Ana Sayfa Blog Sayfa 16

7 Ekim’den bugüne Gazze ve Filistin: İşgal, soykırım, direniş ve dayanışma üzerine notlar | Selim Sezer*

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin kuruluşunun 43. yıldönümünde Gazze'de onbinlerce kişiyle yaptığı mitingten

7 Ekim 2023 tarihinde Filistin direnişinin, Gazze üzerindeki 16 yıllık ablukayı kırmak, Filistin’i yeniden dünyanın gündemine taşımak ve İsrail’i bir esir takasına zorlamak üzere başlattığı Aksa Tufanı harekâtının üzerinden yaklaşık iki yıl geçti. Bu iki yıl Gazze’de eşi görülmemiş bir İsrail saldırganlığına tanık olurken, işgal Batı Şeria’da da derinleşti. Dünya devletlerinin büyük ölçüde sessizlikle karşıladığı süreç boyunca dünya halkları Filistin’le dayanışmanın yeni ve etkili biçimlerini hayata geçirdi. İki yılın sonunda karşı karşıya olduğumuz siyasi tablo, farklı yönlerden tahlil edilmeyi gerektiriyor.

Direnişin kalbi Gazze

1948 öncesi tarihsel Filistin’in görece müreffeh şehirlerinden biri olan Gazze ve civarı 1948 savaşı ve siyonist güçlerin hayata geçirdiği etnik temizlik sürecinde Arap (Mısır) kontrolünde kalabilmiş, beraberinde Güney Filistin’den gelen kalabalık mülteci topluluklarına ev sahipliği yapar hâle gelmişti. 1948’i izleyen on yıllar boyunca Gazze Şeridi’nin nüfus yönünden çoğunluğunu bu mülteciler ve onların çocukları oluşturdu. Biraz da bu durumun etkisiyle Gazze, çok erken tarihlerden itibaren Filistin ulusal kurtuluş mücadelesinin merkezlerinden biri ve en fazla toplumsal destek bulduğu bölgelerden biri oldu. Aralık 1987’de Birinci İntifada’nın patlak verdiği yer de Gazze’deki Cebaliye mülteci kampıydı.

İsrail liderleri 1990’lar boyunca Gazze’den “kurtulmanın” yollarını aradı ve bu sebeple Oslo sürecinde kontrolü Filistin Yönetimine bırakılan ilk bölgeler Eriha ile birlikte Gazze oldu. Ancak bu süreçte Gazze’de İsrail askerî işgali ve yasadışı yerleşimci varlığı sürüyordu. “Beyrut Kasabı”, aşırılıkçı İsrailli siyasetçi ve eski asker Ariel Şaron 2005 yılında Gazze Şeridi’nden tamamen çekilme kararı aldığında bu kararı saflık derecesinde bir iyimserlikle “barış yönünde atılmış bir adım” olarak yorumlayanlar olmuştu. Oysaki Şaron 2 milyona yakın Filistinli Arap’ı yönetme yükümlülüğünden kurtulmak, Gazze’deki asker ve yerleşimcileri daha güvenli yerlere taşımak ve Batı Şeria’daki işgali konsolide etmekten başka bir amaç gütmüyordu.

2006 yılında Filistin Yasama Konseyi için yapılan seçimlerde, 2000 yılında başlamış olan İkinci İntifada’nın getirdiği toplumsal destek sayesinde Hamas tarihinde ilk kez Filistin’de birinci parti oldu. Ancak İsrail ve Batılı destekçileri Hamas’a özerk Filistin Yönetiminin başına geçme olanağı tanımadığı gibi, yozlaşmış El Fetih yönetimi de idare mekanizmalarını bırakmadı. Sonuç, yaklaşık bir yıl süren iç çatışmaların ardından Filistin Yönetiminin bölünmesi, Batı Şeria’nın uzlaşmacı El Fetih’te, Gazze’nin ise mücadeleci Hamas’ta kalması oldu.

Bu dönüm noktası bir yandan da bugüne kadar devam eden sürecin başlangıç noktasıydı. Siyonist rejim, Gazze halkını Hamas hükûmetine isyana zorlamak ve bunu yapmamaları hâlinde topluca cezalandırmak amacıyla Gazze Şeridi’ni karadan, denizden ve havadan abluka altına aldı. Yerel ekonomisi gitgide zayıflayan Gazze büyük ölçüde dışarıdan gelen insanî yardımlara bağımlı hâle gelirken, hangi yardım malzemelerinin gireceği, ne kadar gireceği ve hattâ girip girmeyeceği de İsrail’in keyfine ve “insafına” kaldı. Aynı zamanda Gazze’den çıkışlara da ciddi sınırlamalar getirilmesi sonucunda yüzlerce kişi, tedavisi mümkün hastalıklar sebebiyle hayatını kaybetti.

Bu süre zarfında Gazze direnişin her anlamda merkezi oldu ve halk giderek radikalleşti. Tüm Filistinli direniş örgütleri zor koşullar altında askerî kapasitelerini geliştirdi ve Hamas ve İslamî Cihad gibi İslamcı hareketler ile FHKC ve FDKC gibi sol/Marksist hareketler, aralarındaki siyasi ve toplumsal program farklılıklarına rağmen yakın hedef olan işgalden kurtulma ve Gazze ablukasını kırma hedefi doğrultusunda çoğu zaman birlikte hareket etti. Bu birliktelik, başta 2014 saldırıları zamanında kurulan Ortak Operasyon Odası örneği olmak üzere pek çok noktada askerî birliktelik hâlini de aldı.

Ekim 2023’e giden süreçte Gazze’deki genel tabloya tüm bu faktörlerin toplamı damgasını vuruyordu: işgalci güç ve destekçileri tarafından sürdürülemez hâle getirilen hayat koşulları, halkta radikalleşme, direniş örgütlerinin eylem ve irade birliği. 7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı ve onu izleyen direniş eylemleri de tüm bu faktörlerin sonucuydu.

7 Ekim sonrasında İsrail’in gerçekleştirdiği saldırıların eşi benzeri görülmemiş niteliğini burada bir kez daha anlatmaya gerek yok. Dünya iki yıldır “canlı yayında” bir soykırım izliyor. En temel gıda malzemelerine erişimin engellenmesi sebebiyle açlıktan hayatını kaybedenlerin sayısı dahi yüzlerle ifade ediliyor; ABD ve İsrail tarafından kurulan sözde “Gazze İnsanî Vakfı”nın dağıtım merkezlerinde bir çuval un almaya çalışırken öldürülenlerin sayısı ise, açlıktan hayatını kaybedenlerin yaklaşık beş katı.

İsrail’in soykırımın tüm araçlarını uygulamaya sokarak gerçekleştirmeye çalıştığı şey, yazının önceki kısımlarında söz ettiğimiz, “Gazze’den kurtulma” politikası da dikkate alındığında daha net anlaşılacaktır. Varlığını demografik üstünlüğe dayandırmak zorunda olan İsrail’in istediği şey, Gazze Şeridi’ni içindekilerle birlikte işgal ve ilhak edip kendi nüfusuna 2 milyonluk bir Arap nüfus eklemek ve onların “sorumluluğunu” yüklenmek değildir. İsrail, boş araziyi işgal ve ilhak etmek istiyor, bir başka deyişle tam kontrol sağlamadan önce Gazze Şeridi’ni nüfustan tamamen arındırmak istiyor. İşte bu sebeple, tamamına yakını sivil ve önemli bir bölümü çocuk olmak üzere, olağanüstü yüksek sayılarda insan katledildiği gibi, geriye kalanlar da sonu gelmez “tahliye emirlerine” tâbi tutuluyor ve daha önemlisi, hayatı sürdürülebilir kılan her şey sistematik olarak yok ediliyor. ABD Başkanı Trump’ın da desteği ve teşvikiyle Gazze nüfusunun kalıcı olarak bölgeden çıkarılması siyonist rejimin en yüksek hedefini teşkil ediyor ve işlenen tüm insanlık suçları bu amaca yönelik olarak gerçekleşiyor. İşte bu nedenle Gazze’de Filistinliler tarafından son derece çetin koşullar altında yürütülen mücadele, hem bir toprağa tutunma mücadelesi hem de kelimenin gerçek anlamıyla varlık mücadelesi niteliği taşıyor.

Batı Şeria’daki derinleşen işgal

İki yıldır dünya halklarının gözü esas olarak Gazze’de olsa da, aynı dönemde Batı Şeria bölgesi de işgalin ağırlığını en yakıcı şekilde yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Toplu tutuklamalar Batı Şeria’da gündelik hayatın “doğal” bir parçası hâline gelirken, işgal güçleri hastane boşaltma da dâhil olmak üzere “Gazze yöntemlerini” Batı Şeria’da da uygulamaya başladı. Son iki yılda bine yakın Filistinlinin hayatını kaybettiği Batı Şeria’da İsrailli köktenci yerleşimciler de Filistinlilerin ağaçlarını kesiyor, çiftliklerine el koyuyor ve yerli Filistinlilere karşı her gün yıldırma amaçlı saldırılar gerçekleştiriyor.

İsrail kabinesi yakın zamanda Batı Şeria üzerindeki “doğrudan İsrail hâkimiyeti”ni de genişletme kararı aldı. Bu, yasadışı yerleşim bölgelerinin daha da genişlemesine ilave olarak, bölgenin bir kısmının ilhak da edilebileceği anlamına geliyor.

Öte yandan başta Cenin ve Nablus olmak üzere Batı Şeria’nin pek çok farklı şehri giderek büyüyen bir direnişe tanıklık ediyor. Bu direnişin merkezinde ve tabanında ise farklı siyasi ve ideolojik arka planlardan gençler yer alıyor. Oslo süreci sonrasında dünyaya gelmiş olan bu yeni kuşak, işgalin tüm gerçekliğine tanıklık ettiği gibi Oslo’nun getirdiği sözde “barış”ın nasıl bir hayal kırıklığı anlamına geldiğine de tanıklık etti. Bu kuşak aynı zamanda Ramallah hükûmetinin uzlaşmacı, hattâ işbirlikçi yönetimine de tanıklık etti. Yeni direnişe El Fetih tabanından gençlerin de katılması bu anlamda oldukça önemli bir düşünsel ve paradigmatik değişime işaret ediyor.

Soykırımda siyasi konjonktürün etkisi

Son yıllarda ve özellikle son iki yılda İsrail’in saldırganlığının eşi görülmemiş düzeylere ulaştığı aşikâr bir gerçeklik olsa da, bir hususta kafa karışıklığı yaşamamak gerekir. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun siyasi hırsları uğruna hiçbir şeyden geri kalmayacağı elbette doğrudur; Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotriç gibi yerleşimci kökenli ve dinsel siyonizm çizgisindeki bakanların geçmişte görülmemiş bir radikalizm ürettiği de doğrudur. Ancak tüm bunlar İsrail’in geleneksel çizgisinden bir sapma olmadığı gibi, son iki yılın saldırganlıkları da bu kişilerin aşırılığından kaynaklı değildir. İsrail 1948 yılında etnik temizlik yoluyla kurulmuş ve yerleşimci sömürgeciliğinin tüm unsurlarını hayata geçirmiş bir entitedir. Filistin’in mümkün olan en geniş kısmına, içinde mümkün olan en az sayıda yerli Arap kalacak şekilde sahip olma amacı 1948’den bu yana değişmemiştir. Yahudi üstünlükçülüğü ve apartheid İsrail’in ayırt edici nitelikleridir. Bu sebeple mevcut siyasi durum, doğrudan mevcut hükûmetin bileşiminden değil, İsrail’in karakteristik özelliklerinden kaynaklıdır ve 77 yıldır yaşanan süreçlerin devamı ve tepe noktasıdır. İsrail’e dair yapılan her türlü tahlil ve Filistin’le dayanışmanın her türlü pratik-programatik niteliği bu hakikati dikkate almak zorundadır.

Diğer yandan İsrail iki yıldır gerçekleştirdiği soykırım saldırılarını aynı zamanda bölgesel ve uluslararası denklemden yararlanarak ve geniş çaplı bir doğrudan ve dolaylı uluslararası desteği arkasına alarak gerçekleştirebilmiştir. Washington’daki Biden yönetimi uluslararası platformlarda soykırım destekçisi yaftasından kurtulabilmek için İsrail’e çok sınırlı ve yüzeysel frenlemeler yapabilmiş, onu izleyen Trump yönetimi ise buna da ihtiyaç duymamış ve İsrail’e her adımı için yeşil ışık yakmıştır. Batı Avrupa ülkeleri 7 Ekim’i izleyen ilk süreçlerde İsrail’e tam destek verirken, kendi kamuoylarının baskısı altında yalnızca reel bir karşılığı bulunmayan “Filistin Devleti’ni tanıma” açılımına gidebilmiş, birkaç istisna dışında Batılı kapitalist ülkelerden İsrail’e yönelik gerçek bir yaptırım kararı gelmemiştir. 2020’den itibaren İsrail’le “normalleşme” yoluna giren Arap ülkelerinin sessizlik ve zımnî işbirliği arasındaki duruşları ibret vericidir. Ortadoğu’daki Direniş Ekseninin aldığı darbeler ise İsrail’e karşı gerçek ve etkili bir caydırıcılığın oluşamamasının başlıca sebebidir.

Direniş hâlâ ayakta

Gazze’deki direnişin zor bir dönemden geçtiği ve işgalciyi yeterince durduramadığı bir gerçektir. Aynı zamanda yıkımın büyüklüğü, direniş güçlerini Gazze’nin yönetimini direniş çizgisinde olmayan Filistinlilere bırakmaya rıza göstermek zorunda bırakmıştır. Ancak madalyonun diğer tarafında İsrail’in kendi hedeflerinin epey gerisinde kaldığı gerçeği bulunuyor. 7 Ekim 2023’ü takip eden süreçte bir yıl içinde Gazze’de tam kontrol sağlamayı hedefleyen işgalci rejim, iki yılın sonunda bu amacına hâlen muvaffak olamamıştır. Direniş askerî kapasitesini bir düzeyde de olsa koruyabilmiş, kaybettiği savaşçıların yerine halkın arasından daha fazla savaşçıyı kazanmıştır. İsrail’in devasa teknolojik olanaklarına ve üstünlüğüne rağmen esirlerin yerini saklayabilmiş, askerî operasyon yoluyla “kurtarılan” esirlerin sayısı ancak bir elin parmakları kadar olabilmiştir.

İki yıllık süreç boyunca direniş işgal güçlerine ağır kayıplar verdirdiği gibi, işgalde yer almak istemeyen askerlerin sayısı da giderek artmaktadır. Çok sayıda işgal askeri ise intihar etmiştir.

Filistin halkının birliği

Gazze’deki yıkımın ağırlığı sebebiyle Filistin halkı bu savaşın bir an evvel bitmesini istiyor. Ancak bu, direniş güçlerine sırt döndükleri anlamına gelmediği gibi, İsrail’in en büyük arzusu olan Filistinliler arasında çatışma meydana getirme hedefi de gerçekleşemedi. Şu anda Gazze’de İsrail lehine çalışan Şebab aşireti milislerinin halk üzerinde bir hâkimiyet kurması mümkün değildir; keza tarihleri boyunca emperyalist ve siyonist güçlerin elinde araçsallaştırılan tekfirci örgütlerin de Gazze’de elle tutulur bir toplumsal karşılığı yoktur. Halk, savaşın tüm yorgunluğuna ve devasa acılarına rağmen siyasi tutumunda bir değişikliğe gitmemiştir. En önemli husus ise farklı direniş güçleri arasındaki eylem ve irade birliğinin bozulmamış olmasıdır.

Uluslararası dayanışma

İki yıldır devam eden sürecin siyasal alandaki en önemli sonuçlarından biri de İsrail’in uluslararası alanda, özellikle de halklar nezdinde tarihte görülmemiş derecede bir itibar kaybına uğramış olması ve yavaş yavaş bazı uluslararası mekanizmalardan da dışlanmaya başlamasıdır. Filistin’le dayanışma dünya çapında çığ gibi büyümüş ve emperyalist metropollerde bile büyük kitleleri peşinden sürükleyebilmiştir.

Yeni dönemin dayanışma hareketinin ayırt edici özelliklerinden biri ise, kitlelerin kendi ülkelerindeki hükûmetlerin de soykırımdaki rolünü öne çıkarması ve İsrail’e verilen her türlü kurumsal desteğin kesilmesini talep etmesidir. Bu durum özellikle ABD’deki öğrenci eylemlerinde ve İngiltere dâhil bazı Avrupa ülkelerindeki kitle eylemlerinde görülmüştür.

Bu eylem tarzı ve artan bilinç düzeyi, Gazze’deki soykırım saldırılarının ne zaman ve ne şekilde biteceğinden bağımsız olarak, kalıcı olması muhtemel bir dayanışma kültürünü meydana getirmektedir. İsrail’in işlediği fiilleri “şiddetle protesto etmek” veya “Filistin halkının yalnız olmadığını” haykırmak, kendi başına ancak sınırlı bir işlev görebilir. Gerçek bir dayanışma, bir yandan uluslararası kuruluşlarla İsrail’i yalnız bırakma ve somut yaptırımları hayatı geçirme çağrısı yapmayı, diğer yandan “ulusal” hükûmetler üzerinde İsrail’le her türlü ilişkiyi kesmeleri için baskı uygulamayı gerektirir. Boykotun tüm diğer biçimleri (tüketim boykotunun yanı sıra akademik ve kültürel boykot dâhil) de bu mücadelenin tamamlayıcı unsurlarıdır.

Bu anlamıyla etkili bir boykot da yalnızca Gazze’deki soykırım sona erinceye kadar değil, Filistin halkı tüm tarihsel haklarına kavuşuncaya kadar sürecektir. Uluslararası BDS hareketi bunun için üç sacayak tanımlamaktadır: İsrail’in işgal ettiği tüm bölgelerden tamamen çekilmesi, mültecilerin geri dönüşü ve apartheid rejiminin dağıtılması.

Dünya çapında anti-emperyalistler ve anti-siyonistler bu nitelikte bir dayanışma mücadelesini örerken, Filistin halkı da işgale karşı kendisinin belirlediği yöntemlerle ve kendisinin belirlediği amaçlar doğrultusunda mücadele edecektir. Vazgeçilmez ve tartışılmaz olan Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkıdır. Bunun ne şekilde hayat bulacağı hususundaki tek karar mercii de Filistin halkının kendisidir.

*: Ortadoğu araştırmacısı ve BDS Türkiye gönüllüsü.

Nepal’de durum üzerine beş tez* | Vijay Prashad-Atul Chandra**

KP Oli’nin istifasıyla ve gençlik odaklı kitlesel protestoların sonucunda Nepal’de kriz tırmandı. Bu süreçte farklı fikirler dolaşıma girdi; bu anlatılar Nepal’deki temel kriz dinamiklerini basit algılıyor ya da yanlış temsil ediyor.[1][2]

Eğer eviniz temiz değilse, o zaman karıncalar kapıdan girer ve yılanları çeker.

Nepal’deki kriz eylül ayının başında tırmandı ve Başbakan KP Oli’nin merkez sağ hükûmetini düşürdü. Bu süreci 4 Eylül’de sosyal medyaya gelen yasaklar doğrudan tetikledi. Bu karara karşı düzenlenen protestolar polis kurşunlarıyla bastırıldı ve 19 gösterici hayatını kaybetti. Olaylar büyük kitlesel gösterilere dönüştü; bunun sonucunda politikacıların evlerine, ulusal parlamento binasına ve cumhurbaşkanlığı binasına saldırılar düzenlendi.

Bugün Nepal’de dolaşan birçok anlatı var; ancak iki tanesi öne çıkıyor:

  1. Sistematik yönetim krizi: Yıllar boyunca verilen sözlerin tutulmaması, yolsuzluk ve fırsatçı ittifakların yaratılması, sadece bu ya da şu partinin değil, bütün egemen siyasi düzenin meşruiyetini sarsmış durumda. Bugünkü patlama, birikmiş ihmalin halk tepkisine dönüşmesi olarak okunuyor.
  2. Renkli Devrim tezi: Protestoların dışarıdan organize edildiği söylemi; bu yaklaşım, özellikle ABD’yi ve ABD Kongresinin Demokrasi Ulusal Fonu (National Endowment for Democracy) gibi kurumların, Hami Nepal gibi aktörlere yaptığı fonlamaları işaret ederek suçluyor.

Her iki teori de Nepal içindeki aktörlerin sorumluluktan sıyrılmasını kolaylaştırıyor – ya “yabancı müdahale”ye ya da “politik sınıf” gibi muğlak bir kavrama yükleme eğilimiyle. Bu yaklaşımlar, Nepal’deki burjuva düzenin yapısal sorunlarını -asırlık patronaj, himaye ekonomisi toprak, finans, devlet ihaleleri üzerindeki tekelci denetim; monarşi ile yakın bağlar; işçi göçüne ve borç-finanslı altyapı projelerine dayalı büyüme modeli- yeterince ele almıyor. Halkın temel sorunlarının kaynağı, “yolsuzluk” ya da “renkli devrim” gibi çekici kavramlara indirgeniyor.

Bu teorilerin hiçbiri tamamen yanlış ya da tamamen doğru değildir; yalnızca kısmî doğrular içerirler ve bu eksiklik oldukça yanıltıcı olabilir. Bu makale tek başına bu eksikliği düzeltemez, ancak tartışma için bazı fikirler sunmayı ummaktadır.

