Türkiye’de direnen herkesin önünde sorun açık olarak durmaktadır; Saray Rejimine karşı, kitlesel direniş hattını nasıl geliştireceğiz? Açlığa, işsizliğe, aşağılanmaya, horlanmaya, yok sayılmaya karşı nasıl bir mücadele geliştireceğiz? Savaş çığırtkanlığına, içinde yer almakta büyük bir hevese sahip olan burjuvazinin savaş politikalarına, emperyalizmin tetikçisi rolüne soyunan Saray Rejimine karşı nasıl bir direniş geliştirerek sonuç alacağız? Bir avuç burjuvanın egemenliğini nasıl yerle bir edeceğiz?
Soru açıktır.
Sorunu, meseleyi dolaylı, süsleyerek, örterek, çeşit çeşit biçimlere sokarak ortaya koymuş olmayız. Sorunu, net ve yalın bir biçimde ortaya koymamız gereklidir.
Üstelik, bizim Saray Rejimine, ülkemizdeki burjuva egemenliğe, bizim isimlendirmemizle tekelci polis devletine karşı savaşımımız, dünyada süren gelişmelerden, nihayet sınıf savaşımından da bağımsız değildir. Bu uluslararası düzeydeki gelişmeler ve sınıf savaşımı, bize çok farklı zorluklar ve olanaklar da açma olanağına sahiptir, hattâ açmaktadır da. Savaş politikaları, birçok sahada fiilî savaşa dönüşmüştür bile. Ve her an bunlara yeni yerler eklenmesi mümkündür, an meselesidir.
Bu sanıldığı gibi, Erdoğan’ın ya da bugünlerde herkesin söyleminde olduğu gibi çılgın Trump’ın davranışlarının sonucu değildir. Batı Avrupa’nın çapsız CEO’lar görünümündeki liderlerinin histerik davranışlarının sonucu değildir savaş politikaları. İşte tüm bu koşullar içinde, dünya işçi sınıfının, dünya devrimcilerinin ortak sorunu, sisteme karşı devrimci mücadelenin nasıl geliştirileceği sorunudur.
Demek ki biz, ilk satırlarda ortaya koyduğumuz sorunu, aslında dünya kapitalist sisteminin bugün içinde bulunduğu derin bunalım koşulları altında soruyoruz.
Onlar bir avuçturlar. Bunu herkes biliyor. Ama onlar, burjuvalar, devlet makinasına sahiptirler. Onların devleti var. Bu siyasal açıdan, onların gücüdür. Birçok “eski tüfek”, burjuva sisteme baktığında, onun teknolojik olarak kontrol mekanizmalarını öne çıkartmaktadır. Mesela bir hareketin liderlerini telefonlar veya çağrı cihazları ile yok edebildiklerini biliyoruz. Onlara göre bu “teknolojik üstünlük”tür. Doğru değildir. Siyasal bakış açısını terk etmektir. Onlar devlet denilen makinaya sahiptirler ve bu siyasal güç, elbette askerî açıdan da bir anlam ifade eder. Ama bizim cephenin güçsüzlüğünün nedeni, tarihin hiçbir döneminde teknolojik üstünlüğümüz olmaması değildir. Küba Devrimi’nde oradaki egemenin devleti, elbette gerilla karşısında çok daha ileri bir teknolojiye sahip idi. Ama devrim zafere ulaştı. 1917 yılını temel alırsanız, o günün çarlık devleti, elbette işçi sınıfının elindeki teknik olanaklarla kıyaslanmayacak kadar ileri teknolojiye sahip idiler. Devrim bu koşullarda zafere ulaşmıştır.
