parçada gelişmeye başladığını, bir genel görüntü olarak saptamak mümkündür. Devrimci hareket, uluslararası alanda birbirini tanımaktan uzaktır ve bu durum aşılması gereken bir güven sorunu doğurmaktadır. Bu nedenle, egemenin uluslararası örgütlenmesi çok daha gelişmiştir. Devrimci hareketin enternasyonal örgütlenmesinin yolunu açmak, gerçekte birçok çabaya bağlı olsa da, en başta her ülkede devrimci hareketin gelişimi ile de bağlantılıdır.

Uluslararası dayanışma, bugün, emperyalist paylaşım savaşımının güç kazandığı, Batı emperyalizminin ya da moda deyimi ile kolektif Batı’nın dünyayı yağmalamak için tüm gücü ile savaşa yüklendiği koşullarda, çok önemlidir.

2

İkinci nokta, Birleşik Emek Cephesinin (BEC) hayata geçirilmesidir. Bu elbette son derece zordur. Kolay olmayacağı açıktır. BEC, ülkemizdeki tüm direnişi birleştirmenin, büyütmenin ve örgütlemenin olanağını sunacaktır. Egemen “iç cephenin güçlendirilmesi”nden söz etmektedir. Onların istediği şey, tüm burjuva partilerin, hep bir ağızdan, en sıradan konularda dahi bir ağızdan konuşmasıdır. Bu ise, işçi sınıfının, direniş hareketinin yok edilmesi demektir. Bunu başarmak istiyorlar. Kürt devrimci hareketini uysallaştırmak, sisteme entegre etmek, işçi sınıfı ve direniş hareketini bastırmak bu isteklerinin hedefleridir. Buna karşı, BEC, işçi sınıfının tek çıkış yoludur.

3

Ülkemiz işçi ve emekçileri, açlık ve işsizlik koşulları ile karşı karşıyadır. Ülkenin son 5 senesine damgasını vuran şey, asgarî ücret politikalarıdır. Sendikalar işçi sendikası olmaktan çıktıkça ve çıktığı ölçüde, toplu sözleşme ve grev kâğıt üzerinde kalmaktadır. Grevli toplu sözleşme yok ise, ki fiilî olarak yok hâline getirilmiştir, sendikalar da gereksiz hâle gelmekte ya da işlevsiz hâle gelmektedir.

Asgarî ücret politikaları, tüm sendikal mücadeleyi de belirlemektedir. Sendika konfederasyonları, “bizim üyelerimiz asgarî ücret almıyor,” diye konuşabilmektedir. Bu teknik olarak doğrudur. Ama bu durum, işçilerin, sendikalı işçilerin hak ve ücretlerinin asgarî ücrete bağlı olarak şekillendiği gerçeğini değiştirmemektedir. Varsayalım ki asgarî ücret 40.000 TL olmuş olsa, sendikalar, 35.000 TL ücret almayı başarı olarak işçilere, kendi üyelerine yutturamayacaktır. Bu nedenle, egemen sınıf, asgarî ücret politikası ile, tüm sınıfı domine etmektedir ve sendikal konfederasyonlar bu konuda devletin politikalarına teşnedir.

Sözüm ona sendikalar, birer işçi sendikası olsalardı eğer, bu asgarî ücret politikalarına karşı ortak bir direniş geliştirebilirlerdi. Oysa sendikalar, koca koca başkanlarının ağzından, asgarî ücretin düşük olduğu açıklamaları yapmakla yetinmektedirler. Hepsi budur. Yaptıkları bu açıklamalara “eylem” demekten de geri durmuyorlar. Bu utanmazca tutum, aslında işçi sınıfının aşağılanmasıdır.

İşçi sınıfı bu sendika mafyasını, kendi sırtından atmak zorundadır.

Bu da işçi sınıfının siyasal örgütlenmesinin gerekliliğinin somut, yakıcı ifadesidir. İşçi sınıfı devrimcileşmek, devrimci politikaya ilgi duymak zorundadır.

Bu koşullarda işçi sınıfı, tüm direniş cephesi, kadınlar, öğrenciler, işçiler, genel grev ve genel direniş silahına başvurmak zorundadırlar.

Genel grev, söylemekle, adını anmakla gerçekleşemez. Genel grev, bir yandan, sürmekte olan her türlü direnişi geliştirmekle örgütlenir. Ama öte yandan, işçi sınıfının şalterleri indirmesi, örgütlülük demektir. Bu, sendikaların çağrıları ile gerçekleşmeyecektir. Sendikalar, işçi sınıfının taleplerine kulaklarını tıkamış durumdadır. Onların kulaklarını patlatırcasına yükselecek bir genel grev, ancak işçi sınıfının örgütlenmesi ile bağlantılıdır. Bu ise, işçilerin kendi bulundukları fabrikalarda, kendi devrimci örgütlenmelerini kurmaları ile bağlantılıdır. Fabrikada devrimci örgütlenme, işçi sınıfının devrimci hareketle birleşmesine bağlıdır. Bu elbette işçilerden çok, devrimci hareketin görevidir. Bu görevin bilincindeyiz. İşçilerin devrimci politikaya yönelmesini söylerken, amacımız görevi devrimcilerin üzerinden almak değildir. Ancak, işçi hareketi, devrimci olmadığı sürece, burjuva politikaların kuyrukçusu olmaktadır. Buna son vermek, ileri işçilerin görevidir. Her sınıf bilinçli işçi, genel grevi örgütlenmenin gerçek yolunun ne olduğunu kendisine sormalıdır. Bunun yolu, devrimci sosyalizm çizgisinde örgütlenmekten geçmektedir.

Genel grev ve genel direniş, işçi sınıfının kendi gücünü tanımasının, sınamasının da yoludur. İşçiler bu devrimci politikaya kulak vermelidirler. Sendika liderlerini dinlemek yerine, sahte işçi dostlarının nutukları ile yetinmek yerine, devrimcilere kulak kabartmalıdırlar.

Devrimci hareketimiz, bıkmadan usanmadan işçilere devrimci mücadele çizgisini anlatmalıdır, onlara öncülük etmelidir.

Genel grev ve genel direniş, kitlesel direniş hattının önemli bir basamağı olacaktır. Bu nedenle işçilerin her türlü örgütlenmesi, büyük değer taşımaktadır.

4

Biz Saray Rejimi diyoruz.

Saray Rejiminde parlamentonun hiçbir önemi yoktur. Parlamento, Saray’ı meşrulaştırmak için vardır. Saray, iktidar odağıdır. Her iş adamı bir talepte bulunacağı zaman, Saray’a ulaşmanın yollarını aramaktadır. Onlar, açık olarak iktidar odağının neresi olduğunu bilmektedir. Artık tekeller için, milletvekillerini satın almanın bir önemi yoktur. Zaten milletvekillerini satın alma yeri Saray’dır.

Saray Rejimi, yargı mekanizmasını polis gücünün bir parçası hâline getirmiştir. İstanbul Barosu bunu kavramıştır ve savunmalarını bizzat bu temelde yapmışlardır. Erdoğan, “biz yargı devletiyiz,” diyor. CHP bunu anlamamakta ayak diremektedir, uzmanlar bunu “hukuk devleti” şeklinde anlamak istemektedir. Oysa açıktır. Erdoğan başka ne desin, Saray Rejimi mi desin?

Bu nedenle, işçi hareketi de, içgüdüsel olarak, Saray’a yürümek yolunu keşfetmiştir. En sıradan bir durumda, işçiler, biraz duyarlı sendikalar, öğrenciler vb. Saray’a yönelmektedirler. Muhatap Saray’dır.

Bütün yollar Saray’a çıkmaktadır. Ve elbette sarayları işçi birlikleri yıkacaktır.

Bu dört nokta, devrimci hareketin işçi hareketi ile birleşmesi ihtiyacını göstermektedir. Demek ki, mücadele hattı açık ve nettir. Saray Rejimini yıkmanın, sosyalist bir devrimi gerçekleştirmenin yolu açık ve nettir. Mücadele edenler için hat budur. Ve elbette mücadele etmeyenler için, hiçbir çıkış yolu yoktur; onlar, bu çürümenin içinde kendi yakınmaları ile çürümeye devam edeceklerdir.

Bu hattı, genellersek, dayanışma, direniş, örgütlenme olarak ifade edebiliriz. İster günlük mücadele için olsun, isterse daha ileri iktidar mücadelesi söz konusu olsun, hat, dayanışma, direniş ve örgütlenmedir.

Ortadoğu’da savaş hazırlıkları

ABD savaşı körüklemeye devam ediyor. Münih’te, ABD Dışişleri Bakanı, açık olarak eski dünyanın bittiğini, kendilerine zayıf müttefik gerekmediğini ilan etmiştir. Aynı konferansta Merz -Almanya’nın Zelenskisi-, ABD ile var olan çelişkileri dile getirecek şekilde, dünyanın değiştiğini söylemiştir. Yine aynı konferans günlerinde Macron (kendisi Rothschild bankerliğinden gelmedir) Rusya ile ilişki kurma çabası şovu yapmaktadır. Gerçekte böyle bir şey istediğine dair bir emare yoktur.

ABD, Venezuela’da ortaya koyduğu saldırgan gringo tavrını, Küba’ya karşı devreye sokmak istiyor. Küba, daha küçük bir adadır ama yine de ABD için düşündürücüdür. Ama buna rağmen ABD saldırganlığı, ABD’nin çözülen hegemonyasını yeniden ve daha güçlü şekilde tesis etmek için devreye sokulmuştur.

Aynı savaş naraları, Ortadoğu’da da söz konusudur.

Ukrayna’da ABD’nin barış istediği de çok tartışmalıdır. Çin ve Rusya’nın buna inanması, eğer inanıyorlar ise, ahmakçadır.

ABD, diğer emperyalist rakiplerinden (Almanya, Japonya, İngiltere, Fransa) askerî olarak üstündür ve bu üstünlüğünü sonuna kadar kullanmakta kararlıdır. Bu nedenle savaş, öyle geçici bir hâl değildir. Savaş, tüm Avrupa güçlerinde körüklenmektedir. Bu doğru, ancak ABD’nin bu savaşı körüklemediği sonucu buradan çıkmaz. ABD ve AB arasında bir çeşit ittifak vardır ve Rubio’nun, biz güçsüz müttefik istemiyoruz demesi, AB’nin daha da saldırgan olmasını teşviktir, dahası bu konuda somut adımlar atmalarını istemektedir.

İngiltere, elbette somut saldırılar ortaya koymaktadır. Çünkü, ABD’nin boşaltacağı alanları doldurma hevesindedir. Irak petrolleri konusundaki tutumu bunu göstermektedir. Rusya’ya dönük Ukrayna rejiminin saldırılarının çoğunda ABD kadar İngiltere’nin de parmağı vardır. Fransa ve Almanya’nın daha etkin olmasını istedikleri anlaşılmaktadır. Ve Fransa-İngiltere cephesi, hem Almanya’ya nükleer silah desteği vermek istiyorlar, hem de Ukrayna’ya nükleer silah sevk etmekten söz ediyorlar. Bu çabaları olmamış olsa, ABD, ne Venezuela’da ya da Latin Amerika’da bu denli saldırganlık sergileyebilir, ne de Ortadoğu’da.

İran’a dönük saldırı işte böyle ortaya çıkıyor.

Barrack, Suriye’nin sömürgeleşmesini yöneten validir. Adı Epstein dosyalarında sık sık geçmektedir. Epstein dosyası, elbette şimdi, ABD’nin elinde, pazarlık unsurudur. İngiltere’yi etkilemesine bakın yeterlidir. Ama ABD’de hiçbir yargılama yoktur. Barrack bu konuda bir davaya sanık olmamaktadır. İşte size “ABD hukuk devleti ve demokrasisi.”

İran’a dönük saldırının kapsamlı olacağı sanılmalıdır. Zira iş Suriye sahasından anlaşılmaktadır. İki gelişme ilgiye değerdir. Birincisi, Suriye’de var olan IŞİD hapishanelerinin ve kamplarının Irak’a taşınmasıdır. Bu taşınma, Irak’tan İran’a dönük saldırılar içindir. Barzani ve diğer Kürt gruplar bu konuda görev üstlenmezse, IŞİD, bu konuda devreye sokulacaktır ve bunun hazırlığı yapılmaktadır. İkinci gelişme, ABD’nin Suriye’deki üsleri tahliye ederek Irak’a taşımasıdır. Demek, Irak Kürdistanı ABD üssü olarak devreye sokulacaktır. İstenen budur.

İran’a dönük saldırı, birkaç aşamalı olarak planlanmaktadır.

12 günlük savaş olarak anılan, ABD-İsrail saldırısının ardından İran’ın ne denli hazırlıklar yaptığını, bizim tespit etmemiz mümkün değil. Ama bölgeye yığılan ABD donanması, oldukça kalabalıktır.

Demek ki savaş hazırlığı ciddi boyutlardadır. Aynı güçlere karşı fiilî olarak savaşın içinde olan Rusya, Ukrayna’da ha bugün ha yarın barış umudu ile oyalanmak istenmektedir. Rusya’nın veya Çin’in bunu görmediğini söylemek mümkün değil. Bunu görmek, ciddi olan herkes için olanaklıdır.

Şimdi, ABD’nin Ortadoğu’daki güçleri açığa çıkmaktadır. Bir yanda İsrail vardır, bir ABD gücüdür. İkincisi Türkiye’dir, ABD tetikçisidir. Üçüncüsü Suriye denilen yerde var olan HTŞ bayrağı altındaki güçlerdir. Bu güçler Kürtleri, SDG’yi ciddi biçimde sıkıştırmaktadır. Bu yolla, onlardan güç devşirmek istedikleri anlaşılıyor. Bunu ne kadar başaracaklarını bilemiyoruz. Ama ABD uzantısı hâline getirilen her güç savaşa sokulmak istenmektedir. Bu konuda son derece acele hareket ettikleri de anlaşılmaktadır. Her şeyi devreye soktukları görünmektedir. Öcalan ile Suriye Kürt grupları arasında doğrudan bağlantıların kurulduğu söylenmektedir. Kendini feshetmiş olsa da PKK’den bu konuda bir açıklama gelmiş değildir. Ama Suriye Kürtlerinin İran’a karşı savaş konusunda istenenleri yapmakta tereddüt ettikleri biliniyor. Tüm bu adımlar ABD’nin telâşını göstermektedir. Demek oluyor ki, ABD bu işleri bitirene kadar Rusya’yı Ukrayna’da barış umudu havası içine sokmak istemektedir. Rusya’yı yorma planı gibi görünmektedir. Bu arada ise Rusya’da çeşitli suikast ve saldırılar planladıkları görülüyor.

İran ise, kendisine dönük saldırıları diplomatik alanda hamlelerle savuşturmak istiyor. Ama aynı zamanda savaşın tüm bölgeye yayılacağını dile getiriyor. Hürmüz boğazının kapatılması tatbikatı yapılıyor. Rusya ve Çin ile birlikte çeşitli tatbikatlar yapıyor. Tüm bunlar, ABD’nin saldırganlığını durduracak mı?

Kanımızca bu gerçekleşmeyecek. Belki ABD savaşı daha sonraya erteleyebilir. Ama savaştan vazgeçmeyeceği açık olmalıdır. İran’a karşı sürdürülen psikolojik bombardıman bunun açık işaretidir.

Tüm bölge şimdiden savaş sahası hâline getirilmiştir.

Bu nedenle Suriye’de bir “barış” söz konusu olmayacaktır demek mümkündür. Suriye, tüm halkları ile birlikte sömürgeleştirilmektedir ve sömürge valisi Şara değil, Barrack’tır. Sömürgeleştirme, uzun bir süreçtir. Ama bu sürecin sonunda sömürge ülke insanı diye bir tip ortaya çıktığını, biz kendi ülkemizden biliyoruz. Ülkemizin burjuva cepheye eklenmiş aydınları bunun en somut kanıtıdır. İnsana benzer bu karakterler, aslında sömürgeleştirmenin çok boyutlu (sadece ekonomik bir süreç değil) olduğunu göstermektedir. Entegrasyona, barış başlığı ile değil de, bir de sömürgeleştirme mantığı ile bakmak bu açıdan faydalıdır, gereklidir. Elbette bu, sonuçları bugünden belli olan bir süreç değildir.

İran’a karşı savaş, öncelikle şu noktaların doğru teslim edilmesi ile ele alınabilir:

1- Bu savaşı kışkırtan, ABD ve Batı emperyalizmidir. Savaşın kundakçısı İran değildir.

2- Savaş, açık olarak İran’ın teslim alınmasını hedeflemektedir. Bunun İran’daki İslamî rejimin değiştirilmesi olarak ilan edilmesi, aslında bu teslimiyeti örten bir örtüdür.

3- İran’daki rejimin değiştirilmesi, İran’daki direnişin, işçi sınıfı ve müttefiklerinin sorunudur. İran’daki devlet çarkının karakteri, hiçbir emperyalist saldırının bahanesi olamaz ve hiçbir zaman ABD emperyalizmi, hiçbir ülkedeki halkın yaşam koşullarının düzeltilmesi ile ilgili olmamıştır olmaz. Irak somut bir örnektir, Irak’a “demokrasi taşınması”nın ne demek olduğunu yaşadık ve biliyoruz. Biz, İran’daki devleti elbette desteklemiyoruz ama İran’a dönük ABD saldırısını hiçbir koşulda alkışlamamız söz konusu olamaz. Eğer ABD bu denli baskıcı rejimlere karşı ise, Suudi Arabistan’dan başlasın. Ülkemizdeki Saray Rejimin mimarı ABD ve NATO’dur.

Savaş, İran’a dönük daha kapsamlı bir savaş olarak organize edilmek istenmektedir. Hazırlıklar bunu göstermektedir ve bu savaşın tüm bölgeye yayılması konusunda İsrail ve TC devleti, ABD’nin destekçileridir.

Bölgemiz ABD üsleri ile doludur. Hangi üste nelerin, hangi güçlerin ve nasıl bombaların var olduğunun dökümü bizde yoktur. Ama, Türkiye’de atom bombalarının ABD denetiminde olduğu bilinmektedir.

Savaş öylesine kundaklanmaktadır ki, İran’ın diploması hamleleri bunu engelleyecek güçte olmayabilir. ABD-İran görüşmeleri, bu konuda bir dayanak olamaz. Zira ABD tam da görüşme masasında bu saldırıları devreye sokmaktadır. Bunu 12 gün savaşından biliyoruz. İsrail’e olası bir saldırıyı önlemek için, Lübnan’da uyguladıkları savaş taktikleri de açıktır.

Öyle ise bu savaş, zamanını biz bilemesek de kapıdadır.

Bu savaş, tüm bölgeyi savaş alanı hâline getirecek boyutlardadır. Zaten ortada bir savaş vardır. Bu savaş her ülkede bir iç savaş biçiminde de yol alma eğilimindedir.

Bölgenin tek kurtuluş yolu vardır, o da tüm bölgeyi saracak bir sosyalist devrim kalkışmasıdır. Bölgede devrimci işçi hareketinin durumu, bugün bu noktadan da oldukça uzaktır. Ancak ne olursa olsun yol budur, sosyalist devrim bayrağını yükseltmektir. Savaşı önlemek mümkün olmasa da, bu konudaki tutum, savaş içinde ve sonunda devrimci mücadelenin zaferi için çok büyük önemdedir. İran işçi sınıfının, İran devletinin ya da ABD işgalcilerinin yanında yer almak gibi bir tutumu olamaz. Bunun gibi, Türkiye işçi sınıfının savaşa karşı ilgisiz kalması, ABD saldırganlığını desteklemesi ya da savaşa giren TC devletini desteklemesi şeklinde olamaz. Ülkemiz işçi sınıfı ve devrimcilerinin tutumu, savaşı iç savaşa çevirmek şeklinde olmalıdır. Türkiye’de gerçekleşecek bir devrim, bunun ne denli olanaklı olduğunu bir yana bırakarak, bölgedeki tüm emperyalist saldırganlığı sona erdirme olanağına sahiptir. Devrimin uzak olduğunu düşünenler dahi, eğer akıllarını kaybetmemiş iseler, eğer bir devrim perspektifine sahip iseler, bunu görme olanağına sahiptirler. Ülkemizdeki bir sosyalist devrim, hem Suriye, hem İran, hem Irak ve hem de çevre ülkelerdeki devrimci hareketi yükseltecek potansiyele sahiptir. Çıkış yolu da buradadır. Ülkemiz nesnel olarak devrime yakın, öznel güçler açısından ise devrime uzak bir noktadadır. İşçi sınıfı henüz devrimci değildir, örgütlü değildir. Ama bu güçsüzlük bugüne aittir, yenilmez değildir.