Aşağıdaki beş tez, Nepal’in durumu kadar, Küresel Güney’de pek çok ülkenin durumuyla da bağlantılı olarak tartışmaya katkı sunmayı amaçlıyor:

  1. Fırsatın kötü yönetimi

2015’te Nepal’de yeni Anayasa’nın yürürlüğe girmesinin ardından, geniş sol kesimin Nepallilerin durumunu iyileştirebileceğine dair büyük bir umut doğdu. Bu nedenle, 2017’de çeşitli komünist partiler ulusal parlamentodaki koltukların %75’ini kazandı. Ertesi yıl, daha büyük komünist partiler Nepal Komünist Partisini oluşturmak için bir araya geldi – ancak partilerin kendi yapıları ve programları olduğu için birlik pek derin değildi; gerçek anlamda birleşik bir parti oluşturamadılar, daha çok birleşik bir seçim bloku kurdular. Komünist siyasi faaliyet için ortak bir programın ve devlet aygıtı aracılığıyla halkın sorunlarını çözmeye yönelik ortak bir gündemin eksikliği, solun önüne çıkan fırsatın heba olmasına yol açtı.

Birleşik parti 2021’de bölündü ve o tarihten itibaren çeşitli sol partiler iktidarda dönüşümlü olarak görev aldı; halk bunu bireycilik ve fırsatçılık olarak gördü. Maoist Merkez partisinden İçişleri Bakanı Narayan Kaji Shrestha (2023-2024), kendi partisi de dâhil olmak üzere yolsuzlukları soruşturmak için devlet aygıtını kullanmaya kalkıştığında, görevinden uzaklaştırıldı. 2024’ten itibaren, Nepal hükûmeti sağcı bir sol fraksiyon (K. P. Oli liderliğindeki) ve sağcı bir fraksiyonu (Nepali Kongre Partisi) içerdi ve bu da onu merkez sağ bir hükûmet hâline getirdi. 1951 Devrimi ile başlayan, 1990 Jana Andolanı ile derinleşen ve 2006 Loktantra Andolanı ile pekişmiş görünen uzun demokrasi mücadelesi, aslında bu uzun mücadelenin başka bir biçimde yeniden ortaya çıkacağı gerçeği varken, yenilgiye uğramış gibi görünüyor.

  1. Halkın temel sorunlarını çözmede başarısızlık

Yeni Anayasa’nın kabul edildiği 2015 yılında Nepal’in sorunları ağırdı. Gorkha’daki büyük deprem, 10.000’den fazla kişinin ölümüne ve yüz binlerce kişinin evsiz kalmasına neden olarak bölgeyi harap etmişti. Nepallilerin en az dörtte biri yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. Kast ve etnik ayrımcılık büyük bir karamsarlık yaratıyordu. Hindistan-Nepal sınırı boyunca uzanan Madhesh bölgesi, dezavantajlı olma duygusu ve 2015 Anayasası ile daha da marjinalleştirildikleri yönündeki fikirleri özellikle öfkeye neden oldu. Bir asırdır yetersiz finanse edilen zayıf kamu sağlık hizmetleri ve eğitimi, yükselen orta sınıfın beklentilerini karşılayamıyordu.

Sol hükûmetler bu sorunların bir kısmını ele almak için çeşitli politikalar ortaya koymuş, nüfusun büyük kesimlerini yoksulluktan (çocuk yoksulluğu 2015’te %36’dan 2025’te %15’e düştü) ve altyapı yetersizliğinden (elektriğe erişim şu an %99 ve İnsanî Gelişme Endeksi’nde kayıtlı bir iyileşme görüldü) kurtarmıştır.

Ancak, beklentiler ile gerçekler arasında hâlâ büyük bir uçurum bulunmaktadır; eşitsizlik oranları yeterince hızlı düşmemekte ve göç şaşırtıcı derecede yüksek seviyelerde seyretmektedir. Ülkedeki yolsuzluk seviyeleri de çok yüksek kalmış olup, yolsuzluk algıları kötüleşmiştir (2024’te 180 ülke arasında 107. sırada). Hükûmet, ticaret ve finans için çok kötü anlaşmalar yapmak suretiyle yolsuzluk, eşitsizlik ve enflasyonu kontrol altına alamamış (IMF’nin Genişletilmiş Kredi Olanağına dönülmesi malî olanaklarını daraltmıştır).

  1. Hindu monarşisi fikrine eğilim

Çocuklarını İngilizce eğitim veren okullara gönderen ve çoğunlukla ezilen veya “geri kalmış” Hindu kastlarından gelen Nepal küçük burjuvazisi, üst kastların süregelen hâkimiyetinden duyduğu hayal kırıklığı içindedir ve Nepal’e sınırı olan eyaletlerden biri olan Hindistan’ın Uttar Pradesh eyaletindeki sağcı Hindutva küçük burjuvazi politikalarından etkilenmektedir. Bu nedenle, Hindistan’ın sağcı Bharatiya Janata Partisinin (BJP) bir lideri ve Uttar Pradesh hükûmetinin başkanı olan Yogi Adityanath’ın protestolarda birçok posteri yer almıştır. Bu nüfus kesimi aynı zamanda, bir Hindu monarşisine “dönme” isteği içindedir. Bu eğilimleri, monarşi yanlısı parti (Rashtriya Prajatantra Partisi veya RPP) ve onun daha geniş müttefikleri (Mart 2025’te monarşiye dönüş protestolarının bir parçası olarak kurulan Ortak Halk Hareketi Komitesi, Shiv Sena Nepal, Vishwa Hindu Mahasabha) gibi çeşitli siyasi güçler desteklemektedir.

Hindistan’daki RSS’nin [ç.n. Rashtriya Swayamsevak Sangh, “Ulusal Gönüllü Birliği” anlamına gelen Hint sağcı paramiliter örgütüdür. Hindistan Başbakanı Narendra Modi yönetimindeki iktidardaki siyasi parti olan Bharatiya Janata Partisini (BJP) de içermektedir.] kolu olan Hindu Swayamsevak Sangh (HSS) 1990’lardan beri sessizce birimler (shaka) oluşturmaktadır. HSS, Shiv Sena ve RPP gibi çok kollu örgütlerden oluşan bir toplamla birlikte – seküler siyasete karşı, Hindu Raj düzenine dönüşü isteyen kampanyalar yürüttü. Hindutva bloku sekülarizme karşı olmakla kalmayıp, 2008’de monarşinin kaldırılmasından beri Katmandu’da iktidarı aralarında değiştiren bir elitler grubunun sürdürdüğünü propaganda etmeye odaklandı. Toplumsal söylemlerini yolsuzluk karşıtı ve hayırseverlik temelinde şekillendirmekte, Hindu festivalleri ve influencer’lar aracılığıyla etkinlikler düzenlemekte ve aynı zamanda Hindu birliği adına marjinalleştirilmiş ve ezilen kastlara yönelik seçici bir temas çalışması yürütmektedir. Gençlikten farklı olarak güçlü bir şekilde örgütlenmiş olan bu blok, Hindu devleti ve monarşi adına iktidarı ele geçirme ve düzeni sağlama kapasitesine sahiptir; böylece yolsuzluk karşıtı söylemle otoriterliği geri getirme potansiyeli taşımaktadır.

  1. Son çare olarak göç etmek zorunda kalmaktan bıkma

Montserrat ve Saint Kitts ve Nevis gibi küçük ülkeleri saymazsak, Nepal kişi başına iş için göç oranı en yüksek olan ülkedir. 31 milyonluk nüfusuyla şu anda yurtdışında çalışan (kayıtlı) 534.500 Nepalli bulunmaktadır – her 1000 Nepalliden 17.2’si. Bu sayı son yıllarda hızla arttı. 2000 yılında yurtdışı çalışma izni alan Nepalli sayısı 55.000 iken, şimdi bu rakam on katına çıkmış durumda. 2022-23 döneminde 771.327 izin verilerek yeni bir rekor kırıldı.

Gençliğin büyük bir kısmı, istihdamı Nepal içinde karşılayamadıkları ancak göç etmek ve çoğu zaman korkunç işlerde çalışmak zorunda kaldıkları için öfkeli. Şubat 2025’te Güney Kore’nin Yeongam kentinde korkunç bir olay yaşandı; çalıştığı domuz çiftliğindeki işverenin ücretini düşürmeye devam etmesi nedeniyle 28 yaşındaki göçmen Tulsi Pun Magar’ın intihar ettiği düşünülüyordu. Tulsi, Pokhara’daki Gurkha topluluğundan geliyordu. İntiharının ardından, son beş yılda Güney Kore’de 85 Nepallinin öldüğü, yarısının intihar sonucu olduğu öğrenildi. Bu tür haberler, hükûmete karşı kızgınlığı ve öfkeyi artırdı. İnternette birçok kişi, hükûmetin doğrudan yabancı yatırımcıları kendi göçmenlerinden daha fazla gözettiği, oysa göçmenlerin havale yoluyla Nepal’e yaptığı yatırımın herhangi bir yabancı sermayeden çok daha yüksek olduğu görüşünü paylaştı.

  1. ABD ve Hindistan’ın etkileri

KP Oli’nin merkez sağ hükûmeti Amerika Birleşik Devletleri’ne yakındı. Nepal, solun büyük kesimleri tarafından büyük ölçüde karşı çıkılan ancak sol bir hükûmet kararıyla, Şubat 2017’de ABD hükûmetinin Millennium Challenge Corporation Sözleşmesi’ne (MCC) katıldı. Tabandan gelen baskı nedeniyle Nepal hükûmeti MCC’den uzak durdu, ancak Oli’nin merkez sağ hükûmeti, Ağustos 2025’te John Wingle’ı (MCC Başkan Yardımcısı) ABD yardımlarının yeniden başlatılması ve altyapı projelerinin devamı hakkında görüşmek üzere Katmandu’ya davet etti. Bu arada, Hindistan’ın aşırı sağcı Narendra Modi hükûmeti, şu ana kadar marjinal kalmış olan Hindu milliyetçisi aşırı sağcı partiyi Nepal’de desteklemeye çalıştı. 2025 protestolarında herhangi bir dış müdahale varsa, bunun ABD’nin değil, Hindistan’ın parmağı olması daha olasıdır. Ancak burada bile, Nepal’deki aşırı sağcı kanadın, Oli hükûmetinin çöküşünden ve yolsuzluk karşıtı muazzam duygu dalgasından sadece yararlanması mümkündür.

Eylülde olanların bir habercisi olarak; RPP’ye ve üyelerine ait herhangi bir evin veya ofisin saldırıya uğramadığını, buna karşın mart ayında RPP militanlarının bir komünist ofise saldırdığının farkında olmak önemlidir.

Ordu Nepal’de bir miktar sükûneti sağlamış görünüyor. Ancak bu, düzensizlik ve tehlikenin hâkim olduğu bir sükûnettir. Bundan sonra ne olacağı görülecek. Tozun dağılması zaman alacak. Ordu, Katmandu Belediye Başkanı Balendra Shah gibi ünlülerden birini iktidara davet edecek mi? Protestocular, partilerden bağımsız bir kariyer yapmış, oldukça saygın bir eski Nepal Yargıtay Başkanı (2016-2017) olan Sushila Karki’yi önerdiler. Bunlar geçiş dönemi seçenekleridir. Önemli değişiklikler yapmak için yetkileri olmayacak. Siyasetin üzerinde olduklarını iddia edecekler, ancak bu sadece insanları demokrasi beklentisinde hayal kırıklığına uğratacak ve ülkeyi uzun vadeli bir krize sürükleyecektir. Yeni bir başbakan Nepal’in sorunlarını çözmeyecektir.

[1] https://peoplesdispatch.org/2025/09/11/five-theses-on-the-situation-in-nepal/

Çeviri: Kaldıraç.

Yazı 11 Eylül’de yayınlandıktan sonra; Sushila Karki, 12 Eylül’de Nepal’in ilk kadın başbakanı olarak yemin etti. Geçici görevi, yolsuzluğa karşı protestolardan sonra geldi; bu süreçte en az 72 kişi hayatını kaybetti ve Başbakan K. P. Sharma Oli istifa etmek zorunda kaldı. Daha sonra parlamento feshedildi ve seçimlerin 5 Mart 2026’da yapılması kararlaştırıldı.

[2] Vijay Prashad, Tricontinental: Toplumsal Araştırma Enstitüsünün direktörüdür; Atul Chandra ise enstitünün Asya programının eş koordinatörüdür.

Siyonizm ile savaş Filistin sınırları ötesinde | Daher El Omari*

Siyonist devletin sınırı olmadığı gibi Filistin mücadelesinin de sınırı yoktur; o hem Filistin’in hem bir bütün olarak Levant coğrafyasının ve Batı Asya coğrafyasının kaderi olmakla beraber dünya ezilmiş halklarının da kaderidir.

Tarihî Filistin toprağını işgal eden faşist, sömürgeci hareket olan siyonizme karşı verilen mücadele, sadece Filistin halkı için değil, tüm halkların faşizme karşı verdiği bir mücadeledir. Aynı zamanda bu siyonist rejimi destekleyen ve onu koruyan küresel emperyalist sömürgeci sisteme ve halkları ezip yoksullaştıran, demokrasi, insan hakları adı altında halkların kaynaklarını ve tarihî miraslarını çalan batı emperyalizminin üsttenci ve sömürgeci ideoloji ve sistemine karşı verilen küresel bir mücadeledir.

Bu küresel sömürü sistemini reddeden halklar bugün, soykırıma ve dünyanın her köşesindeki tüm destekçilerine karşı ayaklandılar. Siyonizm ve müttefiklerine karşı verilen mücadelenin dünyanın her köşesinde yoğunlaştığını görüyoruz: grevler havaalanlarını, demiryollarını ve ulaşımı durduruyor; protestolar ana yolları, parlamentoların, elçiliklerin ve bakanlıkların kapılarını kapatıyor; çeşitli meclis ve kurumlarda diplomatik mücadeleler veriliyor ve her açığa çıkan işbirliğe karşı halk intifadaları gerçekleşiyor. Yemen’den Lübnan’a, Tunus’tan İspanya’ya, İtalya’dan Yunanistan’a, Kolombiya’ya, Brezilya’ya ve diğer ülkelere kadar, dünyanın her köşesinde siyonizme direnmek için ayaklanan halkları, milyonları görüyoruz.

Bölgede, Filistin direnişini ve Filistin halkını desteklemek için ortaya çıkan en önemli iki güç, düşmanın kapasitelerini kalıcı olarak tüketerek ve askerî gücünü dağıtarak ve böylelikle Gazze’ye odaklanmasını engellemek üzere sürekli olarak düşmanın kapasitelerini hedef alan Lübnan ve Yemen direnişidir. Biri siyonist ordu ve teçhizatını çeşitli cephelere çekerek savaş alanındaki gücünü dağıtırken, diğeri Yemen’den siyonist sahayı sürekli vuruyor ve Kızıldeniz’den ticari tedarikleri engelliyor ve bu da siyonist rejimi kısmî felce uğratıyor.

Küresel düzeyde ise, Güney Afrika -halkının faşizme karşı tarihi mücadelesinden ilham alarak- bir yandan Uluslararası Adalet Divanında insan hakları boyutuyla, diğer yandan siyonist varlığa tam bir askerî ambargo uygulamak için adımlar atan küresel bir ittifakın kurulmasıyla küresel düzeyde bir mücadelenin öncülüğünü yürütüyor. Bu askerî ambargo, halkların yetkililerinden yasalara uymalarını ve siyonist rejimin silah elde etmesini engellemelerini talep etmesi talebini yerleştiriyor ve gün geçtikçe dünyanın her köşesine yayılmaya devam eden bir gerçeğe dönüşüyor.

Buna ek olarak, Akdeniz çevresinde her gün şiddetli bir mücadele sürüyor. İspanya’da yaygın bir halk hareketi, İspanyol devletinden siyonist varlığa gerçek bir askerî ambargo uygulaması, İspanyol şirketlerinin metal ve çelik göndermesini engellemesi ve İspanyol limanlarının ve hava sahasının, siyonist varlığın askerî savaşında kullanılabilecek herhangi bir malzemenin nakliyesi için kullanılmasına izin vermemesini talep ediyor. İtalya’da kitleler grev yaparken, İtalyan yetkililerin siyonist varlıkla ilişkilerini kesmesini ve siyonist varlığa herhangi bir destek için limanları ve ulaşım yollarını kapatmasını talep ediyor. Fas’ta ise Fas halkı, siyonist orduya silah taşıyan gemilerin limanlarından geçmesine izin vermeye devam eden Fas iktidarına karşı ayaklanıyor. Yunan halkının dayanışma hareketi ise ayaklanmasını ilan ediyor ve siyonist varlıkla işbirliği yapan Yunan yetkililerine ve Filistin’de devam eden soykırım savaşından mola vermek için gelen siyonist turistlere öfkesini döküyor. Cezayir ve Tunus halkları, soykırım savaşına suç ortağı olan Mısır iktidarının karşısında Sumud yürüyüşüne öncülük ediyor.

Bu savaş, Gazze Şeridi’ndeki Filistin halkına destek vermek, özellikle soykırım savaşını durdurmak, siyonist varlığı yenilgiye uğratmak ve Filistin’e tarihsel haklarını geri kazandırmak için Filistin direnişini desteklemek amacıyla yapılan birincil savaştır ve dayanışma mücadelesidir. Kendi topraklarında kararlılık ve azimle mücadelesini sürdüren Filistin halkı, iradesinin sebatı siyonizmle mücadele eden tüm dünya halklarıyla birleşik mücadelesinden de almaktadır.

Türkiye’de Filistin halkıyla dayanışma hareketi, Türkiye’de iktidara geç de olsa ve büyük ölçüde sembolik olsa da kararlar almaya zorlayarak siyonizmle mücadelede önemli bir başarı elde etti. Ancak mücadelenin büyük kısmı, yani siyonist varlığa tam bir ambargo uygulanması, temsilcilerinin Türkiye’den sınır dışı edilmesi ve büyükelçiliklerinin kapatılması hâlâ gerçekleşmedi. Türkiye üzerinden siyonist işgal ve sömürü aletine ulaşan petrol, siyonist rejimin ekonomik ve askerî mekanizmasını çalıştırmak için ihtiyaç duyduğu miktarın yarısından fazlasını oluşturmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’deki dayanışma mücadelesinin en ilkeli savaşı ve önceliği, siyonist rejime kendi toprakları üzerinden ulaşan enerji tedarik yolunun kesilmesi ve bu anlamıyla siyonist rejimin en önemli organlarından birinin felç edilmesi anlamına gelecektir.

Bu mücadele kolaya alınacak bir mücadele değildir; hem tarihsel sorumlulukla yüklü hem iktidarın taviz vermek istediği bir alan değil. Bu nedenle Türkiye’deki dayanışma hareketi, iktidarı Uluslararası Adalet Divanının kararlarına ve siyonist rejimin askerî aletinde kullanabileceği her şeyi durdurma gerekliliği konusunda imzaladığı kararlara uymaya zorlayacak büyük bir halk baskısı oluşturmak için bu mücadeleye odaklanmalıdır. Siyonistlerin Türkiye’deki mücadelesinin bir diğer önemli yönü, siyonist varlığa Yunanistan ve Mısır gibi diğer ülkeler üzerinden ve gerekli lojistik malzemeleri sağlamaya devam eden Türk sermayesini takip etmek ve bu suç ortaklıklarına devam etmesini önlemektir.

Bugün Filistin’le dayanışma hareketinin ilham kaynağı ve sebatı, siyonizm ve onun arkasındaki emperyalist güçlere karşı direnen Filistin halkı, özgürlük hayallerinin gerçekleşmesi ve siyonizm ile onun arkasındaki faşist emperyalist ittifakın yenilgiye uğratılması için mücadelenin sonuna kadar direniş, kararlılık ve azminin ruhuyla yaşamaktadır ve bununla zafere ulaşacaktır.

*: Filistin diasporasından.

Soykırım yapan devletle ticaret: Safiport ve Azerbaycan petrolü üzerinden iktidarın ikiyüzlülüğü | Ömer Faruk Gergerlioğlu*

Gazze’de aylardır süren katliam, dünya tarihine kara bir leke olarak yazılmaktadır. Binlerce çocuk, kadın ve sivil göz göre göre öldürülüyor; hastaneler, okullar, mülteci kampları bombalanıyor. Açlık, susuzluk ve ilaçsızlık birer silaha dönüşmüş durumda. Bu tabloyu izleyen herkes biliyor ki bu sadece bir savaş değil, uluslararası hukuk literatürünün en ağır suçu olan soykırımdır. Böyle bir tablo karşısında devletlerin tavrı belirleyici bir önem taşır. Sözde kınamalar, meydanlarda atılan hamasî nutuklar ya da BM kürsülerinde yapılan gösterişli konuşmalar hiçbir anlam taşımaz; esas mesele ticareti, diplomatik ilişkileri ve askerî iş birliklerini kesmektir.

Türkiye iktidarı, halkın vicdanında Filistin hassasiyetini sürekli istismar ederken, fiiliyatta tam tersi bir yol izlemektedir. Yıllardır dile getirdiğimiz gibi, Kocaeli Derince’deki Safiport Limanı’ndan İsrail’e yönelik ticaret devam etmektedir. ZIM adlı İsrail şirketine ait gemiler bu limandan yük almakta, Derince sokaklarını felç eden tırlar arasında ticaret sürmektedir. Yüzlerce, binlerce tırın her gün limana girip çıkması sadece Kocaeli’nin trafiğini felç etmekle kalmıyor; aynı zamanda Filistin’de bebeklerin bombalar altında can vermesine ortak olan bir ticaret zincirini besliyor.