Efendim, diyorlar bu eski tüfekler, o zaman insanları böyle izleyemiyorlardı, bu denli geniş manipülasyon olanakları yoktu. Elbette doğrudur ama güçlerinin kaynağı teknoloji değildir. Ya da devrimci mücadelenin zafere gitmesini sağlayan şey, onları teknik olarak yenmelerinde değildir. Burjuva sınıf, sömüren sınıf, ezen sınıf, egemen sınıf, her zaman, ezilen sınıflara göre çok daha avantajlıdır, çünkü devleti vardır. Devlet onların en gelişmiş siyasal örgütüdür. Ve işçi sınıfı eğer siyasal devrimci örgüte sahip ise, işçi sınıfı devrimci ise, tüm bu güç dengeleri ters dönmeye başlar. Çünkü hayatı üreten, o teknoloji de dâhil, her şeyi üreten işçi sınıfıdır ve çoğunluktur.
Örgütsüz çoğunluk, örgütlü azınlığa göre güçsüzdür.
Bu nedenle, içinden geçtiğimiz koşullarda işçi sınıfı çözümsüz değildir. Diliniz varmıyor olabilir, ama devrim, devrimci örgütlenme ile, yaşamını işçi sınıfının davasına adamış gönüllü ordularla zafere ulaşır. Bunu yapamamak ayrıdır, ama bunun yapılamaz olduğunu iddia etmek ayrıdır. İkincisi, yani bunu yapılamaz olarak ilan etmek, aslında burjuva egemenliğe teslim olmak demektir.
Saray Rejimi, tekelci polis devletinin olağanüstü örgütlenmiş hâlidir. Olağanüstü devlet örgütlenmesi, aslında egemenin zor durumda olduğunun kanıtıdır. Mesela bugün Venezuela’da operasyonla Maduro’yu almak, bir açıdan güç gösterisidir. Maduro kaçırılıyor ve sonrasında ABD caddelerinde zafer kazanmış futbol holiganlarının davranışlarını aratmayacak şekilde zafer turları atmak, acaba güç işareti midir, yoksa güçsüzlüğün dışa vurumu mudur? Olağanüstü devlet örgütlenmesi, baskı aygıtının daha fazla devreye girmesi demektir ve bu bir açıdan yönetme güçlüğüne işarettir. Ülkemizde de Saray Rejimi, aslında bu yönetme sıkıntısının ifadesidir. Sistem, alışılmış yöntemlerle yönetememektedir.
Ama biliniyor, sınıf savaşımında egemen sınıfın güçsüzlüğü, sizin güçlü olmanız anlamına gelmiyor.
Peki işçi sınıfının gücü nereden gelmektedir? Birincisi bir sınıf olarak üreten sınıf olmasından geliyor. Üreten sınıf, hayatı durdurma olanaklarına da sahip demektir. Ama bu, işçi sınıfının örgütlülüğü ile bağlantılıdır ve bu örgütlülük, sadece sendikal örgütlenme demek değildir. Tersine, sisteme karşı savaşımı her düzeyde yürütebilecek bir siyasal örgütlenme gereklidir. İşte işçi sınıfının gücü, devrimcileşmesinde, devrimci sosyalist bir örgütlenmede siyasal bir güç hâline gelmesindedir.
Bu bir yandan kitlesel bir hareketi şart koşar ama öte yandan siyasal öncülüğü, siyasal iradeyi şart koşar.
Bu nedenle, her ülkede temel sorunlardan biri, devrimin temel sorunlarından biri, işçi hareketi ile devrimci hareketin birleşmesidir.
İşçi sınıfının sisteme karşı mücadelesi, sosyalist devrim mücadelesidir.
Devrim, bir yandan siyasal bir devrimdir, bir yandan da toplumsal bir devrimdir. İktidarın alınması siyasal devrimdir ve sosyalist devrim bununla yetinemez. Aynı zamanda, köklü toplumsal değişimleri gerçekleştirmesi, özel mülkiyete son vermesi gereklidir. Bu da toplumsal devrimdir. Bunun için, işçi sınıfının sadece egemeni yıkması, onun devletini parçalaması yetmez, aynı zamanda kendi iktidarını, proletarya diktatörlüğünü kurması gereklidir. Bu olmadan, köklü toplumsal dönüşümler gerçekleştirilemez.