Savaş ve sınıf savaşımı ya da günümüz koşullarında burjuva devlet

Dünya, oldukça sıra dışı bir dönemden geçmektedir. Tarihte, bu gibi dönemler, elbette her biri kendi özgünlüğü içinde olmuştur. Bu nedenle, olup biteni anlamak için telâş içinde sağa sola bakmak yeterli olmaz. Olayların hızına yetişmenin tek yolu, sağlam bir bilimsel bakış açısına sahip olmaktır. Marksizm-Leninizm (genellersek bilim) bu konuda yol göstericidir. Bu nedenle, Marksizm ve Leninizmden kaçarak, olayları anlamak mümkün değildir ve bu hızlı akan olayların içinde fırtınaya kapılıp gitmek oldukça olanaklıdır. Bunu bir ön not olarak düşünmek de mümkün.

Önce devletten başlamak istiyorum. Konuya meraklı okur, Kaldıraç Yayınevi’nden çıkmış olan, “Tekelci Polis Devleti” (ilk baskısı 1990’da, dördüncü baskısı 2007’de çıkmıştır) ve son dönemlerde çıkmış olan “Saray Rejimi” isimli çalışmaları okumalıdır. Zira tüm bu toz duman arasında devlet denilen şeyi ve burjuva devletin bugünkü durumunu anlamak, rüzgâra kapılmış bir yaprak gibi savrulmayı önlemek açısından önemlidir.

Tekelci Polis Devleti çalışması, 12 Eylül karşı-devriminin koşulları altında şekillenen tartışmalara bir yanıttır. Faşizm geldi ya da seçimler olunca faşizm gitti mi ya da açık faşizm/örtülü faşizm ya da gidip gelen faşizm gibi günlük bilincin sınırları içinde kalan tartışmaları, bir bütün olarak aşmak anlamında önemlidir. İkinci Dünya Savaşı’nda yenilen faşist cephe, aslında herkesin nefretini kazanmıştır. Bu nedenle biz, “Tekelci Polis Devleti” dediğimizde, bazı dostlarımız, bizim demek istediğimizi anlamaktan uzak idiler.

Biliniyor, her devlet bir sınıfa dayanır, “dayanır” hafifletici gibi olur, bir sınıfın egemenliğinin aracıdır, diğer sınıflar üzerinde baskı aracıdır, egemen sınıfın en gelişmiş siyasal örgütüdür. Burjuva devlet denildi mi, denmek istenir ki, burjuva sınıfın, ortak çıkarlarını her hâl ve koşulda savunur ve bu doğrultuda kurulmuş olan sistemi sürdürmek için, diğer sınıf ve toplumsal grupları baskı altında tutar. Ama her devlet, onun sahipleri için bir demokrasidir. Burjuva devlet, biçimi ne olursa olsun burjuvalar için bir demokrasi, işçi sınıfı ve çalışan yığınlar için, yani toplumun ezici çoğunluğu için diktatörlüktür.

Burjuva demokrasisi, 20. yüzyılın öncesinde ve 20. yüzyılın başlarında burjuva egemenliğin adı olmuştur. Sakıncası yoktur. Çünkü burjuva demokrasisi, işçi sınıfı için katıksız bir diktatörlüktür.

Her ülkede devlet, hem dünya çapında süren hem de o ülkede süren sınıf savaşımına göre biçim alır. Bu o devletin örgütlenmesine yansır. Ve bu süreklilik arz eder. Yani, örneğin TC devleti, adına “kurtuluş savaşı” denilen, bizim ise işgale karşı direniş dediğimiz bir dönemde, emperyalist paylaşım savaşımının içinde, Ekim Devrimi’nin ortaya çıktığı bir dünyada kuruldu. TC devleti, en başta içeride, Osmanlı devletine ve emperyalist işgale karşı direnen kitleleri, unsurları bastırarak, ezerek kurulmuştur. Bu durum TC devletinin oluşumunu etkilemiştir. Uzun süre TC devletinin olağanüstü yöntemlerle ayakta durması, bunun sonucudur. Benzer biçimde Ekim Devrimi’nin etkilerini durdurmak için, emperyalist cephenin bir ileri karakolu olarak organize edilmesi, onun karakteri açısından önemlidir. Ekim Devrimi, sadece işçi sınıfının yeni bir dünya kurma talebinin dünyaya yayılma olanağını yaratmadı, aynı zamanda tüm sömürge ülkelerin halklarını da harekete geçirdi. Bu halklar, sosyalizm hedefi ile mücadele etmemiş olsa da, emperyalist boyunduruğa karşı mücadele etmekteydi. Halklar için özgürleştirici etkiyi durdurmak, “Osmanlı’dan kalan topraklarda Türk unsurunun egemen kılınması” gibi kararların emperyalist cephe tarafından alınmasının da ana nedenidir. TC devleti bu etkiler altında, halkların imhası ve inkârı, işçi sınıfının bastırılması hattâ varlığının yok sayılması ile gelişmiştir.

Konu daha detaylı ele alınabilir. Ama okuyucu bu konuda bizim belgelerimize başvurmalıdır. Yoksa, konu bir makale sınırlarını aşar. Ama bu örnekte de görmüş olduğumuz gibi, her ülkede devletin ya da egemen sınıfının egemenliğinin şekilleniş biçimi farklı olabilmektedir. Mesela Fransa’da burjuva devletin laikliği ile Türkiye’de burjuva devletin laikliği asla aynı şey değildir. Bunu her konuda görmek mümkündür. Ama her ikisi de burjuva devlettir. Biri, Fransa’daki sömürgelere sahip bir emperyalist devlettir, diğeri Türkiye’deki bir sömürge devlettir ve emperyalist kampın Ekim Devrimi’ne karşı ileri karakolu olarak organize edilmiştir. Her ikisi de sahipleri için birer demokrasidir ama işçi sınıfı için birer diktatörlüktür. Aralarındaki farklılıklar, bu durumu nitelik olarak değiştirmez. Biz yine de her devleti, kendi özgün tarihsel toplumsal koşulları içinde ele almalıyız.

Demek ki sınıf savaşımı, devletin şekillenmesinde önemli bir etkendir. Ve bu, bir kere devlet şekillendi mi sona ermez, tersine gayet dinamik olarak sürer. Mesela 12 Eylül karşı-devrimi ile devlet ülkemizde yeniden organize edilmiştir. Saray Rejimi de böyle ele alınmalıdır.

Ekim Devrimi sonrasında tüm dünyada burjuva devletin yeniden organize edilmesi sürecinin yaşanması, devlet ve sınıf savaşımı ilişkisi çerçevesinde zorunludur. Ama bu yıllar aynı zamanda tekeller çağının başladığı dünyadır. Yani, burjuva devlet denilen şeyin içinde etkin olan güç, burjuva sınıfın bir parçası, tekellerdir. Tekelci kapitalizm, 1870’lerden başlayarak kapitalist-emperyalizmin doğduğu noktaya varmıştır ve Birinci Dünya Savaşı, paylaşılmış olan sömürgelerin, yeniden paylaşımı savaşımıdır. Ve bu savaş, hiçbir biçimde haklı bir savaş değildir. Buraya döneceğiz.

Demek ki, 1900’lerin başında hem tekelci kapitalizm doğmuş, emperyalist aşamaya ulaşmıştır, hem de Ekim Devrimi ile sınıf savaşımı burjuva sistemin yıkılışını somutlamıştır. Kapitalist dünya ya da emperyalist dünya, Ekim Devrimi’ne kapsamlı bir yanıt oluşturmak üzere karşı-devrimi devreye sokmuştur. 1919’da Alman devriminin yenilmesi ve Karl Liebknecht’in öldürülmesi, aslında Ekim Devrimi’nin yayılmasını önlemek açısından emperyalist cephe için büyük değerdedir. Ve Ekim Devrimi’ne karşı örgütlenen karşı-devrim, İspanya, İtalya, Almanya başta olmak üzere tüm gelişmiş kapitalist dünyada çıplak olarak ortaya çıkmıştır. Faşizm, bu karşı-devrimin adıdır. Faşist devlet, o koşullarda burjuva devletin olağanüstü örgütlenmesidir. Bu süreç, SSCB’ye karşı topyekûn ve tüm Batı’nın ortak saldırısına dönüşmüştür. İkinci Dünya Savaşı, bu nedenle, birincisi gibi bir “saf” paylaşım savaşımı değildir. SSCB’yi boğmak onların ilk hedefi idi, bunu başarsaydılar, paylaşım devreye girecekti. Demek ki, paylaşım savaşımı suyun altında sürmekteydi. Emperyalist cephe, Hitler nezdinde yenildi. Ve ardından, hem yorgun SSCB’yi durdurmak hem de kendi aralarında sömürgelerini paylaşmak için harekete geçmişlerdir. Örneğin tüm Ortadoğu haritaları, İkinci Dünya Savaşı sonrasında çizilmiştir. Türkiye, İngiltere tarafından, ABD’ye devredilmiştir. Başka örnekleri de vardır. Kore gibi.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise, tüm emperyalist kampta, burjuva devlet daha önceden de başlayan organizasyonunu ilerletmiştir. Biz, bu tarihlerden başlayarak ortaya çıkan burjuva devlete Tekelci Polis Devleti diyoruz. Tekelci ismi, burjuva sınıfın tekelci kesimlerinin kazandığı belirleyici rolü ifade eder, polis vurgusu ise, tıpkı faşizm dönemindeki gibi tüm toplumu her araçla kontrol etmek üzere, devletin iç savaşa göre örgütlenmesini ifade eder. Demek ki, bu çağda burjuva devlet, tekelci polis devletidir. Ve eğer devletteki bu yeni örgütlenmeyi görerek konuşuluyorsa, kimsenin buna burjuva demokrasisi demesine de itirazımız yoktur. Bize kimse, 1960’lardaki burjuva demokrasisinin 1900’lerdeki burjuva demokrasisi ile aynı olduğunu iddia etmesin. Bu devlet, tekelci polis devleti, faşizmin tüm dişlilerini kadife bir şalla örtmüştür. Sınıf savaşımı kesinleştiği ölçüde bu şal kaldırılmaktadır.

Yeni dönem, onların deyimi ile yeni dünya düzeni, IMF, Dünya Bankası gibi ekonomik organizasyonları, NATO gibi savaş organizasyonlarını içermektedir. NATO’ya girmek için, Avrupa’nın sınırında bulunan bir sömürgenin Türkiye’nin Kore’ye asker göndermesini istemeleri, aslında dünya çapında burjuva örgütlülüğü ya da karşı-devrimin örgütlülüğünü ifade eder. Bu dönem, görüyoruz ki, tüm NATO’ya bağlı ülkelerde, diğer sömürgelerin bir bölümünde, devletin yeniden örgütlenmesi devreye sokulmuştur.

Bugün, olayların hızlı aktığını söylediğimiz bugün, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ABD hegemonyasını ifade eden sistem çözülmektedir. Bu elbette, ABD hegemonyası çözüldü, bitti demek anlamına gelmez. Ama süreç bu yöndedir. Ve emperyalist güçler arasında başlayan paylaşım savaşımı bunun ifadesidir. Bugün bu savaş, Rusya ve Çin’in sömürgeleştirilmesi hedefine kilitlenmiş. Bu nedenle aralarında süren paylaşım savaşımını suyun altına iterek, kendi aralarında yeniden bir birleşme yakalamışlardır. Ama dikkat edilsin, bu çelişkisiz bir birliktelik değildir ve dahası, ABD kendi hegemonyasını sürdürmek için AB ve İngiltere, Japonya gibi güçleri, iradelerini kırarak kendine bağlamak için çaba sarf etmektedir. Doğrusu bu konuda da epeyce başarılı olduğu söylenebilir. Bugün, hem ABD, mesela AB’yi aşağılayarak, âdeta güderek kendini korumaya çalışmaktadır, hem de diğerlerinin kırılmış iradelerine rağmen dişlerini bilediklerini görmek mümkündür.

Şimdi bu süreçlerin ya da savaşın, burjuva devlet üzerindeki etkilerini ele almak mümkündür.

Biz, epeyce uzun bir süredir, mesela 5 yıldan fazladır, Batı’nın burjuva demokrasilerinin yaşadığı süreci gözlemleyebiliyoruz. İç savaş uygulamaları buralarda devrededir. Sadece Filistin direnişleri karşısında aldıkları tutum bile bunun için yeterli bir örnektir. Ama dahası vardır. İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da, ABD’de devletin en sıradan durumlarda devreye soktuğu olağanüstü yöntemler, birçok burjuva demokrat için bile, “bu nasıl demokrasi” sorusunu gündeme getirmektedir. Ve pek çok durumda bu uygulamalar için yeni yasalar bile çıkartmaya gerek duymuyorlar. Elbette yeni “terör” yasaları devreye sokmaktadırlar. Polis ya da daha genel anlamı ile kolluk, kendine has bir “özgürlük” içinde davranmaktadır ve hemen her emperyalist metropolde insanlar, “demokrasi” konusunda sorular sormaya başlamışlardır.

İlgiye değer son bir örnek ABD’den gelmiştir. Bu da ilk değildir. ICE olarak kısaltılan ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu kuvvetleri, sürekli insan öldürmektedir ve bu cinayetler, büyük ölçüde en sıradan protestolarda ortaya çıkmaktadır. Açık sokak infazları, artık paramiliter güçler ya da CIA’nın, FBI’ın gizli operasyonları ile yürütülmüyor, açıktan gösteri sırasında ortaya çıkıyor.

Minnesota’da ocak ayı sonunda bu cinayetlere karşı gelişen tepki, “ulusal kapatma” adı altında hayatı durdurma eylemlerine dönüşmüştür. “Ulusal kapatma”, işe gitmeme, okula gitmeme, alışveriş yapmama gibi alanları kapsamaktadır. Henüz, işçi sınıfı içinde örgütlü, mesela sendikaların şalter indirmesi biçiminde bir genel grev ortaya çıkmış değildir. Ama “ulusal kapatma” gelişmektedir.

Bu örnekle görüldüğü gibi devlet, doğrudan kitleleri susturmak üzere, protestolara saldırmaktadır. Oysa biz, ABD’de faşizm iktidara geldi, demiyoruz. Elbette Trump için faşist diyenler çoktur ama zaten Biden da bir başka faşist değil miydi? Ya da Epstein dosyasında ismi geçenler ne olarak adlandırılabilir?

Bu, burjuva devletin, siz ısrarla burjuva demokrasisi demek isterseniz bizim için sorun değil, gerçekte tekelci polis devleti olduğunu göstermektedir. Ve emin olmak gerekir ki, sınıf savaşımı ABD’de ilerledikçe bu devlet, dişlilerinin üzerini örttüğü kadife şalı kaldırıp atacaktır. Zaten CIA’nın, FBI’ın kontrolünü “demokrasi” olarak nitelemenin nasıl bir çelişki olduğunu düşünmek için Minnesota’da yaşananlara bakmak yeterli olmalıdır.

Bu örnekler, sadece faşist Trump ABD’sinde yaşanmıyor, Biden döneminde de vardı. Ve Starmer İngilteresi’nde, Macron Fransası’nda, Merz Almanyası’nda da aynı süreci görmek mümkündür. Örnekleri her gün yaşanmaktadır.

Her savaş, aynı zamanda sınıf savaşımı ile bağlantılıdır. Biz Marksistler, savaş söz konusu olduğunda sınıf savaşımını unutmayız. Bu nedenle biliriz ki, eğer işçi sınıfı burjuva devleti parçalar ve sosyalizmi dünya çapında kurmaya yönelirse, burjuvaziyi yok edip kendisini de yok edebilirse, sınıfsız bir dünya ortaya çıkarsa, savaşlar da ortadan kalkacaktır.

Ama savaş ve sınıf savaşımı arasındaki bağ, karmaşık bir bağdır. Birçok savaşta işçi sınıfı, kendi burjuvazisini, “ulusal çıkar”, “vatan savunusu” zokasını yutarak, desteklemiştir. Oysa savaşın her iki cephesinde de işçiler, işçi çocukları ölmektedir. Ne için? Bir taraftaki burjuva iktidar için.

Evet, tarihte vatan savunusu diye bizim de desteklediğimiz savaşlar olmuştur. Mesela Küba’ya karşı ABD’nin girişeceği savaşta Küba halkı vatanını, özgürlüğünü, sömürge olmaya hayır demeyi savunmaktadır. Biz bu savaşta Küba halkının yanındayız. Benzer bir şey bugün Venezuela için geçerlidir. Donbask’a karşı Ukrayna’nın savaşını kabul etmeyiz ve kendimizi Donbask halkının yanında buluruz. Filistin halkına karşı soykırıma karşı çıkmayı nasıl onurlu bir mücadele olarak kendi savaşımız olarak görüyorsak, Kobanȇ’ye karşı savaşı da kendi savaşımız olarak görürüz, görmeliyiz. Her işçi, bu savaşlarda ezilenden yana olmak zorundadır. Bu işçilerin de savaşıdır.

Ama ABD ile İngiltere arasındaki sömürge savaşlarını başka türlü ele alırız. Egemenler arasındaki savaşlar paylaşım savaşlarıdır ve bu savaşlarda işçi sınıfının yeri, savaşın diğer cephesindeki işçi sınıfının yeri ile aynıdır, kendi devletlerine karşı savaş. Bir sömürge ülkenin efendiye karşı savaşımını kendi savaşımız olarak görürüz. Bu savaş, özü gereği, hangi güçler eli ile yürütülürse yürütülsün, devrimcidir. Ancak bu savaşın, sosyalizm için bir savaş olması, apayrı bir şeydir ve bizim esas savaşımımızın bir parçasıdır. ABD, İngiliz, Fransız sömürgelerinin bu ülkelere karşı savaşı haklı bir savaştır. Tersi değildir. Hangi emperyalist güç olursa olsun, onların sömürge bir ülkeye saldırmasını, o ülkedeki yönetim ne olursa olsun lanetleriz.

Bizim savaş karşıtlığımız, liberal solcuların, aydınların “savaş kötüdür” vaazları ile örtüşmez. Biz yeryüzünden savaşı silmenin tek yolunun sınıfları ortadan kaldırmak olduğunu biliriz ve bunun yolu, dünya işçi sınıfının sosyalist devrimlerle komünizme yönelmesi demek olduğunu anlarız.

Her savaş nihayetinde bir iç savaştır.

Bugün emperyalist dünyanın, ilk aşamada kendi aralarında başlattıkları, ardından Rusya ve Çin’e karşı savaşa dönüştürdükleri savaş, bu emperyalist ülkelerde de bir iç savaş olarak yansıyacaktır, yansımaktadır. Bu iç savaş, ne denli gelişirse, burjuva devlet, tekelci polis devleti, dişlileri üzerindeki şalı kaldıracak ve tüm yüzünü ortaya koymak zorunda kalacaktır. Bugün ABD’de yaşanan budur. Dünyanın çeşitli yerlerinde kundakladıkları savaşlar onların göçmen sorunu dedikleri şeyin kaynağıdır. Yani bunu yaratan kendileridir. Bu yolla, kendi sanayileri için ucuz işgücü buluyorlar. Ama göçmen kitleleri fazlalaştıkça, bu kez, onlara karşı azgın bir saldırı devreye sokuyorlar. ABD işçi sınıfı ya da bir başka ülkedeki işçi sınıfı, bu göçmenleri kendi düşmanı olarak görsün diye, azgın saldırılarının yanında, azgın bir propaganda yürütüyorlar. Böylece ırkçılığı Neonazi tarzında yeniden örgütlüyorlar. ABD işçi sınıfının göçmenleri kendi sınıfının bir parçası olarak gördüğü durumda, tüm bu tablo değişecektir. İşçi sınıfının enternasyonalist hattı, ancak işçi sınıfı devrimci ise, ancak sınıf bilinçli ise devreye girecektir.