Safiport’tan İsrail’e giden gemiler: Belgeler, tanıklar ve inkâr siyaseti

Defalarca belgeleriyle ortaya koyduk. Marine Traffic kayıtlarından takip ettiğimiz gemiler var. Örneğin, Marla Bull isimli gemi Safiport’tan yük aldı, Yunanistan üzerinden İsrail limanlarına gitti. “Chemical Ranger” adlı gemi yine Derince’den hareket ederek Hayfa Limanı’na ulaştı. Bunlar tekil örnekler değil; düzenli olarak gerçekleşen seferlerdir. Buna rağmen iktidar sözcüleri, dezenformasyon merkezleri “İsrail’le ticaret yok” diyerek yalan söylemekten çekinmedi.

Bir taraftan Gazze’deki çocukların ölümü karşısında timsah gözyaşları dökülüyor, diğer taraftan İsrail’in savaş makinesini ayakta tutan lojistik zincirine limanlarımız açılıyor. İşin ironik tarafı, bu seferlerin çoğu kamuya açık platformlardan dahi takip edilebiliyor. Yani aslında gizlenmesi mümkün olmayan bir gerçeklik söz konusu. İktidar bu tabloyu saklamak için ya “yok sayma” ya da “bizim haberimiz yok” gibi bahanelere başvuruyor. Oysa belgeler, görüntüler ve tanıklıklar her şeyi ortaya koyuyor.

Safiport’un çevresel ve toplumsal yıkımı

Safiport Limanı sadece dış politikada değil, yerelde de büyük bir yıkımın kaynağıdır. Körfez’de denizi doldurarak sürekli genişleyen bu liman, kâr hırsıyla çevreyi, denizi ve insan sağlığını yok etmektedir. Kocaeli halkı yıllardır bu limanın sebep olduğu trafik yoğunluğundan, hava kirliliğinden ve şehir hayatının felç olmasından şikâyet ediyor. Yüzlerce tır gece gündüz demeden Derince sokaklarında egzoz dumanı ve gürültü bırakıyor. Trafik kazaları artıyor, çocukların oyun alanları kamyon yollarına dönüşüyor.

Denizi doldurarak yapılan bu genişlemeler Marmara ekosistemine telafisi imkânsız zararlar veriyor. Bugün müsilaj felaketinden bahsediyoruz ama bunun köklerinde denizi plansızca dolduran, kıyıları betona boğan bu açgözlü yatırımlar var. Yani Safiport sadece Filistin halkına ölüm taşımıyor; Kocaeli halkına da nefes alınamaz bir yaşam dayatıyor.

Azerbaycan petrolü ve Türkiye’nin komisyonu

Bir diğer büyük ikiyüzlülük, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Boru Hattı üzerinden İsrail’e akan Azerbaycan petrolüdür. Cumhurbaşkanı Erdoğan Bakü’de “Kahrolsun İsrail” diye nutuk atarken, aynı hatta akan petrolün her varilinden Türkiye devleti komisyon almaktadır.

Başlangıçta varil başına 80 sent denilen bu miktarın aslında 1 dolar 27 cent olduğu AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin tarafından itiraf edildi. Yani iktidarın en üst düzey sözcülerinden biri, bu gerçeği meclis kürsüsünde dile getirdi. Günde yüz binlerce varil petrol bu hattan akıyor; bu da milyonlarca dolar demektir. Yani bir yandan “soykırımı kınıyoruz” diyorsunuz, öte yandan bu soykırımı finanse eden ticaretten pay alıyorsunuz. Bu, tarih önünde affedilmeyecek bir ikiyüzlülük ve suç ortaklığıdır.

Azerbaycan Gümrük Komitesinin verilerine baktığınızda, 2023 yılında yaklaşık 2 milyon ton petrolün İsrail’e satıldığı açıkça görülüyor. Bu petrol Türkiye üzerinden geçti. Bütün belgeler ortada. Hükûmetin “rica ettik, göndermiyorlar” masalları sadece aldatma girişimidir. Eğer gerçekten kararlı olsalardı, bu akışı durdururlardı. Ancak milyonlarca dolar gelir karşısında insanlık onuru ve Filistin halkının yaşamı göz ardı edilmektedir.

Soykırım yapan devlete ticaret ve silah satışı

Türkiye’nin çelişkileri sadece petrol ve liman ticaretiyle sınırlı değildir. Silah sanayiinde de İsrail’le iş birlikleri uzun yıllar gündemde olmuştur. İnsansız hava araçları, askerî teknoloji transferleri ve ortak üretim projeleri kamuoyunda sıkça tartışılmış, ancak şeffaf bir bilgi hiçbir zaman paylaşılmamıştır. Bugün bu iş birliklerinin hangi boyutta devam ettiğini tam olarak bilemesek de ortada inkâr edilemez bir gerçek vardır: Soykırım yapan bir devlete silah satmak ve askerî iş birliği yürütmek hem hukuken hem de vicdanen en ağır suçlardan biridir.

Ayrıca, uçuşların hâlen devam ettiği ve Türk hava sahasının İsrail’e yönelik trafiğe açık olduğu yönünde bilgiler kamuoyuna yansımaktadır. Bunun yanı sıra, askerî alanda da dikkat çekici örnekler vardır: Türk F-16 pilotlarının İsrail’de eğitim aldığı, İsrailli pilotların ise Türkiye’de ortak tatbikatlara katıldığı uzun süredir bilinmektedir. Bu konularla ilgili olarak tarafımdan verilen soru önergesine ise henüz cevap verilmemiştir. İktidar sık sık “ilişkileri kestik” söylemine sarılsa da, bu askerî bağların tamamen kopmadığını gösteren ciddi işaretler mevcuttur. Soykırım yapan bir devletle sürdürülen bu ilişkiler, sadece uluslararası hukuk açısından değil, aynı zamanda siyasi etik bakımından da kabul edilemezdir.

Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi açıktır: Soykırım suçu işlendiğinde devletlerin yükümlülüğü yalnızca kınamak değil, bunu engellemek için somut adım atmaktır. Bu da ticaretin, askerî iş birliklerinin, her türlü diplomatik normalleşmenin derhal kesilmesi anlamına gelir. Türkiye ise tam tersine, ticareti sürdürerek suça ortak olmaktadır.

İktidarın çelişkili söylemleri ve yalan siyaseti

Aralık 2024’te Dezenformasyonla Mücadele Merkezi “İsrail’le ticaret yok” diye açıklama yaptı. Sonra Mayıs 2025’te “Ticareti yasakladık” dediler. Demek ki önceki açıklama yalandı. İşte iktidarın en çıplak hâli budur: Yalan, inkâr ve halkı kandırma. Yalanla mücadele kurumu bile yalan söylemektedir.

Biz belgelerle ortaya koyduğumuzda sustular, çarpıttılar, gençleri gözaltına aldılar. Dokuz genç aktivist, “Azerbaycan’dan petrol İsrail’e gidiyor, ZIM gemileri limanlarımızda, bu ticaretten Türkiye milyonlarca dolar kazanıyor, bu ticareti durdurun,” dedikleri için tutuklandı. Mahkemeler onlara Cumhurbaşkanına hakaret isnadı yükleyemedi; çünkü hakaret yoktu, sadece gerçekleri söylemişlerdi. Yine de “toplantı ve gösteri yürüyüşü” bahanesiyle cezaevine konuldular.

İşte iktidarın tavrı budur: Gerçeği dile getiren gençleri susturmak, belgeleri ortaya koyan milletvekiline saldırmak ama İsrail’le ticareti sürdürmek.

Halkın vicdanı susmuyor

Bütün bu gerçekler karşısında iktidar susabilir ama halk susmuyor. Türkiye’nin dört bir yanında insanlar “İsrail’le ticaret kesilsin” diye haykırıyor. Vicdan sahibi olanlar, sokağa çıkanlar, üniversitelerde, meydanlarda sesini yükseltenler aslında tarihe not düşüyor.

Bugün Filistin halkıyla dayanışma için yapılan protestolar yalnızca bir öfke ifadesi değil; aynı zamanda geleceğe bırakılan birer tanıklıktır. Çünkü yarın bu belgeler, bu çelişkiler uluslararası mahkemelerin önüne geldiğinde kimlerin suça ortak olduğunu herkes görecek.

Dünya örnekleri ve boykot hareketleri

Türkiye’nin bu ikiyüzlülüğüne karşın, bazı ülkeler farklı bir yol izledi. İspanya, Hollanda ve Belçika mahkemeleri İsrail’e silah satışını durdurma kararı aldı. Güney Afrika, Lahey’de İsrail aleyhine dava açtı. Dünyanın dört bir yanında insanlar sokaklara çıkarak “soykırım yapan devlete ticaret yapılamaz” diye haykırıyor. Üniversitelerde boykot kampanyaları, sendikaların aldığı grev kararları, kültür-sanat dünyasından gelen protestolar aslında ortak bir insanlık vicdanının yükseldiğini gösteriyor.

Türkiye halkı da bu vicdanın bir parçasıdır. Ancak iktidar, halkın bu iradesini bastırmaya çalışmakta, uluslararası dayanışmaya sırtını dönmektedir.

Sonuç: Sessizlik suç ortaklığıdır

Gazze’de yaşananlar sıradan bir savaş değil, bir soykırımdır. Bu soykırımı durdurmanın yolu sözde kınamalar değil, somut yaptırımlardır. Safiport’tan yüklenen gemiler, BTC’den akan petrol, silah ticareti sürdükçe, Türkiye bu soykırımın ortağı olmaktan kurtulamayacaktır.

Ben bir milletvekili olarak, hem Kocaeli halkının trafik ve çevre sorunlarını hem de Filistin halkının yaşadığı zulmü aynı noktada görüyorum: Safiport’ta, BTC’de, iktidarın ikiyüzlü siyasetinde.

Tarih herkesi yazacak. Kimlerin direndiğini, kimlerin sustuğunu, kimlerin ticaretle kârına kâr kattığını kaydedecek. Ve ben buradan bir kez daha söylüyorum:

Soykırım yapan bir devletle ticaret yapan, soykırıma ortaktır.

*: Kocaeli milletvekili.

“Gazze’siz cennet olmaz?” Lübnanlı Devrimci Corç Abdullah ile özel röportaj*

The Palestine Chronicle (Filistin Günlüğü) için Sama Ebu Şarar tarafından yapılan röportaj –

Fransa’da 41 yıl hapis yattıktan sonra tahliye edilen efsanevî siyasi tutsak Corç Abdullah, Filistin, direniş, kurtuluş ve Arap dünyasının geleceğine dair sarsılmaz görüşlerini anlattığı devrimci bir manifesto sunuyor.[1]

Efsanevî direnişçi Corç Abdullah ile görüşmemiz bir çarşamba günü saat 16.00 için planlanmıştı. Beyrut’tan saat 11.30 gibi, kuzeydeki Koubayyat köyündeki evine zamanında varabilmek için yola çıktık. Trablusşam’a vardığımızda, Beddavi ve Nahr el-Bared Filistin mülteci kamplarından iki kadın eylemci olan Dalal Şahrur ve Nazira el-Hac bize katıldı; onlar da hâlâ hayatta olan kahramanlarımızdan biriyle buluşmak için en az bizim kadar heyecanlıydı.

Saat 15.30’da vardığımızda bizi Abdullah’ın yeğeni, kardeşi Robert ve kız kardeşi karşıladı. Sıcak aile evlerinin balkonunda bize soğuk içecekler ve tatlılar ikram edildi; bu, Arap kültüründe kutlamalarda önemli bir gelenek. Ailesini Abdullah’ın tahliyesi dolayısıyla tebrik ettik ve görüşme için ayrılan süreyi sorduk. Robert bize yarım saatimiz olduğunu söyledi, biz de daha fazla zaman için pazarlık etmeye çalıştık.

Kısa bir süre sonra, Corç’un oturduğu odaya girmemize izin verildi. Ayağa kalktı ve yıllardır tanışıyormuşuz gibi samimi bir şekilde selâmladı bizi. Daha tek kelime etmemiş olsa da varlığı o kadar güçlüydü ki. Kısaca kendimizi ve The Palestine Chronicle’ı (Filistin Günlüğü) tanıttık, sayısız sorumuza geçmeden önce kendisine başka bir devrimcinin kitabını hediye ettik.

Bir saat süren sohbetimizde önce Corç’un hapishanedeki ve tahliye sonrasındaki yaşamına değindik, ardından Filistin, Lübnan, İsrail varlığıyla somutlaşan siyonizmin geleceği, Filistin ulusal projesinin krizi, sosyalizm ile İslamî direniş arasındaki ilişki gibi konulara geçtik. Corç’un demir iradesi ve sağlam ilkeleri, aldığı her nefeste ve söylediği her sözde sapasağlam duruyor. Ona göre, Filistin ve Lübnan’daki direniş, devam eden İsrail işgalinin tek cevabıdır ve Batı emperyalizminin bir ürünü olan İsrail, varlığının son evresine ulaşmıştır.

Detayları röportajın tamamında okuyabilirsiniz.

“Hapishane savaşçıları değiştirmez”

Sama Ebu Şarar (Filistin Günlüğü): Hepimiz Corç Abdullah’ı, hayatını adil davalara, en başta da Filistin davası ve her türlü sömürgecilikle mücadeleye adamış uluslararası bir eylemci olarak tanıyoruz. Siz kendinizi nasıl tanıtırsınız?

Corç Abdullah: (Ben) Arap savaşçılarımız arasında bir savaşçı, Filistin devriminin bir savaşçısı ve emperyalist ve siyonist baskıya karşı Lübnan direnişinin bir savaşçısıyım. Eylemlerimiz, siyonist oluşumun Batı emperyalizminin organik bir uzantısı olduğu değerlendirmemizden kaynaklanıyor. Bu oluşumun şu anda varlığının son aşamasına ulaştığını düşünüyoruz ve bu nedenle, tüm barbar ve katil rezervlerini halkımızın üzerine salacaktır. Halkımızın kitleleri, bu oluşumun üstesinden geleceklerini akılda tutarak bu aşamaya hazırlanmalıdır.

Filistin Günlüğü: Söyledikleriniz, birçok insanın sizi, büyük mücadelemizin doğru pusulasını temsil eden bir direniş ikonu olarak görme şekliyle tamamen örtüşüyor. Yani Corç Abdullah’ın kendini görüşü ile insanların onu görüşü arasında bir fark yok.

Corç Abdullah: Halkımız Filistin direnişine büyük güven duyuyor, bu nedenle her türlü direniş ifadesi büyük saygı görüyor. Halkımız çok fazla destek sunmaya ve mücadeleyi kolaylaştırmaya hazır. Bugün Gazze ve Batı Şeria’da olanlar da bunu doğruluyor. Direniş saflarında sıradan bir savaşçı olarak, tarihsel olarak görüyorum ki halkımız direniyor. Devrimlerde her zaman olduğu gibi gedikler var, ancak bu bizi durdurmuyor. Gazze’deki kitleler, bitkin düşmüş çocuklarına sarılıyor, direnmeye devam ediyor ve beyaz bayrak çekmeyi reddediyor. Böylece, tüm öznel ve nesnel sorunlara rağmen direnişin çok iyi durumda olduğunu söyleyebiliriz.

Filistin Günlüğü: Hapishane sizi değiştirdi mi?

Corç Abdullah: Hapishane savaşçıları değiştirmez. Gerçekte, eğer direniş güçlerinden gereken dayanışma sağlanırsa, hapishane sağlam duruşların şekillenmesine yardımcı olur ve benim başıma gelen de bu oldu.

Filistin Günlüğü: Bu, 41 yıl önce hapse giren Corç Abdullah’ın hapisten aynı adam olarak çıktığı anlamına mı geliyor?

Corç Abdullah: Daha yaşlı, daha tecrübeli ve daha fazla verme isteği olan bir savaşçı olarak.

Filistin Günlüğü: Hapisteyken zamanla nasıl bir ilişkiniz oldu?

Corç Abdullah: Aslında, savaşçılar ve eylemciler için hapishanedeki zaman, hayatın önceliklerinin düzenlendiği bir çerçevedir. Eğer eylemci dayanışma bulduysa -yani, eğer dayanışmayı ulusumuzun kitlelerinin günlük mücadelesi içinde pratik bir ifadeye dönüştüren bir grup insana sahipse- o zaman hapsedilmiş eylemci, olağanüstü koşullar altında yapması gerekeni yapan bir savaşçıdır.

Zaman daralır, çünkü mücadeleyi desteklemek için uygun gördüğü şeyleri yapmaya -ister okuma, müdahale ya da diğer şeyler olsun- yetecek zamanı yoktur. Bu durum benim için de geçerliydi.

Filistin Günlüğü: Yani hapishanedeyken zaman sizin için dar mıydı?

Corç Abdullah: Savaşçılar ve eylemcilerden bekleneni yapmak için yeterli zaman yoktu. Mütevazı imkânlarım dâhilinde elimden geleni yaptım.

Filistin Günlüğü: Al Mayadeen’e verdiğiniz röportajda hapishanedeki gününüzün çok planlı olduğunu ve aldığınız postaları okumayı da içeren yoğun bir günlük programınız olduğunu söylemiştiniz. Hapisteyken kimlerle yazıştınız?

Corç Abdullah: Hapiste olan veya hâlen hapiste kalan savaşçı ve eylemcilerle, ailemle ve arkadaşlarımla. Bu normal bir şeydi, çünkü şu ya da bu ülkede halk kitlelerinin mücadelesiyle güvence altına alınan imkânlar vardı. Fransız hapishanelerinde, ilgili makamlara numarayı vermeniz koşuluyla, istediğiniz kişiyi arayabileceğiniz bir telefon mevcuttu. İstediğiniz herhangi biriyle iletişime geçebilirdiniz.

Kitaplar yoldaşlar tarafından sağlanıyordu, dolayısıyla okuma ve diğer şeyleri yapmak için bolca fırsatınız oluyordu. Ancak, okunması gereken her şeyi okumak ve bu konulardaki devam eden tartışmalara katılmak çok zaman alıyordu.

Filistin Günlüğü: Siz çok telefon görüşmesi yapanlardan mıydınız?

Corç Abdullah: Yapması gerekeni yapanlardan biriydim.

Filistin Günlüğü: Telefon görüşmeleri daha çok arkadaşlarla mı yoksa aile üyeleriyle miydi?

Corç Abdullah: Aile iletişim çemberinin içindeydi elbette. Adeta evden mücadele alanına uzanan bir süreklilik var. Vatanın meseleleri hayatımın temel bir parçası, dolayısıyla aile, arkadaşlar, sevdiklerim ile ülkemizde ve yurtdışında mevcut olan mücadelenin diğer tüm tezahürleri aracılığıyla iletişim süreklidir. Bu konuda kendimi herhangi birine yabancılaşmış hissetmedim.

Filistin Günlüğü: Hapisteyken herhangi bir psikolojik veya fiziksel işkenceye maruz kaldınız mı?

Corç Abdullah: Savaşçı ve eylemcilere yapılan her şeye maruz kaldım. Tüm bu prosedürlerin benim için bir sorun teşkil etmediğini söyleyebilirim. Yani, kişisel açıdan bakıldığında, özel bir baskıya maruz kalmadım ve nesnel açıdan bakıldığında, çok sayıda yoldaşım tarafından sağlanan bolca kaynağa sahiptim.

Çok sayıda yoldaş vardı ve sırayla hapishanede beni ziyaret edebilmek için nöbetleşe geliyorlardı. Bu nedenle, hiçbir zaman yabancılaşma veya izolasyon hissi yaşamadım. Dayanışma hareketi günlük mücadelenin bir parçasıdır; bu nedenle, o anlamda kişisel bir ızdırap yaşamadım. Zaman ile girdiğim bir mücadele vardı. Tüm bu zamanı, okumalarımı ve müdahalelerimi mümkün olduğunca geliştirmek için kullanmak istedim. Ancak, hayatın öncelikleri nedeniyle bu zamanın sınırları var.

Filistin Günlüğü: Hapisteyken, özgürlük dışında en çok neyi özlediniz?

Corç Abdullah: Gerçekte, hayatın tüm yönlerini ve onun tüm tezahürlerini özledim.

Filistin Günlüğü: Örneğin?

Corç Abdullah: Her şeyi. En çok neyi özlediğimi söylemek kolay değil: aileyi, sevdiklerimi, yıldızları, ağaçları ve hayvanları. Yoldaşları özlüyorsun, onlarla yaptığın tartışmaları özlüyorsun; belirli bir öncelik yok.

Filistin Günlüğü: Zamanda geri gidebilseydiniz, mücadelenizde farklı yapacağınız bir şey var mı?

Corç Abdullah: Şu anda mücadeleme dair özeleştiri yapmıyorum. Mücadelem boyunca, mücadele yoluna uygun gördüğüm her şeyi yaptım. Elbette, herkes gibi, başarılar ve başarısızlıklarım var ve şu ya da bu şeyi iyileştirme imkânım var.

Ancak, genel olarak, mücadele yolumdan memnunum. Mütevazı olmasına rağmen, mevcut halk tabanı çerçevesinde halkımızın herhangi bir diğer savaşçısı veya eylemcisi kadar kabul edilebilir bir mücadele olduğunu düşünüyorum.

“Direniş çok iyi durumda”

Filistin Günlüğü: Biraz Filistin ve Lübnan hakkında konuşalım. Birden fazla röportajınızda Corç Abdullah’la dayanışmanın, Filistin’le dayanışmaya eşit olduğunu veya onun bir parçası olduğunu söylediniz.