Ve devrimin hem siyasal hem de toplumsal bir devrim olması, onun kitlesel bir direnişle zafere ulaşmasının zorunluluğunu ortaya koyar. Elbette bu, öncü güçlerin, işçi sınıfının devrimci partisinin eylemleri ile gerçekleşecektir.
Bu aynı zamanda, kendiliğinden eylem ile devrimci eylem arasındaki bağı da ortaya koyar. İşçi sınıfının ya da daha geniş bir ifade ile kitlelerin kendiliğinden eylemleri, devrim için yeterli olmaz. Bu kitlesel eylemler içinde işçi sınıfının örgütlenmesi, devrimcileşmesi sağlanmalı ve bu kitlesel gücün iktidarı alma hedefine yönelmesi gereklidir. Kendiliğinden eyleme yaklaşım, tam bu bilimsel bakış açısı ile ele alınırsa doğru sonuca gidilebilir.
Bu işin genel doğruları demektir.
Peki bugünkü somut durumda bunun anlamı nedir?
İlkin, anlaşılıyor ki, kendiliğinden eylem beklemek, bir çeşit tanrıdan işaret bekler gibi umudunu kendiliğinden harekete bağlamak, büyük hatadır. Gezi Direnişi, 19 Mart eylemleri zaten bunun işaretleridir. Ve bu kitlesel eylemler bir yana, birçok irili ufaklı kendiliğinden eylem ortaya çıkmaktadır. Bu eylemler, kitlelerin “böyle yaşamak istemiyoruz” isteminin dışa vurumudur.
İkincisi, kitlelerin ruh hâlini de hesaba katarak, devrimcilerin geliştireceği eylemlerdir. Bu ise, devrimci örgütlenmenin gelişmesi gibi bir genel başlıkla ele alınmamalıdır. Daha ileri gitmeliyiz ve işçi sınıfının devrimci örgütlenme ile birleşmesinin bugünün en somut görevi olduğunu saptamalıyız.
Bu elbette devrimcilerin birliğini de gerekli kılar. Öyle niyete bağlı, amorf bir birliktelikten söz edilerek bu sorun atlanamaz. Devrimcilerin birliği, bir örgütsel birliktir, yoksa kişilerin istem ve taleplerine bağlı bir hâl, ruh hâllerine bağlı bir tutum meselesi değildir. Kendi istemlerini devrimci hareketin önüne engel hâline getiren tutum, sonuçta niyetleri ne olursa olsun, dar grupçudur ve bu zaten vardır. Eksiklik bu grupların varlığında değildir, bunlar zaten vardır. Somut olarak, devrimcilerin, devrimci örgütlenmenin bayrağı altında somut olarak toplanması gereklidir. Bunun adresi ortadadır, devrimci sosyalizm çizgisidir.
Buradan hareketle, dört nokta öne çıkmaktadır.
1
Devrimci hareket, uluslararası dayanışmayı geliştirmelidir. Bu elbette, daha ileri safhalara taşınmak zorundadır. Bu enternasyonal dayanışmayı bir yana itmek, her parçadaki devrimci hareket için affedilmez bir hata olur. Bizim ülkemizdeki devrimci hareket için de bu geçerlidir.
Bu elbette her ülkede yürümekte olan devrimci hareketin gelişimini ertelemek demek değildir. Ama dünya devrimci hareketinin her parçada gelişmeye başladığını, bir genel görüntü olarak saptamak mümkündür. Devrimci hareket, uluslararası alanda birbirini tanımaktan uzaktır ve bu durum aşılması gereken bir güven sorunu doğurmaktadır. Bu nedenle, egemenin uluslararası örgütlenmesi çok daha gelişmiştir. Devrimci hareketin enternasyonal örgütlenmesinin yolunu açmak, gerçekte birçok çabaya bağlı olsa da, en başta her ülkede devrimci hareketin gelişimi ile de bağlantılıdır.