Tüm emperyalist kamp, başta ABD, Almanya, Japonya, İngiltere ve Fransa olmak üzere, savaş için hazırlanmaktadır. Savaşı büyütmek istemektedirler. Bu sürece uygun “liderler” bulmaktadırlar. Merz öyledir, Macron öyledir, Starmer öyledir, Trump ve Biden öyledir. Bu savaş, bu tuhaf tiplerin ihtiraslarının, çılgınlıklarının sonucu değildir. Savaşın temelinde kâr, pazar hâkimiyeti, hâkimiyet ilişkileri vardır. Savaşın nedeni kapitalist sömürü sistemidir. Ve savaşı, kapitalizme karşı dünya çapında bir savaşa çevirmek, işte devrimci sosyalizmin görevi budur.

İçişleri bakanı, adalet bakanı, savaş kabinesi

Tabii ki ilginç bir ülkede yaşıyoruz ve dünya da Türkiye’ye daha fazla benzemeye başladı. Trump’a bakın, Macron’a bakın, Merz’e bakın, Starmer’e bakın, daha başka kime isterseniz ona bakın. Bizdeki tüm uygulamalar, Batı hayranı olanların nezdinde kötü uygulamalar olarak ele alınırdı ve Batı medeniyeti, Batı demokrasisi için hayranlık dolu cümleler kurulurdu. Şimdi bu Batı hayranları için büyük hayal kırıklığı yaşanıyor mu bilemeyiz. Çünkü ancak bir bölümü gerçekten “hayran”dırlar, diğer bölümü ve çoğu, NATO tedrisatından geçmiş, eklenmiş uzmanlar, eklenmiş gazeteciler, aklını satmış aydınlardır.

Onlara da yazık tabii. Bu kadar övgüler düzdükleri Batı, bizdeki devlet yönetimine uygun uygulamalar sergilemektedir. Onlar üzülmesin de kim üzülsün!

Epstein dosyasına bakın, bizdekileri hatırlayın. Sanmayın ki Adnan Hoca’dan söz ediyoruz. Adnan Hoca, babası sahte olduğu iddia edilen bir kişi midir, yoksa özel bir istihbarat projesi midir, biliniyor olmalıdır. Sadece biz işçiler, kadınlar ve gençler bilmiyoruzdur. Ama Epstein dosyası denilince, Melih Gökçek, Fatma Şahin ve Saray’a uzanan diğer ilişkiler ele alınmalıdır. Zengin parababaları anılmalıdır. Ama konumuz bu değil. Sadece bizde var olan örneklerin “istisna” olmadığını gösterir bu olay.

Tüm kapitalist sistem çürümüştür.

Ama bizim bir farkımız var. Biz sömürge bir ülkeyiz. Bizdeki “Beyaz Türkler” bu sömürge olma hâlini duyunca, hemen irkilirler, “değiliz” demek isterler ve onlara göre sadece bugün geçici bir durum yaşanmaktadır ve devleti kurtarmak gerekir. Kurtaracaklar ama kime benzeyecekler? Trajikomik hâldedirler.

Biz işçiler için, devrimciler için devleti yıkmak temeldir. Tüm bu çürümüşlük, tüm bu pislik, ancak devrimci işçi sınıfının darbeleriyle, devrimle son bulabilir. Bu sadece bizim ülkemiz için de geçerli değildir.

Türkiye, bir yandan emperyalist Batı’nın ortaklaşa sömürgesi olarak emperyalistler arasında paylaşım masasındadır; diğer yandan ise, sistem her yönü ile çürümektedir.

Bu yazıda biz, Saray ile ilgili yansımalara bakmak isteriz.

Biliniyor, biz Kaldıraç Hareketi olarak uzun süredir, Saray Rejimi diyoruz. Saray Rejimi, tekelci polis devletinin (çağımız burjuva devleti tekelci polis devletidir) olağanüstü örgütlenmesidir. Bunun nedeni, burjuva devletin olağan yöntemlerle varlığını sürdürememesidir. Bu nedenle parlamento yok edilmiş, göstermelik bir varlığa çevrilmiştir. Saray, sadece bir adres değildir, burjuva devletin ana merkezidir. Yargı, tümü ile polis gücünün (kolluk kuvvetlerinin devamı-uzantısı hâline getirilmiştir.

AK Parti iktidarı demek ne kadar hatalı ise, “Saray iktidarı” demek de o kadar hatalıdır. AK Partiye muhalefet eden siyasal partiler gibi, Saray muhalefeti demek de yersiz olur. Sarayda elbette oyunlar vardır. Her saray, soytarıları ile ele alınır. Sarayları birbirinden ayıran soytarılarıdır. Bu, adalet sarayları için de geçerlidir. Saray soytarılarına bakıp muhalefet görmek yersizdir, abartılı olur. Yanlış anlaşılmasın, saray soytarıları önemsizdir demiyorum, önemlidirler. Ama o kadar.

Zaman zaman bazı “uzmanlar” TV kanallarında, yazılarında, konuşmalarında “bakanlar kurulu” gibi, eski sisteme ait kavramları kullanırlar. Dil sürçmesi, alışkanlık ya da değil, hatalıdır, yanlıştır. Bakanlar kurulu yoktur.

Ama iki önemli örgütlenme vardır.

Biri, ekonomi yönetimidir. Alacaklı uluslararası sermaye, Mehmet Şimşek ismini başına geçirdiği bir konsorsiyum kurmuştur. Düyûn-ı Umûmiyeye benzetilebilir. Ekonominin yönetimi ellerindedir ve alacaklılar, alacaklarını almak için her yola baş vururlar. Sistemin yarattığı ve beslediği yağmacı sermaye güçleri, yerli ve yabancı, artık bir canavar gibi her şeyi yutmak istemektedir. Köprülerin özelleştirilmesi, tam da bu çerçevede ele alınabilir. Bu canavarın beslenmesi, artık sistemin zorunlu işlerinden biridir. İşçilerin, emeklilerin, nüfusun çoğunluğunun cepleri, gelirleri tümü ile bu canavara, tekellere aktarılmaktadır.

İkinci organları, savaş bakanlığıdır. Adına savaş bakanlığı demek uygundur ve şimdi yeniden şekillenmektedir. Yeniden, çünkü Şubat 2026’da, içişleri bakanı (adı bakan) ve adalet bakanı değiştirildi.

Bu değişime, “Saray bir görüntü, yüz değiştirme işine girişti” diye bakmak hatalı olur. Tersine, ciddidir. Değişiklik, savaş komitesinin değişimi demektir ve savaş komitesi, daha da açığa çıkmaktadır. Yeni içişleri bakanı, yeni adalet bakanı, dışişleri bakanı, Kalın gibi bakanların yanına eklenmiştir.

Saray Rejimi, “iç cepheyi güçlendirmek”ten söz etmektedir. Bu yeni değildir. Burjuva cepheden tek ses çıkmasını istiyorlar. Bu plan, elbette işçileri, aydınları, kadınları ve gençleri kapsayan direniş hareketini boğmakla doğrudan bağlantılıdır. CHP’ye dönük saldırılar da bununla bağlantılıdır. Şimdi, daha etkili bir saldırı dalgası planladıklarını söylemek mümkündür.

Biri içişleri bakanıdır, kolluk ona bağlıdır. Ve diğeri adalet bakanıdır, kolluğun doğrudan bir parçasıdır ve daha etkili saldırılar için devrededirler. Yeni Adalet Bakanı, eski savcıdır ve istifa dahi etmeden ataması yapılmıştır. Demek, hiçbir biçimde “usul”e bakmamaktadırlar. Önce istifa et bile demiyorlar. Umurlarında değildir. Değil mi efendileri Trump gibiler, Avrupalı liderler aynı tarzda davranmaktadır. O hâlde bunlara dikkat etmeye gerek yoktur. Devlet çarkının baskı aygıtları üzerindeki tüm örtüler kaldırılmıştır.

Yeni bakanlar, bu çerçevede baskıyı daha da artırmak için görevlendirilmiştir ve her biri birer Neonazi tarzında iş görmektedir. Emperyalist metropollerdeki Neonazilerden tek farkları, bunların sömürge ülkenin Nazileri olmasıdır. Bu nedenle, biraz komik hâldedirler. Adalet Bakanı’nın eskisi ile yenisi, devir tesliminde bir koltuk ayarı komedisi sahnelediler. İçişleri Bakanı, meclis yemekhanesinde aynı aşağılanmayı yaşadı. Ama yeni Adalet Bakanı, komik koltuk hâlini çok da dikkate almadı ve törene devam etti. Ne de olsa bakan olurken, aynı zamanda savcıdır da. İşte farklılık bu komedidedir. Komedi faydalıdır ama bunların komedileri de bir tuhaf. Saray’ın gölgesi altında eski bakanın tepkisi midir, itibar suikastı mıdır bilmiyoruz. Ama ne tepki tepkidir, ne suikasta uğrayacak bir itibar vardır.

İşin ciddi bölümüne bakmak gereklidir. Yeni Adalet Bakanı, elbette efendilerinin adamıdır ve gerekli düzenlemeleri hızla hayata geçirecek bir kararlılıkla, alçak ayarlanmış koltuğuna takılıp kalamazdı.

İçişleri Bakanı ise, daha derinden gidecek gibidir. İçişleri Bakanını, Binali Yıldırım’ın semiz ve kumarbaz oğlunun Erzurum’da koltuğa yatar vaziyette oturmasından hatırlamak mümkün. Elbette, aynı zamanda tarikatçıdır. Bu nedenle onun biraz daha az gündem olması gereklidir. Adalet Bakanı gibi “hızlı” bir giriş yapacak olsa da, bunu daha az gösteriye dönüştürme eğilimindedir.

Savaş, emperyalist efendilerce yayılmaktadır. Haziranda NATO toplantısı vardır. Ve İran’a karşı savaş naraları atılmakta, Ortadoğu ABD donanması ile doldurulmaktadır. Emperyalist küstahlık, Ukrayna’da, Küba’da, Venezuela’da, İran’da tam hızı ile devrededir. Ve elbette ABD tetikçisi olarak rol alan TC devleti de buna uygun olacak şekilde yapılandırılmaktadır. Buna Saray Rejiminin güçlendirilmesi demek mümkündür.

Saray Rejiminin 2023 seçimlerinden sonra gerçekleştirdiği iki değişiklikten biri ekonominin bir konsorsiyuma devredilmesidir. İkincisi savaş kabinesinin organize edilmesidir. Bunlardan birincisi, artık her yönü ile, her göz tarafından görülebilir durumdadır. İkincisi, savaş kabinesidir ve onun da öne çıkmaya başlayacağına şahit olacağız. Yeni bakan değişiklikleri bunun içindir.

Her savaş bir iç savaştır. Bunu biliyoruz. Üstelik bu sadece bizim ülkemiz için geçerli değildir, ABD için de geçerlidir, Almanya, Fransa ve İngiltere için de. Her birinde farklı yoğunlukta elbette. Türkiye’de bu daha açıktır. “İç cepheyi güçlendirmek” bu nedenle ağızlarındadır. Ve bunun için, Kürt devrimin boğulması, Suriye’de sömürgeleşme politikalarının geliştirilmesi, belki Irak’ta birçok hamlenin devreye sokulması yaşanmaktadır. Bir ucu da, zaten ABD politikalarına her koşulda uyum sağlayan Türkiye’de Saray Rejiminin, kendi durumunu güçlendirmesidir.

Saray Rejimi, çoktandır, şiddet ve devlet terörü ile ayakta durmaya çalışmaktadır. Bu şiddet politikalarının, iç savaş hukuku çerçevesinde artacağını söylemek mümkündür. Adalet Bakanı’nın İmamoğlu ile görüşmeleri kısıtlayacağı belli olmuştur.

Sadece Adalet Bakanı’na, kendisi zaten meşhur olduğu için, takılıp kalmak doğru değildir. Aynı biçimde İçişleri Bakanı’nın da uygulamaları devreye girecektir ve her iki bakanlık, şiddet ve devlet terörü uygulamaları için daha militanca, daha koordineli çalışacak gibidir. İstenen budur.

Elbette tüm bu devlet terörü, işçi ve emekçilerin, kadınların, aydınların ve gençlerin direnişini kıramayacaktır. Bu açıdan CHP daha zayıf bir halkadır ve CHP, açık olarak genel grev ve genel direniş politikasına yönelmek zorundadır. Zorundadır derken, bunu yapacakları anlamında değil, başka bir yolları yoktur. Samimi olan her CHP’li genç, bu genel grev ve genel direniş hattına yönelmek zorundadır. CHP, genel grev ve genel direniş, işçi hareketini, devrimci hareketi güçlendirir diye buradan uzak durmaktadır. Beklenen de budur. Bu açık olarak, işçi sınıfı ve devrimci hareketten korkmak demektir. CHP, düzen partisidir ve bu korkusu anlaşılırdır, genlerinde vardır. Ancak, “hukuk zemininde arayış” diye bir yol yoktur. Bunu anlamak için sadece bakanların atanmasına, bakanların isimlerine bakmak yeterlidir. Bizim için değil, CHP için yeterli olmalıdır. En başından beri söylüyoruz, seçim vaatleri ile, Saray Rejimine karşı mücadele edilemez.

Hiç kimse biz işçilere, kadınlara, aydınlara ve gençlere, hukuka güvenin, diyemez. Esas komedi budur, trajikomiktir. Saray soytarılarının koltuk yüksekliği ile organize ettikleri ortaoyunu mu daha komiktir, yoksa “seçimleri bekleyin”, “hukuka güvenin” söylemleri mi daha komiktir? İkincisi aynı zamanda trajikomiktir, gülerken acıtmaktadır, gülsek mi ağlasak mı türündendir.

Uzman zevat, pek yakında bize “liyakat yok” diye bu yeni bakanların atanmasını şikâyet edecektir. Ekonomide liyakat yok, adalette liyakat yok, içişlerinde liyakat yok, dışişlerinde liyakat yok demek sığ kafalılığın en açık göstergesidir. Tüm politikasını ABD’nin belirlediği, onun adına memurluk yapmakla yükümlü dışişlerinde liyakat ne demek olabilir? Devlet terörünün kol gezdiği bir ortamda içişlerinde liyakat ne demektir? Diyanette liyakat ne demektir? Milli eğitimde liyakat ne demektir? Bilal mi daha komiktir, yoksa Saray Rejiminin Milli Eğitim Bakanlığında liyakat aramak mı daha komiktir?

Bu iki yeni bakanın atanması, savaş kabinesinin organize edilmesidir. Bunun hem içeride hem de dışarıda efendiler için verilen görevlerle bağını görmemek hafiflik olur. Saray Rejimini doğru kavramak gerekir. Bu kavranmadan gelişmeleri anlamak mümkün değildir.

Dün de söylüyorduk, bugün de söylüyoruz, işçi sınıfının, kadınların, aydınların ve gençlerin direnişini geliştirmek, örgütlemek, büyütmek ve genel grev genel direnişe dönüştürmek, tek çıkış yoludur. Bu nedenle birleşik emek cephesi acil bir ihtiyaçtır ve devrimci hareketin ana gündemidir.

Tanıklarının anlatımlarıyla 8 Mart’ın tarihçesi

Bu sene 8 Mart öncesi, bazı metinlerde ve bazı sohbetlerde 8 Mart’ın tarihçesine dair karışıklıklar ve yanlış bilgilerin sürdüğüne denk geldim. Bu karışıklık, kimi zaman 8 Mart’ın kökeninde sosyalizm vurgusunun olup olmadığı üzerine sosyalistler ve feministler arasında gerçekleşen polemiklerde de yer bulsa da, bu konudaki yanlış bilgiler ve yanlış kanılar, sanıyorum ki hâlâ sürmekte. Bunun üzerine, en güvenilir kaynak olduğunu düşündüğüm, dönemin tanıklarından, Alexandra Kollontai, Clara Zetkin, Dora Montefiore gibi sosyalist kadınların metinlerini yol haritası yaparak 8 Mart’ın tarihçesine değinmek istedim.

8 Mart’ın tarihçesine dair yaygın bilinen mit, “8 Mart 1857’de New York’ta tekstil işçisi kadınların kilitli bir fabrikada çıkan yangında yanarak öldüğü ve bu yüzden 8 Mart’ın bir anma günü olduğu” şeklindeki anlatıdır. Bu anlatının tarihsel bir kaydı olmadığı, ABD işçi tarihi ve dönemin gazetelerinde böyle bir grev veya yangından bahsedilmediği yıllar içinde kanıtlanmış; bu hikâyenin ilk olarak 1955’te Fransız komünistleri tarafından L’Humanité gazetesinde yayınlandığı, sonraki yıllarda içeriği zenginleştirilerek bir mit hâline geldiği belgelenmiştir.

Muhtemel ki bu mit, gerçekte ilk Uluslararası İşçi Kadınlar Günü’nün ilan edildiği 1911 senesine denk gelen bir başka vakadan esinlenerek veya karıştırılarak yaratılıyor: 1909’da New York’ta patlak veren büyük gömlek işçileri grevi ve işçilerinin bu grevde büyük katılımı olan Triangle Shirwaist Fabrikasında 1911’de gerçekleşen ve çoğunluğu 14-23 yaş aralığında olan 123 kadın işçinin öldüğü yangından. Bu noktada, dönemin kadın işçi hareketinin durumundan ve ABD’deki kadın işçi grevlerinden bahsetmekte fayda var.

  1. yüzyılın başında kadın işçi hareketlerinin yükselişi tesadüfî bir patlama değil, daha önce temelleri atılmış uluslararası sosyalist kadın örgütlenmesinin bir ürünüydü. 1907’de Stuttgart’ta toplanan ilk Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı, farklı ülkelerden sosyalist kadın delegeleri bir araya getirerek kadınların oy hakkı, sendikal örgütlenme, burjuva feministlerle işbirliğinin tartışılması ve sınıf mücadelesine dair ortak bir perspektif oluşturma çabasının ilk kurumsal adımını attı. Kollontai bu süreci şöyle aktarıyor:

“Doksanlı yılların ortası bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir. 1896’da Gotha’da toplanan Sosyal Demokrat Parti Kongresinde ve Clara Zetkin’in ısrarı üzerine, kadınlar arasında özel, ayrı ve özerk ajitasyon çalışmasının temelleri atıldı. Aynı yıl, Londra Uluslararası Sosyalist Kongresinde İngiltere, Almanya, Amerika, Hollanda, Belçika ve Polonya’dan uluslararası kongreye delege olarak gelen otuz sosyalist kadının ilk özel toplantısı gerçekleştirildi. (…) Bu özel toplantı her şeyden önce burjuva feminizmi ile sosyalist kadın hareketi arasındaki ilişki sorununu incelemekle ilgilendi. İkisi arasında açık bir ayrım yapılmasının gerekliliğini kabul etti ve kadın işçileri genel sınıf partisinin saflarına çekmek amacıyla kadınlar arasında özel sosyalist ajitasyon yürütmenin arzu edilir olduğunu belirtti.