Corç Abdullah: Corç Abdullah’la dayanışma, ancak Gazze’deki soykırım savaşına karşı mücadele çerçevesi içinde yer aldığında anlam kazanır. Bu, dayanışma meseleleri kapsamına giren mücadele yolunun içindedir, bu çerçevenin dışında veya ona paralel değildir. Bu çerçevenin içine düşmektedir ve bence çok etkili olmuştur.

Filistin Günlüğü: Sizce, eğer “Aksa Tufanı” operasyonu olmasaydı, bugün aramızda olur muydunuz?

Corç Abdullah: “Aksa Tufanı” çok önemli bir operasyondur. Ancak, “Aksa Tufanı” operasyonunun detaylarına girmeden önce, benim davam bu çerçevenin içine düşmez. “Aksa Tufanı” operasyonu zamanlaması ve etkinliği açısından çok iyidir. Burada veya şurada bir sorun bulsak da, kendimizi suçlama pozisyonunda değiliz; operasyonun kendisini değerlendirme pozisyonundayız.

Bu operasyon doğru zamanda geldi, çok uygundu ve mücadeleyi ileri taşıdı, onu gerçekleştiren ve yaşayanların omuzlarına yeni sorumluluklar yükledi. Umuyorum ki Filistin devrimi çerçevesindeki yoldaşlar, Filistin devriminin ulusal programını incelemede başarılı olurlar. Biliyoruz ki Filistin ulusal programının önünde tarihsel bir çıkmaz var.

Elbette, “Aksa Tufanı” operasyonunun bazı yönleri aydınlatmada ve bazı sapmaları düzeltmede oynayacağı bir rol var. Ancak, Filistin ulusal projesinin krizi çözülmezse sıkışıp kalacağız ve ağır bir bedel ödeyeceğiz. Filistin sahnesindeki tüm güçlerin, bu krizi aşmak için çalışma sorumluluğu vardır, çünkü bu, ulusal veya ulusal olmayan birlik meselesinden daha büyük bir krizdir. Kriz bundan daha derindir ve tüm aktif güçler, Filistin ulusal kurtuluş hareketinin bir parçası olmayı hak edecek şekilde gerekeni yapma sorumluluğu taşımaktadır.

Filistin Günlüğü: Bu kriz nedir?

Corç Abdullah: Kriz, tüm Filistin ulusal projesinin her yönünü etkiliyor. İsrail, Batı emperyalizminin organik bir uzantısıdır. İsrail bir koloni ya da sadece bir yerleşim yeri değildir. Bu emperyalist Batı’nın organik bir uzantısıdır. Dolayısıyla, bu emperyalist Batı ile yüzleşmek, onun kapitalist biçimdeki emperyalist sistem krizi ile yüzleşmeyi gerektirir. Bu organik uzantı ile yüzleşenler, kapitalizme düşman bir zeminde durmalıdır.

Bu nedenle, Filistin burjuvazisinin liderliği, çeşitli tezahürleriyle -İslamî, ulusal, yarı-ulusal, devlet yanlısı vb.- bu konuda bir sorunla karşı karşıyadır. Ve Filistin solu, şu âna kadar bu organik uzantı ile yüzleşmek için bir ulusal birlik inşa edemediği ve ulusal birliği teyit edemediği için çok utanç verici bir durumdadır. Elbette, bunlar herkesin omuzlarına düşen büyük sorumluluklardır.

Bununla birlikte, direniş çok iyi durumdadır. Halkımızın kitleleri, Gazze’nin çocukları bitkin ve bir bardak süte muhtaç olmasına rağmen, siyonist düşmanla büyük ve ileri bir etkinlikle yüzleşmeye devam ediyor. Gazze beyaz bayrak çekmeyecektir ve bu çok önemli bir meseledir. Nasıl ilerleyeceğimize gelince, bu Filistin liderliğinin belirleyeceği bir meseledir.

Filistin Günlüğü: Ama bu konuda söyleyeceklerinizi duymayı bekliyoruz!

Corç Abdullah: Herkes bu konuya ilgili, ancak Filistin devriminin fiilî liderleri en iyisini bilir ve onlar bir dizi soruya cevap vermekle yükümlüdür. Bu ulusal projenin krizi, Oslo krizi, Filistin Yönetimi krizi, Fetih ve Hamas arasındaki bölünme krizi, Filistin güçlerinin dağınıklık krizi, birer isme dönüşmüş olan tam teşekküllü örgütlerin emekliliği krizi, Filistin devriminin anası Fetih’in krizi hakkında bir cevap vermeleri gerekmektedir.

Fetih nerede ve şimdi Fetih nedir? Fetih nerede ve Hamas nerede? İkisi de ne yapıyor? Kriz karmaşıktır ve krizin sayısız yönü vardır. Filistin halkının bu krizi ele almak için entelektüel, örgütsel ve direniş yetenekleri vardır, ancak her düzeyde çok şey gerekmektedir. Filistin Yönetimine bağlı, görevi İsrail ile güvenlik koordinasyonu ile sınırlı olan, yaklaşık 60.000 tam zamanlı savaşçının olması kabul edilemez. Ulusal birlikten söz ettiğimizde de, hangi ulusal birlikten bahsediyoruz? 60.000 savaşçının Fedailerin peşine düştüğü ve onları İsrail’e teslim ettiği, buna karşılık çocuklarının açlıktan öldüğünü görüp hâlâ bayrağı taşıyanların olduğu bir birlik mi? Hepimiz elbette bir iç savaşın tehlikelerini biliyoruz, ancak ulusal projenin ikilemi devam ediyor.

Tüm Filistinli örgütlerin liderleri Pekin Konferansında bir şey üzerinde anlaştılar, ama sonucu ne oldu? Sonuç, İsmail Haniye’nin suikastı oldu. Neden Haniye suikasta uğradı? Çünkü Hamas’ta birliği savunan kanadın bir parçasıydı. Bu, Filistin Yönetiminin çağrıyı memnuniyetle karşıladığı anlamına gelmez. İşte ulusal projenin krizi budur. Sorumluluğu taşıyanlar, Filistin’de ve Filistin dışında olanlardır; onlar Gazze ve Batı Şeria’daki direniş savaşçıları ve hattâ Filistin Yönetiminin bir parçası olanlar ve İsrail hapishanelerinin içindekilerdir. Kesinlikle büyük bir kriz, ancak eminim ki Filistin toplumunun aktif üyeleri bunun üstesinden gelebilecektir.

“Gazze’siz cennet olmaz”

Filistin Günlüğü: “Aksa Tufanı” operasyonundan kısaca bahsettiniz. Bu operasyonu ilk duyduğunuzda şaşırdınız mı?

Corç Abdullah: “Aksa Tufanı” operasyonu herkesi şaşırttı ve bu başlı başına bir meseledir ve ulusal projenin krizi kapsamına girer. Bu elbette onun değerini zayıflatmaz. “Aksa Tufanı”, İsrail ile olan çatışmanın tarihinde bir dönüm noktası oldu, ancak aynı zamanda herkese muazzam sorumluluklar yüklüyor. Düşman, artık varlığının son aşamasında olduğunun fazlasıyla farkındadır; bu bir askerî gerileme meselesi değildir. “Aksa Tufanı” operasyonu, bu son bölümün önceliklerini belirlemedeki ilk adımdır.

Herkes bu sorumluluğun altından kalkmalıdır, özellikle de Filistin’de ve Filistin dışında mücadelenin önceliklerinden sorumlu olanlar. Arap sokağı da bir sorumluluk taşır ve ulusal projeden sorumlu olanlar şu soruyu sormalıdır: Arap sokağı neden bu kadar ilgisiz?

Filistin liderliği de bu ilgisizlikten bağımsız değildir. Mısır ve BAE arabuluculuk rolleri oynarken, Mısır halkının mücadelenin ön saflarında olmadığı için özür dilemesini nasıl bekleyebiliriz? Bu muazzam bir krizdir. Filistin devriminin değeri, Arap devriminin bir kaldıracı olarak oynadığı rolde yatar. O, Arap devriminin tarihsel kaldıracıdır, ancak birkaç nedenden ötürü artık bu rolünü oynamıyor. Filistin liderliği, neden bu rolü terk ettiği sorusuna cevap vermelidir.

Katar’ı, Amerikan emperyalizminin ana üssüne ev sahipliği yapan bir arabulucu olarak görüyorum. Soru şu: Kiminle kimin arasında arabulucu? Ayrıca, 120 milyon Arap nüfuslu Mısır’ı da bir arabulucu olarak görüyorum. Aynı soru onlar için de geçerli. Mısır, El-Ezher’dir (Arap dünyasındaki en büyük İslamî kurum olarak kabul edilir – Filistin Günlüğü) ve El-Ezher bir turizm acentesi değildir; farklı renklerden insanlarıyla bu ulusun tüm değerlerini kucaklayan medenî bir kurumdur. Seksen milyon insan El-Ezher’i kendi (manevi) otoritesi olarak görür. Seksen milyon nerede? Onların hareketsiz kalmasından kim sorumlu? Bunun sorumlusu El-Ezher’dir. Ne yapmıştır ve Filistin devriminin bu bağlamdaki rolü nedir?

Seksen milyondan birinin, yani bir milyonunun, Refah’a doğru yürüyüp orada namaz kılması yeterli olurdu. Onlardan silah taşıyıp Hamas’a veya Halk Cephesine (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi -sosyalist bir örgüt- Filistin Günlüğü) ya da başka herhangi bir gruba vermeleri istenmiyor; tek yapmaları gereken Gazze’nin çocuklarına bir bardak su ya da bir bardak süt sunmaktı. El-Ezher bu hareketsizlikten sorumludur. Bilmelidir ki, Gazze sınır kapısında kılınmadıkça namazları kabul olmaz. Ayrıca, Mısır’daki tüm inananlar için cennete giden yol olmadığı da bilinmelidir, çünkü Filistin’in çocukları cennete yükselirken tüm yolları işgal etmiştir. Cennete girmek isteyenler Gazze’ye gelmelidir; aksi takdirde onlar için cennet yoktur.

El-Ezher, Filistin’in şeyhleri ve İslamî hareketlerin liderleri bunu çok iyi bilir. Mısır’ın bu soykırımda arabulucu mu yoksa ortak mı olduğuna onlar karar verir. Suudi Arabistan ve Muhammed bin Abdullah’ın rollerini oynayıp oynamadığını da bilirler. Muhammed bin Abdullah’ın Kâbesi antik bir kap değildir; bu ulusun sahip olduğu her şeyi temsil eder. Peki, Kâbe tüm bunların neresindedir?

Filistin Günlüğü: Arap halklarının güçsüz olduğunu, diktatörler ve İsrail oluşumunun ajanları tarafından yönetildiğini söyleyenlerle aynı fikirde misiniz?

Corç Abdullah: Bu kesinlikle kabul edilemez. Arap rejimleri ajan değildir; aslında devam eden soykırıma aktif olarak katılıyorlar ve bu kesinlikle tartışmaya kapalıdır. Ancak gördüğüm şu ki, Mısır’da sokakta gösteri yaparken öldürülen tek bir kişi bile yok, çünkü gösteri yapmadılar. İsveç’ten kalkıp Gazze ile dayanışmak için bir bardak su vermeye gelen genç Greta’dan ne kadar uzaklar? Belçika’dan gelip Gazze ile dayanışmak için bir bardak süt kaldıran Rima El-Hassan kadar olabildiler mi?

Mısır’ın denizcileri nerede? Bu eylemciler balık taşımaya bile uygun olmayan bir tekneyle geldiler ve Mısır’ın denizcileri “maymunlar” gibi seyrediyor. Tüm bunların içinde Filistin devrimi nerede? İhanet tüm Arap dünyasındadır; Yemen’deki veya diğer Arap şehirlerindeki bir gösteri yeterli değildir. Ürdün nerede? Ürdün halkının kitleleri nerede? Amman halkının %60’ını oluşturan ve aslen Filistinli olan insanlar nerede? Elbette, tüm bunlar ulusal projenin krizi kapsamına girer, çünkü bu güçler ulusal eylemden sorumludur. Filistin ulusal eylemi, ya Filistin’i tüm Arap ulusu için devrimci bir manivela olarak yükseltmek için çalışır ya da bu rejimleri korumak için çalışır.

Filistin Günlüğü: Gazze’deki vahşetlerin ardından, direniş projesine inanan birçok kişi inançlarını kaybetti. Buna ne diyorsunuz?

Corç Abdullah: Ben böyle insanlar görmüyorum. Gazze’de ebeveynlerin, çocukları iskelet gibi titrerken bile beyaz bayrağı değil kırmızı bayrağı yükselttiğini görüyorum. Gazze henüz beyaz bayrak çekmedi ve Gazze halkı Gazze’yi terk etmeyecek. Kendini suçlamanın veya moralin çöktüğünü iddia etmenin zamanı değil.

Gazze’de kahramanlar var. Bu gezegende Gazze’dekiler gibi insanlar yok. Gazze, Hiroşima’ya atılandan üç kat daha fazla bombaya maruz kaldı. Gazze’ye 17.000 ton patlayıcı düştü, oysa Almanya’daki Dresden’e 5.000 ton düşmüştü. Gazze teslim olmadı, Dresden düştü. Bugün, Avrupa’da Filistinli kefiyeyi, özgürlüğün sembolünü yükseltmeyen tek bir şehir yok.

Filistin devrimi, tarihsel olarak hiçbir zaman bugünkü kadar küresel sahnede ön planda olmamıştı. Sorun yine de ulusal projemizde, ulusal liderliğimizde yatıyor. Dünyanın dört bir yanındaki kitleler Gazze’nin yanında yer alıyor. Peki ya liderlerimiz gerçekten Gazze’nin yanında mı? Amerika’daki Yahudi gençliğinin yüzde 30 ila 35’i Filistin kefiyesini ve Filistin bayrağını taşıyıp bu siyonist varlığın hem Yahudi halkının hem de Filistin’in düşmanı olduğunu ilan ettiğinde, bu ne anlama geliyor? Bu, İsrail’in varlığının sonunun başlangıcı anlamına gelir. Tüm bunlar olurken liderlerimiz nerede? Liderlerin şehit düşmesi veya peşine düşülmesi yeterli değil. Kitlelerin enerjisini tespit edip ona yatırım yapabilmeleri gerekiyor. Bunu yine söylüyorum, bu yaşanmıyor, çünkü bu, bahsettiğimiz krizin bir parçası.

Unutmayalım ki, İsrail hapishanelerindeki Filistin devrimi mahkûmlarının yüzde 50’sinden fazlası El Fetih’ten, ancak Oslo Anlaşmalarına aracılık eden de, ulusal proje krizine neden olan da yine El Fetih’tir. Yine de El Fetih, şehitlerin anası, devrimin anası ve mahkûmların anası olmaya devam ediyor. Ulusal projenin ikilemi budur. El Fetih üyelerinin yüzde 50’sinden fazlasının İsrail esaretinde olduğunu, ancak (FKÖ Başkanı Mahmud) Abbas ve diğerlerinin komutasında 60.000 paralı El Fetih savaşçısı olduğunu nasıl açıklayacağız? Bu, ulusal proje krizinin somut bir örneğidir.

Bu meselelerin El Fetih hareketinin liderliği tarafından ele alınması gerekiyor. Bu, yüzleşmemiz gereken bir gerçeklik. Bununla nasıl yüzleşecekler? Filistin mücadelesine her yerde öncülük eden güçler bu sorulara yanıt vermelidir. Ayrıca Filistin dışındaki kamplarımızın durumu ve akıbeti hakkında da bir açıklama yapmalıdırlar. Filistin devrimi, bir kamplar devrimidir. Filistin halkı, kampların halkıdır. Kamplar olmadan Filistin halkı olmaz. Kamplar, Filistin kimliğidir. Bugün kamplarımız nerede? Sabra ve Şatilla bugün ne durumda? Kamp içindeki Filistinlilerin oranı nedir? Gelecekleri ne? İlgili liderlerin yanıtlaması gereken sorular bunlar.

Bu yerler prensip olarak yarı-özgürdür ve bize söylendiği gibi güvenlik kaosunun yaşandığı yerler değildir. Yarı-özgürdürler çünkü Filistin’in kurtuluşunun tüm özelliklerini taşırlar; fuhuş, uyuşturucu kaçakçılığı vb. özellikler taşıyan merkezler değildir. Kampların sorumluluğunu kim taşıyor? Bunu da yine söylüyorum, bu, ulusal proje krizidir.

Filistin Günlüğü: Gazze’deki soykırım sonrasında Filistin’deki tablo ne olacak?

Corç Abdullah: Gazze’deki soykırım devam etmeyecek. Soykırım başarıya ulaşamayacak ve Gazze ile Batı Şeria, İsrail varlığının son perdesine tanık olurken zafer kazanacak. Bu bir şiirsel söylem değil.

Filistin Günlüğü: Bunu birden fazla röportajınızda tekrarladınız.

Corç Abdullah: Bunu tekrarlayan tek kişi ben değilim. Şunu anlamalıyız: İsrail şu an yaşadığı şeyi hiç yaşamadı; işte bu yüzden tüm barbarlık stokunu üzerimize salacak. Bu, öldürme makinasını azamî seviyede yoğunlaştırması anlamına gelecek. İsrail, önümüzdeki günler, haftalar ve aylarda, kullanılmayan tüm barbarlığını halk kitlelerimizin üzerine atacak. Ulusal projenin liderleri bu bağlamda ne yapacak? “Aksa Tufanı” operasyonunu planlayanlar bununla nasıl yüzleşecek? Bunlar tüm grupların cevap vermesi gereken sorular.

Yahya Sinvar gibi bir lider, Katar’da veya başka bir yerdeki bir sığınakta kaçak değil de bir şehit olarak düştüğünde, onun direnişi zafere mahkûmdur. Halkımızın direnişi zafere ulaşacak. Zafere ulaşacak çünkü Sinvar ve Haniye gibi insanlar ne kaçtılar ne de “barış” aradılar. Bu liderler ve onların direnişi yenilgiye uğratılamaz. Halkımız bunun farkında ve ne Gazze’de ne de başka bir yerde beyaz bayrak çekmeyecek. Buna göre, mevcut liderlerin ulusal krize çözüm bulma sorumluluğu çok büyük. Bu çözümler kaçınılmaz olarak gelecek, ancak insanî bedelin çok ağır olması nedeniyle gecikmelerden elbette üzüntü duyuyoruz.

Sol-İslam ikilemini çözümlemek

Filistin Günlüğü: Gazze soykırımı bir dünya devrimini tetikleyebilir mi?

Corç Abdullah: Bu mutlaka olacak, bugün değilse yarın. En büyük sorumluluk devrim önderlerinin omuzlarındadır; gelecek aşamayı öngörmesi gerekenler onlardır, ben değilim.

Filistin Günlüğü: Arap dünyasındaki İslamî devrimlere nasıl bakıyorsunuz? Sizin yaklaşımınız birçok solcudan farklı gibi. Konuya ideolojik değil de operasyonel bir perspektiften baktığınız izlenimine kapıldık. Bu doğru mu?

Corç Abdullah: Biz bir ideolojik yarış içinde değiliz; karşımızda çoğunluğu Müslüman olan Arap kitleleri var. Bu, ulusumuzun organik yapısıdır. Bu ideolojik bir tercih değil. Bu insanlar elinde ne varsa, ister Kur’an, ister bilimsel bir analiz, ister bir füze olsun, onunla direniyor. Arap kitlelerinin elinde ne olduğunu belirlemek, mücadelenin sorumluluğunu taşıyanların görevidir.

Mısırlı aracı rolü oynayıp, Katarlı en büyük Amerikan üssünü ağırlarken, ben Arap kitlelerine nasıl bir mesaj veriyorum? Mısır istihbaratıyla, onların Katar ve Amerikan istihbaratıyla koordinasyon sağlaması için buluşmanın bana devrim bunalımından ya da ulusal proje krizinden bir çıkış yolu bulacağını mı umuyorum? Bundan şüpheliyim. Tüm bu eylemler, Arap kitlelerinin hareketsizliği de dâhil olmak üzere, içinde bulunduğumuz çıkmaza katkıda bulunuyor.

Filistin Günlüğü: Sizce sol ile mevcut İslamî devrimler arasında bir buluşma noktası olabilir mi?

Corç Abdullah: Tüm kurtuluş hareketleri, içinde tüm toplumsal aktörlerin çalıştığı bir ulusal proje oluşturmuştur. Bir devrim nerede zafer kazanmışsa, bu ulusal birlik sayesinde olmuştur. Ama o birlik, bir kişinin diğeriyle buluşması değildir; aslında tüm halk blokunun bir projeyi savunmak için bir araya gelmesini gerektirir.

El-Ezher’i tekrar ele alalım. Herhangi bir Arap ya da Filistin’e bağlı bir eylemci olarak, ona Marksist ideoloji ile İslamî ideoloji arasındaki ilişkiler ışığında değil, halkımızın hareketi çerçevesindeki nesnel konumu açısından bakıyorum. Aynısı Mekke için de geçerli. Ona ideolojik bir perspektiften değil, dünyadaki Müslümanlar için taşıdığı anlam açısından bakıyorum. Ulusal projenin sorumluları, dünya kitlelerini Filistin’e yönlendirmek için kendi “kıble”leriyle ne yaptılar? Bunu söylememin nedeni komünist ya da inançlı biri olmam değil; bu meseleye en ufak bir bağı olan ve bu duruma bakan herhangi bir insanın söyleyeceği gibi söylüyorum: Bu, basbayağı akıl alır gibi değil.

Lübnan: Direniş vs “seyirci kalmak”

Filistin Günlüğü: Lübnan’a gelecek olursak, sloganlardan uzak, oradaki durumu nasıl görüyorsunuz?