Uluslararası dayanışma, bugün, emperyalist paylaşım savaşımının güç kazandığı, Batı emperyalizminin ya da moda deyimi ile kolektif Batı’nın dünyayı yağmalamak için tüm gücü ile savaşa yüklendiği koşullarda, çok önemlidir.
2
İkinci nokta, Birleşik Emek Cephesinin (BEC) hayata geçirilmesidir. Bu elbette son derece zordur. Kolay olmayacağı açıktır. BEC, ülkemizdeki tüm direnişi birleştirmenin, büyütmenin ve örgütlemenin olanağını sunacaktır. Egemen “iç cephenin güçlendirilmesi”nden söz etmektedir. Onların istediği şey, tüm burjuva partilerin, hep bir ağızdan, en sıradan konularda dahi bir ağızdan konuşmasıdır. Bu ise, işçi sınıfının, direniş hareketinin yok edilmesi demektir. Bunu başarmak istiyorlar. Kürt devrimci hareketini uysallaştırmak, sisteme entegre etmek, işçi sınıfı ve direniş hareketini bastırmak bu isteklerinin hedefleridir. Buna karşı, BEC, işçi sınıfının tek çıkış yoludur.
3
Ülkemiz işçi ve emekçileri, açlık ve işsizlik koşulları ile karşı karşıyadır. Ülkenin son 5 senesine damgasını vuran şey, asgarî ücret politikalarıdır. Sendikalar işçi sendikası olmaktan çıktıkça ve çıktığı ölçüde, toplu sözleşme ve grev kâğıt üzerinde kalmaktadır. Grevli toplu sözleşme yok ise, ki fiilî olarak yok hâline getirilmiştir, sendikalar da gereksiz hâle gelmekte ya da işlevsiz hâle gelmektedir.
Asgarî ücret politikaları, tüm sendikal mücadeleyi de belirlemektedir. Sendika konfederasyonları, “bizim üyelerimiz asgarî ücret almıyor,” diye konuşabilmektedir. Bu teknik olarak doğrudur. Ama bu durum, işçilerin, sendikalı işçilerin hak ve ücretlerinin asgarî ücrete bağlı olarak şekillendiği gerçeğini değiştirmemektedir. Varsayalım ki asgarî ücret 40.000 TL olmuş olsa, sendikalar, 35.000 TL ücret almayı başarı olarak işçilere, kendi üyelerine yutturamayacaktır. Bu nedenle, egemen sınıf, asgarî ücret politikası ile, tüm sınıfı domine etmektedir ve sendikal konfederasyonlar bu konuda devletin politikalarına teşnedir.
Sözüm ona sendikalar, birer işçi sendikası olsalardı eğer, bu asgarî ücret politikalarına karşı ortak bir direniş geliştirebilirlerdi. Oysa sendikalar, koca koca başkanlarının ağzından, asgarî ücretin düşük olduğu açıklamaları yapmakla yetinmektedirler. Hepsi budur. Yaptıkları bu açıklamalara “eylem” demekten de geri durmuyorlar. Bu utanmazca tutum, aslında işçi sınıfının aşağılanmasıdır.
İşçi sınıfı bu sendika mafyasını, kendi sırtından atmak zorundadır.
Bu da işçi sınıfının siyasal örgütlenmesinin gerekliliğinin somut, yakıcı ifadesidir. İşçi sınıfı devrimcileşmek, devrimci politikaya ilgi duymak zorundadır.
Bu koşullarda işçi sınıfı, tüm direniş cephesi, kadınlar, öğrenciler, işçiler, genel grev ve genel direniş silahına başvurmak zorundadırlar.