“…1907’ye gelindiğinde kadın işçi hareketi öyle bir boyuta ulaşmıştı ki, genel Uluslararası Sosyalist Kongre ile bağlantılı olarak Stuttgart’ta ilk Uluslararası Kadınlar Konferansını toplamak mümkün oldu. (…) Bazı görüş ayrılıklarının ardından, Alman sosyalist kadınlar tarafından sunulan ve tüm ülkelerdeki kadın işçi örgütleri arasındaki bağları güçlendirecek ayrı bir Uluslararası Kadınlar Bürosu kurulmasına ilişkin önergeyi kabul ettiler. Uluslararası kadın işçi hareketinin merkezî organı olarak Alman Partisi tarafından yayımlanan Gleichheit (Eşitlik) gazetesi kabul edildi. (…) Şu açıkça ortaya çıktı ki, kadın proletarya hareketi genel işçi hareketinin ayrılmaz bir parçası olmakla birlikte, kadın işçinin varoluşunun özel koşulları ve modern toplumda kadının özgül toplumsal ve siyasal konumu nedeniyle kendine özgü bazı özelliklere de sahiptir.”[1]

Aynı dönemde, özellikle ABD’de sanayileşmenin yoğunlaştığı tekstil ve hazır giyim sektörlerinde kadın işçilerin büyük grevleri patlak verdi. 1908’de ABD’de Sosyalist Partinin yeni kurulan Kadın Ulusal Komitesi, partinin her yıl kadınların oy hakkı mücadelesine adanacak bir gün belirlemesini talep etti. Ertesi yıl “Ulusal Kadınlar Günü” gerçekleştirilecekti. Kimi kaynaklarda “20 Binlerin İsyanı” kimi kaynaklarda “Otuz Binin İsyanı” olarak geçen, 1909 sonbaharında çoğunluğu genç, göçmen kadın işçilerden oluşan on binlerce emekçinin, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri ve sendika karşıtı baskılara karşı greve çıktığı kitlesel eylem de dönemin ruhunu anlatan grevlerden biriydi. Bu grevle sendika içindeki burjuva kadınların etkisi belirginleşti. Bu kesimler, işverenlerle anlaşma zemini oluşturmak için uzlaşmacı bir çizgi benimsedi. Bu durum, grevci kadınlar açısından bir ihanet olarak adlandırıldı.[2]

Bu deneyim, burjuva feministlerle işbirliğini daha tartışılır ve sendikaların sınıf çizgisine yaklaşımını daha görünür hâle getirdi. Grev sürecinde sosyalistlerin etkisinin artması sendikal çevrelerde rahatsızlık yaratırken, aynı durum sosyalistlerin işçi hareketi içinde daha örgütlü ve etkili olma çabalarını da hızlandırdı; böylece kadın işçi mücadelesi ile sosyalistler arasındaki bağ daha da güçlendi. Sosyalist Partinin 1909 Şubatı’nda gerçekleştirdiği ilk Ulusal Kadınlar Günü, bu grev dalgasının ve kadın işçilerin yükselen mücadelesinin doğrudan siyasal ifadesi olarak ortaya çıktı:

“28 Şubat 1909’da ABD’li kadın sosyalistler, tüm ülkede büyük gösteriler ve toplantılar düzenleyerek kadın işçilerin siyasi haklarını talep ettiler. Bu, ilk ‘Kadınlar Günü’ydü. Böylece Kadınlar Günü’nü organize etme inisiyatifi, Amerika’daki kadın işçilere aittir.”[3]

1910 yılına gelindiğinde, “İlk kadın konferansının üstünden sadece üç yıl geçmişti, ama harekete aktif olarak katılan kadın işçi ordusundaki büyüme muazzamdı! İngiltere’de sendikalara örgütlenmiş kadın işçi sayısı 200.000’i aşmıştı; Almanya’da sendikalarda 131.000 kadın işçi ve 82.645 parti üyesi vardı; Avusturya’da partide yaklaşık 7.000 kadın üye bulunuyordu. Diğer ülkeler de harekette kayda değer ilerleme göstermişti. (…) Abartısız olarak yalnızca Avrupa’da örgütlü kadın işçilerin sayısının bir milyondan fazla olduğu söylenebilir.

“Bu örgütsel başarıların temelinde kuşkusuz objektif bir ekonomik faktör vardır; kadın sanayi emeğinin hızlı büyümesi. Bu özellikle görece genç ve yoğun kapitalist ekonomiye sahip ülkelerde belirgindir. Ancak bu objektif faktörün yanı sıra, partinin kadın kitleleri üzerindeki bilinçli ve etkin etkisi ile özellikle savaş öncesi yıllarda tüm ülkelerde parti örgütleri tarafından enerjik ve dikkatli bir şekilde yürütülen özel ve sistematik çalışmalar da önemli bir rol oynamıştır.”[4]

“1910’da, 17 ülkeyi temsil eden 100 delegenin katıldığı İkinci Uluslararası Kadın İşçiler Konferansında, Clara Zetkin Uluslararası İşçi Kadınlar Günü’nü organize etme konusunu gündeme getirdi.[5] Konferans, her yıl, her ülkede, aynı gün ‘Kadınlar Günü’ kutlaması yapılmasına karar verdi; slogan: ‘Kadınlar için oy hakkı, sosyalizm mücadelesinde gücümüzü birleştirecek.’

“… Bu gün, kadın işçileri oy hakkı mücadelesine katmak, uluslararası dayanışmayı güçlendirmek ve sosyalizm bayrağı altında örgütlü güçlerini gözden geçirmek için bir mücadele günüydü.

“İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Kongresinde alınan karar kâğıtta kalmadı. İlk Uluslararası Kadınlar Günü’nün 19 Mart 1911’de düzenlenmesine karar verildi. Bu tarih rastgele seçilmedi. Alman yoldaşlar, günün Alman proletaryası için tarihî öneminden dolayı bu günü seçti. 1848 devrimi sırasında 19 Mart’ta Prusya Kralı, silahlı halkın gücünü ilk kez kabul etmiş ve bir proletarya ayaklanması tehdidi karşısında taviz vermişti. Verdiği pek çok söz arasında, daha sonra tutmadığı sözlerden biri de kadınlara oy hakkı tanımaktı.”

11 Ocak’tan sonra Almanya ve Avusturya’da Kadınlar Günü’ne hazırlıklar başladı. Gösteri planları “sözlü ve basın aracılığıyla duyuruldu. Kadınlar Günü öncesi haftada iki dergi yayımlandı: Almanya’da The Vote for Women ve Avusturya’da Women’s Day (…) İlk Uluslararası Kadınlar Günü 1911’de gerçekleştirildi. Başarı beklentilerin ötesindeydi. Almanya ve Avusturya’da İşçi Kadınlar Günü, kaynayan ve titreyen bir kadın denizi gibiydi. Toplantılar her yerde düzenlendi – küçük kasabalardan köylere kadar salonlar o kadar doluydu ki erkek işçiler yerlerini kadınlara bırakmak zorunda kaldı. Bu kesinlikle işçi kadının ilk militan gösterisiydi. Erkekler evde çocuklarıyla kaldı, eşleri, ev hapsindeki kadınlar toplantılara katıldı. En büyük sokak gösterilerinde, 30.000 kişi katılırken polis, göstericilerin pankartlarını kaldırmak istedi; kadın işçiler direndi.

“1913’te Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’a alındı. Bu tarih, işçi kadınların militan günü olarak kaldı.”[6]

Kollontai’ın bu metni, aynı zamanda ilk Uluslararası İşçi Kadınlar Günü için seçilen günün (19 Mart) Paris Komünü’ne[7] bir atıf olduğuna dair bazı metinlerde de yer alan mitin de gerçek olmadığına dair bir kaynak oluşturuyor. Devamındaysa 8 Mart’ın sabit gün olarak kararlaştırılmasının 1913’te alınmış bir karar olduğunu görüyoruz. Clara Zetkin bir konuşmasında bu tarihin başlangıçta Rusya’ya özgü bir tarih olduğunu; ancak 8 Mart 1917’de gerçekleşen Petrograd grevinden sonra bu tarihin uluslararası ortak bir gün olarak 1921’de Moskova’daki İkinci Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansında ilan edildiğini söylüyor. Ve buna, Rosa Luxemburg’u anmak niyetiyle şöyle bir detay ekliyor: “Uluslararası Komünist Kadınlar Günü, Rosa Luxemburg’un doğum günü olan 5 Mart’ta başlar. 8 Mart, 1917’de kadınların Rus Devrimi için çan çaldığı gündür.”[8]

Öyleyse gelelim, 8 Mart’ı bizzat gününde tarihe kaydeden, Şubat Devrimi’ni başlatan Kadınlar Günü’ne:

“Savaş, kadın istihdamını ciddi oranda artırmıştı. Sanayi kollarındaki erkek işçi sayısı %12 oranında azalırken, kadın işçilerin oranı %19 oranında artmıştı. 1917’de kadınlar işgücünün %50’sini oluşturuyordu. Savaş, başlangıçta işçi hareketinde dağınıklığa sebep olmuş; ancak dokuz ay sonra kadınlar ekmek ayaklanmalarıyla fitili ateşlemişti ve ekonomik taleplerle başlayan grevler hızlıca politik nitelik kazanıyordu (…) 22 Şubat gecesi (8 Mart 1917, Gregoryen takvim) ertesi gün yapılacak olan 8 Mart kutlamaları hazırlıkları için Bolşeviklerin güçlü etkisi olan Viborg’da bir araya gelen kadınlar, hareketi daha ileri götürme ve gösterileri büyütme kararı aldı ve onların inisiyatifiyle bir genel grev çağrısı yapıldı.

“Pravda başyazısında ‘Selâm kadınlara! Selâm Enternasyonale! Kadınlar, Kadınlar Günü’nde ilk kez Petrograd sokaklarına çıktılar. Moskovalı kadınlar silah ve malzeme buldular, kışlalara gittiler, askerleri devrim saflarına geçmeye ikna ettiler. Selâm kadınlara!’ diye yazmıştı.”[9]

“Kadın İşçiler Günü’nde cesurca Petrograd sokaklarına çıktılar. Kadınlar -bazıları işçi, bazıları asker eşiydi- ‘Çocuklarımıza ekmek!’ ve ‘Kocalarımız cepheden dönsün!’ taleplerini dile getirdi. (…) 1917 Kadın İşçiler Günü tarihe unutulmaz bir gün olarak geçti. Bu gün, Rus kadınları proleter devrimin meşalesini yükseltti ve dünyayı ateşe verdi. Şubat Devrimi, bu günden itibaren başlamıştır. (…) Devrimi başlatanlar Petrograd’daki işçi kadınlardı; Çar ve müttefiklerine karşı ilk mücadele bayrağını onlar kaldırdı. Bu yüzden işçi kadınlar günü, bizler için çift yönlü bir kutlamadır.”[10]

Kollontai, kadınların bir Uluslararası İşçi Kadınlar Günü olmasının önemini ve başarılarını şöyle aktarmıştır: “Kadınlar, toplantılar, gösteriler, posterler, broşürler ve Kadınlar Günü’ne ayrılmış gazeteler aracılığıyla dikkatlerini bu meselelere çevirmek zorunda kaldı. Politik olarak geri kalmış kadın işçi bile, ‘Bu bizim günümüz, işçi kadınlar festivali,’ diye düşündü ve toplantılara, gösterilere koştu. Her Kadınlar Günü’nden sonra daha fazla kadın sosyalist partilere katıldı ve sendikalar büyüdü. Örgütlenme gelişti, politik bilinç arttı. Kadınlar Günü başka bir işlev de gördü: işçilerin uluslararası dayanışmasını güçlendirdi.”[11]

Ne yazık ki bu uluslararası dayanışma, I. Dünya Savaşı’yla birlikte sekteye uğramıştı. Ancak kadınların dirençli mücadelesi, 1917’de gerçekleşen Ekim Devrimi ve devrimle birlikte kadınların ilk kez yıllardır talep ettikleri haklara gerçekten kavuşması, uluslararası kadın işçi hareketine umut ve güç taşımaya devam etti.

Tanıklıklarla 8 Mart’ın işçi kadınların sınıf mücadelesi ve sosyalist mücadele üzerine yükselen tarihini aydınlattıktan sonra, yazımı Clara Zetkin’in harikulade olduğunu düşündüğüm ve bugün de geçerliliğini koruyan bir 8 Mart konuşmasından uzun bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

“Tüm ülkelerin burjuvazisi, emperyalist savaş sırasında ve sonrasında, yönetiminde geliştirilen muazzam üretim güçlerini toplumun genel yararı için kullanacak ne kapasiteye ne de iradeye sahip olduğunu gösterdi. Kapitalizm, ancak krizlerin sefaletleri ve savaş suçları aracılığıyla bu güçleri felce uğratabilir ve yok edebilir. Kapitalizm, geleneksel bir anka kuşu gibi, dünya savaşının küllerinden yeniden doğamaz. Yarattığı kaosu dizginleme konusunda zayıftır ve yeni, daha yüksek, maddî ve kültürel bir varlığı tüm insanlık için yaratmakta güçsüzdür. Sadece, küçük bir azınlığı zenginleştirmek ve geri kalanları tüketen, yozlaşmış bireylere dönüştürmekle yetinir.

“Diplomatların, politikacıların, sanayi kaptanlarının ve finans krallarının toplantıları, fısıldamaları, sahte gizli anlaşmaları, işçi sınıfına karşı yumrukları, bu çöküşe karşı etkili olamaz. Devrimden korkan ve yorgun olanların kehanetlerine rağmen, bu gerçekler var olmaya devam edecektir.

“Kapitalizm, kendi varlığının sınırlarını aşamaz; bireysel ve anarşik kâr amacıyla işleyen doğası, ‘yüksek organizasyon’ yeteneğini paramparça etmiştir. Kapitalizmin tarihsel zamanı geçti. Yerini sosyalizm ve komünizme bırakmalıdır; bunun gerekli ön koşulları kendi içinde oluşmuştur.

“Bu güven, mutlu bir inanç değil, toplumsal gerçekler, ilişkiler ve evrim yasalarına dayanan sarsılmaz, bilimsel bir bilgidir. Zor zamanların acı ve mücadeleleri içinde, bu güven Uluslararası Komünist Kadınlar Günü’ne sarsılmaz bir güç ve ateşli bir coşku kazandıracaktır; milyonların kapitalizme karşı savaşma ve komünizm yolunu açma iradesini pekiştirecektir. Bu irade olmasa, kapitalizm daha uzun süre yaşayabilir; ancak tarih tarafından mahkûm edilmiştir. Bunun bedelini sömürülen ve ezilen işçiler ödeyecektir; bu bedel tarihe kan ve gözyaşıyla yazılacaktır.

“Komünist kadınlar, Moskova’da Uluslararası Kadınlar Günü kararını alırken bunun bilincindeydiler. Bugün, daha büyük bir açıklık ve güçlü bir kararlılıkla, bu gösteriye hazırlanmayı biliyorlar. Uluslararası Komünist Kadınlar Günü, üretici sınıfların kadın ve erkeklerine sunulan sorumluluk ve fedakârlıkla dolu kader sorusuna da yanıt olmalıdır: Kirli ve kanla beslenen kapitalizme sabırla katlanmak mı, yoksa onun yok edilmesi için kararlı ve amansız bir mücadele mi? Bu soruya cevap açık ve net olmalı, milyonlarca kadın ve erkek bu cevabı vermelidir.”[12]

 

[1]           Kollontai, Alexandra. 1919. Women Workers Struggle For Their Rights, Marxists Internet Archive.

[2]           “19, Yüzyılda Amerikan Kadın Hareketi”, Kadınların Özgürlüğü ve Sınıf Mücadelesi, Tony Cliff, Ataol Yayınları.

[3]           Kollontai, Alexandra. 1920. International Women’s Day, Marxists Internet Archive.

[4]           Kollontai, Alexandra. 1919. Women Workers Struggle For Their Rights, Marxists Internet Archive.

[5]           Çoğu kaynakta bu önerinin, Alman sosyalistlerinden Luise Zietz tarafından, ABD’deki Ulusal Kadınlar Günü deneyiminden etkilenerek yapıldığını ve Clara Zetkin tarafından desteklendiği de aktarılır.

[6]           Kollontai, Alexandra. 1920. International Women’s Day, Marxists Internet Archive.

[7]           18 Mart 1871’de başlamıştır.

[8]           Zetkin, Clara. 1922. The International Working-Women’s Day. Marxists Internet Archive.

[9]           “Sosyalist kadın hareketi tarihi ve kadın hareketindeki ideolojik ayrımların tarihsel kökenleri”, İdil Özkurşun, Kaldıraç, Sayı 272, Web erişimi: kaldirac.org, idilozkursun.wordpress.com

[10]  Kollontai, Alexandra. 1920. International Women’s Day, Marxists Internet Archive.

[11]  Kollontai, Alexandra. 1920. International Women’s Day, Marxists Internet Archive.

[12]  Zetkin, Clara. 1922. The International Working-Women’s Day. Marxists Internet Archive.

Nerede bu paralar?

M

eclis bünyesinde gerçekleşen toplantıların birinde bir skandal yaşandı geride bıraktığımız ay zarfında. İktidar partisinin grup başkan vekili “gariban” ifadesini kullandı emekliler için. Kimi kimsesi olmayan, zavallı çaresiz anlamında kullanılır bu sözcük günlük konuşmalarda. Bu anlama gelen bir sözcük emeklileri betimlemek için kullanılabilir mi, sorusuna yanıt vermekle başlayalım işe. Her şeyden önce emekli zavallı ve çaresiz değil, yaşamının en az üçte birine (çoğu kez de daha fazlasına) denk düşen bir zaman diliminde çalışıp birikim yapmış ve artık bu birikimlerinin neması ile yaşamını sürdürmesi gereken, zamanını bir patronun emrinde çalışarak değil, sevdiği işlerle ve uğraşlarla geçirmesi gereken kişidir aslında. Konuya bu açıdan yaklaşıldığı takdirde muhalefet cenahının da emeklilere yönelik yaklaşımının gerçeği yansıtmadığını ifade etmek mümkün. Onlar da emekli maaşlarının arttırılmasını isterlerken meseleyi “sosyal sorumluluk” ve “vefa borcu” olarak algılamakta bu yaklaşımları ile de emekli için “gariban” ifadesini kullanan iktidar partisi mensupları ile aynı noktada buluşmaktadırlar. Bir başka anlatımla muhalefet cephesi de emeklileri korunmaya muhtaç bireyler görmektedirler.

Kapitalist sistem için ise “işgücü” sadece bir üretim faktörüdür, tıpkı makina teçhizat ya da doğal kaynaklar gibi bir üretim faktörü. Nasıl ki makina teçhizat kullanım ömrünü tamamladığında hurdaya çıkarılır ya da doğal kaynak tükendiği anda terk edilirse işgücünü satarak yaşamını sürdüren insanın da çalışma gücünü yitirdikten sonra terk edilmesi gerekir kapitalist sistemin mantığına göre. Sistemin ideologlarına kalsa hiç kimseye emekli maaşı bile vermek istemezler. Bu mümkün olmadığından mümkün olduğu kadar geç yaşta emeklilik gerçekleşmesini isterler. SSCB’nin dağılması ve sosyalizmin geçişi gerilemesi sonrasında seslerini daha da yükseltip emeklilik yaşının daha da büyümesi, devletin sosyal güvenlik harcamalarının azalmasını, işçi ve emekçilerin daha yüksek sosyal güvenlik primi ödemesini talep eder oldular. Emekçi kesimlerin tepkilerine karşın kısmen de başarılı oldular bu çabalarında. Bugün AB ülkelerinde ortalama emeklilik yaşı 65, ABD’de de öyle. Bu taleplerini nüfusun yaşlanmasına ve çalışanların ödemekte oldukları sosyal güvenlik primleri ile emekli maaşlarının artık ödenemeyecek duruma gelmesine ve devletin giderek daha fazla katkıda bulunmak zorunda kaldığı sosyal güvenlik harcamalarının ekonomik gelişmeyi tehdit ettiği iddiasına dayandırmaktalar. Geçenlerde “emekliler artık daha uzun yaşadıkları için emekli maaşları düşük kalıyor” tadında bir açıklama yapan ve kamuoyundan gelen tepki üzerine görevden alınan SGK eski başkanı, acemi bir biçimde de olsa yukarıda dile getirmeye çalıştığım mantığı açıklama gayretine girmişti. Dersine yeterince çalışamamış belli ki kullandığı sözcükleri doğru seçemediği için koltuğunu kaybetti. Gerçi o şahıs koltuğunu kaybetti ama devleti yöneten akıl tam da bu düşüncede. İnsan ömrünü kısaltamayacağının bilincinde olduğu için de emeklilik yaşının yükseltilmesi ve emeklilerin daha düşük maaşlarla yaşamlarını sürdürmeye rıza göstermeleri için hamle üzerine hamle yapmakta. TÜİK tarafından toplanan verilerin manipüle edilmesi sonucu ortaya çıkan ve artık inandırıcılığını da yitirmiş olan enflasyon oranları bu hamlelerin sadece biri. Sadece biri ancak en önemlisi. Diğer bir hamle ise şu meşhur “kök maaş” uygulaması. Emekli olmayı zorlaştıran önlemler de var bu hamleler arasında ancak onlar bu yazının konusu değil. Biz kök maaş ve manipülatif enflasyon üzerinde duracağız bu yazıda.

Öncelikle garip bir hesabın sonucunda ortaya çıkmış olan kök maaş konusunu açıklamaya çalışalım:

Emekli olan bireyin sigortalılık süresi, prim ödeme gün sayısı, prime esas kazançları gibi parametrelerin yardımı ile bulunan bir rakam bu. İlk bakışta adil bir yaklaşım gibi görülebilir. Ne var ki bizimkisi gibi enflasyonun yaşamın artık ayrılmaz bir parçası olduğu koşullarda enflasyon parametresinin önemli bir bileşen olarak devreye girmesi kaçınılmaz. Kaçınılmaz çünkü emekli olan bireyin çalışmaya başladığı tarihte ödediği SGK primi ile emekli olmadan önce ödediği son prim arasında uçurum bulunmakta. bu nedenle sigortalının ödediği primler enflasyon rakamları ile güncellenmekte. TÜİK tarafından manipüle edilen rakamlarla ortaya çıkan enflasyon gerçeğinden hayli düşük olduğu için bahse konu emeklinin kök maaşı da hâliyle düşük çıkmakta.