Corç Abdullah: Durum hassas, ama aynı zamanda iyi. Direniş, en iyi komutanlarını şehit verdi.

Filistin Günlüğü: Ama ülkede derin bir bölünme var.

Corç Abdullah: Lübnan’da yaşadığımız, dünyadaki diğer ülkelerden farklı değil. Dünyanın tüm direniş hareketlerinde, ülkelerini savunmak için canını feda edecek insanlar ve sadece seyreden korkaklar bulacaksınız. Tüm dünyada, direnişin tüm halkın desteğine sahip olduğu bir ülke yok. Mezhepsel aidiyet ayrı bir konu, ama soruyorum: Lübnan’ın kimliğini ve onurunu savunan projenin arkasında kim var? Direniş. Bir işgal var; dolayısıyla direniş ilk cevaptır. Direnişin dışında, ulusal karaktere sahip bir çözüm yoktur.

Bu direniş hakkında istediğinizi söyleyebilirsiniz – tüm Lübnan halkını temsil etmesi gerektiğini ya da şöyle veya böyle olması gerektiğini. Ancak, konuşma hakkına sahip olmak için, işgalin değil, direnişin tarafında olmalısınız. Eğer işgalin tarafındaysanız, o zaman konuşmaya hattâ var olmaya bile hakkınız yoktur. Ülkeniz işgal altındayken, statüsü veya gerekçeleri ne olursa olsun, düşmanla birlikte duranın var olmaya bile hakkı yoktur.

Filistin Günlüğü: Peki, bu insanlarla ne yapacağız?

Corç Abdullah: Bu, direnişin ve direniş kitlelerinin sorumluluğudur: düşmanla işbirliği yapan güçleri nasıl tecrit edeceğini ve bu güçlerin kitlelerine nasıl açılacağını bulmak. Sonunda bu ülkenin egemenliğini temsil etmiyor diye etiketlenmek için bir ömür boyu esarette geçirmedim ya da şehit ülkesine canını bunun için vermedi. Vatanı savunanlar, bu ülkenin egemenliğidir, İsrail’i karşılamaya hazır olanlar değil.

Ordu ile direniş arasında bir çelişki olduğunu söylemek yanlıştır. Bence, her direnişçi gibi, görevimiz, herhangi bir direnişin var olma gerekçesini ortadan kaldıracak çok güçlü bir ulusal ordu inşa etmektir. Bizim amacımız budur. Amacımız, bir askerin ailesine bakabileceği ve ülkesini savunabileceği, insanca bir maaş -ayda yirmi dolar değil- almasıdır.

Direnişin liderliği, tüm yetenekleriyle herkese açılma, egemenlik ve vatanı hepimiz için savunma sorumluluğunu yerine getirmeyen herkesi tecrit eden ulusal bir devlet inşa etme cesareti ve berraklığına sahip olmalıdır. Hepimizin güvende olduğu bir vatan; aksi takdirde hepimiz kaybederiz ve hiçbir taraf diğerine üstünlük sağlayamaz.

Filistin Günlüğü: Peki, böyle bir orduyu inşa edene kadar, direnişin devam etmesi gerektiğine inanıyor musunuz?

Corç Abdullah: Kesinlikle, aksi hâlde ne yapacağız? Dünyanın her yerinde direniş, her türlü saldırıya karşı ilk yanıttır. Umarım bizi savunabilecek ve tüm direnişin yerini alacak güçlü bir ordu kurmayı başarırız. Ama bu gerçekleşene kadar, İsrail karşısında çıplak mı kalayım? İsrail’i burada bir açıklama, orada bir açıklamayla mı karşılayayım? Ben İsrail’i düşman olarak gören bir ordu istiyorum.

Askerlerimiz onurludur; mafya üyesi değiller. Lübnan’ın her yerinden geliyorlar ama ülkeyi ve bizi savunabilmeleri için iyi eğitimli ve donanımlı olmaları gerekiyor. Bize ABD, Fransa ve İngiltere’nin dostumuz olduğunu söylüyorlar. Harika, o zaman ordumuza silah sağlasınlar. Ama gelip de bana ABD’nin dostumuz olduğunu, fakat aynı zamanda silahlarımızı teslim etmemizi ve İsrail’i tanımamızı, yoksa İsrail’in bizi tokatlayacağını söylemeleri kabul edilemez. Ben elimdeki tüm imkânlarla direnmeye devam edeceğim. Direniş, kendini Amerikan temsilcisini veya başka birini karşılama noktasına asla getirmemeliydi. Biz, bu ülkenin halkı olarak bir araya gelip düşmana nasıl boyun eğeceğimizi değil, nasıl direneceğimizi belirlemeliyiz. Nasıl yüzleşeceğimizi belirlemek için buluşuruz, nasıl normalleşeceğimizi değil.

Bugün Lübnan’dan ne istendiğini herkes çok iyi biliyor. Lübnan’dan Arap kimliğini terk etmesi, özellikle de Filistin davasından vazgeçmesi ve siyonist düşmanla barış içinde yaşaması isteniyor. Bu düşmanla ne bugün, ne yarın, ne de öbür gün bir arada yaşam olmayacak. Eğer biri bu normalleşmenin yanında yer alırsa, direniş onunla savaşacaktır. Eğer bir parti bu normalleşmenin yanında yer alırsa, onunla da savaşacaktır. Eğer bir mezhep normalleşmenin yanında yer alırsa, direniş onunla da savaşacaktır. Kumar oynamak isteyen oynayabilir, ama normalleşme gerçekleşmeyecek çünkü halkımız bunu kabul etmeyecek ve bizim halkımız direnişçi bir halktır.

Mevcut direnişin bazı kusurları olabilir ve ona karşı bazı çekincelerimiz olabilir. Haydi, bana daha iyi bir direniş bulun. Ama gelip de bana bu direniş iyi değil, onun yerine bana bir İsrail askeri getireceksiniz derseniz, o zaman hem sizinle hem de İsrail askeriyle savaşırım. Lübnan’daki durumun karmaşıklığına rağmen, bu kadar basit.

Metrelerce ötemizde Şam’da bir örnek var; orada direniş projesi vuruluyor, devlet ve toplum da vuruluyor. Lübnan’ın mezheplere ve kabilelere dönüşmesini istiyorlar! Devleti ve orduyu vurup bizi savaşan milislere dönüştürmek istiyorlar, ta ki Amerika ve İsrail imdada yetişip her mezhebe “seni diğerinden ben korurum” diyene kadar.

Lübnan’da önerilen, Suriye’de olanın aynısıdır. Bu, direniş kitlelerimizin mücadele edeceği bir şeydir. Daha iyi bir direniş mi istiyorsunuz? Daha iyisini inşa etmek için çalışın. Ama gelip de bana, Lübnan’ın egemenliği uğruna İsrail’e boyun eğmem gerektiğini söylerseniz, bu saçmalıktır. Egemenlik bir takım elbise değildir; egemenlik, ülkeyi korumak için alınan operasyonel önlemlerdir. İsrail Lübnan toprağının bir kısmını işgal ediyor; ne yapmalıyım? Bazıları ona boyun eğmelisin ve barış içinde yaşarsın diyor. Ben onlara hayır diyorum, halkımız tarih boyunca milyonlarca şehit verdi ve bu varlıkla ittifakı ne kabul etti ne de edecek.

Filistin Günlüğü: Son olarak, hayatınızdan endişe ediyor musunuz?

Corç Abdullah: Hayır, hiçbir şeyden korkmuyorum. Corç Abdullah, herkes gibi sıradan bir vatandaştır ve bu arada, cesur biri de değildir.

Filistin Günlüğü: Bugünlerde vaktinizi nasıl geçiriyorsunuz?

Corç Abdullah: Gördüğünüz gibi, röportajlarla ve arkadaşları ağırlamakla geçiriyorum. İleride kampları ziyaret edip arkadaşlarımı görmek ve halkımın nerelerde olduğunu öğrenmek istiyorum.

14 Ağustos 2025

[1]*Çeviri: Göksel Kılınç.

“Filistin devletinin tanınması somut yaptırımlarla desteklenmezse…” | Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Politbüro üyesi Marwan Abd El-Al ile röportaj

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin 2010 yılında Gazze'de gerçekleştirdiği mitingten.

“Sajjil! / Ana ʿArabī…” diye başladı şiirine Derviş. “Kartımın numarası elli bin./ Çocuklarım sekiz. / Dokuzuncusu… yazdan sonra gelecek./ Öfkelenecek misin?”

“Bağlayın beni kıskıvrak./ Yasak edin bana kitap okumayı./ Cıgara içmeyi yasak edin./ Tıkayın ağzımı kumla,” dedi başka şiirde. “Gene geleceğiz/ gölgeleri arasında özlemin,/ yadırgamanın mezarlarında/ bizim yerimiz de var,/ bu kesin,” diyerek verdi Salma son nefesini; yurdundan 12 saat uzakta.

Büyük felaketlerin arasında Filistin direndi. Savaşçısı, işçisi, doktoru, gazetecisi ve şairiyle… Filistin direniyor çocuğu, genci ve yaşlısıyla.

“Savaş türküleri şakır/ bir milyon kuş/ gönlümün dallarında,” dedi Mahmud Derviş. Milyonlarca kuş gönlümüzün dallarında. FHKC Politbüro üyesi Marwan Abd El-Al ile yaptığımız röportaj:

Gazze ve Biladü’ş-Şam başta olmak üzere bölgede direnişin mevcut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bölgede direniş, özellikle Gazze ve Şam başta olmak üzere, tarihî ve belirleyici bir dönüm noktasında duruyor. Bir yandan stratejik dengeleri değiştirme gücünü ve sarsılmaz kararlılığını kanıtladı; diğer yandan da eşi benzeri görülmemiş baskı ve tasfiye veya etkisizleştirme girişimleriyle karşı karşıya.

Gazze özelinde, uzun süren kuşatma ve siyonist savaş makinasının işlediği korkunç katliamlara rağmen, direnişin kırılmaz olduğu açıkça ortaya çıktı. İsrail’in yıllardır dillendirdiği “mutlak zafer” iddiaları çöktü. “Aksa Tufanı” operasyonu bu süreçte kritik bir dönüm noktası oldu. İsrail’in caydırıcılık sisteminin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serdi. Aynı zamanda Netanyahu’nun, Arap rejimleriyle Filistin meselesini yok sayarak yürüttüğü normalleşme hayalini de yerle bir etti. Gazze, yıkıma rağmen, halkların en vahşi sömürge biçimlerine karşı direnişinin sembolü hâline geldi ve Filistin meselesini Arap ve dünya kamuoyunun ve bilincinin merkezine yeniden yerleştirdi.

Batı Şeria’da ise tablo çok daha karmaşık. İsrail, fiilî ilhak sürecini hızlandırıyor; Filistin coğrafyasını “bantustan”lara bölerek Güney Afrika’daki apartheid rejimini yeniden üretmeye çalışıyor. Ancak buna karşılık hem halkçı hem de silahlı direniş biçimleri giderek kök salıyor. Direniş, teslimiyeti reddetmekte kararlı günlük bir eylem hâline gelmiş durumda ve Filistin halkının tüm boğma girişimlerine rağmen hâlâ yaşadığını ve sahada varlık gösterdiğini gösteriyor.

Biladü’ş-Şam bölgesine gelirsek; bölgesel denklemdeki karmaşa ve uluslararası müdahalelere rağmen, direniş tarih boyunca caydırıcılık denkleminin temel unsuru oldu ve siyonist-Amerikan projenin karşısında stratejik bir projedir. Biladü’ş-Şam sadece bir coğrafya değil; direnişin stratejik hattının taşıyıcısı ve Arap ulusal kurtuluş düşüncesinin kalesidir. Bu yüzden sürekli hedefte. Çünkü Filistin merkezli direniş hattıyla olan organik bağları, onu emperyalist planlar karşısında özel direnişçi ve kurtuluşçu bir pozisyona yerleştiriyor.

Lübnan’da direniş, Amerikan baskıları ve yerel iş birlikçilerin saldırılarına rağmen bölgesel caydırıcılık denkleminin önemli bir parçası olarak öne çıkıyor. Suriye’de ise Filistinliler, geçiş dönemi, güç dengelerinin yeniden şekillenmesi, İsrail’in işgal altında silahsız güvenli tampon bölgeler oluşturma çabaları ve dayatmaya çalıştığı teslimiyetçi çözüm planları nedeniyle oldukça zorlu bir süreçten geçiyor. Bu tablo, sadece direnişi değil, Filistin davasını da iki katmanlı bir tehditle karşı karşıya bırakıyor: Ulusal kimliği, Nakba’nın hatırasını ve Filistinlilerin varlığını korumak ve bu politikanın yeni devletin yasaları çerçevesinde getireceği her türlü zorlukla mücadele etmek. Bizim için direniş, mültecilerin davasını, geri dönüş hakkını ve diasporadaki Filistin halkının siyasi sürekliliğini korumak anlamına gelir. Bölgesel direniş hattı, işgalcinin maddî ve teknolojik üstünlüğü ve çürümüş rejimlere sızmış olmasına rağmen hâlen daha ayakta. Halk iradesi ve meşruiyeti bugün belirgin şekilde direniş saffında ve bu durum, direnişi canlı ve etkili kılıyor. Bugün artık direniş sadece yerel bir tepki değil; bir ulusal kurtuluş projesi, Arap halklarının ortak davası ve küresel sömürgeci düzene karşı bir evrensel ve enternasyonalist bir mücadele odağıdır.

Bazıları, yaşanan soykırımın sorumluluğunu dengesiz bir Trump’a ya da sınır tanımayan Netanyahu’ya yüklüyor. Diğerleri ise İsrail’in planlı hareket ettiğini ve ABD’nin bu planlara tam destek verdiğini söylüyor. Sizce ABD ve Avrupa’nın bölgedeki çatışma ve şiddetteki rolü nedir?

ABD, sadece “taraflı bir arabulucu” değildir, doğrudan savaşın bir parçası, hattâ ortağıdır. İsrail’e sınırsız askerî ve malî destek sağlıyor; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde tam koruma sağlıyor ve uluslararası hukuk çiğnense bile saldırıların devam etmesine göz yumuyor.

Trump yönetimi yapabilir ama yapmak istemiyor, o, ABD bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tasarlamaya çalışıyor. Bu da İsrail’in sınırlarını genişletme ve hattâ ötesinde “Büyük İsrail” hayaliyle kesişiyor ve onu besliyor. 2020’de Trump yönetimi ilhak planını dondurdu ama karşılığında “İbrahim Anlaşmaları”nı dayattı. Ateşkes kararlarını da yalnızca stratejik çıkarlarını korumak için aldı; Filistin halkı lehine olsun diye değil. Bugün ise Gazze’deki soykırımı durdurmaya yönelik en ufak bir ciddi baskı emaresi bile yok. Aksine, bu savaşın devam etmesi için politik ve lojistik destek sunmaya devam ediyor. Belki Trump, bazı liderleri New York’ta bir araya getirerek, soykırımın durması için bir “bölgesel bedel” ödenmesini gündeme getirecek, ancak bu da adalet için değil, yalnızca çıkarları için olacak.

Amerikan desteği geçici ya da sembolik değil; ona bağlı olan bu sömürgeye öldürme yetkisi veren bir vekâlet. Trump, açıkça “onları öldürün” demese de, soykırımı meşru bir devlet politikası hâline getirdi. Filistin’in haklarını adaletle değil yardımlarla çözülebilecek bir “insanî yardım meselesi”ne indirgedi. Bu yaklaşım, Netanyahu’nun elini serbest bıraktı. Artık soykırım ve her yeni katliam, uluslararası sessizlik ya da doğrudan savunma ile karşılık buluyor.

Amerikan tarihiyle, özellikle Kızılderililere yönelik soykırımla karşılaştırıldığında, İsrail’in klasik bir yerleşimci-sömürgeci rejim olduğu çok net. Fark şu: Filistinliler hâlâ direniyor. Bu da ahlâkî ve siyasi bir zaferi için kapı aralıyor. Bugün “siyonist yapının” geleceği askıda; ya kimlik ve tarih üzerine yeniden düşünmekle ya da tamamen dışlanmış, lanetlenmiş bir devlet modeline sürüklenmekle belirlenecek.

Avrupa’ya gelirsek: Toplumlar, bazı parlamentolar ve sivil inisiyatifler İsrail’e karşı ses yükseltiyor, ancak resmî hükûmetler hâlâ Amerikan çizgisinin esiri. Bazı ülkeler Filistin’i tanıdı ama bu tanımalar eğer somut yaptırımlarla desteklenmezse, sadece soykırımdan “vicdanî temizlik” için atılmış adımlar olarak kalır. Dolayısıyla yaşananlar, sadece Trump ya da Netanyahu’nun bireysel kararlarının sonucu değil; ABD’nin liderliğinde yürüyen ve bölgeyi Amerikan-siyonist projeye hizmet edecek sürekli bir çatışma hâline sürükleyen ve uzunca bir süredir yürütülen bir emperyalist proje ve Avrupa da bu oyunun parçası.

Filistin direnişi ve Filistin halkının acımasız siyonist makinaya karşı verdiği mücadele, Filistin mücadelesinden tüm ezilen halkların Filistin halkının yanında yer aldığı küresel bir mücadeleye dönüşmüştür. Bu mücadelede, siyonist varlığın kapsamlı bir şekilde tecrit edilmesini ve tam ambargo uygulanmasını talep eden halkların mücadeleleri bazı başarılar elde etti. Bunların en önemlisi, siyonist varlığın ticari faaliyetlerinin kısıtlanmasıdır. Sizce, önümüzdeki dönemde küresel dayanışma hareketinin hedefleri ne olmalıdır?

Küresel dayanışma hareketinin gelecekteki hedefleri, boykot kampanyaları, yatırımların geri çekilmesi, yaptırımlar kampanyaları ve çalışmaları ile işgalin ve destekçilerinin kuşatılması ve savaşın finansmanında ABD ve Avrupa’nın rolünün ortaya çıkarılması yoluyla siyonist varlığa kapsamlı bir izolasyon uygulanmasına odaklanmalıdır. Filistin mücadelesini ezilen halkların hareketleriyle birleştirerek uluslararası dayanışma cephesi genişletilmeli ve savaş suçlarını ifşa etmek ve İsrailli savaş suçlularını uluslararası alanda hesap sorumlu tutmak için yasal ve medyatik baskı yoluyla Filistin direnişine halk desteğini güçlendirerek genişletilmelidir. Böylelikle küresel destek, işgalin meşruiyetini kırıp Filistin kurtuluş mücadelesinin zaferine yol açabilecek maddî ve siyasi bir güç hâline gelebilir.

Buradaki hedef sadece yerel veya Filistinli değildir. Küresel Güney’in halkları ve Batı’nın büyük kesimleri artık “demokrasi”, “insan hakları” ve “İsrail’in kendini savunma hakkı”na ilişkin resmî söylemlere inanmamaktadır. Gazze’de olanlar, küresel sömürge sistemini ortaya çıkarmıştır: Soykırım, İsrail’in tek başına aldığı bir karar değil, Amerikan ve Avrupalı silahları, uluslararası siyasi koruma, medyanın gerekçelendirmeleri, kurbanların şeytanlaştırılması ve sömürgeci Batı’da temellenen ırkçı ideolojiyi içeren bütün bir sistemin sonucudur. Bu nokta itibariyle Gazze, doğru ve yanlışı test etmek için küresel bir ölçüt ve dünyanın ezilen halklarının sömürgecilik ve yok etme arasında bir taraf seçmekle direniş ve kurtuluş arasında bir taraf seçmek arasında pozisyonlarını belirlemeleri için bir ayna hâline gelmiştir.

“Güç biziz, kim peşimden gelecek?”: Sporla aklanmanın kurumsallığı ve boykotun gücü

Bask bölgesinden başlayıp Madrid sokaklarında yoğunlaşan İsrail karşıtı sloganlar ve dalgalanan kocaman Filistin bayrakları arasında kilometrelerce pedallayan sporcular eşliğinde Filistin için kitlesel bir özgürlük çağrısı… Geçtiğimiz günlerde İspanya’nın en prestijli spor organizasyonlarından biri olan La Vuelta bisiklet turu, İsrail protestolarıyla gündeme geldi. Israel-Premier Tech bisiklet takımının parkurda yer alması, İsrail’in soykırımına tepki gösteren halkın hedefi olmuş ve takımın çekilmesi üzerine baskılar ve eylemler önceden başlamıştı. Yarış güzergâhı boyunca yol kesme eylemleri ve “They will not pass” (Geçit yok!), “Stolen land, stolen lives” (Çalınmış topraklar, çalınmış yaşamlar) sloganları ve Filistin bayrakları eşliğinde sokakları dolduran kitlelerin eylemi bazı etapların tamamlanamamasına yol açtı. Eylemcilerin bariyerleri yıkması ve Madrid’in merkezindeki güzergâhın önemli bölümlerini işgal etmesi nedeniyle bisikletçiler bitiş çizgisine 60 kilometre kala durduruldu. Şu ana kadar Avrupa’da yapılan Filistin eylemlerinin en büyüğü sayılabilecek bu eylemin en öne çıkan taraflarından biri de yalnızca Filistin’e özgürlük veya barış talebinin değil, işgalci İsrail’in bir soykırımcı olarak adının sıklıkla zikredilmesiydi.