Genel grev, söylemekle, adını anmakla gerçekleşemez. Genel grev, bir yandan, sürmekte olan her türlü direnişi geliştirmekle örgütlenir. Ama öte yandan, işçi sınıfının şalterleri indirmesi, örgütlülük demektir. Bu, sendikaların çağrıları ile gerçekleşmeyecektir. Sendikalar, işçi sınıfının taleplerine kulaklarını tıkamış durumdadır. Onların kulaklarını patlatırcasına yükselecek bir genel grev, ancak işçi sınıfının örgütlenmesi ile bağlantılıdır. Bu ise, işçilerin kendi bulundukları fabrikalarda, kendi devrimci örgütlenmelerini kurmaları ile bağlantılıdır. Fabrikada devrimci örgütlenme, işçi sınıfının devrimci hareketle birleşmesine bağlıdır. Bu elbette işçilerden çok, devrimci hareketin görevidir. Bu görevin bilincindeyiz. İşçilerin devrimci politikaya yönelmesini söylerken, amacımız görevi devrimcilerin üzerinden almak değildir. Ancak, işçi hareketi, devrimci olmadığı sürece, burjuva politikaların kuyrukçusu olmaktadır. Buna son vermek, ileri işçilerin görevidir. Her sınıf bilinçli işçi, genel grevi örgütlenmenin gerçek yolunun ne olduğunu kendisine sormalıdır. Bunun yolu, devrimci sosyalizm çizgisinde örgütlenmekten geçmektedir.
Genel grev ve genel direniş, işçi sınıfının kendi gücünü tanımasının, sınamasının da yoludur. İşçiler bu devrimci politikaya kulak vermelidirler. Sendika liderlerini dinlemek yerine, sahte işçi dostlarının nutukları ile yetinmek yerine, devrimcilere kulak kabartmalıdırlar.
Devrimci hareketimiz, bıkmadan usanmadan işçilere devrimci mücadele çizgisini anlatmalıdır, onlara öncülük etmelidir.
Genel grev ve genel direniş, kitlesel direniş hattının önemli bir basamağı olacaktır. Bu nedenle işçilerin her türlü örgütlenmesi, büyük değer taşımaktadır.
4
Biz Saray Rejimi diyoruz.
Saray Rejiminde parlamentonun hiçbir önemi yoktur. Parlamento, Saray’ı meşrulaştırmak için vardır. Saray, iktidar odağıdır. Her iş adamı bir talepte bulunacağı zaman, Saray’a ulaşmanın yollarını aramaktadır. Onlar, açık olarak iktidar odağının neresi olduğunu bilmektedir. Artık tekeller için, milletvekillerini satın almanın bir önemi yoktur. Zaten milletvekillerini satın alma yeri Saray’dır.
Saray Rejimi, yargı mekanizmasını polis gücünün bir parçası hâline getirmiştir. İstanbul Barosu bunu kavramıştır ve savunmalarını bizzat bu temelde yapmışlardır. Erdoğan, “biz yargı devletiyiz,” diyor. CHP bunu anlamamakta ayak diremektedir, uzmanlar bunu “hukuk devleti” şeklinde anlamak istemektedir. Oysa açıktır. Erdoğan başka ne desin, Saray Rejimi mi desin?
Bu nedenle, işçi hareketi de, içgüdüsel olarak, Saray’a yürümek yolunu keşfetmiştir. En sıradan bir durumda, işçiler, biraz duyarlı sendikalar, öğrenciler vb. Saray’a yönelmektedirler. Muhatap Saray’dır.
Bütün yollar Saray’a çıkmaktadır. Ve elbette sarayları işçi birlikleri yıkacaktır.
Bu dört nokta, devrimci hareketin işçi hareketi ile birleşmesi ihtiyacını göstermektedir. Demek ki, mücadele hattı açık ve nettir. Saray Rejimini yıkmanın, sosyalist bir devrimi gerçekleştirmenin yolu açık ve nettir. Mücadele edenler için hat budur. Ve elbette mücadele etmeyenler için, hiçbir çıkış yolu yoktur; onlar, bu çürümenin içinde kendi yakınmaları ile çürümeye devam edeceklerdir.
Bu hattı, genellersek, dayanışma, direniş, örgütlenme olarak ifade edebiliriz. İster günlük mücadele için olsun, isterse daha ileri iktidar mücadelesi söz konusu olsun, hat, dayanışma, direniş ve örgütlenmedir.