Her yıl ocak ayında kamuoyunu meşgul eden “en düşük emekli aylığı” yukarıda açıklamaya çalıştığımız garip hesaplamanın ürünü. Bu hesaplama sonucunda ortaya çıkan komik maaş iktidar partisi mensuplarının önerisi ve reislerinin onayı ile bir miktar yükseltiliyor, aradaki fark Hazineden karşılanıyor ve ortaya çıkan yeni durum devletin emekliler için yaptığı fedakârlık olarak prezante edilip iktidar partisi ve ortağı tarafından propaganda malzemesi olarak kullanılıyordu bu yıla kadar. Bu yıl biraz farklı oldu. İtirazlar yükseldi ancak değişen bir şey olmadı. Kök maaş uygulaması ile belirlenen ücrete sadaka gibi bir ekleme yapılıp geçiştirildi olay. “Birkaç ay içerisinde tepkiler biter” hesabını yapmakta iktidar çevreleri. Tepkiler biter mi bitmez mi, bunu zaman gösterecek ancak ilginç bir veri bulunmakta elimizde, buna göre en düşük emekli maaşı ile geçinmeye mahkûm edilen emekli sayısı son iki yılda iki misline çıktı (2023 yılında 2,45 milyon iken 2026 Ocak ayı itibarı ile 5 milyona ulaştı). Bu veriye göre ülkedeki emeklilerin %31’i en düşük emekli maaşı ile yaşamını sürdürmek sorunda. Bu hızla devam edildiği takdirde önümüzdeki 5 yıl zarfında en düşük emekli maaşı alanların toplam emekli sayısına oranı %60’ın üzerine çıkacak ve emeklilerin yoksullukta eşitlenmesi yönünde önemli bir adım atılacak.

Peki, emekli tanımının içerisinde yer alan insanlar buna mı layık?

Elbette hayır.

Peki, emekli maaşları devletin bu kişilere yönelik vefa borcunun ifadesi olan bir iane midir?

HAYIR!

Emekli maaşı yazının başında da belirtildiği gibi emekliliğe hak kazanmış kişilerin çalışma yaşamları boyunca yapmış oldukları birikimin geri ödenmesidir sadece.

Bu birikim de eksik olarak ödenmekte ve sosyal güvenlik sistemi emeklilere elde etmesi gerekenden daha düşük ödeme yaparak onların birikimlerini adeta gasbetmektedir. Bir başka anlatımla, emekliler sosyal güvenlik sistemini finanse etmektedirler.

Bu iddiamızı matematik yardımı ile açıklamaya çalışacağız.

Bu amaçla kullanmış olduğumuz finans matematiği formülleri ve gerçekleştirmiş olduğumuz sayfalar dolusu excel hesaplarına yer verecek değiliz bu yazıda. Hem yazıyı paylaştığımız arkadaşlarımızı karmaşık formüllerle meşgul etmemek hem de derginin sayfalarında gereğinden fazla yer işgal etmemek için böyle davranmak gerekiyor.

Bunun yerine kurmuş olduğumuz matematik modeli açıklamaya çalışacak ve sonuçlarını paylaşacağız.

Bir işçiyi örnek aldık modelimizde.

01.01.2000 tarihinde çalışmaya başlamış ve 25 yıl sigortalılık süresi dolduktan sonra 31.12 2024 tarihinde emekliliğe hak kazanmış.

Örneğimizin çarpıcı olması için de bu işçinin tüm çalışma yaşamı boyunca asgarî ücret karşılığı işgünü satmak zorunda kaldığını varsaydık.

İşçinin çalışma süresi boyunca her dönemde ücretinin %20’si tutarındaki “malullük, yaşlılık ölüm” sigorta primlerini biriktirdik. Ve her dönem sonunda elde etmiş olduğu birikimi tutarı bir sonraki yıl nemalandırdık. Nemalandırma formülümüz aşağıdaki gibi düşünüldü.

Çalışma yaşamının ilk dönemi sonunda elde edilen birikim bir sonraki dönemin enflasyonu (TÜİK enflasyonu) üzerine on puan eklenerek nemalandırıldı.

Burada “dönem” kavramının açıklanması gerek. Dönem sözcüğü ile asgarî ücretin sabit kaldığı zaman dilimi kast edilmekte. Örnek aldığımız zaman diliminde asgarî ücret kimi zaman yıl içinde de değişikliğe uğradığı için yıl yerine “dönem” kavramı kullanıldı. Bahse konu 25 yıllık zaman diliminde tam 40 farklı asgarî ücret belirlenmiş. Çalışmada her asgarî ücret değişiminde bir sonraki değişime kadar geçen süre “bağımsız” bir dönem olarak değerlendirildi. Dolayısı ile yıl hesabı değil, dönem hesabı yapıldı.

Aşağıdaki birkaç satır boyunca hesaplama mantığı açıklanacak. Baştan söyleyeyim; bu açıklama yazıyı okuyacak olanların içinde finans matematiği formasyonu olmayanların bulunacağı varsayımına dayanılarak yapılıyor. Bu nedenle finans matematiği formasyonu olan, bileşik faiz hesaplamasını bilen, “net bugünkü değer” kavramına yabancı olmayan ve bugünkü parasal bir tutarın gelecek “n” yıl sonunda alabileceği değeri tahmin yöntemleri hakkında bilgisi olan arkadaşlarımdan aşağıdaki açıklama nedeni ile özür dilerim. Onların zamanlarını bu açıklama nedeni ile boşa harcatmış olduğum için.

Örnek aldığımız asgarî ücretli çalışma yaşamının İlk döneminde (2000 yılı 1-6 ay arası) 131,76 lira biriktirmiş (Dönem asgarî ücreti x 0,2 x 6). O zaman diliminde asgarî ücret 109,8 lira.

109,8 x 0,2 x 6 = 131,76 lira

Biriken bu parayı bir sonraki dönemin enflasyonu üzerine 10 puan faiz geliri elde edecek şekilde değerlendiriyoruz söz konusu zaman diliminde enflasyon (TÜİK enflasyonu) %62.

2000 yılı ocak-haziran döneminde birikmiş olan para 131,76 x 1,36 = 179,19 lira oluyor (enflasyon üzerine 10 puan ekleyince %72 yıllık faiz getirisine ulaşıyoruz 6 aylık dönem için, bunun yarısı %36 ediyor). Bu tutarın üzerine 2000 yılı ikinci döneminde yapılan birikimi ekleyince (yine aynı mantıkla asgarî ücret x 0,2 x 6) 142,56 lira olarak ortaya çıkan bu tutarı ilk dönem birikimi ile birleştirdiğimiz zaman örnekteki asgarî ücretli işçimizin 2000 yılı sonunda 321,75 lira tutarında bir birikime sahip olduğunu görüyoruz.

Gerisi aynı işlemin tekrarı, sadece bir önceki dönemin birikimini izleyen dönemde geçerli enflasyon üzerinde 10 puan getiri sağlayacak şekilde değerlendirmek.

Bu iş için önce 2000-2024 yılları arasında geçerli tüm asgarî ücretleri ve bu dönemlerdeki enflasyon (TÜİK enflasyonu) oranlarını tespit etmek gerekti. Kısa süren bir Google araştırması ile ihtiyaç duyulan rakamlar bulundu.

Ardından şu artı 10 puanın hesaplanması için şöyle bir yöntem izlendi:

– İşçi sürekli olarak çalışmaktadır dolayısı ile borsayı, kısa vadeli repo piyasalarını izleyecek zamanı yoktur.

– Elindeki para fon almaya yeterli değildir. Bu nedenle fon takibi de yapamaz.

– Parasını yüksek faiz getirisi vaadine kanarak riske atmak istemez dolayısı ile biraz daha düşük faiz getirisi karşılığında güvenli bir bankada değerlendirmektedir.

Hangi bankada değerlendirdiğini bilemeyeceğimiz için üç devlet bankası (Ziraat Bankası, Vakıfbank ve Halkbank) ile üç büyük özel bankanın (Garanti Bankası, Akbank ve Yapı Kredi), bir de özel statüye sahip bankanın (İş Bankası) incelemeye konu yaptığımız dönemdeki 32 günlük mevduata uyguladıkları faiz oranlarını tespit edip bunların aritmetik ortalamasını ilgili dönemin enflasyonu ile kıyasladık. Bu kıyaslamanın ortalaması da bize uygulanan faiz oranlarının TÜİK enflasyonunun üzerinde 10 puanlık bir getiri sağladığını gösterdi. Bu ortalamayı işçimizin çalışma yaşamının tüm dönemlerinde geçerli tek bir getiri rakamı olarak kabul ettik.

Verilerin toplanması, kontrolü ve bilgisayara yüklenmesi zaman aldı kuşkusuz. Ancak sonrası çok kolay. Bilgisayar yapıyor hesapları. Burada sayfalar dolusu bilgisayar çıktılarını paylaşacak değilim sadece sonucu ileteceğim.

23 yıl zarfında SGK adlı kuruma gelirinin %20’si oranında “Malullük, Yaşlılık, Ölüm” sigortalarına prim ödemiş bir işçinin tüm primlerinin yukarıdaki esaslar dâhilinde değerlendirilmiş olması hâlinde bu alanda birikmiş parası 4.076.922 lira, yazı ile dört milyon yetmiş altı bin dokuz yüz yirmi iki lira.

Sizi bilmem ama bana hayli ilginç geldi bu rakam.

Ancak işin bundan sonrası daha da ilginç.

Bu paranın ne kadar süre ile emekli maaşı almasına yeteceği hesaplandı bundan sonrasında.

2025 yılı asgarî ücreti 22.104 lira idi bilindiği gibi, 2026 yılında ise 28.075 lira oldu.

Çalışmada bu işçiye 2025 yılı için 23.000 lira 2026 yılı için ise 30.000 lira emekli maaşı ödendiğini varsaydık. Bir başka anlatımla bu iki yıllık sürede işçimize çalışmakta olduğu sürede eline geçmiş olandan daha fazla emekli maaşı ödedik.

Daha sonraki yıllar için ise enflasyonun %20 seviyesinde sabit kalacağını, vadeli mevduat hesabı getirisinin ise enflasyonun 5 puan üzerinde gerçekleşeceğini varsayarak bir simülasyon gerçekleştirdik. Her yıl emeklimizin bir önceki yılın enflasyon oranı kadar artacak olan maaşının yıllık tutarını onun birikmiş tasarrufundan düşüp kalan parayı 32 gün vadeli bileşik faizle değerlendirdik.

Bu varsayımlar altında emeklimizin çalışmış olduğu dönemde yapmış olduğu birikim onun maaşını 23 yıl boyunca ödedi ve 24. yıl eksi bakiye verdi.

Enflasyon oranının varsayım olarak aldığımız %20’nin üzerinde çıkması bu durumu değiştirmez. Değiştirmez çünkü enflasyon oranının yükselmesine bağlı olarak maaş yükseldiği gibi mevduat faizleri de yükselir. Tabii yine meczubun birinin çıkıp “faiz sebep enflasyon sonuç” demediği sürece geçerli bu durum.

Dolayısı ile:

Tüm çalışma yaşamında sadece asgarî ücret geliri elde etmiş bir emekçi, bu süre zarfında ödemiş olduğu “malullük, yaşlılık, ölüm” sigorta primlerinin vadeli tasarruf mevduatı hesabı ile değerlendirilmesi hâlinde bile çalışmakta olduğu sürede eline geçenden (küçük bir miktar da olsa) daha yüksek bir geliri 23 yıl boyunca elde edebilecek birikim sağlıyor günümüz mevzuatı çerçevesinde

Maaşlar artınca da bu durum değişmiyor; her maaş seviyesinde işçi, çalışma yaşamı boyunca ödemiş olduğu primlerin sadece BANKA MEVDUATI olarak değerlendirilmesi hâlinde bile çalışmış olduğu dönemde eline geçenden DAHA AZ OLMAMAK kaydı ile kendisini emeklilik döneminde yıllarca finanse edebilecek bir birikim yapmış oluyor. Oysa günümüzde emekli olanlara aylık bağlama oranı %60 seviyelerinde.

Devlet yöneticileri SGK’nin zor durumda olduğunu, Hazine yardımı olmasa ayakta kalamayacağını ifade etmekteler yıllardan beri.

Hesap ortada.

Şimdi soruyorum:

NEREDE BU PARALAR?

 Not: Hesaplama bireyin 25 tam yıl çalıştığı varsayımı ile yapıldı. 25 tam yıl çalışıp emekli olan sayısının çok az olduğunu bilmekteyiz. Ancak emekli olduktan sonra “Sosyal Güvenlik Destek Primi” ödeyerek çalışmakta olan yaklaşık 2 milyon işçinin (SGDP oranı %32,25) ödediği ve kendilerine hiçbir ek yarar sağlamayan primler bu açığı kapatacak mahiyettedir.

Epstein belgelerinden neyi anlamamıştık ki?

İlk Epstein davasının açılmasının üzerinden 20 yıl geçti. O günden bugüne bu konu, kimi zaman yeni tanıklıklarla, kimi zaman yeni belgelerin ortaya çıkışıyla, kimi zaman da spekülatif sebeplerle çok kez gündeme geldi, getirildi. Sanıyorum ki bunca yıl içerisinde de bu ülkede konu en çok geçtiğimiz ay içerisinde açıklanan yeni belgelerle konuşuldu.

Yeni belgelerin açıklanmasının ardından tartışmalar “Epstein dosyalarından ne anlamalıyız?” sorusuna sıkıştı. Bu belgeler karşısında bir tepki üretmek, politik tutum geliştirmek, “ne yapmalıyız?” sorusunu öne çıkarmak yerine, anlamaya çağıran bu dil; ilk bakışta eleştirel bir merak gibi görünse de, konuyu dışarıdan izlenen bir analiz nesnesine dönüştürüyor ve mücadele hattını belirsizleştiriyor.

Üstelik “Ne anlamalıyız?” sorularına verilen yanıtların büyük bir kısmı hatalı ve eksik analizler barındırdığı gibi, aslında olayın ne olduğunun dahi anlaşılamadığı bir bilgi kirliliğinin ve çarpıtmanın parçası hâline geliyor. Bu noktada Epstein belgelerinin ortaya koyduğu tabloyu gerçekleriyle deşifre etmek ve yanlış tartışmaların neye hizmet ettiğini konuşmak önemli. Bu sebeple, öncelikle konunun içeriğine dair bazı hatırlatmalar yapacak, ardından bunun neden bugün karşımıza bir gündem olarak çıktığına değinecek ve tartışmalarda dikkat edilmesi gereken noktalardan bahsedeceğim bu yazıda.

2005 yılında, mağdur ailelerinden birinin açtığı davayla başlayan süreç, başlangıçta Epstein ve eski sevgilisi Ghislaine Maxwell’in, Palm Beach’te yoksul mahallelerde mağdur avcılığına çıkarak çoğunlukla reşit olmayan kız çocuklarını istismar ettikleri, para teklif ederek fuhuş yaptırdıkları ve başka kızlar getirdikleri takdirde onlara komisyon vaad ettikleri, âdeta bir saadet zincirine benzeyen istismar ağını ortaya çıkarıyordu. Dava ilerledikçe detaylar ve davanın işleyişinden bu ağın Epstein ve Maxwell’in kendi hesabına işlettikleri bir ağ olmadığı, daha büyük bir örgütlenmeyi işaret ettiği gün yüzüne çıkıyordu. 2008 yılına gelindiğindeyse Epstein, Harvardlı “seçkin” profesörlerin ve ilerleyen yıllarda Trump’ın çalışma bakanı olan Alexander Acosta’nın da aralarında olduğu savcı ve avukat ordusuyla birlikte, onlarca tanığa ve delile rağmen istismardan dahi yargılanmadan, fuhuşa teşvikten hafif cezalar ve ultra konforlu bir ev hapsiyle bu davadan kurtarılmıştı. Yıllar içerisinde yeni tanıklar, arşiv çalışmalarıyla ortaya çıkan bağlantılar vb. birçok kanıtla birlikte ve elbette Me Too hareketinin etkisiyle 2018’de yeni bir dava süreci başladı. Ve bu süreçte bu ağın, tekelci burjuvaziyle, devlet bürokrasisiyle bağı daha da berraklaşıyordu.

2020 yılında da yazdığım bir yazıda bahsettiğim gibi: “Epstein’in kara kaplı telefon defterinde, ABD başkanları, ulusal güvenlik danışmanları, senatörler, valiler, farklı ülkelerden milyoner işadamları, sosyete mensupları, kraliyet ailesi üyeleri, kontlar-kontesler, CEO’lar, gece kulübü sahipleri, medya patronları, sultanlar, bilimadamları, moda yazarları ve dahasının adı çıktı.”[1]

Şimdi dönelim başa ve “Bu işin içinde kimler var?” sorusuna. Bu ağın niteliğini anlamak açısından kişilerin konuşulması bir noktaya kadar anlamlı görünüyordu; ancak yirmi yılın ardından bugün gelinen noktada kişileri tartışmaya çalışmak, Epstein davasından anlaşılması ve deşifre olması gereken şeyin üstünü örtmekten başka bir işe yaramaz. Zira Epstein davasıyla açığa çıkan bu ağın tekelci burjuvazinin uluslararası bir ağı olduğu aslında çok uzun zamandır ayan beyan görünüyor. Epstein’e ilişkin 2018’de açılan ikinci dava sürecinden beriyse, bu ağın Epstein’in şahsına indirgenmesi için burjuva medya tarafından özel bir çaba sarfediliyor. Oysa tablo o gün de apaçıktı:

“İşin detaylarına indikçe girdap artıyor. Eski İsrail başbakanı Ehud Barak’tan, ‘Epstein’in” ağına tedarikçilik yapan manken ajansı sahibi Jean Luc Brunel’e, yine bir mankenlik ajansı bulunduğu da unutulmaması gereken Trump’tan Clintonlara, ünlü Hollywood siması Peggy Siegal’dan sihirbaz David Copperfield’a varan bir ilişkiler ağı. Bir illüzyon değil, düpedüz gerçek, düpedüz çürümüş kapitalizm! Bir hücredeki şüpheli bir intiharla üstüne toprak atılmaya çalışılan ve çeşitli siyasi atmoserlere göre yaratılan ‘komplo teorileri’yle aba altından sopa göstermek için kullanılan bir pislik çukuru!”[2]

Emin olun, bugün çokça bahsedilen isimlerin dahi bu ağın içinde olduğu bilgisi yeni değil. Keza 2019 yılında Ümit Kıvanç’ın yazdığı “Bir Erkeklik ve Zenginlik Öyküsü” isimli yazı dizisinde çok daha fazlasını bulabilirsiniz. Hattâ bugünkü bilgi kirliliğinden kurtulmak ve samanlıkta iğne aramayı dayatırcasına kamuya açılan milyonlarca belge arasında kaybolmaktan çok daha verimli olacaktır. Özetle kanıt görmek isteyen gözler için yeterli kanıtlar, birkaç mailden çok daha fazlası yaklaşık yirmi yıldır mevcut. Misal bu ağın uluslararası bir organizasyon olduğunu bu berraklıkta görenler için TC’nin işin içinde yer aldığını tahmin etmek için birkaç ederi belirsiz mail görmeye ihtiyaç yoktur. Ancak TC’nin belgelerde yer almasına şaşıranlar, ya bunun bir küresel ağ olduğunu hâlâ anlamamıştır ya da TC’nin bir sömürge ülke olduğunu hâlâ kabul etmek istememektedir.

Epstein davasında açığa çıkan kişiselleştirme çabası, Me Too ifşalarına karşı genel propagandayla da birleşti. Oysa nasıl ki ifşa pratiği de bize yalnızca kişileri değil, kurumları ve sistemi de deşifre ediyorsa, bu davalar da apaçık kapitalist-emperyalist sistemin işleyişini, tekeller arası örgütlerde fuhuş ve istismarın sistematiğini ortaya seriyordu. Öte yandan zamanla Epstein belgeleri ve benzer davalar seçim dönemlerinde koz olarak dahi kullanılmaya çalışılan ve spekülatif hâle getirilmeye çalışılan gündemlere dönüştürüldü.