Sosyalist Partiden gelen İspanyol Başbakanı Sanchez’in protestoları öven açıklamaları üzerine, başbakanın gösterileri teşvik etmekle suçlanması bir yana, belki de tarihe en unutulmaz müsabakalardan biri olarak geçecek bu yarış, muhalefet tarafından, eylemler kaynaklı yaşanan durdurmalar nedeniyle şimdiye kadar yapılmış en üzücü La Vuelta olarak lanse edildi. Ve sporun tarafsız ve siyasetten bağımsız olması gerektiği tartışmaları başlatıldı. Tarafsızlık tartışmaları bir yanda sürerken, öte yanda da İsrail’e karşı bir spor boykotu uygulanması gerekliliği de tekrar ve daha güçlü bir şekilde gündeme geldi.

Stadyumlar, parkurlar, sahalar sadece oyunun değil, politik çatışmaların ve halklar arası dayanışmanın da mekânına dönüşürken, sporun tarihsel olarak nasıl siyasal bir zeminde şekillendiğini, ulus devletlerin inşası ve savaşlarla nasıl iç içe kurumsallaştığını, bugün çokça tartışılan sportswashing (sporla aklanma) hadisesinin esasen modern spora içkin bir tarihi olduğunu ve bugün İsrail’e karşı yükselen boykot çağrıları üzerinden spor boykotunun ekonomik ve siyasal etkilerini tartışma gerekliliğinin bir sonucu bu yazı da.

Sporun apolitik bir alan olduğu ve siyasetler üstü olması gerektiği iddiası, egemen ideolojinin en derin yerleşmiş söylemlerinden biri. Tıpkı sanat ve edebiyat üzerinde de sıklıkla zikredildiği gibi… Sporun evrensel birleştiriciliği; insanları milliyetlerinden, inançlarından ya da sınıfsal kimliklerinden bağımsız olarak bir araya getirdiği anlatısı, gerçekte onu egemenlerin en etkili mecralarından biri hâline getiren tarihsel süreci görünmez kılmak çabasının bir sonucu. Oysa spor, modern anlamda kurumsallaştığı andan itibaren siyasetin, savaşın, ulus-devletlerin, ideolojilerin ve iktidar mücadelelerinin tam ortasında yer aldı. Kültürel bir “birlik”, halklar arası kardeşliği teşvik eden naif bir ideal gibi gösterilen bu süreç, doğrudan savaşlar, militarizm ve faşizmle iç içe gelişti. Modern anlamda sporun yaygınlaştığı 19. yüzyıl İngiltere’sinde futbol, rugby ve atletizm gibi branşlar ilk olarak askerî okullarda ve emekçi sınıfları disipline etme aracı olarak benimsendi.

Spora dair bazı yaklaşımlar da bunu sporu tanımlanmasında açıkça dile getirir. “Sporu, ‘yurtsever, hiyerarşik ve otoriter bir devlet eliyle ulusal birliği örgütleyen bir eğitim aracı’ olarak gören Ludwig Jahn (1810), ‘kitle sporunun para-militer değeri konusunda iktidardaki seçkinleri inandırmak’ ödevini üstlenen modern olimpiyat oyunlarının kurucusu Baron Pierre de Coubertin bu akımın tipik temsilcileridir. ‘Sporun gerçek işlevi genç insanları savaşa hazırlamaktır’ diyen Eisenhower’la ‘Waterloo Savaşı aslında Eton’un oyun sahalarında kazanıldı’ diyen Wellington Dükü’nü de bunlara ekleyebilirsiniz. Dönüp dolaşıp geldikleri yer aynıdır: devletler için hem doğal, hem gerekli olan yayılma politikaları için spor, en etkili ‘para-militer’ eğitim aracıdır.”[1]

Olimpiyatların 19. yy.da yeniden canlandırılması da benzer bir siyasallığın ürünü. 1896’da Uluslararası Olimpiyat Komitesinin (IOC) kurulması öncelikle küresel bir ticarî birlik oluşturma amacını barındırarak, Pierre de Coubertin’in Avrupa burjuvazisinin gücünü gösterecek, Avrupa merkezci “medeniyet” idealiyle şekillenmişti. İlk olimpiyatlara sadece Batılı ülkeler katılabildi. Sömürge halklar dışlandı ya da temsil hakkı verildiğinde bile sömürgeci devletin bayrağı altında yarışmaları istendi. Sporda kurumsallaşma, ulus-devletlerin inşasıyla doğrudan ilintiliydi. Spor, “ulus”un vitrini oldu. Bu bağlamda spor, disipline edici bir toplumsal aygıt, ulusal ve uluslararası ölçekte siyasal projelerin parçası, belirli sınıfsal ve toplumsal cinsiyet normlarını yeniden üreten bir alan olarak yeniden örgütlendi.

IOC, FIFA, UEFA gibi spor kurumlarının açığa çıkışı da emperyalist ve ideolojik çıkarların ürünüydü. Misal, dünya savaşları boyunca uluslararası spor organizasyonları sekteye uğrasa da savaşlar sonrası birçok ülkenin bağımsızlığına kavuştuğu dönemde ulus inşası çalışmalarının en önemli adımlarından biri FIFA’ya üyelik olmuştur. Ekonomik kriz dönemlerinde FIFA dünya kupası organizasyonları tam bir ticaret odağı hâline gelmiştir. Keza sporun mekânları (stadyumlar, olimpiyat köyleri) çoğunlukla zorla yerinden etme, derin emek sömürüsü, kent rantı gibi süreçlerle kurulur.

Sporla aklanma ya da “modern sporun etiği”

Dolayısıyla, spor kurumsallaştığından beri egemen ideolojinin hizmetinde ve iktidarların meşruiyeti için kullanılan bir propaganda aracı hâline getirilmişti. Bunun en bariz örnekleri Hitler Almanyası, Franco İspanyası ve Salazar’ın Portekizi’dir. Franco’nun sporun örgütlenmesinden sorumlu generali Moscardo “Siyasal hedeflerimizi gerçekleştirmede spor ve futbol en önemli araçlarımızdan biridir,” demiştir. Keza Salazar’ın meşhur 3F örneği de sporun iktidarlar açısından işlevini anlatmak için defalarca kullanılmıştır.

Dolayısıyla son yıllarda dillere pelesenk olan sportswashing (sporla aklanma) kavramı da esasen modern sporun yapısal bir sorunudur. “Ulusal ve toplumsal imajın birey, grup ya da hükûmetler tarafından uluslararası alanda spor aracılığıyla düzeltilebilmesine yönelik tüm çabaları” ifade eden sporla aklanma kavramı; “uluslararası diplomasi yoluyla ülke itibarını olumluya çevirmek, yumuşak gücü harekete geçirmek, ülkenin ekonomik ve ticari çıkarlarına katkı sağlamak, başta insan hakları olmak üzere, sosyo-ekonomik ve politik alanlardaki olumsuzluklara ilişkin eleştirileri olumluya çevirebilmek ve ilgiyi, ulusal ve uluslararası başka alanlara kaydırmak amaçlarıyla sporun kullanılması”nı içeriyor. Özellikle Arap sermayesinin spordaki, daha çok da futboldaki varlığının genişlemesinden sonra iyice kullanılmaya başlayan bu kavram, aslında sporun uluslararası örgütlenmesinin baş sebeplerindendir. Bugün “Batılı ideallerle” örtüşmeyen, sporun “tarafsızlık, eşitlik, birleştiricilik” misyonlarına aykırı bulunarak sporun tarihinden ayrıştırılmaya çalışılan bu hadise, bizzat bu kurumların ortaya çıkışını yaratmıştır.

Sporla aklanmanın en çarpıcı örneklerinden biri, Nazi Almanyası’nda düzenlenen 1936 Berlin Olimpiyatlarıdır. Hitler, bu organizasyonu Nazi ideolojisinin dünya kamuoyuna meşrulaştırılması adına kullandı. Olimpiyat köyü Nazi estetiğine göre inşa edildi, geçit törenleri faşist hiyerarşinin ritüellerine dönüştü. Mussolini iktidarı altında 1934 Dünya Kupasına ev sahipliği yapan İtalya’da da durum benzerdi; hakemler baskı altına alındı, tribünlerde faşist semboller egemendi ve turnuva rejimin gücünü pekiştirecek şekilde yönetildi. Berlusconi’nin, medya imparatorluğunu ve kaynağı belirsiz servetini, AC Milan’ı dünyanın en başarılı kulüplerinden biri yapmak uğruna harcarken, siyasi alanda da ciddi bir meşruiyet kazanması ve yeni imajıyla 1994’te İtalya Başbakanı koltuğuna taşınması da yine sporla aklanmanın bir başka örneğiydi. Soğuk Savaş döneminde ABD-Sovyetler arasındaki gerilimin tıpkı “uzay yarışı”nda olduğu gibi sportif alandaki rekabete de yansıması ve bu alanda alınacak başarılar üzerinden emek sömürüsüne dayalı bir sistemin ve emperyalist saldırganlığın meşrulaştırılmaya çalışılması da yine bunun bir başka örneği olarak düşünülmeli aslında. NFL, MLB ve NBA gibi liglerde maçlar öncesi askerî törenler, reklamlar ve bayrak gösterileri yapılması ve ABD Savunma Bakanlığının bu etkinlikler için kulüplere milyonlarca dolar ödüyor olması da sporla aklamanın güncel bir başka boyutu. Toplama kamplarında Nazi doktorlarıyla işbirliği içinde deneyler yapan Bayer firmasının adını Leverkusen futbol takımıyla özdeşleştirip sempati toplaması da. 2024 Paris Olimpiyatlarında Fransız mimarisi övgüsü ve Mülteci Olimpiyat Takımıyla birlikte adeta demokrasi ve insan hakları şovuna dönüşen geçit töreninin, kısa süre önce, olimpiyat köyüne dönüştürülecek olan L’Ile-Saint-Denis’de göçmen ve evsizlerin yerlerinden sürülmüş olması zulmünü gizliyor oluşu da. Veya bugün futbolu kurtaracak bir hayal proje olarak ortaya atılan Avrupa Süper Ligi fikrinin, futboldaki tekelleşmeyi meşrulaştırmaya çalışması da… Bu sporla aklanma kavramının bir yeni kavram gibi ortaya atılışı ve tekil tekil ülkelerin veya kurumların kendi imaj çalışması gibi gösterilmesi çabası bile, bunun emperyalist çıkarlar doğrultusunda uluslararası organizasyonlarla örgütlenmiş olduğunu gölgelenmesi çabasının bir sonucu aynı zamanda.

“Söyleyin; çünkü güç sizsiniz!”

“Fransa ve Manchester United için oynadım. Uluslararası futbolun spordan çok daha fazlası olduğunu biliyorum. Kültüreldir, politiktir, yumuşak güçtür. Bir bakıma bir ülkenin kendisini küresel sahnede temsil etmesidir. İsrail’i bu ayrıcalıktan mahrum bırakmanın zamanı geldi. Rusya, Ukrayna’da savaş başlattıktan dört gün sonra FIFA ve UEFA Rusya’yı men etti. Şimdi ise Uluslararası Af Örgütünün soykırım olarak tanımladığı olayın 716. günündeyiz ve yine de İsrail’in müsabakalara katılmasına izin verilmeye devam ediliyor. Bu çifte standart neden? FIFA ve UEFA İsrail’i men etmeli. Her yerdeki kulüpler İsrail takımlarıyla yarışmayı reddetmeli, şu an her yerde oyuncular İsrail takımlarıyla yarışmayı reddetmelidir. Güney Afrika’daki apartheid rejimini hepimiz hatırlıyoruz, spor boykotu apartheid’ın sona ermesinde kritik bir rol oynamıştı. Yani güç biziz. Siz güçsünüz. Dünyanın dört bir yanındaki futbol taraftarları gücü var. Bu takımlar sizi temsil ediyor. Artık herkesin kenarda oturmayı bırakma zamanı geldi. Beni kim takip edecek? Siz? Siz beni takip edecek misiniz? İsrail’in FIFA ve UEFA tarafından men edilmesini talep ediyor musunuz? Söyleyin, çünkü güç sizsiniz.” – Eric Cantona

Tıpkı “sportswashing”i yalnızca Katar’ın Dünya Kupası ihale sürecinde yaptığı yolsuzluklar veya Avrupa futbolundaki Arap sermayesine sıkıştırmak ikiyüzlülüğünde olduğu gibi, bugün savaş suçlarıyla sportif alandan men edilme gerekliliği de aynı çifte standartlar ve riyakârlık içerisinde ele alınıyor. Dört gün içerisinde apar topar, oylama bile yapmadan Rusya’yı tüm organizasyonlardan men eden UEFA, soykırımın ikinci yılında hâlâ İsrail’in men edilmesini oylamak konusunda bile net bir karar verebilmiş değil, oylama ne zaman gündeme gelse erteleniyor. Rusya’ya tüm uluslararası spor örgütleri tarafından uygulanan ihraç, yıllardır İsrail’e uygulanmadığı gibi, Irak işgali döneminde de ABD’ye uygulanmamıştı. Bu organizasyonların, savaş suçları söz konusu olduğunda NATO müttefiki olup olmamayı bir kriter olarak önüne koyduğu aşikâr görünüyor. Bugün İsrail’in soykırımına sessiz kalmaları da egemen güçlerin çıkarları doğrultusunda hareket eden spor rejiminin sürekliliğini gösteriyor.

La Vuelta’daki protestolar, İspanya’nın İsrail de turnuvalarda yer aldığı sürece FIFA Dünya Kupasından çekileceğini açıklaması, spor kamuoyunda artan tepkiler vs. derken UEFA, daha önce kulüplerin başvuruları üzerine yaptığı gibi bir kez daha İsrail’in men edilmesini oylayacağını açıkladı. Ancak yine daha önce olduğu gibi, bu oylama hâlâ gerçekleştirilmiş bile değil.

Daha bir ay önce, soykırımda hayatını kaybeden Filistin futbolunun efsane isimlerinden “Filistinli Pele” lakaplı eski milli futbolcu Süleyman Al-Obaid için UEFA, İsrail’in adını bile geçiremediği bir taziye mesajı yayınlamış, Liverpool’un Mısırlı yıldızı Mohamed Salah ise UEFA’nın “Filistinli Pele Süleyman Al-Obaid’e veda. En karanlık zamanlarda bile sayısız çocuğa umut veren bir yetenek” tweetinin altına “Bize nasıl, nerede ve neden öldüğünü anlatabilir misiniz?” yazarak tepki göstermişti.

Yakın zamana kadar UEFA, İsrail’in adını bile zikredemezken, bugün “Batı’nın Filistin’i tanıması” gündemiyle bu sözde çıkışı yapmak zorunda kaldı. Tıpkı hâlâ İsrail’e silah satışını durdurmamışken bu süreci başlatmış gibi görünen bazı ülkelerin tutumları gibi, UEFA’nın bu çıkışı da aynı oranda samimiyetsiz. Halkın tepkilerine ve artan eylemlere karşı bir parmak bal çalma derdinde gibi görünen hamlelere benzer, UEFA da kendisini taraftar protestolarından ve kulüpler üzerinden yaşanabilecek olası gelir kayıplarından korumak istiyor gibi. TFF Başkanı da hemen bu trene binip “İsrail men edilmeli,” dedi. İsrail’in adını ağzına almaktan korkanların bugün bunu zikretmesinde veya toprağını ve halkını bırakmadıkları Filistin’i tanıma sürecine girmiş gibi yapmalarında, Avrupa başta olmak üzere soykırıma ses çıkaran, “güç bizde” diyerek sokaklara çıkan kitlelerin payı çok büyük.

Bu bir sessizlik değil, işbirliği

İsrail Futbol Federasyonu, 1974’e kadar FIFA’nın Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) grubunun bir üyesiydi. 1974’te Kuveyt’in başlattığı ve AFC tarafından 17’ye karşı 13 oyla ve 6 çekimser oyla kabul edilen bir kararla İsrail, AFC grubundan ihraç edildi. Yasağı aşmak için İsrail, 1992’de Avrupa Futbol Federasyonları Birliğine (UEFA) ortak üye olarak kabul edildi ve 1994’te UEFA’nın tam üyesi olarak kabul edildi. BDS hareketinin destekçileri, İsrail’in FIFA’dan ihraç edilmesi veya askıya alınması için çağrılarda bulundu.

İsrail’e karşı spor boykotları aslında uzun yıllardır devam eden bir pratik: bazı ülkeler, federasyonlar ve sporcular, İsrail’le spor ilişkilerini sınırlamak ya da tamamen kesmek yönünde adımlar atıyorlar. Bu boykotlar arasında Cezayirli yüzücülerin Dünya Şampiyonasından çekilmesi, İsrail’in ev sahipliği yaptığı veya katıldığı turnuvaların iptali için yapılan çağrılar, 1974’te Kuala Lumpur’daki Asya Oyunlarında Arap ülkelerinin toplu boykotu gibi, Güney Afrika Rugby Federasyonunun apartheid boykotunu da hatırlatarak İsrail takımlarıyla karşılaşmayı reddetmesi vb. eylemler yer alıyor. Bunlardan en öne çıkanı Arap Ligi ülkelerinin, 1950’ler, 70’ler boyunca İsrail Futbol Federasyonunu tanımamakla kalmayıp, karşılaşmalara katılmamayı ya da maçları boykot etmeyi seçmesiydi. Bu örnek aynı zamanda spor federasyonlarının ikiyüzlü tutumunu da gösteriyor. FIBA, UEFA, FIFA, IOC vb. kuruluşlar, resmî olarak “sporu siyasete alet etmemek” ilkesini altında İsrail’i hedef alan boykot eylemlerini genellikle cezalandırıyor. Örneğin İran’ın bazı sporcuları, rakipleri İsrail adına yarışan rakipleriyle maçlara çıkmayı reddettiği için federasyonları tarafından men edilmiş ya da disiplin süreçleri başlatılmış. Şaşırtıcı olmayan bir detay da ABD’nin ünlü istismarcılarının hemen yardımına koşan Epstein’in dostu ve avukatı Alan Dershowitz’in bu işlerin içinden de çıkması ve Arap ülkelerinde İsrail bayrağı ve marşının yasaklanmasına karşı Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesine başvuruda bulunan avukatlardan biri olması. Bu da aklayıcıların işbirliğini ve iç içeliğini gösteren bir detay olarak dursun.

Spor boykotunun gücü

Tüm bu ikiyüzlülük apaçık ortadayken, tıpkı filozof Eric Cantona’nın dediği gibi “Güç bizde!” Bu açıdan güçlü spor boykotlarını ve sonuçlarını tekrar hatırlamak önemli. Güney Afrika’nın 1964 Tokyo Olimpiyatlarından men edilmesi ve bu yasağın 1992 Barcelona Olimpiyatlarına kadar sürmesi, Güney Afrika kriket ve rugby takımlarının uluslararası müsabakalardan dışlanması hem rejime ekonomik açıdan zarar vermiş, hem de uluslararası meşruluğunu yitirmesinde ciddi bir etkide bulunmuştu. Apartheid boykotu sonrası, Güney Afrika Rugby Birliğinin gelirleri 1980’lerin sonunda %40 oranında düştü. Spor boykotu, uluslararası eylemleri de artırarak apartheid rejimine karşı sesleri yükseltti, siyasal ve ekonomik baskıyı derinleştirdi ve rejimin çözülme sürecini hızlandırdı. Nelson Mandela “Rugby, beyaz Güney Afrikalılar için bir din gibiydi. Onlara dokunduğunuzda, sisteme dokunmuş oluyordunuz,” demişti.

Benzer bir ilişkinin futbolla yaşandığı Latin Amerika’da benzer örnekler çok. Şili’de adeta diktatörlük rejiminin cesetleri üzerinde oynanacak bir dünya kupası eleme maçına çıkmayı reddeden Sovyetler’in başlattığı boykot, 1974 Dünya Kupasında Almanya’da gerçekleşen kitlesel “Şili’ye evet, cuntaya hayır” protestolarına önayak olmuştu. Bu eylemler, Şili’deki vahşeti gözler önüne sermişti.

1967 yılında Vietnam Savaşı’na katılmayı reddeden Muhammed Ali’nin “Onları ne için vuracakmışım? Onlar bana zenci demediler, beni linç etmediler, köpeklerini üzerime salmadılar, ulusal kimliğimi benden çalmadılar. Öleceksem burada ölürüm. Sizinle çarpışarak ölürüm. Benim düşmanım sizsiniz,” diyerek yükselttiği savaş karşıtı duruş, vicdanî reddin yaygınlaşmasının önünü açtığı gibi, hem sivil haklar hareketinde bir etki yaratmış hem de spor camiasında benzer tepkilerin ve eylemlerin önünü açmıştı.

1968 Mexico Olimpiyatlarında madalya alan ABD’li atletler Tommie Smith ve John Carlos, kürsüye çıktıklarında siyah eldivenli yumruklarını havaya kaldırıp “Siyah Güç selâmı” vererek ırkçılığa, siyahların ABD’de uğradığı adaletsizliğe ve Vietnam Savaşı’na karşı sessiz bir protesto gerçekleştirdiler. ABD Olimpiyat Komitesi tarafından oyunlardan men edilen atletlerin bu eylemi tarihsel bir direniş sembolüne dönüştü ve 2016’da NFL oyuncusu Colin Kaepernick’in ABD’de polis şiddetine ve sistematik ırkçılığa dikkat çekmek için milli marş sırasında ayağa kalkmak yerine diz çöktüğü protestoya da ilham oldu. Ve bu protesto da Black Lives Matter hareketini gündeme taşıyan ve ivme kazandıran eylemlerdendi.