Öyleyse şimdi gelelim bugün bu konu neden yeniden karşımıza çıkıyor sorusuna. Öncelikle az önce de bahsettiğim gibi, bu son açıklanan belgelerin konuya dair bir bulanıklık yaratmak ve bu ağı “kişisel günahlar”a indirgemek amacıyla ortaya atıldığı aşikâr. Kamuoyunu bilgilendirmek değil, bulanıklık yaratmak adına çoğunluğu ehemmiyeti belirsiz mailler veya gazete kupürlerinden oluşan milyonlarca belge yığınıyla bu konunun ciddiyetinin düşürülmesinin de hedeflendiği aşikâr. Öte yandan ortaya bunca güvenilirliği ve anlamlılığı sorgulanabilir belge ve isim de boca ederek, akabinde gelecek birkaç aklama süreciyle birlikte davada adı geçen ve bu ağın içerisinde yer aldığı apaçık ortada olan isimlerin de onlarla birlikte aklanması çabasını da beraberinde getirebileceği düşünülebilir bu bilgi kirliliğinin.

Bu belgelerle konunun çeperini daha da genişletmek isteği, buna benzer başka ağları da gizleyebilecek bir “torba skandal” yaratma çabasını da düşündürüyor. Alâkalı alâkasız her şüphenin içine yedirildiği “Epstein meselesi”yle başka ağların gizlenmeye çalışılması da mümkün. Zira şunu unutmamak gerek: Epstein davası bizi 90’ların ve 2000’lerin vakalarına götürüyor. Bugün deşifre edilmiş olan bu ağın yerine ancak yenisi ikame edilerek bu ağdan vazgeçmeye razı olunduğunu düşünmek fazla olmayacaktır. Keza bu tip örneklere baktığımızda Epstein gibi adamların kendi yükseliş hikâyelerinde de uzun yıllar mahkûmiyet yemesiyle veya bir şüpheli ölüme kurban gitmesiyle yolları ayrılmış eski ortakları bulunduğunu görmek mümkün. Dolayısıyla bu süreçlerin bir devir teslim şeklinde ilerlediğini düşünmek gerek.

Bu tip davaların bir şantaj malzemesine dönüştüğünden bahsetmiştim. Dikkatle incelenirse yalnızca Epstein davasının değil, çeşitli istismar ve fuhuş skandallarının istikrarlı şekilde yıllardır ABD’de seçim dönemlerinde kullanıldığını görmek mümkün. Wayfair, Pizzagate ve Puff Diddy skandallarının zamanlaması da bu açıdan oldukça ilginç. Trump’ın son derece ironik biçimde seçim kampanyalarında Epstein belgelerini yayınlama vaadini kullanıyor olması da bu laubaliliğin ve arsızlığın bir parçası. Ancak bugün, Epstein belgelerinin açıklanıyor olmasını savaş gündemi üzerinden okumak daha mümkün. Emperyalist paylaşım savaşı kızışırken bu tip ağların içerisindeki ilişkilerin ve belgelerin ortaya dökülmesi tehdidi egemenler arası çatışmaların bir yansıması olabileceği gibi, savaşın aktörleri olacak devlet kadrolarına da aba altından sopa göstermenin bir yolu olabilir. Zira bu tip örgütlerin, gizli cemiyetlerin vs. aynı zamanda bir kontrol mekanizması olduğu bilinen bir gerçek. Bugün ortaya serilen milyonlarca belgeyle, kimi muhatapların belgelerinin açıklanması tehdidi güçlendiriliyor olabilir.

Öte yandan bugün bu belgeleri yayınlayarak “dünyayı bu adamlar yönetiyor” demek, bu pisliği görünür kılmaktan kaçınmamak, emperyalist saldırganlığın dili açısından da bugün bize çok şey anlatıyor. Şiddetin bu çıplaklıyla ortaya seriliyor olması, savaşın bugünkü dilini besliyor. Nasıl ki bugün Venezuela’daki emperyalist işgal için “demokrasi götürme” bahanelerine dahi başvurmadan, açıkça yağma niyeti dile getirilerek meşruluk yaratılmaya çalışılıyorsa, bu şiddet ve istismarın görünürlüğü de benzer bir gövde gösterisi gibidir.

Hazır Venezuela’dan söz açmışken, ABD’nin saldırısının hemen ardından Epstein belgelerinin açıklanması da bu gündemi gölgeleme çabası olarak değerlendirilebileceği gibi, yılın ilk iki ayında, Venezuela işgali ve Meksika kartel operasyonuyla Amerika’nın güneyindeki saldırısını artıracağını âdeta ilan eden ABD’nin, Maduro’yu Metropolitan Gözaltı Merkezinde esir tutması da son derece manidar. Tekel sahipleri tarafından kendilerine servet yaratılmış ve kariyer bahşedilmiş, son kullanma tarihi dolunca da cinsel saldırı, fuhuşa zorlama, insan kaçakçılığı ve daha nice âdi suçtan yargılanan Epstein, Puff Diddy gibi suçlularla nam salmış cehennem hapishanesi olarak bilinen bu yere aynı günlerde hapsedilmiş olması…

Gelelim bu konuyu nasıl tartışmalıyız kısmına.

Mülksüzleştirme ve “rıza” üretiminin deşifre edilmesi

Bugün Epstein gündeminin önümüze geldiği her durumda, bunun kapitalist-emperyalist sistemin istismar ve fuhuş ağlarından bir tanesine ilişkin bir davaya dair belgeler olduğunu vurgulamak son derece önemli; kişiselleştirilmesine izin vermeden. Misal, bugün bu konunun ısrarla “Epstein Adası”, “Epstein Ağı” veya “istismarcı Epstein ve milyarderler” şeklinde tartışılması bu çarpıtmanın devamcısı. Burjuva basının bile zamanında “Pedofil Adası” olarak adlandırdığı ve burjuvazi arasında da böyle isimlendirildiğinden bahsedilen adanın bile adının bugün Epstein Adası’na çevrilmesi, bilinçli bir manipülasyon.

Epstein belgelerinde görünen bu ağ ne münferit ne de vahşetin en büyüğü. Bu söyleyeceğim belki ağır veya sert gelebilir; ancak ne yazık ki bu davayı, bunca yıl diğerlerinden ayıran ve öne çıkaran şey içerisindeki istismar değil, bu istismar ağı içerisinde kurulan sistemdi. Zira ne yazık ki istismar ve fuhuşa sürükleme bu sistemin sac ayakları olacak kadar sıradan bir işleyiş. Epstein davasını, ilk gündeme geldiği dönemlerde kapitalist-emperyalist sistemin işleyişini ve burjuva ahlâkını gösteren bir örnek olarak öne çıkaran şey, yoksulluğun ve mülksüzleştirmenin rıza üretimine zemin açmasını son derece net gözler önüne sermesiydi. Bu sebeple şunu hatırlamak son derece önemli:

Bu zincir, rastgele karşılaşmalarla değil, dünyanın farklı yerlerinde yoksul mahallelerde yürütülen bilinçli bir “avcılık” faaliyetiyle işliyordu. Sefalet ve geleceksizliğe mahkûm edilmiş, kimisi zaten aile içi şiddet veya cinsel şiddet mağduru da olan gençlerin tespit edilerek fuhuş ağına çekilmesini içeriyor ve bu ağa dâhil olan kadınların ağı büyüterek daha fazla kazanabileceği bir sistem kuruyordu. Tıpkı saadet zincirlerinde olduğu gibi, herkes bir başkasını sisteme dâhil ettikçe ayakta kalabiliyor; çıkmak ise hem ekonomik hem de psikolojik olarak giderek daha maliyetli hâle geliyordu. Herkesin kazandığı yanılsaması altında, riskin ve yıkımın en alttakilere yüklendiği bir döngü. Tıpkı finansal saadet zincirlerinde olduğu gibi, burada da üstteki kazanç, alttakilerin yoksulluğunun derinleşmesine bağlıydı.

Dolayısıyla burada söz konusu olan yalnızca cinsel şiddet değil; cinsel şiddetin ekonomik zor yoluyla örgütlenmesi, sürdürülmesi ve meşrulaştırılması. Epstein’in modeli bu nedenle bir “istisna” değil, kapitalist sistemin en tanıdık tezahürlerinden biri. İşçi sınıfını, mülksüzleştirerek “özgürce” emek gücünü satmaya mecbur bırakan sömürü sisteminin benzer bir rıza üretimi burada yaratılan.

Suç hiyerarşisi ve mükemmel mağdur arayışını yıkmak

Bu sistem, ekonomik, fiziksel ve psikolojik zoru da gölgeleyen bir rıza illüzyonu yaratıyordu. Davalarda da bu argüman sıklıkla kullanılmıştı. Bu noktada reşit olmayan kişiler için rızadan zaten söz edilemeyeceğinden bu argüman işletilemeyeceği gibi, reşit olan kadınlar içinse buradaki ekonomik zor ve bunun ötesinde sermaye birikiminin dayandığı mülksüzleştirmenin oynadığı rol gizleniyor; fuhuşa sürükleme rıza üretimiyle suç olmaktan çıkarılıyordu. Epstein’in avukat ordusu, onun istismar suçundan yargılanmaması için çabalıyor, “fuhuşa teşvik” gibi suçlardan yargılanmasında beis görmüyordu. Genç kızları, bu istismarcıların gözünde mükemmel mağdur yapan olumsuz yaşam koşullarını, davada onların mükemmel mağdur olmadığına dair argümanlar olarak sunuyorlardı. Failleştirdikleri kadınların mağduriyetini faillikleriyle gizlemeye çalışıyorlardı. Bu şekilde kamuoyunun gözünde de bir suç hiyerarşisi yaratıyorlardı.

Tıpkı bugün, Epstein belgelerinden bir liste yapılacaksa bu listenin başlarında yer alacağı yalnızca kendisinin, “Jeff’i on beş senedir tanırım. Şahane adam. Birlikte çok eğlenirsiniz. O da tıpkı benim gibi güzel kadınlardan hoşlanır, çoğunlukla da daha genç olanlarından,” sözleriyle dahi malum olan Trump’ın bir istismarcı olup olmamasına odaklanmanın, onun zaten ABD Başkanlığı koltuğunda 2023 yılında “tecavüz ve hakaret”ten suçlu bulunmuş bir tecavüzcü olarak oturmakta olduğu gerçeğini gölgede bırakması gibi.

Dolayısıyla bugün bu ve benzeri gündemleri tartışırken farkında olmadan dahi olsa suç hiyerarşisi yapmamak, mükemmel mağdur olarak meşrulaştırılacak detayları öne çıkarma eğiliminde olmamak, misal bu ağın içerisindeki istismara odaklanıp fuhuşa zorlamayı gözardı ederek tartışmamak da bir o kadar önemli.

Paranın kirlettiği zenginler illüzyonuna karşı sermaye birikiminin kaynağı

Bu pisliğin sistemle bağını ortaya koymaya çalışanların bile bazılarının sorunun kaynağını “zenginlerin doyumsuzluğu”nda veya “o kadar çok paraları var ki artık neyi satın alacaklarını bilmiyorlar” argümanlarında aramaları da bir o kadar hatalı ve sistemin işleyişini gölgeler nitelikte. “Paranın kirlettiği zenginler” fikri, bu sömürünün ve değersizleştirmenin kaynağının sermaye birikiminin kaynağında, emek sömürüsünde yattığı gerçeğini gizliyor. Oysa “paranın yarattığı kirlilik”, onun nereye ve nasıl harcandığında değil, nasıl elde edildiğinde açığa çıkıyor. Değersizleştirme -emeğin, bedenin, yaşamın değersizleştirilmesi- üretim sürecindeki emek sömürüsünde başlıyor; ama dolaşım alanında ahlâkî bir çürüme hikâyesine indirgeniyor; sömürünün kaynağını değil, burjuvanın karakterini tartışmaya açıyor. Oysa sorun, paranın harcanma biçimi değil, onun başkalarının yaşamları pahasına birikmiş olması.

Dolayısıyla söz konusu olan zenginliğin “ahlâkî çöküşü” değil; bir yerlerde “iyi ve ahlâklı” kapitalistler bizi beklemiyor veya sermayenin miktarı kirliliğin boyutunu belirlemiyor. Sermayedarların çoğunun benzer sapkınlıklara ve suçlara bulaşmış olması tesadüf değil. Marx’ın benzetmesindeki gibi, “Sermaye, vampir gibi ancak canlı emeği emerek hayatta kalan ve ne kadar fazla canlı emek emerse o kadar uzun yaşayan ölü emektir.”[3] Sermaye, üretim sürecine dâhil edemediği nüfusu tüketip posasını çıkarmak konusunda da aynı kan emiciliktedir. Kumar, fuhuş gibi “paradan para üretme” yöntemlerine yönelirken, bu sefalet nüfusunu bu mekanizmalarla sömürmeyi hedefler. Böylece, zaten değersizleştirilmiş olan insan emeği ve yaşamı üzerinden yeni kazançlar elde edilir; bu noktada mağdurların kaç yaşında olduğunun öneminin kalmamasına da şaşmamak gerekir; çünkü sermayedar onu insan olarak değil, bir kaynak olarak görür. Bu kaynak, zaten çoktan üretimde kullanılamayan emeklerin posasının çıkarıldığı bir alana mahkûm edilmiştir. İnsan ticareti, köleleştirme, organ ticareti vb. aynı sistemin sonucudur.

Bu tablo, sadece tekelci burjuvazinin işlettiği ağları işaret etmiyor; aynı zamanda bugün derinleşen krizlerle daha da yoksullaşan geleceksizleşen gençler için bu alanların âdeta “fırsat” gibi sunulduğu zemini işaret ediyor. Bugün üniversitelerde artan fuhuş, “sugar daddy” ilişkileri vb. yalnızca bireysel tercihler değil, bu geleceksizleştirmenin bir sonucu. Sistem bu biçimleri normalleştiriyor, hattâ kimi zaman güzelliyor. Ve bu sömürü ve istismar yalnızca Epstein benzeri ağlar içerisinde değil, gözümüzün önünde, mikro iktidar alanlarında da gerçekleşiyor: kampüslerde, iş yerlerinde, mahallelerde, liselerde…

Burjuva demokrasisini ve ideolojik kamplaşmayı hatırlamak

Epstein davası, hâlâ Batı’da “hukukun üstünlüğü” olduğuna ve burjuva demokrasisinin eşitlik vaadine inananlara, sistemin gerçek işleyişini de bir kez daha hatırlatıyor. Epstein veya Puff Diddy gibi isimler de, ancak kamuoyu baskısı dayanılmaz hâle geldiğinde sınırlı biçimde soruşturulabildi.[4] Egemenlerin pis işlerine bakmak üzere yetiştirildiği her benzer davada ortaya çıkmalarından belli olan Alan Dershowitz gibi “prestijli” profesörler, yıldız avukatlar tarafından savunuldular. Asıl suçlarından dahi yargılanmadan göstermelik cezalara çarptırıldılar. 2005’teki davada Epstein’ın aldığı cezanın infaz biçimi -haftada altı gün “işe gitme” izni, ayrıcalıklı tutukluluk koşulları, uçak seyahatleri- burjuva hukukun kimin için varolduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Jeffrey Epstein davası yalnızca burjuvazinin suç örgütlerini değil, sanat ve bilim alanındaki ideolojik hegemonya ilişkilerini de görünür kılıyor. Hiçbir akademik üretimi ya da bilimsel yetkinliği olmayan Epstein’in, bu istismara dayalı “hizmetleri” aracılığıyla saygın üniversitelerde ağırlanması, araştırma merkezlerinde dolaşması, bilim kuruluşlarına üye seçilmesi, hattâ kimi çevrelerde “fizik dehası” olarak övülmesi tesadüf değildi. Benzer şekilde bu hegemonyanın parçası olan bilim adamlarının, sanatçıların, akademisyenlerin aynı çevrede bulunması da tesadüf değil, bizzat bulundukları safla ilişkili.

Dolayısıyla bugün belgelerde Noam Chomsky gibi figürlerin adının geçmesiyle yaşanan şaşkınlık da bu açıdan fazlasıyla naif. Zira Chomsky’nin tarafını ilk kez, Epstein’e kendisini nasıl aklayabileceğine dair verdiği tavsiyeler üzerinden anlamadığımız gibi, yıllardır etki alanlarını burjuva ideolojiye hizmet etmek üzere kullanan ve kapitalist düzeni kökten sorgulamaktan kaçınarak konumlananların safını anlamak için de yeni ifşalara ihtiyaç yok. Chomsky’nin ahlâkın göreceliliğini eleştirirken, demek ki burjuva ahlâkında eşitlenmekten bahsettiğini görmek bugün çok da şaşırtıcı olmasa gerek.

Ya sosyalizm ya barbarlık!

Son olarak, bu son süreçte, bu ağın bir “Yahudi lobisi” spekülasyonuna çekilmeye çalışılması da üzerinde durulması gereken önemli bir manipülasyon. Bu spekülasyonla birlikte sosyal medyada hızla üretilen anti-semitik söylemlerle, aşırı sağa ivme kazandırılmaya çalışılıyor. Epstein belgeleri gündemi, sosyal medyada Hitler övgülerine ve “Hitler haklıydı” gibi ırkçı hezeyanlara varan ifadelere dönüşüyor. Bu, gerçeğin gizlenmesi ve öfkenin ırkçı bir hatta tahliye edilmesi amacıyla kurgulanan bir manipülasyon. Son dönem hemen her ufak gündemde bile uygulanmaya çalışılan bir politikanın tezahürü.

Onlar Epstein belgeleri üzerinden ırkçılığı, anti-komünizmi, savaş çığırtkanlığını yaymaya kalkıştıkça bize de düşen bu sistem içindeki sömürüyü ve değersizleşmeyi tekrar tekrar öne çıkarmak. Çünkü bu pislik sistemin atığıdır; kapitalist üretimin çarkını kırmadan, emek sömürüsüne son vermeden ortadan kaldırılması mümkün değildir! Yani ister inanın, ister inanmayın, elimizdeki tek gerçek budur: Bu pisliği ancak devrim temizler!

[1]           “Pizzagate, Wayfair veya bir diğeri, gerçek olan; kapitalizmin istismar kültürü”, İdil Özkurşun, Kaldıraç, Sayı 230, Eylül 2020. Web erişimi: kaldirac.org, direnisteyiz.org, idilozkursun.wordpress.com

[2]           “Pizzagate, Wayfair veya bir diğeri, gerçek olan; kapitalizmin istismar kültürü”, İdil Özkurşun, Kaldıraç, Sayı 230, Eylül 2020. Web erişimi: kaldirac.org, direnisteyiz.org, idilozkursun.wordpress.com

[3]           Karl Marx, Kapital 1. Cilt, Yordam Kitap, s. 230

[4]           “Diddy’ler, Menendez’ler ve Batman’in adaletinden medet ummak”, İdil Özkurşun, Kaldıraç, Sayı 280. Web erişimi: kaldirac.org, direnisteyiz.org, idilozkursun.wordpress.com

New-START sonrası olasılıklar Süreç çok kutuplu nükleer güçler dünyasına doğru mu ilerliyor? | Murat Çakır

ABD ve Rusya Federasyonu arasında 2010 yılında Prag’da imzalanan “New-START – Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Antlaşması’nın” süresi 5 Şubat 2026’da doldu. Her ne kadar antlaşmanın uzatılması yönünde bazı görüşmeler sürüyor olsa da ABD’nin Çin Halk Cumhuriyeti’ni (ÇHC) antlaşmanın tarafı yapma ısrarı, yenilenmeyi sürüncemeye sokuyor. Zaten dünya çapında ihtilafların karmaşıklaşması, vekâlet savaşlarının yaygınlaşması ve Almanya başta olmak üzere Avrupalı emperyalist güçlerin aşırı silahlanmaya ağırlık vermesiyle oluşan nükleer savaş tehlikesi, New-START-Antlaşması’nın sona ermesiyle daha da büyümüş oldu.

Britanya ve Fransa’nın ellerinde tuttukları “nihaî vuruş” silahları, Hindistan, Pakistan ve Demokratik Kore Cumhuriyeti’nin sahip oldukları nükleer bombalar ve İsrail’in uluslararası kuralları ezerek edindiği nükleer cephanesi ile ABD, Rusya ve ÇHC’nin sahip oldukları nükleer başlıkları düşünürsek, olası bir nükleer savaşta dünyayı birkaç kez yok edilebilecek bir cephane ile karşı karşıya olduğumuzu görebiliriz. Kaldı ki sadece ABD, Rusya ve ÇHC’nin nükleer cephaneleri yok oluş için yeterli olacak. Merkezi Stockholm’de olan Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü SIPRI’nin verilerine göre, 2025 yılı itibariyle ABD 5.177, Rusya 5.459 ve ÇHC 600 civarında nükleer savaş başlığına sahipler. Tek başına bu sayılar tehlikenin ne denli büyük olduğunu kanıtlamaya yetiyor.

START III adıyla da anılan New-START-Antlaşması’nın sona ermesi üzerine, olası bir nükleer savaşın ilk vuruş coğrafyası olması beklenen Avrupa’da burjuva medyasında “şiddetin mimarisine karşı kendi nükleer cephanemize sahip olmalıyız” yorumları yapılıyor. “Nükleer çılgınlığa bir adım daha…”[1] başlıklı makalemizde Alman tekelci burjuvazisinin Avrupa’nın diğer egemen sınıflarıyla nükleer cehennem yolunda ilerlemeye ne denli kararlı olduklarını anlatmıştık. Şimdi ise 5 Şubat’ın ardından bu adımlar daha ısrarlı biçimde atılacak gibi görünüyor.

Görünen köy kılavuz istemez

Aslına bakılırsa “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” misalinde olduğu gibi, 5 Şubat Perşembe günü antlaşma süresinin yenilenmeyeceği çok önceleri belliydi. Yani silahlanma kontrolünü bitiren Trump yönetimi değil, Joe Biden yönetimi oldu. Biden yönetiminin böylesi bir adım atmasının ardında kanımızca iki temel neden yatmaktadır.

Birincisi jeopolitik faktörlerdir: Öncelikle Biden yönetiminin ÇHC’ne karşı sert düşmanlığa ve Rusya’ya karşı da doğrudan bir çatışma rotasına geçtiği dönemde ÇHC’nin stratejik genişlemesidir. Bununla birlikte, nükleer cephaneleri o zamanlar yürürlükte olan silahlanma kontrolü kapsamında dikkate alınmayan Britanya ve Fransa’nın Rusya ile ciddi bir gerginlik sürecine girmeleridir. Dahası ABD-Rusya-ÇHC veya ÇHC-Hindistan-Pakistan gibi karmaşık üçgen ilişkilerinin söz konusu olmasıdır.

İkinci temel neden olarak teknolojik faktörleri sayabiliriz: Bir kere stratejik işlevler yerine getiren hassas konvansiyonel silahların geliştirilmiş olması hesaplamaları temelden değiştirmektedir. Ayrıca ABD’nin Füze Savunma Sistemlerini Sınırlama Antlaşması’ndan çekilerek, bu teknolojileri mütemadiyen geliştirmesi, dengeyi bozmuştur. Tüm bunların üstüne yeni savaş alanları göze batmaktadır. Örneğin siber silahlar ve uzaya silah sistemleri yerleştirme planları eski kontrol mekanizmalarının kapsamı dışındadır. O açıdan eski ikili ve tamamen sayısal olan sınırlama formülü stratejik taşıyıcı sistemler ve savaş başlıkları için yetersiz kalmaktadır.

Kaldı ki ABD emperyalizmi açısından Rusya ile olan ilişkiler, Soğuk Savaş yıllarındaki merkezî önemini bugün artık taşımamaktadır. Soğuk Savaş sonrası Rusya ile olan ilişkilerini asimetrik biçimde yürüten ABD, Rusya’yı kendisine eşit bir rakip olarak görmekten vazgeçerek, Rusya’ya karşı olan yükümlülüklerini bir yük olarak algılamaya başladı. Elbette bu gelişme, yani yavaş ilerleyen erozyon süreci birkaç aşamada gerçekleşti.

İlk adım 2002’de George W. Bush yönetimi tarafından Füze Savunma Sistemleri hakkındaki ABM-Antlaşması’ndan çekilerek atıldı. Bunu sonraları, 2019’da iktidardaki Trump yönetimi orta ve kısa menzilli füzelerin sınırlandırılmasına yönelik INF Antlaşması’ndan çekilmesi izledi. Hemen ardından da ABD “Open Skies [Açık Semalar] Antlaşması”ndan çekildi. Nitekim 2021’de New-START-Antlaşması beş yıl daha uzatılırken, Biden yönetimi Rusya’nın 2022 yılında Ukrayna’ya saldırmasını gerekçe göstererek, antlaşmaya katılımını askıya almaya zorladı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2025 sonbaharında süresi 2026 Şubatı’nda dolacak olan New-START-Antlaşması’nın kısıtlamalarını en az bir yıl daha sürdürme önerisi Trump yönetimince reddedildi.

Nihayetinde 1972’den bu yana stratejik nükleer silahlar alanında ilk kez hiçbir sözleşmeye dayalı kısıtlamanın kalmadığı bir durumla karşı karşıyayız. Tabii ki bu kaçınılmaz olarak bir nükleer savaşın hemen eşiğinde olduğumuz anlamına gelmiyor. Ancak herhangi bir sözleşmeye dayalı kısıtlamanın, sözleşme gibi bir kılavuzun olmaması stratejik belirsizlik yaratmakta, karşılıklı güvensizliği körüklemekte ve hattâ nükleer silahların yenilenmesi, geliştirilmesi ve çoğaltılmasını büyük ölçüde hızlandırmaktadır. Bunun ötesinde çok kutuplu ve karmaşık üçgen ilişkilerinin geliştiği dünya üzerindeki hâkimiyet mücadelesi, ek ve hesaplanması zor riskler barındırmaktadır.

Rusya’yı zorlamanın olası sonuçları

Görüldüğü kadarıyla Trump yönetimi Ulusal Güvenlik Stratejisinde[2] öngörüldüğü gibi, ulusal füze savunmasını [“Golden Dome”] yenilemektedir. Bu adım ise Rusya’nın caydırıcılık politikası çerçevesinde böylesi savunma “şemsiyelerini” aşabilecek sistemler geliştirmeye itmektedir. Strateji analistleri Rusya’nın “karşılıklı yok oluş garantisi” ile stratejik istikrarı korumak için, bir tarafta balistik savunmayı teknik açıdan etkisiz bırakacak yeni teknolojiler geliştirdiğini, diğer taraftan ise her türlü savunmayı aciz bırakacak yoğunlukta kıtalararası balistik füze ve denizaltılardan fırlatılacak füze sistemlerinin sayısını artırmakta olduğunu bildiriyorlar. Nihayetinde bu adımlar ABD’nin tek yanlı olarak ABM-Antlaşması’ndan çekilmesine Rusya’nın göstermek zorunda kaldığı reaksiyon anlamına geldiğini belirtiyorlar.

Barış araştırmalarına yoğunlaşan kuruluşlar bu bağlamda Kuzey Kutbu’ndaki gelişmelere de dikkat çekiyorlar. Çünkü kutup bölgesi Rusya açısından giderek yaşamsal önem kazanıyor. Bir kere burada balistik füze fırlatabilen denizaltıların ana üssü, Novaya Zemlya nükleer test alanı ve stratejik hava üsleri bulunmaktadır. Ayrıca, neredeyse tüm kıtalararası füzelerin uçuş rotası kutup bölgesi üzerinden geçmektedir. Zaten NATO uzun zamandır Rusya’nın kutup bölgesindeki üslerini olası bir savaşın doğrudan hedefi ilan etmiştir.

NATO’nun 10 Şubat 2026’da başlattığı “Arctic Sentry” [Kuzey Kutbu Muhafızı] misyonuyla bu bölgedeki askerî varlığını artırması, Rusya tarafından açık bir tehdit olarak algılanmaktadır. NATO’nun Avrupa başkomutanı ABD’li General Gynkewich, misyonun temel hedefinin NATO güçleriyle kutup bölgesinin güvenliğini (!) sağlamak ve Rusya ile ÇHC’ye karşı caydırıcılığı artırmak olduğunu söylerken, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Batılı ülkeler bölgedeki askerî varlıklarını artırırlarsa, Rusya da buna askerî-teknik olarak reaksiyon gösterecektir,” yanıtını veriyordu.

Gerginliği artıran başka bir adım da bilhassa Alman siyasetçilerinin son zamanlarda Kaliningrad’ı Rusya karşıtı söylemlerine konu etmeleridir. Rusya’nın Litvanya ve Polonya arasında kalan bir anklavı olan Kaliningrad bölgesi, jeopolitik açıdan zor savunulabilecek, dolayısıyla “yumuşak karın” olarak nitelendirilebilecek bir konumdadır. Tam da bu nedenle NATO’nun Kaliningrad’ı ablukaya alması veya buradaki askerî tesislere saldırması durumunda Rusya’nın nükleer silahlarını kullanması bir ihtimalden ziyade kaçınılmaz hâle gelecektir. O nedenle Avrupa’daki NATO üyelerinin Ukrayna savaşına daha çok angaje olmaları, Rusya’nın şimdiye kadar olduğundan daha sert reaksiyon göstermesine yol açabilir, ki Berlin, Varşova veya Stockholm’ü kısa sürede vurabilecek füzeler sadece Kaliningrad’da konuşlandırılmış değillerdir. Gerginliğin geri dönülemez sınırını aşması durumunda, hâlihazırda ABD’nin orta menzilli füzelerini topraklarına konuşlandırmaya hazırlanan Almanya’nın önleyici darbelerin birincil hedefi olması söz konusudur.

  1. Maddenin garantisi var mı?

Kuzey Atlantik Sözleşmesi olarak anılan NATO-Sözleşmesi’nin 5. Maddesi ittifakın kolektif savunmasının temel hükmüdür. Bu madde uyarınca NATO’nun herhangi bir üyesine yönelik saldırı tüm üyelere yönelik saldırı olarak tanımlanmakta ve NATO üyelerini “İttifak bölgesinin güvenliğini tesis etmek için silahlı güç kullanımı da dâhil olmak üzere bireysel ve ortak yardımda bulunmaya yükümlü” kılmaktadır. NATO tarihinde 5. Maddeye başvuru sadece bir kez, 11 Eylül 2001 saldırısından sonra 12 Eylül’de ABD tarafından yapıldı. Başka da bir örneği yok. Ancak Trump yönetiminin güncel politikaları göz önüne alındığında, ABD’nin “beyin ölümü gerçekleşen” [Emmanuel Macron] NATO veya herhangi bir Alman kenti için Chicago veya New York’u kurban etmesi pek olası gözükmüyor.

Aslına bakılırsa ABD uzun zamandır Avrupa Birliği ve Rusya’nın yakınlaşmalarını engellemek ve karşı karşıya getirmek için elinden geleni yapmaktaydı. Anımsanacağı gibi, 2002 yılında Putin Federal Parlamentoda yaptığı bir konuşmada Avrupa’ya “Atlantik’ten Vladivostok’a kadar” Avrupa ve Rusya’yı içerecek “ortak ekonomi bölgesi” teklifini yapmıştı. Bu ise ABD açısından gayrisafi hasılası yüksek, aynı zamanda enerji ve hammadde kaynaklarına sahip güçlü bir rakibin oluşması anlamına gelecekti. Avrupalı siyasetçilerin öngörüsüzlüğü, ABD’nin Avrupa’daki “Truva atları”nın engellemesi ve ABD yönetimlerinin hibrid savaş taktikleri sayesinde bu gerçekleşmedi.

Nihayetinde NATO ve Rusya arasında doğrudan bir çatışma çıkması hâlinde Almanya Rus füzelerinin öncelikli hedefi olacaktır. Almanya için üzücü gerçek, bu durumda kimsenin onlar için mücadele etmeyeceği gibi, kimsenin de Almanya için gözyaşı dökmeyecek olmasıdır. Ancak Alman tekelci burjuvazi hâlihazırda öylesine hırslanmıştır ki, asıl meselenin sadece güvenlik değil, ülkenin var olmaya devam etmesi olduğunu görebilecek soğukkanlılığı gösterememektedir. Tam aksine, bugünlerde Münih Güvenlik Konferansında olduğu gibi, Rusya’ya karşı Avrupa halklarını kışkırtmaktan geri durmamaktadır.

Pekin faktörü

Almanya ve dolayısıyla Avrupa Birliği açısından durum böyleyken, ABD’nin gelecekteki silahsızlanma veya nükleer silahları sınırlandırma antlaşmalarına ÇHC’nin dâhil edilmesindeki ısrarının ardında ne yatıyor sorusu yanıtlanmalı. Kanımızca burada belirleyici olan ABD’nin asıl ve en büyük rakip olarak ÇHC’yi görmesidir, ki Obama döneminde, yani 2011’de alınan kararla Hint-Pasifik bölgesinin öncelikli stratejik hedef hâline getirilmesinin nedeni de budur. Bugünden geriye dönüp ABD emperyalizminin 2011’den bu yana izlediği politikalara baktığımızda, atılan her adımın bu öncelikli stratejik hedefe uygun olarak atıldığını görebiliriz. Ancak ABD nükleer silahların sınırlandırılması antlaşmalarına ÇHC’yi katarak ÇHC’nin nükleer cephanesinin daha fazla büyümemesini sağlamak isterken, ÇHC’nin böylesi antlaşma veya sözleşmelerin tarafı olmak istemediğini de görmekteyiz.

Kanımızca ÇHC her ne kadar BM Şartını ve uluslararası hukuku önemseyen ve karşılıklı iyi ilişkilere dayanan bir dış politika izliyor olsa da henüz böylesi bir antlaşmanın tarafı olmaya hazır değil. ÇHC’nin stratejisini öncelikli olarak ABD ile askerî-stratejik eşitliği sağlama çabası biçiminde okumak doğru olacaktır. Muhtemelen ÇHC ancak böylesi bir denge sağlandığında ABD ile eşit şartlarda müzakereye hazır olacaktır.

Sonuç itibariyle öngörülebilir bir gelecekte dünyanın önde gelen üç askerî gücü ABD, Rusya ve ÇHC nükleer potansiyellerini kararlı bir biçimde modernize edecek ve genişleteceklerdir. Aynı şey diğer nükleer güçler için de geçerlidir. Çok kutuplu dünya artık çok kutuplu nükleer güçler dünyası olmak üzeredir.

Şüphesiz bu gelişmenin kaybedenleri dünya çapında halklar ve çalışan sınıflar olacağı kadar, Avrupa’nın egemen sınıfları olacaktır. Mamafih 1914 öncesinde olduğu gibi, bugün Avrupa’da “uyurgezerler” hâkimdir. Ve bu “uyurgezerler” meşum bir korku ticareti sürdürmektedirler. Kendilerinin dahi inanmadıkları “Rus işgali” hayaliyle Avrupa çoğunluk toplumlarını korku toplumlarına dönüştürerek, militarist dönüşüme ivme ve meşruiyet kazandırmaya çabalamaktadırlar. İşin kötüsü Avrupa’daki egemen sınıflar gerçek bir savaşa ve sonuçlarına karşı sağlıklı bir realizm geliştirememişlerken, Avrupa toplumsal ve siyasi solunun basiretsizliği de bu gelişmeye katkı sunmaktadır. Parlamenter demokrasi hülyasına kapılmış ve burjuva parlamentolarının nimetlerinden faydalanan reformistleri uyarmak ve rüyalarından uyandırmak, silahlanmaya ve nükleer çılgınlığa karşı toplumsal direnişi örgütlemek, -bunu yapmak istemelerinden bağımsız- başta komünistler olmak üzere çalışan sınıfların görevidir. Aksi takdirde tatlı rüyalar karabasana dönüşecek, yaşanabilecek bir dünya kalmayacaktır.

13 Şubat 2026

 

[1]           http://www.murat-cakir.de/nuekleer-cilginliga-bir-adim-daha/

[2]           http://www.murat-cakir.de/dert-sadece-petrol-mue/

Eleştirel düşüncenin vazgeçilmezliği…

“Hiç düşmanın yok mu? Bu nasıl mümkün oldu? Herhâlde ya gerçeği hiç söylemedin ya da adaleti hiç sevmedin!”

Santiago Rámon y Cagal

Eğer düşünce “gerçek” düşünceyse onu alt etmek, etkisizleştirmek, engellemek mümkün değildir. Zira düşünce ifade edilip muhatabına ulaştığında, insanlar tarafından duyulup-içselleştirildiğinde artık “gerçekleşmiştir.” Bu yüzden neyin düşünce olduğu, düşüncenin gerçekleşmesinden ne anlaşılması gerektiğine açıklık getirmek gerekir. İnsanın kafasında bir şeyi tasarlaması ya da “aklından bir şeyler” geçmesi düşünce değildir. Aynı şekilde akıldan öylesine geçen şeyler de düşünce değildir. Eğer düşünce bir amaç için tasarlanmış ve söylenmişse ve muhatabı olan insanlara-kitleye ulaşmış, onlar tarafından duyulup-içselleştirilmişse, düşünce sayılabilir, ancak bu durumda gerçek anlamda düşünceden ve düşüncenin gerçekleşmesinden söz edilebilir.

Bu yüzden düşünceler, fikirler kitleler tarafından içselleştirildiğinde, “kitlelere mâl olduğunda maddî birer güç hâline gelirler,” denmiştir. Bu niteliğinden ötürü de düşünce baştan sona “soyut” bir şey değildir. Düşünce özgürlüğü de doğrudan sınıf mücadelesini angaje eden bir şeydir…

Tarih boyunca egemen olan sınıflar, yeni, orijinal, aykırı düşüncelerin ortaya çıkıp geçerli egemen ideolojiyi aşındırmasını, hâkim paradigmada gedik açmasını engellemek istemişlerdir. Yeni ve aykırı düşüncelerin egemen-resmî ideolojide açtığı gediğin büyümesinden korkmuşlardır ve bu yerinde bir korkudur. Bu durum bir başka açıdan da önemlidir. Her türlü sömürü, baskı ve zulüm düzenini ayakta tutan, esas itibariyle kaba kuvvet ya da çıplak şiddet değildir. Egemenliği asıl ayakta tutan ideolojik egemenliktir, ideolojik köleliktir, gönüllü kulluktur… Buna “gönüllü kölelik” veya “gönüllü kabullenme” de diyebilirsiniz. İşte, gönüllü köleliği sağlayan da “ideolojik yabancılaşma”dır. Başka türlü ifade etmek istersek “yanlış bilinç”tir. Yanlış bilinç, ezilen ve sömürülen kitlelere, geçerli egemenlik ilişkilerini kabullendirmek ve onların kendilerini ezen sömürü, bağımlılık ve hâkimiyet ilişikleri bütününü sorgulamasını ve kavramasını engellemek üzere oluşturulmuştur.

Eğer düşünceyi engellemek mümkün değilse, ki değildir, o zaman egemen sınıf için düşüncenin gerçekleşmesini engellemekten başka seçenek yoktur. Buradaki amaç, “civcivi yumurtadayken ezmek”tir. Nasıl çocuk doğmadan çocuk sayılmazsa, düşünce de ifade edilip hedefine ulaşmadan düşünce sayılamaz. İşte, düşünce yasakları, her türlü baskı ve sansür bu aşamada devreye sokuluyor.

Amaç, düşüncenin, muhatabı olan kitleye ulaşmasını, düşüncenin gerçekleşmesini, realize olmasını engellemektir. Düşüncenin gerçekleşmesinin engellenmesi için de söylenenin duyulmasını, yazılanın okunmasını, resmedilenin görülmesini engellemek esastır. Yasaklar, sansür ve baskı, düşünceyle düşüncenin hedefi olan kitle arasında bağ kurulmasını engellemeyi amaçlar. İşte, gerçek düşünce adamlarının-kadınlarının, sanat adamlarının ve kadınlarının bilim adamlarının ve kadınlarının, duruma göre “zındık”, “yıkıcı”, “bölücü”, “vatan haini”, katli vacip terörist vb. sayılıp suçlanmasının, baskıya maruz kalmasının, cezalandırılmasının nedeni budur.

Her tarihsel dönemde egemen veya resmî ideolojiye karşı görüş ortaya atanlar, egemen düzenin ve onun adamlarının hışmına uğramışlardır. Fakat toplumsal dinamik her zaman egemen ya da resmî ideolojinin oluşturduğu ideolojik-kurumsal çerçeveyi kırma, onu aşma istidadına ve dinamiğine sahiptir. Aksi hâlde tarih diye bir şey de olmazdı. Aynı şekilde, insanlığın bir geleceğinden söz etmek de mümkün olmazdı. Bilindiği gibi, tarihi yapanlar, direnen, başkaldıran, isyan eden insanlardır. Eğer başkaldırı yoksa, mücadele yoksa, tarih de yoktur.