Boykotun uluslararası spor örgütleri tarafından örgütlendiğinde yaratabileceği sonuçlar açısından Rusya örneği de çok şey anlatıyor. Rusya Futbol Federasyonunun, Şampiyonlar Liginden dışlanması sonrası yalnızca ilk yıl 45 milyon €’ya yakın gelir kaybı yaşandı. Büyük şirketler Rus kulüplerle ve milli takımla sponsorluklarını sonlandırdı. Rus Premier Liginin uluslararası yayın hakları ve oyuncu transfer değeri %30’dan fazla düştü. Avrupa kulüplerinin Rusya’da maç yapmaması turizmi doğrudan etkiledi. Tüm bu ekonomik sonuçlarının yanı sıra savaşta NATO varlığının görünmezleştirilmesi konusunda Rusya’nın spor ve eğlence sektöründeki organizasyonlardan dışlanmasının çok ciddi bir payı vardı.

Dolayısıyla soykırımcı İsrail’e karşı etkin bir spor boykotu örgütlenmesi konusunda baskı yapmanın olası sonuçları azımsanamaz. İsrail kulüplerinin Avrupa Kupalarına katılımı engellenirse, maç günü, yayın ve sponsorluk gelirlerinden yıllık en az 30–50 milyon $ arasında kayıp yaşanabilir. Tel Aviv gibi şehirlerin uluslararası spor merkezlerine dönüştürülme çabasına dair yatırımları riske atar. Stadyum organizasyonlarının iptali, turizmi doğrudan etkiler. Global markalar, tüketici tepkisi nedeniyle İsrail merkezli organizasyonlarla sponsorluklarını kesmek zorunda kalır. Tüm bunlar topyekûn bir İsrail boykot mücadelesinin de parçası aynı zamanda. Bunu spor kamuoyu üzerinde de baskı oluşturarak yapmanın bir yolu yalnızca spor boykotu. Elbette, La Vuelta örneğinde olduğu gibi, sonunda Carrefour sponsorluğu önünde ödül töreni gerçekleştiği sürece Israel-Premier Tech takımını engellemek tek başına yetmiyor. Eylemler çok güçlü olsa da bu anlamda eksik kalıyor. Sokaklar ne kadar emperyalist savaş karşıtı, soykırım karşıtı eylemlerle dolarsa, her alanda bu baskı daha fazla hissedilecek, boykotların örgütlenmesi yaygınlaşacak, eylemler artacak ve sonuçları alınmak zorunda kalacaktır.

Büyük Beyaz Umutlar ve Tanrının Eli

Birileri sporun tarafsızlığından dem vurmaya çalışadursun, bu örneklerin hepsi sporun asla “sadece spor” olmadığını gösteriyor. Sınıfların, ırk ayrımının, cinsiyet ayrımının olduğu bir dünyada, sınıfsız, tarafsız, eşit bir spor arenasından bahsetmek, kimliklerinden soyunmuş sporcular ve müsabakalar hayal etmek fazlasıyla akıldışı.

Maradona’nın 1986 Dünya Kupasında Arjantin-İngiltere çeyrek final maçında attığı, Falkland Savaşı’nın sembolik intikamı olan “Tanrının Eli” golü; 1972 Yaz Olimpiyatlarında Alexander Belov’un son saniye basketiyle Sovyetler’i ABD karşısında şampiyon yapması; 1974 Dünya Kupasında Doğu Almanya’nın Batı Almanya’yı 1-0 yenmesi; Boris Becker ve Michael Stich arasında yaşanan 1991 Wimbledon finali; 2008 Olimpiyat Oyunlarında Sırp yüzücü Cavic’in, geçmişin intikamını alırcasına, yenilmez olan ABD’li yüzücü Phelps’i 100 metre kelebek finalinde yenmesi; Nazi Almanyası’nda ırkçı ideolojiyi güçlendirmeye çalışan 1936 Berlin Olimpiyatlarında Alman atleti yenerek altın madalyalar alan siyah atlet Jesse Owens’ın zaferi; İrlanda-İngiltere arasında oynanan futbol maçları; Hindistan kriket takımının 1983 Dünya Kupası finalinde İngiltere’yi yenerek şampiyon olması; Fransa’nın kazandığı tarihî dünya kupasını Cezayirli Zidane’a borçlu olması; Madrid’in yoksul, alt sınıfını temsil eden Rayo Vallecano ile kralın takımı Real Madrid arasında oynanan karşılaşmalar; Williams kardeşlerin hem sınıfsal hem ırksal olarak ilkleri başarırcasına teniste kurduğu dominasyon; ilk siyah ağır sıklet boks şampiyonu Jack Johnson’ın kendisini yenmesi için gönderilen emekli şampiyon “The Great White Hope” (Büyük Beyaz Umut) Jim Jeffries’i nakavt etmesi ve daha niceleri… Stadyumlar ve oyun sahaları, ulusal kimliklerin, tarihsel travmaların, politik taleplerin ve ideolojik çatışmaların sahnelendiği modern arenalara çoktan dönüşmüştür.

Milyar dolarlık sponsorluk anlaşmalarından stadyumlarda yükselen ırkçılık karşıtı çığlıklara; kadın sporcuların görünmez emeğinden işçi sınıfından gelen gençlerin profesyonel arenalara tutunma mücadelesine kadar her şey, sporun “tarafsız” ve eşit bir alan olmadığını gösteriyor. Bu nedenle sınıf çelişkileri, ırk ve cinsiyet eşitsizlikleri, savaş ve sömürü düzeni ortadan kalkmadan; sporda eşitlikten ve tarafsızlıktan bahsetmek ancak bir yanılsama olabilir. Dolayısıyla, sporun mekânları ve kurumları da tıpkı fabrikalar, meydanlar ya da kampüsler gibi politik bir mücadele alanıdır. Bugün Filistin’de süren soykırım karşısında sesimizi yükseltmek aynı zamanda sporun kimlerin çıkarına işlediğini sorgulayan politik bir tavırdır. Ve tıpkı Metin Kurt’un dediği gibi, eninde sonunda “resmî tarih gibi sporun da gerçek tarihini yazacak olanlar işçi ve emekçilerden başkası olmayacaktır. Savaşsız, sömürüsüz bir dünyada sporun kukla kahramanları tarihin çöplüğüne defnedilecek, yenilerine de zaten gerek kalmayacaktır.”[2]

[1] Kurthan Fişek, 100 Soruda Türkiye Spor Tarihi, Gerçek Yayınevi.

[2] Metin Kurt, Modern Sporun Dünü ve Bugünü, Sorun Yayınları.

Fransa’dan Guerre à la Guerre Koalisyonu ile röportaj

Kapitalist-emperyalizm dünya çapında savaşları genişletirken ve Avrupa ülkeleri militarizasyonu artırırken, Fransa’da büyüyen anti-savaş koalisyonu Guerre à la Guerre ile röportaj yaptık. Fransa’da emperyalizme karşı direnişin güncel durumunu, Fransa’nın emperyalist düzen içindeki rolünü ve Filistin yanlısı mücadeleyi konuştuk. Guerre à la Guerre bizlere, Fransa’da devletin pervasız savaş kışkırtıcılığına karşı umut verici gelişmeleri ve yaygınlaşan direnişin olasılıklarını aktardı.

Guerre à la Guerre’yi okuyucularımıza kısaca tanıtabilir misiniz? Koalisyonunuz ne zaman kuruldu? Amaçları, aktif kampanyaları ve geçmişteki eylemlerinden bazıları nelerdir?

Merhaba. Guerre à la Guerre, bir farkındalıktan doğdu: Savaşlar, çoğu zaman da emperyalist savaşlar şiddetlenirken, sol güçlü bir şekilde karşılık veremiyordu. Biz, yani anti-faşistler, “radikal” ekolojistler ve Fransa’daki Filistin dayanışma hareketinin üyeleri, bu ciddi biçimde eksikliğini hissettiğimiz gücü inşa edebilmek için bir ittifak kurmaya karar verdik.

Kasım 2024’te koalisyonu kurduğumuzda, Fransa’daki anti-militarist hareketin dağınık durumunu göz önünde bulundurmuştuk. Esasen, bir tarafta çok geleneksel, yasalara bağlı bir yaklaşıma sahip savaş karşıtı dernekler, diğer tarafta ise daha doğrudan eylemler gerçekleştiren daha anarşist veya özerk gruplar vardı. Bu iki kesim birbirinden oldukça kopuktu. Bu nedenle biz, geleneksel anlamda bir parti ya da örgüt olarak değil, daha çok Fransa’daki ve belki başka yerlerdeki mevcut güçler arasında bağlantılar kurmaya çalışan bir koalisyon olarak örgütlenmeye çalışıyoruz. Koalisyon içinde, özerk ve devrimci güçler arasında, yani kurumsal sol olmadan örgütlenmeye karar verdik. Amaç, bazı politik tutumlar ortaya koymak ve bu tutumları benimseyen insanlarla ve gruplarla, hattâ sosyal demokrat partilerle (La France Insoumise) veya sendikalarla (CGT, SUD) koalisyon dışında da birlikte örgütlenebilmektir.

Filistin, eylemlerimizin ve mücadelemizin merkezinde yer aldığı için Gazze’deki soykırım bu hedefi daha da gerekli hâle getirmiştir. Güçlü bir savaş ve militarizm karşıtlığı olmadan, hükûmetlerimize bu zulmü sona erdirmeleri için baskı uygulayamayız.

Bununla birlikte, Guerre à la Guerre’ın başka amaçları da var; Fransa’da sürmekte olduğunu değerlendirdiğimiz bir “militarizasyon sürecine” karşı mücadele etmeye çalışıyoruz. Bu süreç iki eğilimi izliyor. İlki, Fransa’nın dünyanın ikinci büyük silah satıcısı hâline gelmesiyle birlikte giderek daha fazla yer kaplayan silah sanayiinden kaynaklanıyor. İmalat sektöründeki krizle birlikte bu, Fransa’daki sanayi gücü ve yatırımların giderek daha fazla silah üretimine yönelmesi anlamına geliyor. İkinci eğilim ise birincisinden ayrı düşünülemeyecek ölçüde bağlantılı: Savunma bütçesinin muazzam şekilde büyümesi ve ordunun eğitim, sağlık gibi diğer alanlarda giderek daha fazla rol üstlenmesi. Biz ayrıca bir “savaş ve kontrol sürekliliği” tanımlamayı seçtik: savaş makinaları, gözetim teknolojileri, baskı araçları, hapishaneler, kamplar ve sınırlar. Bu politik ve stratejik analizden hareketle koalisyon; sürgün kolektifleri, feminist ve anti-faşist gruplar, sömürgecilik karşıtı hareketler ile birleşmeye başladı ve bütün bu güçler koalisyonun inşasında önemli bir rol oynadı.

Birçok farklı düzeyde hem ulusal hem de yerel alanda örgütleniyoruz; militarizasyonun bütün bu farklı boyutlarını birbirine bağlamaya çalışıyoruz. Silah fuarları bizim için çok önemli bir hedef ve Paris’te düzenlenenlere karşı eylemler gerçekleştirdik. Ayrıca 14 Temmuz’da[1] da milliyetçi ve savaş kışkırtıcısı değerlerin kutlanmasına karşı çıkarak, ırkçılık karşıtı ve savaş karşıtı bir tavır sergilemek için gösteriler düzenledik.

Paris Air Show (Paris Havacılık Fuarı) için yaptığınız eylemleri anlatabilir misiniz? Neler yaptınız ve neden hedef olarak onu seçtiniz? Örgütlenme ne kadar etkili oldu ve ne türden polis baskılarıyla karşılaştınız?

Paris Air Show, 175 ülkeden sektördeki tüm üreticilerin katıldığı bir uçak ve uzay fuarıdır. Çok sayıda ziyaretçinin (bu yıl sayı 164.000’di) takdirle katıldığı fuarda sivil ve askerî sanayi kolları iç içe geçiyor. Uçaklar, silahlar, insansız hava araçları, roketler sergileniyor ve sanki bu silahlar eğlenceliymiş, aile dostuymuş gibi bir izlenim yaratmak için diğer uçaklar fuarın üzerinde gösteriler gerçekleştiriyor. Hepsinden öte bu fuar, sürgün edilmiş yoldaşlarımızın sınır dışı edildiği Le Bourget Havalimanı’nın hemen yanında düzenleniyor; bu da hedef seçimimizde önemli bir rol oynadı.

Yani mücadele ettiğimiz her şeyi bir araya getiriyor ve biz de işte bu yüzden “Stop Bourget” hareketini başlattık. Her şeyden önce, burası milyarlarca dolarlık silah sözleşmelerinin imzalandığı yer ve hem Fransız hem de uluslararası tüm önemli “oyuncular” burada. Ölüm tacirleri burada ve biz de bunu göstermek istedik. Hedefimizin merkezinde soykırımdan kâr elde eden İsrailli ve Fransız şirketleri vardı ama silah ticaretinin Ukrayna’dan Sudan’a kadar her yerde, her savaştan kâr ettiğini göstermek bizim için önemliydi. İkincisi, bu, sivil ve askerî endüstrilerin birbirine bağlı olduğunu göstermek ve insanları Fransa’daki askerî-endüstriyel kompleksin yeri hakkında bilgilendirmek için bir fırsattı. Üçüncüsü -biraz daha önemsiz gibi gözükse de- fuar banliyölerde, Fransa’nın en yoksul yerlerinden birisi olan 93 bölgesi yakınlarında gerçekleştiriliyor. Bu silah satıcılarının kutlanmasından elde edilen zenginliğin hiçbiri, ihtiyacı olanlara geri dönmüyor. Bu durum, militarizasyonun sömürgeci doğasını da ortaya koyuyor çünkü bu bölgede yaşayan insanlar genellikle Fransız sömürgeciliğinin kurbanlarının torunları ve hâlâ yeni-sömürgeci politikalardan zarar görüyorlar.

Açık konuşmak gerekirse, eylemler pek etkili olamadı. Bir terörle mücadele operasyonu nedeniyle asıl projeden vazgeçildi ve fuarı sekteye uğratamadık. Gerçekleşen daha doğrudan eylemler ise daha çok sembolikti. Bazı gruplar içeride “ölüm protestosu” düzenleyerek sergiyi dağıttı, bazıları silah tüccarlarının lobisi olan GIFAS’ın (Fransız Havacılık ve Uzay Endüstrileri Birliği) ön cephesini yeniden boyadı, diğerleri metro merdivenlerini kırmızıya boyayarak ziyaretçileri kan rengine bulanmış ayakkabılara mecbur kıldı ve bir balon uçurma eylemi gerçekleşti ancak bu da başlangıçta uçakların kalkışını engellemek üzere planlanan “Filistin renklerindeki göksel geçit töreni” ölçeğinde değildi.

Gösteriye 2500 ila 4000 kişi katıldı ve kimseyle çatışmaya niyetimiz olmamasına rağmen polis tarafından sıkı bir şekilde kuşatıldık. Bu güçlere karşı mücadele ederken, devletin karşı hamlesi hem doğrudan polis baskısı hem de gözetim açısından çok güçlü oluyor. Gösteriden önceki günlerde insanlar gözaltına alındı; gösteri günü ise bulunduğumuz sendika merkezi polis tarafından basıldı, insanlar silah için arandı ve polis gösteri için hazırlanan tüm helyum balonlarını patlattı. Gösteri çok büyük değildi fakat birçok yerel sakin katıldı. Filistin ve İslamofobi temel temalardı, bu da banliyödeki bir müzik festivali için hiç de garip değildi.

Ancak, ilk adım olarak bu yine de bir başarıdır. Çok farklı yollardan gelen insanlarla başarılı bir şekilde örgütlendik; sendika üyeleri, siyasi partiler, savaş karşıtı dernekler, sömürgecilik karşıtı militanlar, ekolojistler ve öylece mahalleden gelen insanlar. Sendika üyeleri, bunun ilçede gördükleri en büyük gösterilerden biri, hattâ belki de en büyüğü olduğunu söylediler. Daha fazla örgütlenme, daha fazla zaman ve deneyimle, eylemler özellikle bu örgütlerin tabanında daha çok insana ulaşacak ve büyüyecek!

Fransa’nın güncel emperyalist sistem ve rekabet içindeki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha spesifik olarak, Fransa’nın ABD’nin önderlik ettiği genel kapitalist-emperyalist gündem içindeki mevcut konumu nedir? Fransa, çoğunlukla ABD-NATO önderliğindeki hedefleri ve savaşları ısrarlı şekilde takip ederken, zaman zaman daha bağımsız bir tavır sergilemeye çalışıyor gibi görünüyor. Fransa’nın genel emperyalist planlardaki rolüne, ABD ile ilişkisine, kendi emperyalist emellerine ve Avrupa ile ABD arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan yeni gerilimlere nasıl yaklaşmalıyız?

Koalisyon içindeki tüm fraksiyonlar aynı analizi paylaşmıyor olabilir. Ancak çoğunluğun üzerinde hemfikir olduğu birkaç nokta var. Fransa, emperyal çekirdeğin bir parçasıdır. Fransa’nın ABD’nin müttefiki olduğu açıktır ve sözünü ettiğimiz militarizasyon süreci bazı Amerikan taleplerine de yanıt vermektedir (GSYİH’nin %5’inin askerî harcamalara ayrılması gibi). Fransa, son dönemdeki en büyük askerî operasyonlarında ABD’nin yardımına ihtiyaç duymuştur; örneğin 2011’de Libya’da olduğu gibi. Bununla birlikte, Fransa’nın ABD öncülüğündeki bu emperyalizm yapısında özel bir yere sahiptir.

Öncelikle, Fransa kendi başına da emperyal bir güçtür. Güç bakımından elbette ikincil konumdadır ancak toprak bakımından öyle değildir; çünkü sömürge imparatorluğundan kalan bölgeler sayesinde Fransa, dünyadaki ikinci en büyük münhasır ekonomik bölgeye sahiptir. Kanaky, Fransız Guyanası ve daha birçok yer, emperyalist bir güç için önemli varlıklar oluşturmaktadır. Fransa ayrıca, eski imparatorluğunu oluşturan ve artık biçimsel olarak egemen olan ülkelerde de büyük bir etkiye sahiptir; CFA Frangı gibi kurumlar, korunan yatırımlar ve daha doğrudan siyasi müdahaleler yoluyla bu etkisini sürdürmektedir.

İkinci olarak Fransa, hem ABD ekonomisiyle tamamen iç içe geçmiş bir ekonomiye, ABD ordusu ve ABD sanayi kompleksine bağımlı bir orduya hem de 1966’da de Gaulle’ün NATO’nun entegre komutasından ayrılmasından Chirac’ın Irak Savaşı’na karşı ünlü muhalefetine kadar uzanan bir siyasi bağımsızlık geçmişine sahiptir.

Üçüncü olarak, Fransa ve Almanya kuşkusuz Avrupa Birliğinin iki ekonomik ve siyasi lideridir. Avrupa Birliği elbette ABD’nin kontrolünde bir araç olarak yorumlanabilir ancak yine de son derece önemli bir siyasi ve ekonomik organizasyondur.

Bu üç unsurda, Fransa’nın zaman zaman çelişkili görünen tutumlarını anlamanın anahtarı yatmaktadır. Macron, Trump’ın verdiği emirleri -örneğin askerî bütçeyi artırma talimatını- yerine getirecektir ancak bunu, Avrupa’nın ortak bir savunmaya ve askerî bağımsızlığa ihtiyacı olduğu söylemiyle ve aslında ABD’den çok sayıda silah satın almak anlamına geldiğini görmezden gelerek yapacaktır. Avrupa bütünüyle “egemen bir bulut” ya da bağımsız askerî dijital altyapılar geliştirmeye çalışacaktır ancak bunu yaparken ABD teknolojilerini kullanacak ve ABD şirketlerine bağımlı kalacaktır.

Bize göre, ABD ile Fransa arasındaki görünürdeki gerilimler aslında oldukça gerçektir; çünkü Fransa, kendi çıkarlarına aykırı olsa bile Amerikan kurallarına uymak zorundadır. Neo-sömürgeci boyutları gerilemekte olan Fransa, çeşitli yollarla ve özellikle “uzay savaşı” gibi alanlarda NATO içinde kendini yeniden konumlandırmaya çalışmaktadır.

Fransa’nın, daha fazla hükûmetin Fransız sömürge yönetiminin kalıntılarından kopmasıyla Afrika’daki gelişmelere nasıl tepki verdiğini veya nasıl tepki vermeyi planladığını düşünüyorsunuz? Bu gelişmeler Fransa’daki militarizm ve polis devleti baskısıyla nasıl bir ilişki içerisinde?

Daha önce de söylendiği gibi, Fransa’nın servetinin büyük bir kısmı sömürge ve sömürge sonrası imparatorluğundan gelmektedir. Örneğin, Fransa’nın en zengin adamlarından biri olan Bolloré, resmî dekolonizasyonların ardından kurulan işbirliği mekanizmalarını kullanarak Batı Afrika’daki limanları satmış ve işletmiş, servetini de bu şekilde edinmiştir. Ancak, Senegal’deki “France dégage” (“Fransa defol”) kampanyasının da gösterdiği gibi, bu ülkelerde pek çok kişi artık “Françafrique” olarak adlandırılan bu ilişki biçimini reddetmektedir. Fransız ordusu bazı askerî üslerini tahliye etmek zorunda kalmış olsa da diğerlerini elinde tutmaya devam etmektedir ve özel kuvvetleri, Rus paramiliter güçlerinin (Wagner/Afrika Korps) güçlü rekabetiyle karşı karşıya olduğu Sahel ve Orta Afrika’da hâlâ çok güçlü bir varlık göstermektedir. Fransa, fiilen zemin kaybediyor olsa da bu yarışta kalmak için elinden gelen her şeyi yapmaktadır.