İşte entelektüelin işlevi ve misyonu bu aşamada ortaya çıkıyor (Bizde diplomalı kesime aydın deniyor, diploma uzmanlığın belgesidir, ki bir diploma sahibi olmakla ya da mektepli olmakla “entelektüel” olmak arasında bağ kurmak abestir…).

Entelektüel, şeylerin, olguların, toplumsal süreçlerin ne olduğunu, nasıl olduğunu, neden ve sonuçlarını, bunların kimin için ne anlama geldiğini eleştirel bir yaklaşımla teşhir eden, ortaya koyan, bilince çıkarandır. Entelektüelin misyonu ve varlık nedeni mistifiye edilmiş olanı demistifiye etmektir. Başka türlü söylenirse, yalanın ve tahrifatın üzerine gitmektir. Entelektüel, sorunları bir bütün olarak kavramaya çalışır [zira gerçek bütündedir, hakikat bütündedir…], eleştireldir ve eleştirip aşmak istediğiyle “olması gereken” arasında, başka bir ifadeyle ütopyayla bağ kurandır. Bu yüzden gerçek anlamda entelektüelden yoksun hiçbir toplumsal muhalefetin ya da başkaldırının başarı şansı yoktur. Zira ütopyayı formüle eden entelektüellerdir (Burada söylediklerimden entelektüeli ve onun misyonunu yücelttiğim gibi bir anlam çıkarmamak gerekir. Zaten entelektüelin varlık nedeni de onun bizzat her türlü yüceltmeye karşı olmasıdır).

Sansür, baskı ve yasaklar sadece aykırı, muhalif, yeni ve orijinal fikirleri ortaya atanlara yönelse de, kapsam ve etkinlik alanı sanıldığından daha geniştir. Birilerine yönelik baskı, egemenler tarafından başkalarını “ehlîleştirme”nin bir aracı olarak görülür. Düşüncelerinden dolayı birilerini cezalandırmak, başkalarına göz dağı vermeye yarar. İnsanlar, şunu yazar, bunu söyler veya resmedersem başıma bir iş gelir mi? sorusunu sormaya başladıklarında artık sansür “içselleşmiş”tir. Sansürün “içselleştiği” bir toplum, bilimsel, estetik, entelektüel yaratıcılığı ve dinamizmi dumura uğramış bir toplumdur. Böyle bir rejimin sorunları çözme yeteneği de kaçınılmaz olarak zaafa uğramıştır. Bağnaz resmî ideolojinin kıskacındaki bugünkü Türkiye’de olduğu gibi…

Elbette entelektüel işlev sadece bazı fikirler ortaya atmaktan ibaret değildir. Entelektüelin gerçek anlamda entelektüel sıfatını hak edebilmesi için söylediğinin gereği olan bir “duruş” da ortaya koyması gerekir. Velhasıl, “sözünün eri” olmayan birinin entelektüel sayılması mümkün değildir.

Sömürü ve baskı düzeninin hışmına uğrayan entelektüel ya da aynı anlama gelmek üzere, gerçek fikir adamı-kadını sonuna kadar söylediklerinin arkasında duramıyorsa, asla entelektüel sayılmayacaktır. O, hiçbir düşünce yasağına, hiçbir resmî veya egemen ideoloji kategorisine, hiçbir tabuya itibar etmez. Hiçbir kiliseye tâbi değildir. Julien Benda’nın zarif bir şekilde ifade ettiği gibi: “Entelektüel, tüm dünya yalan karşısında secde ederken bile insanlık vicdanını savunabilendir.” Eğer baskı ve yasaklar onun bilincini hapsetmeyi amaçlıyorsa, ki öyledir, buna mutlaka itiraz etmelidir. Bilincini hapisten kurtarmak için vücudunun hapsedilmesini göze almalıdır. Elbette gerektiğinde daha fazlasını da…

Baskı ve yasaklara karşı mücadele, diyalektik bir bütünlük oluşturur. Bunun anlamı, daha özgür, daha demokratik, daha eşitlikçi, velhasıl daha insanî bir toplum ve dünya düzeni için mücadelenin kaldığı yerden yoluna devam edeceğidir. Unutulmamalıdır ki, özgürlük mücadelesi söz konusu olduğunda kaybetmek diye bir şey yoktur. İlk adımda özgürleşmeye başlarsın ve öylece sürüp gider… Özgürlük mücadelesi her ânı, her aşaması mutlaka kazanılan bir mücadeledir. İnsanlık erdemini sürekli besleyip büyüten bir mücadeledir…

Teğet, bayağılık ve illüzyon | Ferdi Çiftçi

Hakikat ile kurgu arasındaki çizginin giderek silikleştiği, belleğimizin sürekli yeniden dizayn edildiği bir zaman aralığındayız. Geçmişin pürüzlü ve keskin gerçekliği, bugünün konforlu anlatıları içinde eritilip bize sunulurken; bizler de çoğu zaman bu uyuşukluğu kabullenmeye hazırızdır. Tarih, artık salt yaşananların bir dökümü değil, iktidarların elinde şekillenen uysal bir masala dönüştürülmek istenir. Bu dönüşüm operasyonu, zihinlerimize çocukluktan kazınan o en bildik, en masum tekerlemeyle başlar:

“Bir varmış bir yokmuş”un anlatısal aracı; tarihi tek bir hamleyle hem güvenli bir uzaklığa yollar hem de şimdinin hegemonyasına teslim eder. Bu durum bize iki şey verir: Hem tamamlanmış hem de belirsizlik ve giz içerisindeki anların zincirini… İktidar için “Allah’ın lütfu” budur. Bu, homojenize edilmiş bir tarihin yaratımı; yani kopuşların, mücadelelerin ve devrimin izinin yok edilmiş hâlidir.

Sadece bu mu? Hayır. Bu tarih, aynı zamanda muktedirin her an elinin altındadır. Her krizde yeniden kurgulanmış bir tarihle karşı karşıyayız ve bunun sürekliliği, bir kısırlığın göstergesidir. Onların mitolojisindeki “fahişe” imgesi de böyledir. Her an içine girilmesi kolay olan ama hiçbir zaman “kirlenmemiş/kirletilmesi mümkün olmayan”, sürekli içinin doldurulduğu ama hep boş olandır. Muktedirin elindeki tarih de böyledir: Kısır ama sürekli bir doğum sancısı çeken, “kutsal, saf ve hiç dokunulmamış” lakin sonsuz tekrarlanabilirliği ve kurgulanabilirliği ile iç içe geçmiş bir hâldedir.

Bu egemenlerin tarihi, toplumda da vuku bulur. Bize insanlığın tarihini nasıl öğretirler? “İnsanlar önceleri mitoslara inanıyorlardı. Bütün bilgileri mitosları oluşturan öykülerle sınırlıydı. Sonra felsefe başladı ve mitoslar dönemi bitti. İnsanlar sorgulayan bir anlayışla hareket etmeye başladı. Daha sonra bilimsel yaşam gündeme geldi, pozitif dönem başladı ve felsefenin yerini bilim aldı.”

Hâlbuki hâlâ bütün bunları iç içe yaşıyoruz. Geçmiş, şimdinin içinde bir anlama sahip olduğu için günceldir. Geçmiş şimdinin içinde yansır; şimdi, geçmişin imgesini süzer. Geçmişi şekillendiren koşullara dayalı eleştiri, şimdinin kaygılarından kaçamaz. Jetzt-Zeit’in (Şimdi-Zaman) temelini oluşturan, belirleyiciliğin ele geçirilmiş olmasıdır.

Jetzt-Zeit, kısaca geçmiş ve geleceği de içine alan, dopdolu ve anlamlı bir “şimdi” olarak tarif edebileceğim kavramdır. Aslında biz devrimcilerin kendi zaman dilimleri, kavramları olmalı. Ancak Jetzt-Zeit ve onun modeli olan Kairos unutulmuştur. Kapitalistler tarafından ele geçirilen bu belirleyicilik, bizde Zeitgeist (Zamanın Ruhu) olarak vuku bulmuştur. Bundan ötürü “bizim mahallenin insanı”, devrimi tek bir eylem şeklinde tahayyül etmektedir. Oysa devrim, çoklu ve değişken çelişkilerin olduğu, eylemlerin ve tarihin (Jetzt-Zeit) iç içe geçtiği, tüm zamanların birbiriyle kesiştiği bir denk gelme anıdır; şiddeti değişken patlamalarla ilerleyen bir birbirini izleme hâlidir.

Zaman kavramı bu yüzden önemlidir. Her şey sınıfsal ise kapitalistlerin zamanı neden sınıfsal olmasın? Bir kere o zaman dilimine girerseniz -ki girdik- hayata bakışınız onlara benzer. Bir şeylere “süreksiz bir süreklilik” içinde ayak uydurma çabasıyla birlikte çağı yakalamanızı isterler. “Zamanın Ruhu’nu yakalayamayanlar kaybederler” şeklinde bir saldırı yürütürler. Kimse de sormuyor: “Abi, zamanın ruhu olabilir mi?”

Hemen kabullendik bu kavramı ve kullanmaya başladık. Nasıl mı? Gündelik hayatta kullandığımız Twitter, Instagram ve Facebook vb. sayesinde. Çünkü orada, bu aşırı hızı içeren sürekli bir akışın içinde olma zorunluluğu vardır. Kapitalistler için kültürün amacı bellidir. Onlar için kültürel üretim; kültürel kabul ve ıslah etmek için vardır. Yeni sosyal ilişki biçimlerindeki kültürün provası, özellikle son zamanlardaki kimliksel imgelemlerin görünürlüğünün bu denli artması, sistemin kendisi içindir.

Şimdi bir sıçrama yapalım.

Kapitalistlerin en zorlandığı konu emeğin denetimidir. Josiah Wedgwood, 1770’lerden başlayarak emek sürecindeki denetimi dert edinmiştir. Wedgwood için topraktan yeni koparılmış köylüler; çalışma disiplini olmayan, vardiya saatlerine uymayan, daha fazla üretmeleri için kontrol altına alınmaları gereken işçilerdir. Risk, sermaye için her zaman vardır. Sermaye açısından üretimde kayıp ve artı-değer yaratmadaki disiplinsizlik risktir; kârı düşürür, rekabette geri kalmaya neden olur. Bu riske karşı emek süreci disiplin altına alınmalıdır.

Kapitalist sınıf tarafından hayata geçirilen emek denetimi uygulamalarının, neredeyse sürekli ve sonu gelmez bir savunma hâli olarak tanımlanmasının nedeni, tam ve yeterli bir emek denetiminin sağlanamamasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden kapitalistler emeğin denetimini emek sürecinin dışına çıkartmaya çalıştılar, yani bir tür karşı atak yaptılar. İlk önce zaman kavramını, yeme-içme kültürünü ve kısaca tüm bir yaşam biçimini üstümüze geçirdiler. Geçirdiler; çünkü bizler bugün nasıl yaşıyorsak yarın da öyle yaşayacağımızın kabulü ile yaşıyoruz. Günümüzde toplum, aşırı mistifikasyon içerisinde, hayatı değişmeyen ve mutlaklık mitosuyla bağlı şekilde yaşıyor.

Örneğin 1904 yılındaki bir devrimci gazete bildiri dağıtıyor; örgütlenme çağrıları, ajitasyon ve propaganda yapıyordu. Şimdi sizi bu devrimcinin ve işçi sınıfının tarihî bir kesitine götüreceğim:

… Buranın birkaç adım ötesinde, insanlar domuzların bile barınamayacağı barakalarda yaşıyor. Helâl bir kâğıdın üzerinde, helâl bir mürekkeple yazılmış bu not, bugün nasıl da tekellerin insafına kaldığımızı size göstermek içindir… Yaşadığınız günlerde, geçmişte ve bugün ekonomik özgürlükler için mücadele eden ajitatörler sayesinde tekellerin sahibi siz olacaksınız. Bizimle karşılaştırılınca siz daha mutlu varlıklar olacaksınız…

Bu notun sahibi Liverpool liman işçisi Jim Larkin, 1904 yılında, kralın yeni Anglikan kilisesinin temel atma töreni öncesinde, geleceğin işçilerine hitaben yazdığı bu notu kilisenin temel taşına gömmüştü. Jim yoldaş bugünden geleceğin bağıntısını kurarken, biz ise geçtim geleceği, daha bugünü bile kopukluklar içerisinde yaşıyoruz. İşte gidiyoruz; örneğin bir greve, direnişe… Ama ne grevi ne de direnişi kendimizle taşıyor, ne de başka mekânlara götürebiliyoruz. Daha ötesi, dayanışma eylemi veya “Hadi bir tık da kendimi iyi anlatmak adına devrimcileştirelim, eylemi dayanışmadan çıkartıp ötesine taşıyalım” fikri, sadece o ânın içerisinde ve o mekânda kalıyor.

Bu gözler şunu gördü: Bir minibüs dolusu devrimci araçtan inip direnişteki işçilerle üç dakikalık bir halay çekip arkasından başka bir yerde grevde olan işçilerin yanına geçtiler. Daha sonrasında biz de onların gittiği grev alanına, direnişteki işçi arkadaşlarla birlikte geçtik. Aynısını orada da yapmışlar. İşte şimdilerde birkaç farklı nüans ortaya çıktı; eylemin kendisini burjuvazinin evinin önüne, okuluna taşıyorlar. Lakin ne kadar bilinçli bir eylem olduğunu bilemiyorum.

2008 kriziyle birlikte tüm Türkiye’de sürekli tekrar içerisinde olan bir ses -“Kriz bizi teğet geçti”- hayatımıza karabasan gibi çöktü. Yaşadığımız şey farklı olsa bile artık kriz bizim için teğet geçti. Belleğimizde 2008’den kalan, yaşadığımız sıkıntılar değil, “teğetlik” durumu oldu. Bu teğetlik hâli artık bizlerin yeni normali oldu ve 2008’den beri gündelik hayatlarımız bile teğet geçen bir hâle vardı. Yaşantınız okula, mahalleye, direnişlere, eylemlere teğet geçiyor; oradayız ama o kadar. Söylemler gittikçe muhalefetleşti, iktidarın inşası unutuldu. İtirazlar birer birer şikâyete dönüştü. Devrimcilik ikon bir yaşam hâline geldi. Parti binası veya dernek açılıyor ama “Niçin açtın?” sorusunu sorduğumuzda çoğu arkadaşımızda bakakalmak durumu ortaya çıkacaktır.

Rutinleşme, sadece birer alışkanlığın getirdiği bir durum değildir. Kapitalizmin günlük yaşantısında zamanın ruhunun da çok varyasyonu vardır. Kişinin iddia ettiği üzere çok “devrimci” olduğu hayatına da eklemlenebilir ve onu dönüştürebilir. Nasıl mı? Sizi eylemden eyleme koşturarak… Hayatınıza saçma sapan hızlı bir akış katarak, mutlaka her yerde ve her şeyde olmanızı isteyerek, sizi Prokrustes’in yatağında bölüm bölüm doğrayarak. Gündelik hayatınızın telâşı, kimin telâşı? Bunu sormak lazım! Devrim, öyle telâşların içerisindeki koşturmacayla gelmeyecektir.

Tam bu noktada zaman konusunu ve “yarın” fikrini biraz daha açımlamak gerekiyor. Buna dair bir anekdot ile devam edelim:

Armand Gatti, henüz genç yaşta Buchenwald Toplama Kampına getirildiğinde, tiyatro konusunda hiç deneyimi yoktu. Ama konspirasyon içerisinde, kadrosu üç kişiden oluşan bir oyun kurgulamaya karar verdi. Adı Varım, Vardım, Var Olacağım’dı. Ona göre gelecek istenci, şimdiden başlamalı ve buna, geçmişe doğru bir geri dönüş eklenmeliydi. Ölümün eşiğine itilmiş, öz varlıkları tehdit altındaki bu üç tutsak, tam da bu zamanda son bir çabayla üç temel simgeye tutunuyorlardı; bu üçlünün en belirleyici olanına, yani “gelecekte var olacağıma.”

Kendimizi bugünden değil, yarından var ederek bugünü yaşamamız gerekiyor. İlişkiniz, aşkınız, varlığınız ve dahası eyleminiz yarınlarda var olmalı. Biliyorum şimdi soruyorsunuz: Nasıl? Bu, hayatım boyunca hep karşılaştığım bir soru. Hâlbuki en başında demiştik; bu yazı reçete değil! Bir yazı sizce hep net, keskin doğruları ve yöntemleri mi anlatmalıdır? Aslında dergiyi bu noktaya sıkıştırmak, kendimizi kısırlaştıran bir hâle getirir.

İnsanlarımıza bakalım; kendilerine inşa ettikleri hayata, gittikleri okul aracılığıyla öğrendikleri mantığa ve yaşayışlarına… Bütün hayatların tek ortak noktası tekrarlardır. Bayağılık da böyle oluşur. Bayağılık, tekrarlanır olanın sürekliliğidir. Bütün bu bayağılığın ve sıradanlığın içerisinde gündelik hayat, tekrarlardan oluşur. Birçoğumuzun gündelik hayatı, otomotiv fabrikasındaki bantta çalışan işçi gibidir. Mekanik hareketlerimiz, yemek vakitlerimiz, saatlerimiz, günlerimiz; zamanımız çizgisel ve döngüsel tekrarlar içerisindedir. Üretim sürecinde kendi ellerimizle yeniden üretiriz bu çizgisel-döngüsel tekrarları.

Peki, gündelik hayat bu değişmezlik midir? Öncelikle gündelik kavramını ele alalım. Gündelik kavramı felsefeden gelir ve felsefe olmadan anlaşılmaz. Bu kavram, felsefe için ve felsefe tarafından, “felsefî olmayanı” belirtir. Anlaşılacağı üzere gündeliklik kavramı, gündelik hayattan gelmez. Peki, felsefeden gelen ve felsefî olmayanı belirten gündelik kavramı felsefenin hangi noktasında bulunur? Felsefî olmayanı belirtmek için felsefenin eleştirisi gereklidir ve onun geliştirilmesidir. Bu da bizi bir noktaya götürür: Felsefenin kendisini aşma çabası içinde ulaştığı noktaya…

O zaman gündelik hayat, yaşanmışlığın ve düşünmenin düşük bir derecesi olduğu gibi, aynı zamanda tam zıddı olarak da çelişkilerin çatışkısının, doğumların bir noktasıdır. Bundan doğru bakınca ne bir düşüş yönüdür ne de bir engelleyicidir. Aynı anda hem bir alan hem de bir duraktır; bir sıçrama noktasıdır. Mümkün olanın (mümkün derken sınırları zorlanmamış imkânsızlıklar da buna dâhildir), örneğin devrimi gerçekleştirmek için gündelik hayatın kendisinden yola çıkmanın kaçınılmazlığı, buna diyalektik bir örnektir. Sınırlılığın içerisindeki sınırsızlığı var etmek gibidir.

Devrim gündelik hayatta başlar. Nasıl mı? Olağanlığın olağanüstülüğüne ulaştırarak! Oluşun, tekrarın içerisinde gerçekleştiğinin farkına vararak. Gündelik hayat, bir yandan tekrarın değişkenini de bulunduran, bir yandan ise tekrarların buluştuğu bir mekândır. Bu mekânda “tekrarın değilini” de var edebiliriz; çünkü aslında onu içeriyor. Tek konu, bunu açığa çıkartabilmek. Çünkü devrimci an, takvim yapraklarında geleceğe ertelenmiş uzak bir vaat değil; tam da bu sıkıcı tekrarların arasına sıkışmış, patlamaya hazır o “şimdi”nin (Jetzt-Zeit) kendisidir. Bayağılığın o gri ve uyuşturucu örtüsünü kaldırıp altındaki hakikati görmek, bize dayatılan illüzyonu dağıtacak tek eylemdir. Tarihi “bir gün gelecek” diye beklemekten vazgeçip; onu tam da olduğumuz yerde, bu tekrarın kalbinde yeniden kurmak zorundayız. Ancak o zaman hayatın kıyısından “teğet” geçmeyi bırakıp, tam ortasına, yani gerçeğin kendisine nüfuz edebiliriz.

Kaldıraç'ın yeni sayısı çıktı

Kaldıraç 293. Sayı

İşçi Gazetesi'nin yeni sayısı çıktı

İşçi Gazetesi 231. Sayı