Fransa’nın sömürge imparatorluğu ile Fransa’daki baskı arasındaki bağı anlamak için, bizim “sömürgeci süreklilik” olarak adlandırdığımız olguya dönmemiz gerekir: Sömürgelerde halklara, ardından ulusal kurtuluş hareketlerine karşı kullanılan yöntemler bugün öncelikle ve her gün -banliyölerde, hapishanelerde ve sınır rejimi aracılığıyla- beyaz olmayan proleterlere ardından da siyasi aktivistlere karşı uygulanmaktadır. Daha geniş bir açıdan bakıldığında, bu eski sömürgelerden gelen göçmenlerin ırkçılığa maruz kalması ve sömürgeci bir şekilde “ele alınması” söz konusudur: Fransız polisinin sıklıkla şiddete başvuran birimi “BAC” 50’li yıllarda sömürgelerden gelen göçmenleri baskı altında tutmak için oluşturulan özel bir birimin devamıdır.

Fransa, orta ölçekli bir emperyal güçtür; gerilemektedir, ancak hâlâ hem dış hem iç sömürgecilikle derinden şekillenmiş durumdadır.

Fransa’da emperyalizm ve savaşa karşı sokaklarda gösterilen direnişi nasıl tanımlarsınız? Direnişin ana bileşenleri nelerdir ve emperyalizm ve savaşa karşı hareket işçi sınıfı ve sendikalar gibi örgütleri tarafından ne kadar yaygın bir şekilde benimseniyor?

Emperyalizm, parlamentonun dışında kalan sol tarafından ciddi şekilde göz ardı edilmiş olsa da şu anda söylemlerde yeniden gündeme gelmeye başlamıştır. Filistin’deki durum, bunu daha çok insana görünür kılmakta ve insanları bu sorulara yönlendirmektedir. Marseille’de CGT limancılarının eylemlerinin göstermiş olduğu gibi, sol sendikalar daha şirket usulü yönetim yaklaşımlarına sahip olanlar bile harekete geçmek zorundadır ve Filistin için birçok küçük grev de gerçekleştirilmiştir. Filistin hareketinde, emekçi mahalleler yer almakta ve sürgündeki insanlar sınır sistemlerine karşı bir harekete önderlik etmektedir. Biz, anti-militarist, anti-emperyalist ve uluslararasıcı bir hareketi yeniden inşa etmenin başındayız, ancak asıl çalışma hâlâ önümüzde durmaktadır!

Fransa’da Filistin yanlısı mücadelenin mevcut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Filistin eylemlerinin güncel seyri ve bu eylemlere katılan sosyal gruplar (göçmenler, işçiler, kadınlar, öğrenciler vb.) hakkında gözlemleriniz nelerdir?

Filistin mücadelesi, toplumsal açıdan oldukça çeşitlidir. Daha klasik bir hareketten temel farkları, çok genç olması ve olağandan daha az beyaz katılımcıya sahip olmasıdır. Kadınlar, Fransa’daki Filistin dayanışma hareketinde her zaman önemli bir rol oynamıştır. Mevcut hareket, Guerre à la Guerre’nin bir parçası olan ve önde gelen sözcüleri Filistinli olan Urgence Palestine tarafından yönetildiği için Filistinli seslerin yükselişiyle de karakterize edilmektedir. 2023 Ekim’den sonraki Filistin dayanışma hareketinin ilk aylarında, baskıların sert olması nedeniyle gösteri organize etmek oldukça zordu. Bu durum, 2023 yazında halkın yoğun olarak yaşadığı mahallelerde yaşanan ayaklanmaların bastırılmasıyla birleşince, 2014 Gazze savaşı sırasındaki harekete kıyasla genç kesimin katılımını yavaşlattı. Filistin artık gençler arasında siyasileşmenin öncülerinden biridir; çünkü insanî bir krizi ABD öncülüğündeki emperyalist dünya sistemiyle açıkça ilişkilendirmektedir.

Buna karşın, geleneksel gösterilerin etkisizliği, birçok kişiyi İngiltere’deki Palestine Action gibi daha radikal eylemlere yönlendirmemiştir.

Dünya çapındaki anti-emperyalist hareketlerin daha güçlü bir uluslararası dayanışma oluşturabilmesi için neler yapılabileceğini düşünüyorsunuz? Bu dayanışmayı geliştirmek için en etkili eylemler ve kampanyalar neler olabilir?

Guerre à la Guerre çok genç bir oluşum, ancak biz uluslararasıcı bir yaklaşım olmadan savaş karşıtı etkili bir hareket inşa edemeyeceğimizi düşünüyoruz. Avrupa ölçeği özellikle önemlidir; çünkü NATO üyesi birçok ülke burada yer almaktadır. Avrupa’da, emekçi sınıfın sırtından hızla artan askerî harcamalarla birlikte, İtalya ve Almanya gibi ülkelerde “savaşa karşı savaş” adı verilen bazı hareketler veya koalisyonlar ortaya çıkmaktadır. Fransa, Almanya ve İtalya’da ABD’nin dayattığı askerî harcamalar açısından durum çok benzer olduğundan bu, sınırları aşan anti-emperyalist bir hareket kurmak için çok iyi bir fırsattır. Biz, özellikle Filistin kampanyası veya NATO’ya karşı kampanyalar başta olmak üzere, pek çok diğer ülke ile temas kurmaya çalışıyoruz. NATO muhtemelen en bariz hedef, ancak uluslararası bir gösteri organize etmek zaman ve çaba gerektiriyor.

Ancak büyük bir şey yapmaya çalışmadan önce, dünya çapındaki savaş karşıtı hareketler arasındaki iletişimin kurulması ve ortak analiz yoluyla koordinasyonun yürütülmesi gerekli görünüyor. Bu zaman alacaktır ama daha uluslararası bir kültürün oluşmasına olanak sağlayacaktır. Haydi, savaş karşıtlığı ve devrimci barış için halkların uluslararası hareketini birlikte inşa edelim!

[1] 1789’da Fransız Devrimi’nin simgesi olan Bastille Hapishanesinin basılmasının yıldönümü olan 14 Temmuz (Bastille Günü) Fransa’da ulusal bayramdır, her yıl askerî geçit törenleri, hava gösterileri ve millî birlik temalarıyla resmî kutlamalar yapılır.

İşçi Partisinin ikiyüzlülüğü: Savaş silahları tedarik ederken kırmızı boyayı terör olarak damgalamak

Palestine Action’ın Birleşik Krallık tarafından terör örgütü kabul edilmesine ilişkin İskoç Sosyalist Partisi yayını Scottish Socialist Voice dergisinin 628 sayılı temmuz sayısında çıkan ve Kaldıraç ile paylaşılan yazı.

Yazarın notu:

Bugün bu makaleyi yazsaydım, tutuklanıp 14 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabileceğime hâlâ inanamıyorum. Nitekim, Birleşik Krallık hükûmeti Palestine Action’ı terörist grup olarak yasakladığından bu yana, 1.600’den fazla kişi bu örgütü destekledikleri için tutuklandı. Bu, bizi sindirip sessizliğe ve boyun eğmeye zorlamak için yapılan açık bir girişimdir, ancak biz yılmayacağız. İskoç Sosyalist Partisi, Gazze’deki soykırımın sona ermesini ve Netanyahu ile hükûmetinin savaş suçlarından sorumlu tutulmasını talep etmeye devam edecek.

Dayanışma içinde

Natalie Reid

İskoç Sosyalist Partisi Ortak Ulusal Sözcüsü

Geçen hafta, İçişleri Bakanı Yvette Cooper, grup üyelerinin Brize Norton hava üssüne girip uçaklara kırmızı boya sıçratması üzerine, Birleşik Krallık’taki kampanya grubu Palestine Action’ın terörle mücadele yasaları uyarınca yasaklanacağını duyurdu. Bu eylem, Birleşik Krallık’ın Gazze soykırımına ortak olmasını protesto etmek amacıyla gerçekleştirilmişti. Yani İşçi Partisi hükûmetine göre, bir binaya veya uçağa kırmızı boya atmak artık İslam Devleti’ne veya Neonazi grubu National Action’a katılmakla eşdeğer.

Cooper’a göre, “Palestine Action, siyasi amaçlarını ilerletmek ve hükûmeti etkilemek amacıyla birçok saldırıda ciddi maddî hasara yol açan eylemlerde bulunmuş.”

Harekete geçtiğiniz herhangi bir siyasi davayı düşünün. İster bağımsızlık yanlısı bir yürüyüş, ister iklim krizi gösterisi, ister Filistin yanlısı bir faaliyet olsun. Siyasi bir davayı ilerletmeyi mi umuyordunuz? Hükûmeti bir politikayı değiştirmesi için etkilemeyi mi umuyordunuz? Dikkatli olun, terörist olabilirsiniz!

Gazze’nin çaresizliği devam ediyor

Palestine Action’ın protesto ettiği meselenin İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım olduğunu unutmayalım. Son haftalarda, Filistinlilerin bir torba un almak için hayatlarını tehlikeye atacak kadar çaresiz olduklarını gördük. Bombalamalar, silahlı saldırılar, tutuklamalar ve kaçırmalar her gün devam ediyor. İsrail, sözde yardım merkezlerini atış poligonuna çevirdi. İsrail’in İran’la savaştığı 12 gün boyunca yaklaşık 860 Filistinli öldürüldü. Yine de İşçi Partisi, silah ve casus uçakları tedarik ederek İsrail’i desteklemeye devam ediyor. Görünüşe göre, terörizm ve insan hakları arasındaki çizgi kırmızı boyayla çizilmiştir. Ve İşçi Partisi bu çizginin yanlış tarafında durmaktadır.

Palestine Action’ı terörist olarak damgalama hareketi tamamen lüzumsuzdur – eğer üyelerinden herhangi biri ciddi bir suç işlerse, polis zaten terörle mücadele yasalarına başvurmadan onları tutuklama yetkisine sahiptir. Bu, suçu önlemekle ilgili değil, sindirme ve muhalif sesleri bastırmakla ilgilidir.

Protesto etme hakkımız

İşçi Partisinin bu aşırı hamlesinin Gazze’nin içinde bulunduğu zor durumun çok ötesinde etkileri var. Protesto hakkımız, demokratik toplum düzeni içerisinde çok önemli bir rol oynuyor. Bu, sesimizi duyurmak için etkili ve şiddet içermeyen bir yol.

Bu sadece sivil itaatsizlik eylemleri veya rahatsızlık verici yöntemler için geçerli değil; terörle mücadele yasaları uyarınca, bu kapsamda değerlendirilen bir gruba üye olmak veya grubu tanıtmak da yasa dışıdır. Bu, bir gazetecinin Palestine Action’ı destekleyen bir yazı yazması veya bir kişinin sosyal medyada bu grubun içeriklerini beğenmesi veya paylaşması durumunda, bu kişilerin yargılanarak 14 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabileceği anlamına gelmektedir.

İkiyüzlü Starmer

Bu kararın mantığını takip etmeye çalışmak herkesi bir çıkmaza sokar. İşçi Partisine göre, hastaneleri bombalamak ve insanları aç bırakmak bir devletin kendini savunma hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Ama bir uçağa kırmızı boya atmak? İşte bu kesinlikle terörizmdir. Palestine Action’ı terör örgütü ilan etme kararı, Brize Norton’daki olaydan sadece birkaç gün sonra alındı. Demek ki İşçi Partisinin işine geldiğinde hızlı tepki verebildiği anlaşıldı ancak İsrail’in devam eden soykırımı onları kırmızı boya kadar bile etkilemedi.

2003 yılında, savaş karşıtı aktivistler ABD bombardıman uçaklarının Irak’a uçmasını engellemek için RAF Fairford hava üssüne girdi ve uçaklara zarar verdi. O zamanlar insan hakları avukatı olan Keir Starmer, grubun eylemlerinin savaş suçlarını önlemeye dönük bir girişim olduğunu belirterek haklı olduğunu savunmuştu. Geçen hafta ise Başbakan unvanıyla Keir Starmer, Palestine Action’ın eylemini “iğrenç” olarak nitelendirdi.

Adalet yoksa barış da yok

Palestine Action’ı terörist grup olarak damgalamak tehlikeli bir emsal teşkil ediyor. Ne zaman bir hükûmet tasarrufuna veya küresel bir olaya karşı kamuoyu tepkisi olsa, yetkililerin tek yapması gerekenin muhalif örgütü terörist grup olarak damgalamak, tartışmayı kapatmak ve halkın iradesini bastırmak olabileceği anlamına geliyor. Filistin’i denklemden çıkarın ve yerine iklim değişikliğini koyun -Just Stop Oil terörist miydi? Ya da Filistin kelimesini WASPI kadınları ile değiştirin- emekliler hükûmete karşı çıktıklarında onları hapse atmaya mı başlamalıyız?

Hikâyeyi çarpıtmak

Palestine Action, davalarını savunmak için şiddet içermeyen yöntemleri tercih etti – İşçi Partisi, bununla şiddet içeren terörist örgütlerin eylemleri arasındaki farkı gerçekten göremiyor mu? Elbette görebilirler. Yaptıkları şey, sınırları kasıtlı olarak bulanıklaştırmak, haklarımızı ihlal etmek ve onları eleştirmekten çekinmeyenlerin itibarını lekelemek.

Eğer siz, bir halkın sistematik olarak bombalanması ve aç bırakılmasından çok maddî bir hasara öfkeleniyorsanız, ahlâk ve ilkelerinizi gözden geçirmenin tam zamanı gelmiş olabilir. Şiddet içermeyen sivil itaatsizlik, demokrasimizin önemli bir parçasıdır. Protesto etme, düzeni bozma ve yönetici sınıfa karşı çıkma hakkımızı kullanmaya devam etmeliyiz. İşçi Partisi herkesi yasaklayamaz. Hepimizi hapse atamazlar.

SSP’ye katılın

Sesimizi kitlesel olarak yükseltmeye şimdi her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Hepimizi susturamazlar. Adil ve eşitlikçi bir toplum için mücadeleye katılın. İskoç Sosyalist Partisi’ne katılın.

Not “ to beg” but to resist, not to be a dissident “within the system” but to be a dissident against the system

The Perspective of Kaldıraç Movement October 2025

Kaldıraç Magazine Issue 291

The state has always, in every period of history, been the state of the sovereign, of capital, of the rich, of the moneybags. It was so yesterday and it is so today.

Today, unlike in the past, they have stripped away all the veils in between. “Zero It out, my son” is merely a more advanced stage. The state can no longer hide that it is the state of capital, of holdings. The state can no longer hide the fact that it is under the control of US imperialism. In exchange for ordering 300 airplanes for Trump, they are talking about posing with him.

The state is always the state of the sovereign, of capital. It was so yesterday and it is so today.

Thus, it is no surprise that the most ordinary strike or workers’ resistance is encountered by the state. Now, even the most ordinary demand for rights is encountered by the state; with its truncheons, water cannons, prisons, judiciary, tear gas, torture, press, the entire state apparatus stands against workers, women and youth. On behalf of capital, it takes a clear and open stance and no longer hides it. They write off the taxes of the capital, of the big holdings, but when it comes to the wage earners, they look for ways to tax them even more. Taxes collected from workers and laborers are transferred to the rich and war barons. 

The Palace Regime, the TR state (the state of the republic of Turkey) can no longer hide itself.

Whether it is a commemoration of a massacre from the past or the demands of the people in the most ordinary problems, the state, the Palace Regime, does not hide its own face: They take a clear stance as if to say “I committed the March 16 massacre, also the Sivas massacre, also the Maraş massacre, also the 1st of May 1977, I am responsible for the murders of women, also Suruç is my creation, I did Roboski, also the Ankara Station massacre.”

But if you ask the trade unionists of our country, the liberal leftists of our country, the well-educated people of our country who walk around pretending to be “good people”, the so-called ‘intellectuals’ who have gone through NATO training, there are also “good ones within the state” and you need to reach out to them and “beg for understanding”.

This is an old disease.

Those who do not know that the state is the state of the sovereign go looking for a “good pasha” and “beg for mercy” from him.

It is peasant culture.

The landlord acts unfairly and the peasant goes to town and secretly tells his problem to a pasha , a “statesman”. It is imagined that if a “good pasha” is identified, things will be solved. However, something even worse emerges.

There is no struggle here:

There is begging.

There is no struggle and resistance for one’s rights:

There is begging.

Now, we are in Turkey and it is the 21st century.

And now, the trade unions, trade unionists, are shamelessly begging for mercy from the “state rulers”. They are pleading to them, “Sir, we are not terrorists, believe in us, we cannot make a living, give us our rights.” If they are not beaten there, if they are not stripped naked and released on the streets, it is because they say yes to everything. And if they can still shamelessly say that they are doing great things for the workers while “begging” to the Palace Regime, it is because the workers have not stripped them naked and left them in the streets like in Nepal.

They tell fairy tales to workers, to us, to students, to women. They always tell the same lies. They say, “We have conveyed our problem, just a little patience, the state is so great, this is a good person, he will understand, they will give us what we want.”

But they are all lies.

When you look into the face of the working class, you present yourself as a trade unionist, as a labor leader. But when you turn around, you are the state’s servant, capital’s hound, humanity’s disgrace,  mere axe handles.

None of them voice the rights and demands of workers.

They are all modern beggars.

They request something from the state in the name of workers, as a service to the state. Then they turn around and say, “That’s just how things are.”

Strike? God forbid. The whole country is shrouded in clouds of war; production must continue and weapons and ammunition must be supplied to the fronts. The trade-unionist who utters this is supposedly on the side of the workers.

Of course not.

The state is clearly and explicitly the instrument of the rule of capital. It is the organization of capital, of capitalists, of big business. It serves as a tool to keep the working class under control.

As such, one cannot get anything from the state simply by begging.

Resistance is necessary.

One who resists receives the rights.

One who does not resist for the rights ceases to be a human being.

Trade unionists who beg for us, for the workers, are the ugliest faces of being a human.

A worker, a woman, a youth resisting and fighting for their rights is one of the most beautiful forms of being a human. Those who resist learn, those who resist flourish.

Many liberals, liberal leftists, our well-educated team confused by “politeness” say to us “we are the dissidents”.

Fine, but you are dissidents within the regime, you are dissidents within the system. You are the ones who simply haven’t received a big enough share of the spoils, the ones who say to the state “I could serve you better; you are the incompetent ones.”

Fine, but we already know that if you are not totally opposed to the state itself, the system itself, the Palace Regime itself, you are the justifiers of the system.

CHP is also a dissident. But in what way? It is a dissident for the system, on condition that it stays within the Palace Regime. However, we are in opposition to overthrow the Palace Regime, to overthrow the power of capital, to overthrow the TR state, to overthrow the capitalist system. In this respect, ours cannot be explained as “being a dissident”. Let’s define it in a positive manner, we are revolutionary socialists who are in favor of resistance, who want to establish socialism, who fight for the liberation of the working class. Unlike you, we oppose the system, the order.

If you are a dissident so that the Palace Regime can be fixed this way and that way, or so that they can give you a bigger share, you have nothing to do with us.

Workers, laborers, women, youth, in short, everyone who resists are the real owners of this country. They are not guests here. We workers are the producers. We are not begging. We are on our path to claim our rights and march to power.

Apparently, being a dissident doesn’t solve the problem.

We have passed that point.

For what, against what, against whom do you oppose?

Are you unionists? For whom are you unionizing, are you unionizing to line your pockets, to pander to the bosses, the titans, to please the workers and line more pockets?

Most of them are like that. And they “beg” on behalf of the workers. While pocketing what they gain, they also treat the workers as beggars. Yet, it is the workers who produce, who labor. They are demanding their own rights. What this means is clear: resistance. One cannot be an opponent against the system without resistance, without struggle, without organization, without confronting the system.

Trade unionists mistake workers for beggars and themselves for petitioners.

However, the workers will prove that they are not beggars by eliminating you first.

The working class is at a turning point.

The working class must, above all, purge its ranks of these axe-handles within, these agents, these extensions of the union mafia. They have already set their sails to seek shelter in the state. A gust of wind will carry them even faster to their state, to the arms of the capital they serve.

Only then can the working class rise up, freed from these parasites.

When the working class rises, our liberal leftists; who now walk around as polite, refined people will either head for the embrace of the state or join the ranks of the workers and learn not to be ashamed of being workers themselves.

This is a turning point.

If you are a dissident within the system, you will either become a direct servant of the Palace or you will abandon the attitude of being a dissident within the system and turn into a dissident against the system. This would be your first serious step in siding with the working class and the revolution.

Looking for a “good pasha” or a “good statesman” by cozying up to the state will not get you anywhere. By now, it is easy to understand what the Palace Regime really is. As long as you do not close your eyes to the facts. 

Whoever wishes to close their eyes can do so.

Whoever wishes can oppose the Palace Regime and ask for a little share for themselves at the same time. Whoever wishes can be satisfied enough by criticizing this or that practice.

But the path of the working class is clear. The struggle for a world without war and exploitation, that is. The struggle for revolution and socialism, that is.

This struggle is also the struggle to be human today. It is no longer possible to remain human without taking a clear and explicit stand against the rule of capital, against capitalism, against the exploitation of human by human.

Living by resisting, not begging.

Struggling against the system, not within it.

This is the distinguishing point.

Kaldıraç'ın yeni sayısı çıktı

Kaldıraç 293. Sayı

İşçi Gazetesi'nin yeni sayısı çıktı

İşçi Gazetesi 236. Sayı